Umman Dışişleri Bakanı Şarku'l Avsat’a konuştu: Sultan’ın Tahran ziyaretinin bölgenin istikrarı için olumlu yansımaları olacak

Sultan Heysem bin Tarık ve İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin, Maskat'ta önceki görüşmesinden bir kare (Omannews)
Sultan Heysem bin Tarık ve İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin, Maskat'ta önceki görüşmesinden bir kare (Omannews)
TT

Umman Dışişleri Bakanı Şarku'l Avsat’a konuştu: Sultan’ın Tahran ziyaretinin bölgenin istikrarı için olumlu yansımaları olacak

Sultan Heysem bin Tarık ve İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin, Maskat'ta önceki görüşmesinden bir kare (Omannews)
Sultan Heysem bin Tarık ve İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin, Maskat'ta önceki görüşmesinden bir kare (Omannews)

Umman Sultanı Heysem bin Tarık, 2020 yılında iktidara gelmesinden bu yana dün ilk kez İran’a resmi bir ziyaret gerçekleştirdi.

Umman Sultanı'nın iki günlük ziyareti sırasında üst düzey İranlı liderlerle bir araya gelmesi planlanıyor. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile de resmi görüşmelerde bulunması bekleniyor.

Sultan Heysem'e, Savunma ve Dışişleri Bakanlarının yanı sıra Ekonomi ve Yatırım Desteği Bakanlarının da yer aldığı geniş bir resmi heyet eşlik ediyor.

Ziyaret, bölgeyi saran bölgesel uzlaşma dalgasının ortasında gerçekleşti. Bunlardan en önemlisi, geçtiğimiz 13 Mart’ta Çin'in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasındaki uzlaşma ve Suriye'nin Arap Birliği'ne dönüşü oldu. Öte yandan Yemen kriz dosyasının çözüm yoluna gidileceğine dair iyimserlik ve Washington ile Tahran arasında durdurulan nükleer müzakerelerin yeniden başlamasına ilişkin mesaj alışverişinde bulunulduğu haberleri söz konusu.

Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi konuyla ilgili olarak Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Heysem bin Tarık'ın Tahran ziyaretinin zamanlaması, ‘bölgesel ilişkilerin yeni ve olumlu bir aşamasının’ ortasına denk geliyor. Umman ve İran'ın karşılıklı güven ve saygıya dayalı sağlam ilkeler üzerine inşa edilen tarihi komşuluk ilişkileri olduğu iyi bilinmektedir” ifadelerini kullandı.

Busaidi ayrıca “Hiç şüphe yok ki Sultan'ın İran'a yaptığı bu önemli ziyaretin zamanlaması, bölgesel ilişkiler açısından yeni ve olumlu bir dönemin ortasına denk geliyor. Güvenlik ve istikrar temellerini güçlendirmeye hizmet edecek şekilde, şüphesiz iki lider arasındaki tartışmanın odak noktası olacak birçok mevcut dosya ve sorunun çözümüne yönelik desteğini ve istişare ve işbirliğini derinleştirmesi çağrısında bulunuyor” dedi.

Umman Dışişleri Bakanı, Sultan'ın İran ziyaretinin ‘iki dost ülke ile Umman ve İran halkları arasındaki ikili ilişkilere’ olan ilgisini teyit ettiğini doğruladı. Bakan, “Umman Sultanlığında bu tarihi ziyaretin bölgenin istikrar ve güvenliğine ve bölgesel komşuluk ilişkilerine olumlu yansıyacağı konusunda iyimseriz. Sonuçlarını bölgesel ve uluslararası düzeyde fayda sağlamak için kristalize etmeye çalışacağız” şeklinde konuştu.

Ziyaretin ‘iki ülke liderlerinin aralarındaki işbirliği ilişkilerine ve bölgesel ve uluslararası arenadaki çeşitli endişe ve konulara ilişkin istişare ve yapıcı işbirliğinin sürdürülmesine verdiği önemden kaynaklandığını’ söyledi.

Barış için arabuluculuk

Umman Sultanlığının oynadığı rol, genellikle İran ile Körfez ve Arap ülkeleri arasındaki bakış açılarını yakınlaştırmada öne çıkıyor. Umman, İran'ın nükleer dosyasında da arabulucu bir rol oynuyor. Tahran ile ABD arasında mesaj alışverişinde bulunmak için bir platform oldu.

Bu ziyaret, İran Dışişleri Bakanı’nın Washington ile nükleer müzakerelerin yeniden başlamasına ilişkin bir mesaj alışverişinde bulunduğunu açıkladığı bir zamana denk geliyor. Ayrıca Sultan Heysem geçtiğimiz hafta da Kahire'ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmişti. Ziyaretin ardından medya kaynakları, Umman’ın Kahire ile Tahran arasındaki arabuluculuğu yaptığından bahsetmişti.

Şarku’l Avsat’ın Umman Haber Ajansı ONA’dan aktardığı habere göre bu görüşmelerin istişareye, görüş alışverişine ve birkaç bölgesel ve uluslararası konunun siyasi koordinasyonuna ek olarak, özellikle ekonomik, yatırım ve ticaret konularında yeni ortak işbirliği ufukları açması bekleniyor.

Ziyaret sırasında Sultan Heysem bin Tarık’a, Savunma İşlerinden Sorumlu Başbakan, Şihab bin Tarık Al Said, Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, Maliye Bakanı Sultan bin Salim el-Habsi, Umman Yatırım Otoritesi Başkanı Abdusselam bin Muhammed el-Murşidi, Ticaret, Sanayi ve Yatırım Teşvik Bakanı Kays bin Muhammed el-Yusuf, Enerji ve Madenler Bakanı Mühendis Salim bin Nasır el-Afvi ve Sultan'ın Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı  Abdullah bin Hamis’in de aralarında bulunduğu üst düzey bir resmi heyet eşlik etti.

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, 2022 yılının Mayıs ayında Umman Sultanlığı'na iki ülke arasındaki yatırım ve ticaret hacmini artırmaya odaklanan bir ziyaret gerçekleştirmişti. Ziyarette başta petrol ve gaz, ticaret, yatırım, hizmetler, ulaştırma, tarım, hayvancılık ve Balıkçılık olmak üzere bir dizi alanda sekiz mutabakat zaptı ve dört işbirliği programı imzalanmıştı.

Son iki yılda Umman Sultanlığı ile İran arasındaki ticaret alışverişi yüzde 27,9 artarak 2022 sonunda 320,8 milyon Umman riyaline (yaklaşık 834 milyon dolar) ulaştı.

Ulusal İstatistik ve Enformasyon Merkezi tarafından yayınlanan istatistikler, 2022'de İran'a yapılan toplam Umman ihracatının yaklaşık 207,4 milyon Umman riyali (539 milyon ABD doları) olduğunu ortaya koydu. Bu,2021 yılındaki ihracatı yüzde 244’üne denk geliyor.

Umman'ın 2022'de İran'dan yaptığı toplam ithalat, 2021'deki 98,7 milyon Umman riyali (256 milyon dolar) ile karşılaştırıldığında yaklaşık 113,4 milyon Umman riyali (294 milyon dolar) oldu.



Suudi Arabistan’ın üç aşamalı tarihi İlk Suudi Devleti’nin inşa ettiği zemine dayanıyor

Çeşitli kıyafetleriyle Suudi toplumunun üyeleri (Şarku'l-Avsat)
Çeşitli kıyafetleriyle Suudi toplumunun üyeleri (Şarku'l-Avsat)
TT

Suudi Arabistan’ın üç aşamalı tarihi İlk Suudi Devleti’nin inşa ettiği zemine dayanıyor

Çeşitli kıyafetleriyle Suudi toplumunun üyeleri (Şarku'l-Avsat)
Çeşitli kıyafetleriyle Suudi toplumunun üyeleri (Şarku'l-Avsat)

Suudi Arabistan’ın kuruluş ve birleşme süreci, inşa ve gelişim öyküleri, uzun süreli bir devlet tarihinde aydınlık sayfalar ve ilham verici hikayelerle dolu. Tarihin derinliklerinde kaybolan, belgeleri araştıran, durumlarını anlamaya çalışan ve tarihi bağlamı, zaman ve mekan koşullarını dikkate alarak okuyan kişi, siyasi eğilimlerin boyutlarını, toplumsal dönüşümleri, entelektüel yenilenmeleri ve kalkınma destanlarını kavrar. Bu, bir devletin tarihi ve bir milletin hikayesidir.

Rolü çalınmış bir millet, çöküşünden sonra yeniden ayağa kalkarak ihtişamını yeniden kazanmak için harekete geçti; bir devlet Arap Yarımadası'na itibarını geri kazandırdı ve Arap tarihinde kopan bağları yeniden kurdu. Nadir bir durumda hatta eşsiz bir şekilde güneşi doğdu ve battı ve tekrar doğdu. Bu iki kez yaşandı.

Günümüz tarihçileri, Suudi devleti için 'Birinci, İkinci ve Üçüncü' dönemler veya çağlar terimlerini kullandılar ve bunlar resmi adlar olmamalarına rağmen tarihî dönemler olarak anıldılar. Bu ayrımın ne zaman kullanılmaya başlandığı izlenmeye çalışıldığında nispeten yeni bir dönem olduğu (Kral Faysal döneminde) ve bunu ilk kullanan kişinin hukukçu ve tarihçi Dr. Munir el-Aclani (Münir el-Eclani) olduğu görülür. Bunun daha fazla inceleme ve araştırmayı gerektirdiği doğrudur, ancak 'Birinci Dönem' ve 'İkinci Dönem' terimleri daha önce Kral Abdulaziz döneminde Emin er-Rihani (Ameen Rihani) ve Fuad Hamza gibi tarihçiler tarafından kullanılmıştı.

Peki ya devletin zayıflığı ya da yokluğu yılları? Çünkü her ne kadar ben bunu rollerin birbirine bağlandığı yıllar olarak görsem de tarihsel açıdan bakıldığında bu mantıksal bölünmenin nedeni budur. Bundan önce, (birinci) devletin kurduğu, ikinci ve üçüncü devletlerin yararlandığı ve üzerine inşa ettiği tarihi varlığın boyutunun farkına varmak gerekiyor. Bu nedenle, Suudi Arabistan'ın tüm evrelerini ve dönüşümlerini hatırlamanın, köklü mirasını ve büyük etkisini, kuruluş günü anısında derin köklerini daha fazla vurgulamanın önemi buradan gelmektedir. Ayrıca, bu zengin tarihten alınması gereken derslerin tamamını açığa çıkarmak için daha fazla ışık tutmak önemlidir.

Suudi devletinin ilk rolünün ilkeleri

Yazar ve siyasi araştırmacı Cibran Şamiye, ilk dönemdeki devletin yenileşme projesinin göz ardı edilemeyecek prensipleri içerdiğini düşünüyor. Bu prensipler arasında ‘bilime ve bilgiye dini ve dünyevi anlamda ilgi gösterme, adaletin sağlanması ve güvenliğin temini, gelenekleri kırma ve metinlerin anlaşılmasında akıl hakkının ilanı, kararların ve siyasi yönetimin anayasal ilkelerle sınırlanması, eğitim ve toplumsal reform, birlik veya federasyon için mücadele ve bölgesel sınırları aşma ve uluslararası ilişkilerin genişletilmesi’ gibi ilkeler bulunuyor.

Şamiye, ‘İlk Suudi Devleti’nden bahsederken konuşmasını şu noktalara değindi:

“İlk Suudi Devleti, Türk halkı ve diğer halklar düzeyinde güçlü bir Arap İslam devleti ve Arap dayanışması temelinde bir Arap İslam devleti ortaya çıktı. İkinci olarak, bu, son derece karmaşık küresel, Arap ve yerel koşullarda ortaya çıkmış ve baskı ve yıldırma kampanyalarına karşı direnmiştir. Üçüncü olarak, bu, geçmiş İslam yönetimi formlarına kıyasla yeni bir imaj sunmuş ve Arap Yarımadası'ndaki Suudi yönetimine daha gelişmiş bir model sunmuştur. Dördüncü olarak, bu, Arap Yarımadası'nda sonraki zihinsel ve toplumsal gelişmelere derin izler bırakmıştır, aynı zamanda yakın çevresinde (Arap Körfezi), çevrede (Arap dünyası) ve geniş kapsamda (İslam dünyası) derin etkiler bıraktı.”

Siyasi müşavir olarak Bağdat'ta bulunan Harvard Jones Bridges, (1798-1806) “Suudi devletinin benimsediği sistem, kelimenin tam anlamıyla özgürlükçü bir sistemdi. Adalet, güvenlik ve disiplin, çöl Araplarının hayatına getirdiği en önemli değişim unsurlarıydı” derken bunu destekler. Tarih profesörü Dr. Abdulkerim el-Garaybe de benzer bir yaklaşımı paylaşır ve “Suudiler, Arap Yarımadası'nı medeniyete taşımayı başardılar, tarihte hiçbir yönetim sistemi başaramadı; güvenlik, düzen ve birlik, bu toprakların daha önce tanımadığı kavramlar haline geldi” der.

Bu giriş, devletin dirençli kalma sebeplerini anlamak açısından önemlidir; zira devlet, sona erdirme ve başkentinin yıkılması, mirasının silinmesi ve insanlarının işkence görmesi gibi girişimlere rağmen devam ediyor. Büyük bir paradoks olarak, Suudi devletinin varlığının ve yokluğunun nadir bir tarihî durumu olduğunu görüyoruz. İmam Muhammed bin Suud'un Diriye Emirliği'ni ele geçirmesinden bu yana devletin yaşam süresi 297 yılı bulurken, zayıflık veya yokluk yıllarının toplamı en fazla 17 yıl olmuştu, yani devletin toplam ömrünün yüzde 6'sından azdı. Bu yıllar, yeryüzünde hükümetin yokluğu olsa da hükümetin geri dönüşünü ve devlet sembolizminin, hükümdarlarının meşruiyetine bakılmaksızın, geri gelme hazırlıklarını temsil etmiştir. Tarihçi Abdurrahman er-Ruveyşid şöyle diyor:

"Al Suud, yokluklarında Suudi bayrağını taşıyor ve ondan vazgeçmiyorlardı," diyor. Bununla ilgili, İngiliz Yüzbaşı I. R. Pierce hakkında anlattıklarının da aralarında bulunduğu birçok hikayeden bahsetti. 1901'de Kuveyt yakınlarındaki Al Suud bayrağını şöyle tarif ediyordu: "Al Suud bayrağı yeşil renkteydi ve üzerinde Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûlullah (Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın elçisidir) yazıyordu."

Yıllar süren zayıflık

Devletin zayıf olduğu yıllarda (ve burada 'zayıflık' kelimesini vurgulamak istiyorum çünkü ben de meşruiyetin düşmediğini düşünüyorum), Suud Hanedanı'nın yokluğu zorunluydu ancak rolleri mevcuttu ve iktidarı yeniden tesis etme çabaları sona ermedi. Tarih profesörü Dr. Abdulfettah Ebu Aliya'nın "(Suudilerin) rolünün geçici kavramı, devletin zamansal kavramından daha geniş ve daha geneldir" sözleriyle kastettiği şey bu olabilir.

Devletin yokluğunun nedenleri anlaşılırsa sorulması gereken soru şudur: Devlet neden geri döndü?

Dr. Ebu Aliya şöyle yanıtlıyor: "İlk Suudi devleti politik ve kavramsal olarak çökmüş olabilir, ancak Necd bölgesindeki şartlar, ikinci Suudi devletinin temellerini oluşturdu. İlk devletin ideolojisi halkın zihninde hala canlı kalmıştı ve Necd toplumu hala Al Suud ailesine sadakat gösteriyordu." Dr. el-Garaybe de aynı fikirde, "Diriye onurlu intiharla zafer kazandı, ordularıyla değil. Fedakarlıkları boşa gitmedi... Al Suud’un vatanlarını savunmak için gösterdiği kahramanlıklar olmasaydı ve onların çağırdığı yüce fikir olmasaydı, Abdulaziz Al Suud yirminci yüzyılda krallığını kuramazdı” dedi.

Zayıf ve yokluğu zamanlarında, devlet sadece liderlerinin değil, insanların da bilincinde yoktu. Bu konuda güzel bir örnek, Suudi tarih profesörü Dr. Abdullatif el-Hamid'den duyduğum şudur: 'Bazı Necdli tüccarlar ve zenginleri, İmam Abdurrahman'ın Kuveyt'te olduğu dönemde zekatlarını ona teslim ediyorlardı, onu resmi hakim olarak kabul ediyorlardı.' Belki de bu, Fransız tarihçi Felix Manjan'ın, Diriye'nin yıkılmasından sonra şunları söylemesine yol açtı:"

"Suud ailesi dağılmış olabilir ve liderler arasında kaos hüküm sürüyor olabilir, ancak hala topraklarda verimli bir tohum bulunuyor ki, zaman ve olaylar onu yeniden filizlendirebilir." Manjan, meşru yöneticilerin dönüşünü öngörürken şöyle devam etti: "Eğer bugün Mehmet Ali'nin ordularının yaydığı korku, mağlup olanların boyun eğmesini sağlıyorsa, o prensin ölümünden sonra, yeni nesillerin doğal bir özelliği olan savaşçı tutkuyu geri kazanmak için uzun süre savunabilecekleri krallığı yeniden ele geçirmek için faydalanacaklarından şüphe yoktur."

Manjan'ın tahminleri boşa çıkmadı, çünkü İmam Türki bin Abdullah bin Muhammed bin Suud, büyük dedesi İmam Muhammed bin Suud'un kurduğu yönetimi kısa bir süre sonra geri kazandı, ardından Abdullah bin Abdurrahman bin Faysal bin Türki tarafından da geri alındı, böylece Manjan'ın işaret ettiği verimli tohum tekrar yeşerdi. Ancak, Abdulaziz Krallığı, emirlik ve sultanlık aşamasını aşarak farklı bir yönetim biçimi getirdi. Sadece atalarının mirasına ve tarihî bilgisine değil, aynı zamanda tarih okuyarak, geçmişin derslerini anlayarak ve atalarının deneyimlerinden faydalanarak, zamanının gerekliliklerine uygun olarak devletin yapılarını geliştirdi ve uygulamalarını modernleştirdi, ancak köklerini ve kimliğini korudu. En önemlisi, eşi benzeri olmayan bir hükümet ve siyaset okulu kurdu, nesiller boyunca kraliyet çocuklarına yönetim becerileri ve siyaset sanatı öğretildi, aynı zamanda köklü bir krallık olan Arabistan Yarımadası'nın değerlerini ve ihtiyaçlarını benimseyen ve bilen bir aile uzantısı oldular. Her biri, Abdulaziz'in felsefesini anlattı, ki bu felsefe, el-Mütevekkil el-Leysi'nin dizelerini düzelten aynı zamanda:

“Hesaplarımız bir gün ödüllendirilse de, hesaba dayanarak güvenmekten vazgeçmeyiz.

Atalarımızın yaptığı gibi yaparız ve onların yaptıklarının ötesine geçeriz.”

Sürgündeki yazar Emin er-Rihani, Abdulaziz'in öncülerinden farkını özetleyerek "Biz de seleflerimizin yaptığı gibi inşa ediyoruz Sayın Hocam, ama onların yaptıklarından daha fazlasını yapıyoruz" diyor.

“Gerçek şu ki, Sultan Abdulaziz Al Suud, ilk döneminde atalarının fetih rolünü geri kazandı ve bu krallığı adalet ve güvenlikle güçlendirdi, ki bu da din, Necd'de her ikisinin de kaynağıdır. Bu nedenle, 'Öncülerimizin yaptığı gibi inşa ediyoruz, ancak onların yaptıklarının ötesinde iş yapıyoruz' diyebilir, çünkü o Bedevi hazırlığında, yeni şehirlerin ve köylerin kurulmasında ve 'el-Hasa' bölgesine yabancı bir şirketin ayrıcalık verilmesinde, Necd'den gençlerin Mısır'a modern bilimleri öğrenmeye gönderilmesinde, Riyad'a arabaların ve bazı doktorların ve mühendislerin getirilmesinde ilerici adımlar attı. Bu, dedelerinden daha fazlasını yapmakta olduğunu kanıtlar ve alimler ve bilginlerin bu planı her zaman onaylamamasından aldırmaz. Çünkü iç ve dış politikasında dinle ilgisi olmayan politikaları nedeniyle onu eleştiremezler. Ve dini mezhebine aşırı bağlı olduğu söylense de esnekliği korur, zarar vermeyen konularda dikkate almaz, ülkesi için yararlı olanları hoş görür. Bazı alimler arada sırada, 'Atalarınızın zamanında, dünya tüm bu yeni sorunlardan arınmıştı,' diyebilir, Abdulaziz gülümser ve hedeflerine doğru devam eder. Düşmanlarının yaydığı söylentilere ve bazı yazarların bilmediği modern Necd hakkındaki yanlış izlenimlere pek aldırış etmez. Bu yüzden, onun ve ülkesiyle ilgili birçok konuda farklı görüşler dile getirilmiştir."

Rihani’nin bu ifadeleri 1924 yılında, yani tam 100 yıl önce kaleme almıştı ve söylediklerinin birçoğu bugünün gerçekliğine hala uygun. Kral Abdulaziz'in başarılarının vurgulanması gereken iki temel noktası vardır ki bunlar, çalışma ve vurgulamada hak ettikleri ölçüde ele alınmadı: Birincisi, devlet içinde iktidarın devredilmesi için anayasal bir yolun kurulmasını sağlaması. İkincisi, gerçekleştirdiği toplumsal değişimin, döneminin standartlarına göre oldukça büyük olduğu ve bu, birinci dönemde gerçekleşen toplumsal değişimlerle karşılaştırıldığında daha da belirgindir.

Gelişmiş normlar

Abdulaziz'in oğulları, onun mükemmeliyetçilik felsefesini izleyerek hareket ettiler. Bu nedenle, Suudi Arabistan'ın her kralı, görevini yerine getirdi ve emaneti tam ve önceki durumundan daha iyi bir şekilde teslim etti. Bu, birçok ülkede görmediğimiz bir paradoks. Dolayısıyla, Suudi Arabistan'ın köklü ancak katı olmayan, yenileyici ve devamlı bir ülke olduğunu unutmamalıyız. Tarih boyunca ve modern devletinin yüzyıllar boyunca geliştiği ve geliştiği ulusal gelenekler ve kraliyet adetleriyle birlikte, sağlam köklere sahip sistemlerle özdeşleşen ülkelerin aksine, Suudi Arabistan her şeyden yeni ve yararlı olanı benimseyerek ve öğrenerek gelişti. Büyük mirası ve zengin tarihi birikimi üzerinde dayanarak, şimdi yenilikçi ve yaratıcı bir vizyonla hareket ediyor ve kraliyet geleneğini güçlendiriyor veya çağın gereksinimlerine uygun olarak yeniden sunuyor.

Bunun bugün Kral Selman bin Abdulaziz'in önderliğinde ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın gözetim ve takibinde yaşadığı büyük rönesanstan başka bir kanıtı yoktur.  Ayrıca, Suudi toplumunun şu anda geçtiği sosyal dönüşümler herhangi bir önceki dönüşümü aşıyor. Üç asırdır birbiriyle bağlantılı olan bu kadim kraliyet eylemlerinin doğasının ve Suudilerin eşsiz başarılarından ve görkemli günlerinden biri olan Kuruluş Günü'nü kutladığı altı asırlık tarihin ötesine geçiyor.

Tarihin dönemlerine uyum sağlamak için yapıldığına inandığım eyalet tarihinin bölümlerini gözden geçirmeye gelince, bu, daha sonraki bazı tarihçilerin bunu üç ülkenin tarihi yapmasına yol açtı; oysa bu, birçok rol ve dönemden geçen ve yaşadığı her şeye rağmen üzerine kurulduğu ilkelerle tutarlı kalan tek bir ülkenin sürekli bir tarihidir.


Suudi Arabistan'ın kuruluş günü 22 Şubat!

Eski bir pazarın bir görseli (Şarku'l Avsat)
Eski bir pazarın bir görseli (Şarku'l Avsat)
TT

Suudi Arabistan'ın kuruluş günü 22 Şubat!

Eski bir pazarın bir görseli (Şarku'l Avsat)
Eski bir pazarın bir görseli (Şarku'l Avsat)

Dr. Hamad bin Abdullah el-Ankari

Tarihçiler ve sosyologlar, devletlerin yaşamlarının sadece günlerin geçişi ve yılların değişimiyle ölçülmediğini, insanî başarıları ve medenî kazanımlarıyla ölçüldüğü konusunda hemfikirdir. Bu nedenle, insanlık tarihinde sayısız kanıt vardır ki bunların hepsi anlatılamaz, İnsanlık tarihinde, uzun yüzyıllar boyunca yaşayıp da kaybolan, günümüzde adı geçmeyen ne kadar çok millet, devlet ve halk geçmiştir! Diğer ülkelerin insanlık tarihinin gidişatını değiştirmede önemli etkileri oldu ve kuruluşundan bu yana uzun yıllar geçti.

Bununla birlikte, tarihçiler genellikle devletlerin başlangıçlarını ve sonlarını kaydetme eğilimindedirler. Bu ya büyük liderlerinin iktidara gelme günüyle veya ölümleriyle ilişkilendirilir, ya da devletin zaferi veya düşüşü gibi kaderini belirleyen hayati savaşlara karşı başarısızlıklarıyla bağlantılıdır, ya da olayların akışını etkileyen diğer günler, olaylar ve gerçekler gibi şeylerle ilişkilendirilir.

Suudi Arabistan, Arap Yarımadası'nın daha önce görülmemiş bir medeniyet uyanışına şahit oldu. Kurucusu Kral Abdulaziz bin Abdurrahman Al Suud'un parçalarının birleştirilmesinden, oğullarının krallık döneminden Kral Selman bin Abdulaziz Al Suud dönemine kadar her alanda büyük bir gelişmeye tanık oldu. Krallık, modern çağda dünya ülkeleri arasında bugün sahip olduğu bu yüksek konuma ve yüksek statüye ulaşana kadar önemli ve belirleyici tarihi dönüm noktalarından geçti. Bu öncelikle Allah’ın lütfu ardından da 600 yıla yaklaşan bir hüküm zincirine sahip olan Suudi kraliyet ailesinin liderlerinin çabalarıyla oldu. Bu liderlerin soyu, Kral Selman’ın 13. nesil büyük dedesi olan ve Diriye şehrini kuran Mani el-Muraydi’ye  kadar uzanıyor.

Suudi devletindeki asıl kuruluş ve yönetim şeklinin “şehir devleti” anlayışından büyük devlete doğru değişimi, H. 1139/1727'de emirliği devralan İmam Muhammed bin Suud dönemine kadar uzanıyor.  İmam Muhammed bin Suud, bir devlet kurdu ve devletin kuruluşunu ve temellerini atmaya başladığını gösteren bir dizi politika benimsedi. Bunlardan biri, Diriye’nin - o dönemin başkenti - iki parçasını birleştirerek, farklı merkezlerde ve bölümlere ayrılmış olanı devleti  tek bir yönetim altına almasıydı. Hatta Necd bölgesinin büyük bir kısmını birleştirdi ve bölgesel güçlere bağlılık göstermeden siyasi bağımsızlığını ilan etti. Ayrıca, devlet kaynaklarına erişim sürecini düzenledi ve haksızlıklardan kaçınmayı ve istikrarı sağlayarak devletin çeşitli alanlarda gelişmesini sağladı. Ayrıca, o dönemde hac ve ticaret yollarını güvence altına alarak devletin çeşitli bölgelerinde güvenliği sağladı.

Pek çok tarihçi İmam Muhammed bin Suud'un hükümdarlığının ilk dönemini ve ondan öncesini görmezden gelir ve Suudi devletinin kuruluşunu Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab'ın Diriye’ye varışı ve İmam Muhammed bin Suud ile buluşmasıyla bağdaştırır. Bununla birlikte Şeyh Diriye’yi kendisi yerleştikten kısa bir süre sonra oraya taşınan çok sayıda göçmenin yükünü taşıyabilecek bir devletin bileşenlerine sahip olduğunu düşündüğü için seçmişti. Diriye'de yerleşik düzene geçtikten sonra, Şeyh ve talebeleri, kimsenin müdahale etmeden Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerine davetlerini yayma fırsatına sahip oldular.

İmam Muhammed bin Suud, Şubat 1727'de Hicri takvime göre 1139 yılında Diriye'de iktidara geldi ve başarılı bir liderlik sergileyerek kırk yıl boyunca devam etti. Bu dönem, devletin sınırlarının genişlediği ve Arabistan Yarımadası'nın büyük bir kısmını kapsayacak şekilde hazırlandığı bir dönem oldu. İmam Muhammed bin Suud, Suudi devletinin ilk kurucusu olarak kabul edilir ve onun liderliği, devletin birliğinin sembolü haline gelmiştir. Bu nedenle onun iktidara geliş tarihi, Suudi devletinin ihtişamını ve tarihi derinliğini hatırlatan özel bir sembolizmdir ve beş asra yaklaşan Suudi devletinin kuruluş tarihini hatırlamak için ulusal bir fırsattır.


İmam Abdullah bin Suud'un hikayesi

Diriye dışında seyahat eden bir kervan (Şarku’l Avsat)
Diriye dışında seyahat eden bir kervan (Şarku’l Avsat)
TT

İmam Abdullah bin Suud'un hikayesi

Diriye dışında seyahat eden bir kervan (Şarku’l Avsat)
Diriye dışında seyahat eden bir kervan (Şarku’l Avsat)

Suudi Arabistan tarihiyle ilgili belgesel çalışmaları konusunda uzman araştırmacı Dr. Prenses Cevahir bint Abdulmuhsin bin Abdullah bin Calavi Al Suud, İmam Abdullah bin Suud'un Diriye'nin son kuşatmasındaki cesareti ve Osmanlı ordusuyla yaptığı görüşmelerin ardından teslim olması, yakalanması ve İstanbul'a götürülmesinin ardından öldürülmesini konu aldı. Prenses Cevahir, beş ay süren kuşatmanın ardından modern silahlara ve askeri danışmanlara rağmen Diriye’nin halen kararlılıkla yiyecek, silah ve savaşçı yokluğuna direndiğini ve Suudilerin sertliği ve cesaretinden de zarar gören İbrahim Paşa'nın saldırılarına direndiğini söyledi.

Son kaleler

İmam Abdullah, İbrahim Paşa'nın güçleriyle savaşmaya devam etti. Bu da onun teslim olma niyetinde olmadığını gösteriyor. İbrahim Paşa babasına yazdığı mektupta, Diriye'de İmam Abdullah'ın saklandığı saray dışında her yer ele geçirildiğini ifade etti. Bombardımanın üç gün üst üste devam ettiğini, bu süre zarfında İmam Abdullah’ın, İngiliz kayıtlarının daha inatçı olarak tanımladığı bir şekilde kuşatmaya direnmeye çalıştı. Ancak arkasını döndüğünde çevresinde kendisine sadık kalan yalnızca birkaç kişi buldu. İbrahim Paşa'ya müzakere talebinde bulundu ve ondan da bir elçi (8 Zilkade H. 1233 / 9 Eylül 1818) İbrahim Paşa'nın yanına çıktı.  Kendisi gelir gelmez Osmanlı topları bombalamayı bıraktı. Birkaç saat sonra İmam Abdullah bin Suud müzakere yapmak üzere İbrahim Paşa'nın kampına gitti.

İngiltere ve Osmanlı kayıtlarının zıtlığı

İngiliz kayıtları, İbrahim Paşa'nın, teslim olma pazarlığı sürecinde olan İmam Abdullah'ı kabul ederken davranışının küçümseme ve kibir ile karakterize olduğunu öne sürüyor ve bunu dört maddeye bağlıyor. Bunlar; kendisine sadık kalan savaşçıların hayatlarını korumak, aile üyelerini korumak, Diriye’yi yıkmamak ve güvenliğini sağlamak. Ancak Osmanlı belgeleri bunların hiçbirine değinmezken, İngiliz belgeleri İbrahim Paşa'nın tüm maddeleri onayladığını gösteriyor. İngiliz kayıtları iki isme dikkat çekiyotr. Bunlar, meselenin çözümü için 24 saatlik süre talep eden Seleme El Diriye ve İmam Abdullah.

İbrahim Paşa için o gece, özellikle babası Muhammed Ali Paşa ile birlikte Osmanlı Padişahı’na sözler verdikten sonra Diriye’nin devrilmesinin yalnızca İmam Abdullah'ın tutuklanması veya teslim edilmesiyle sonuçlanacağını anlayınca tedirginlik içinde uyuduğundan geçmedi. İmam Abdullah'ın kaçmayı düşünmesi veya Kahire'ye gitmeye karar vermeden önce kendini öldürmesi korkusuyla, sürenin dolduğu saatler onun için uzun ve zorlu geçti. Bu nedenle komutanlarına tüm bölgelerde güvenliğin sıkılaştırılması emrini verdi.

Fotoğraf Altı: İmam Abdullah bin Suud'un İngiltere'nin Türk hükümetinin vatandaşlarına koruma sağlamasını protesto eden mektubunu içeren İngiliz belgesi. (Şarku’l Avsat)
 İmam Abdullah bin Suud'un İngiltere'nin Türk hükümetinin vatandaşlarına koruma sağlamasını protesto eden mektubunu içeren İngiliz belgesi. (Şarku’l Avsat)

İbrahim Paşa, sarayı kapatılmadan kaçma fırsatı bulan İmam Abdullah'ı yanlış değerlendirdi. Eğer İmam Abdullah Diriye'yi terk etmeyi başarsaydı ve ailesi dağılsaydı Osmanlılar Arap Yarımadası'nda kalmak zorunda olacaktı.

Kaçış.. İmkansız fikir

Akla gelen ilk soru şu: İmam Abdullah'ın süre dolmadan karanlıkta kaçması kendi fikri miydi? Turki bin Abdullah ve kardeşi Zeyd, müzakereler sırasında Diriye'den ayrılabildi. Ancak İmam Abdullah, Suudilerin imamı olarak sorumluluğunu üstlenmeye karar verdi. Halkını, aile bireylerini ve onlardan geriye kalanları belli bir tehlikeye maruz bırakması mümkün olmadığı gibi İbrahim Paşa'nın üzerine ağır korumalar yerleştirmesiyle kaçma fikri de imkansız hale geldi. İbrahim Paşa ve babası, Sultan 2. Mahmud'la olan konumlarını Muhammed Ali'nin mandasını, nüfuzunu ve yayılmacı planlarını kaybetmesine yol açacak kadar tehlikeye atabilecek uzun vadeli bir savaşı affetmeyeceklerdi. Ancak Sultan 2. Mahmud ona karşı onlardan daha şefkatli olmayacak ve seleflerinin Osmanlı İmparatorluğu'nun dini ve siyasi nüfuzunu elinden alma konusunda başardıklarından dolayı onu affetmeyecekti. Uzun yıllar boyunca Suudi faaliyetlerine karşı koyma konusundaki başarısızlığından sonra, bu durum neredeyse Osmanlı Hanedanı Sultanlığı'ndan Halifelik unvanının kaldırılmasına yol açacaktı.

Burada İmam Abdullah'ın cesaretinin, H. 1226 / MS. 1811 H.233 / MS 1818Arap Yarımadası'na ayak basan Ahmet Tosun Paşa, babası Mehmed Ali Paşa ve ardından İbrahim Paşa'nın 1233'teki Diriye kuşatmasına kadar olan seferlerine karşı koymakla sınırlı olmadığı ortaya çıktı. Bunun yerine, kendisini bekleyen karanlık ve kesin kaderin farkına vararak sorumluluğunu omuzlayıp İstanbul'a gitmeye karar verdi.

Osmanlı belgelerine aşina olan herkes, İbrahim Paşa'nın birçok yazışmasında ‘İmam Abdullah'ın tutuklanması’ ifadesinin tekrarlandığını görecektir. Bu tarihi gerçeklerle çelişiyor. Çünkü eğer tutuklanırsa herhangi bir müzakere ya da koşul olmayacak. Bu da bu fikri geçersiz kılıyor.

İmam Abdullah ve ailesi, Sultan 2. Mahmud ve devlet adamlarının zaferlerini mühürlemek için Diriye'den ayrılmalarını hızlandırma ve hiçbir askeri harekete şans vermeme yönündeki acil isteklerini fark edemedi. İmam Abdullah, Osmanlı kuvvetlerinden 300 şövalye ve 400 savaşçıdan oluşan bir tabur eşliğinde, yoğun muhafızlar arasında Diriye'yi prangalarla terk etmiş, kaçmaya kalkışması halinde onun kaçmasının engellenmesi gerektiği vurgulanmıştı. Eğer kaçmaya kalkışırsa kaçmasının engellenmesi gerektiği vurgulandı.  Bu da İbrahim Paşa'nın İmam Abdullah'la anlaşma yaptıktan ve Diriye'den ayrılıp esir olarak Necd'in yayla ve ovalarına girdikten sonra bile duyduğu korkuyu yansıtıyor. Esir konvoyundan gizlice kaçmayı başaran kardeşi Mişira bin Suud'a tanınan fırsat hiçbir şekilde eline geçmedi.


Suudi Arabistan uluslararası kuruluşlardan Gazze konusundaki tutumlarını netleştirmelerini istiyor

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrindeki Dışişleri Bakanları toplantısında (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrindeki Dışişleri Bakanları toplantısında (SPA)
TT

Suudi Arabistan uluslararası kuruluşlardan Gazze konusundaki tutumlarını netleştirmelerini istiyor

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrindeki Dışişleri Bakanları toplantısında (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrindeki Dışişleri Bakanları toplantısında (SPA)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, uluslararası kurumların küresel düzeydeki yükümlülüklerini yerine getirme konusundaki kararlılığının önemine vurgu yaptı. Ferhan, uluslararası kurumların “Gazze, böylesine trajik bir haldeyken, bulundukları pozisyonlarında şu anda olduklarından daha net bir tavır ortaya koymaları gerektiği” çağrısında bulundu.

Bakanın çağrısını, Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen G20 dışişleri bakanları toplantısının ‘Mevcut uluslararası gerginliklerle başa çıkmada grubun rolü’ konulu ilk oturumunda yaptığı konuşma sırasında yaptı. Suudi Dışişleri Bakanı, “Küresel çatışmaların artan yoğunluğu ve yayılması, uluslararası iş birliği üzerinde baskı oluşturmuş ve çok taraflı çerçeveye duyulan güveni zayıflatmıştır” dedi.

Bakan Ferhan, “Bölgesel barış ve refaha karşı acil tehdit oluşturan Gazze’deki felaketi sonlandırmak için, G20 ülkelerinin, kararlı bir şekilde hareket etme sorumluluğunu üstlenmeleri gerekir. Küresel ekonomik istikrarın yanı sıra burada işlenen zulmün kınanması önemli. Gazze Şeridi'ndeki savaşı sona erdirmek, iki devletli çözüme yönelik güvenilir ve geri dönülemez bir çözümü desteklemek için anlamlı adımların atılması yönünde baskı yapılmalı” şeklinde konuştu.

FOTO: Prens Faysal bin Ferhan, Rio de Janeiro'daki G20 dışişleri bakanlar toplantısında  (SPA)
Prens Faysal bin Ferhan, Rio de Janeiro'daki G20 dışişleri bakanlar toplantısında (SPA)

Öte yandan Prens Faysal bin Ferhan, uluslararası platformları daha etkili hale getiren küresel yönetim reformunun önemini vurgulayarak G20'nin önde gelen ekonomiler için iş birliğini geliştirmek ve acil küresel sorunlara çözüm bulma çabalarını daha iyi koordine etmek açısından hayati bir platform olduğuna dikkat çekti.

‘Küresel Yönetimin Yeniden Yapılandırılması’ konulu ikinci oturumda küresel ekonominin her zamankinden daha fazla birbirine bağlı hale geldiğini ifade eden Suudi Dışişleri Bakanı küresel büyümeyi sınırlayan, kalkınmayı etkileyen ekonomik zorluklarla ve ticaret kısıtlamalarıyla yüzleşmenin ortak çıkar olduğunu da sözlerine ekledi.

Çok taraflı ticaret sistemlerinin güçlendirilmesinin önemine vurgu yapan bakan, 2020’de Suudi Arabistan başkanlığında liderlerin onayladığı Dünya Ticaret Örgütü’nün geleceği hakkındaki Riyad Girişimi’ne işaret ederek, gelişmekte olan ülkeler üzerindeki artan baskıların koordineli bir küresel tepki yoluyla hafifletilmesinin önemine dikkatleri çekti.

FOTO: Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen G20 dışişleri bakanları toplantısından bir kesit (SPA)
Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen G20 dışişleri bakanları toplantısından bir kesit (SPA)

Prens Faysal bin Ferhan, Suudi Arabistan'ın, küresel yönetimde reform yapmak ve uluslararası sistemdeki eşitsizlikleri gidermek amacıyla G20'nin ortak çerçevesinin tüm sektörlerde uygulanmasına büyük önem verdiğini vurguladı.

Küresel düzeyde daha fazla diyalog ve iş birliğini teşvik etme fırsatlarına işaret ederek, uluslararası kuruluşlarda güveni ve inanılırlığı yeniden kazanma, bu kuruluşlarda şeffaflığı, kapsayıcılığı ve uluslararası hukukun eşit uygulamasını geliştirme sürecinin bir parçası olması gerektiğini belirten Bakan Ferhan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni harekete geçme, çözüm bulma ve ortak zorlukları ele alma konusunda daha etkili olabilmeleri çağrısında bulundu.

FOTO: Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, ABD’li mevkidaşı Anthony Blinken ile Rio de Janeiro'da bir araya geldi (SPA)
Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, ABD’li mevkidaşı Anthony Blinken ile Rio de Janeiro'da bir araya geldi (SPA)

Suudi Dışişleri Bakanı, Rio de Janeiro'da, ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri, Fransa Dışişleri Bakanı Stephane Ségournet ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile,  Gazze ve çevresinde yaşanan gelişmeler, bu konuda yapılan çalışmalar başta olmak üzere bölgesel ve uluslararası arenadaki konulardaki son gelişmeleri görüştü.


Suudi Arabistan, Lahey'den İsrail'in ihlallerine son verilmesi çağrısında bulundu

Suudi Arabistan'ın Hollanda Büyükelçisi Ziyad el-Atiyye, Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'nda Krallığın sözlü beyanını sunarken (SPA)
Suudi Arabistan'ın Hollanda Büyükelçisi Ziyad el-Atiyye, Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'nda Krallığın sözlü beyanını sunarken (SPA)
TT

Suudi Arabistan, Lahey'den İsrail'in ihlallerine son verilmesi çağrısında bulundu

Suudi Arabistan'ın Hollanda Büyükelçisi Ziyad el-Atiyye, Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'nda Krallığın sözlü beyanını sunarken (SPA)
Suudi Arabistan'ın Hollanda Büyükelçisi Ziyad el-Atiyye, Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'nda Krallığın sözlü beyanını sunarken (SPA)

Suudi Arabistan, Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'ndan İsrail'in Filistin topraklarındaki işgalinin "yasa dışı" olarak tanınmasını istedi. Ayrıca, İsrail'in uluslararası hukuk ihlallerine son verilmesi için tüm ülkelerin işbirliği yapması gerektiğini vurguladı. Krallık, işgalin derhal ve şartsız olarak sonlandırılmasını da talep etti.

Suudi Arabistan'ın Hollanda Büyükelçisi Ziyad el-Atiyye, Uluslararası Adalet Divanı'na Krallığın sözlü beyanını sundu. Bu sunum, İsrail'in işgal altındaki topraklarda, özellikle Doğu Kudüs'te uyguladığı politika ve pratiklerin hukuki sonuçları üzerine danışma görüşü talebinin bir parçasıydı.

Suudi Arabistan, İsrail'in Filistin topraklarındaki yasa dışı faaliyetlerine dair kanıtların Divan tarafından değerlendirilmesini istedi. İsrail'in uzun süreli işgalinin ve yasa dışı uygulamalarının hukuki sonuçlarının net bir şekilde belirlenmesini talep etti. Ayrıca, bu durumun uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler üzerindeki hukuki yükümlülükler açısından ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturulmasını istedi. Krallık, Divan'ın görüşünün İsrail-Filistin çatışmasını çözmeye yönelik müzakerelere zarar vereceği iddialarını da reddetti.

Hollanda'daki Suudi Arabistan Büyükelçisi Ziyad el-Atiyye

İsrail'in 1967 yılından bu yana sergilediği davranışlar, bir Filistin devletinin kurulmasını imkânsız hale getirdi.

Açıklamada, İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik askeri saldırılarını ve Filistinlilere karşı, özellikle Doğu Kudüs'te artış gösteren şiddet eylemleri kınandı. Krallık, Gazze'deki acımasız ve yasa dışı savaş nedeniyle Filistinli sivillerin yaşadığı korkunç ölüm, yıkım ve yerinden edilmeyi şiddetle kınayarak, İsrail'in bu vahşeti uygulamak için kullandığı çarpık mantığı da kuvvetle reddettiğini ifade etti. Açıklamada, Gazze'nin yıkılması, binlerce masum sivilin ölümü ve sakatlanması, 2.3 milyon kişinin yerinden edilmesine de dikkat çekildi.

Atiyye, "Mahkemenin, İsrail işgalinin politika ve pratikleri hakkında danışma görüşü vermesini engelleyecek hiçbir nedenin olmadığı, ele alınan konunun tüm ülkeler ve Birleşmiş Milletler için büyük önem taşıdığını" söyledi.

Krallık, İsrail'in 1967'den bu yana izlediği politikaların, bir Filistin devletinin kurulmasını imkansız kıldığını belirtti. Bu politikalar; toprakların ele geçirilmesi, Batı Şeria'da 279'dan fazla yasa dışı yerleşim biriminin inşa edilmesi, Doğu Kudüs'ün yasa dışı bir şekilde ilhak edilmesi, Kudüs'ün İsrail'in başkenti olarak ilan edilmesi, doğal kaynakların yağmalanması, Filistinlilere ait evlerin yıkılması gibi eylemleri kapsıyor. Bu eylemler Birleşmiş Milletler raporlarıyla detaylı bir şekilde açığa kavuşturulmuştur.

Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'nda, İsrail'in işgal altındaki topraklardaki, özellikle Doğu Kudüs'teki politika ve uygulamalarının hukuki sonuçları üzerine danışma görüşü talebiyle ilgili oturumlar 19-26 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilmeye devam ediyor.


Suudi Arabistan Kuruluş Günü’nde istikrar ve birliğini kutladı

Kültür Bakanlığı’nın Riyad’ın Daru’l Beyda bölgesinde Kuruluş Günü münasebetiyle düzenlediği etkinliklerden bir kesit (Fotoğraf: Saad ed-Dusari)
Kültür Bakanlığı’nın Riyad’ın Daru’l Beyda bölgesinde Kuruluş Günü münasebetiyle düzenlediği etkinliklerden bir kesit (Fotoğraf: Saad ed-Dusari)
TT

Suudi Arabistan Kuruluş Günü’nde istikrar ve birliğini kutladı

Kültür Bakanlığı’nın Riyad’ın Daru’l Beyda bölgesinde Kuruluş Günü münasebetiyle düzenlediği etkinliklerden bir kesit (Fotoğraf: Saad ed-Dusari)
Kültür Bakanlığı’nın Riyad’ın Daru’l Beyda bölgesinde Kuruluş Günü münasebetiyle düzenlediği etkinliklerden bir kesit (Fotoğraf: Saad ed-Dusari)

Suudiler, 1727 yılında İmam Muhammed bin Suud tarafından devletin Kuruluş Günü’nü dün çeşitli etkinliklerle kutladı.

Suudi Arabistan, her yıl 22 Şubat’ta devleti istikrara kavuşturma sürecini ve liderliğin halkla bütünleşmesini kutluyor.


Kuveyt, UAD'deki duruşmalarda İsrail'i anmamak için "işgalci güç" tabirini kullandı

(AA)
(AA)
TT

Kuveyt, UAD'deki duruşmalarda İsrail'i anmamak için "işgalci güç" tabirini kullandı

(AA)
(AA)

Hollanda'nın idari başkenti Lahey'deki Barış Sarayı'nda faaliyetlerini yürüten UAD'de İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarının ele alındığı duruşmalar sürüyor.

Duruşmalarda Kuveyt adına söz alan Lahey Büyükelçisi Ali Ahmet İbrahim Al-Dafiri, konuşması boyunca İsrail'den "işgalci güç" olarak bahsedeceğini belirtti.

İsrail'in Gazze'deki ihlallerinin 57 yıllık işgalin sonucu olduğunu belirten Al-Dafiri, Gazze'deki durum hakkında, “Bir tarafta tüm askeri araçlarla donatılmış işgalci güç ve diğer tarafta savunma kabiliyeti olmayan işgal altındaki ulusun yer aldığı yasa dışı bir işgal çatışması" değerlendirmesinde bulundu.

Al-Dafiri, Kuveyt Emiri'nin Filistin’deki duruma ilişkin “Neden kurban? Kurban neden katil olarak gösterilmeye devam ediyor? Neden tüm bu evlatlar kaybedildi?” şeklindeki ifadelerini okurken gözyaşlarına hakim olamadı.

Kuveyt'in BM Daimi Temsilcisi Tarık Al-Banai de sunumunda, “İşgalci güç, evlerini yıkarak ve topraklarına el koyarak Filistinlilere karşı yerinden etme kampanyası yürütmektedir. Zorla yerinden etme uluslararası hukuku ihlal etmektedir. İşgalci güç, işgal altındaki Filistin topraklarında faaliyetlerinin savaş zamanında sivillerin korunmasına ilişkin 1949 tarihli 4. Cenevre Sözleşmesi'ne uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür.” dedi.

Filistin topraklarındaki yasa dışı Yahudi yerleşimler için Filistinlilerin yaşamlarını ve geçim kaynaklarını ciddi şekilde sınırlayan, sadece Yahudilere ait yolların bulunduğunu hatırlatan Al-Banai, bunların temel insan hakları ihlalleri olduğunu vurguladı.

Kuveyt Dışişleri Bakan Yardımcısı Tahani Al-Naser de Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının engellenmesinin, diğer ihlallerin İsrail'in işgalini yasa dışı hale getirdiğini dile getirerek, “Dahası, işgalci gücün işgal altındaki Filistin topraklarındaki tutumu uluslararası insancıl hukuk kurallarını ihlal etmektedir.” dedi.

Al-Naser, işgalci gücün çeşitli tedbirler almakla yükümlü olduğunu belirterek, şunları kaydetti:

İlk olarak, uluslararası teamül hukuku ilkelerine uygun olarak Filistinlilere yardım sağlamalıdır. Bir devletin uluslararası haksız fiillerden dolayı sorumluluğu söz konusu olduğunda, bu, yasa dışı işgalin derhal sona erdirilmesi yoluyla gerçekleştirilmelidir. İkinci olarak, işgalci güç uluslararası hukuk ihlallerinin tekrarlanmayacağına dair güvence ve teminat vermelidir. İşgalci güç, gelecekte aynı ihlalleri tekrarlamayacağını taahhüt etmelidir. Son olarak, işgalci güç, işgalinin ve ayrımcı politika ve uygulamalarının neden olduğu zararları tam olarak tazmin etme yükümlülüğü altındadır. Diğer ülkelerde bu ihlallerin ve işgalin tanınmaması ve desteklenmemesi yükümlülüğü altındadır.


Suudi Arabistan Kralı 22 Şubat ‘Kuruluş Günü’nü kutladı

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz (SPA)
Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz (SPA)
TT

Suudi Arabistan Kralı 22 Şubat ‘Kuruluş Günü’nü kutladı

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz (SPA)
Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz (SPA)

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, ülkenin 300 yılı aşkın istikrarını ve liderliğin halkla bütünleşmesi sürecini sağlayan 22 Şubat ‘Kuruluş Günü’nü kutladı.

Kral Selman sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, “Bu mübarek vatanın ve halkın birliğini, 300 yılı aşkın istikrar yolunu bizlere bahşeden Cenab-ı Allah’a hamdolsun. Onunla birlikte bu kutlu ülkenin kuruluş gününü, önderliğinin halkıyla bütünleşmesini kutluyoruz” ifadelerini kullandı.


Kuveyt'in Ankara Büyükelçisi Al-Enzi, ülkesi için Türkiye'nin yerinin apayrı olduğunu söyledi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuveyt Büyükelçisi Wael Yousef Alenzi'yi kabul etti, 14 Eylül 2022 (AA)
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuveyt Büyükelçisi Wael Yousef Alenzi'yi kabul etti, 14 Eylül 2022 (AA)
TT

Kuveyt'in Ankara Büyükelçisi Al-Enzi, ülkesi için Türkiye'nin yerinin apayrı olduğunu söyledi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuveyt Büyükelçisi Wael Yousef Alenzi'yi kabul etti, 14 Eylül 2022 (AA)
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuveyt Büyükelçisi Wael Yousef Alenzi'yi kabul etti, 14 Eylül 2022 (AA)

Kuveyt'in Ankara Büyükelçiliğince, Ankara'da Kuveyt Milli Günü'nün 63. yıl dönümü ve Kurtuluş Günü'nün 33. yıl dönümü vesilesiyle resepsiyon düzenlendi. Etkinliğe Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Dışişleri Bakan Yardımcısı Ahmet Yıldız, birçok üst düzey yetkili ve misafir katıldı.

Etkinlikte konuşan Kuveyt'in Ankara Büyükelçisi Al-Enzi, Kovid-19 salgını ve 6 Şubat 2023'te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler nedeniyle 3 yıl boyunca bir araya gelemediklerini belirtti, hayatını kaybedenler için başsağlığı dileğinde bulundu.

Al-Enzi, Kuveyt Milli ve Kurtuluş günlerinin yıl dönümünün yanı sıra 2024'ün Kuveyt ile Türkiye arasında diplomatik ilişki kurulmasının 60. yıl dönümüne tekabül ettiğini dile getirdi.

Kuveyt hükümetini ve halkını tebrik eden Al-Enzi, Türkiye dahil dünyadaki diğer müttefikleri Kuveyt'e bağlayan küresel dostluk ve güvenlik ilkeleri üzerine kurulu güçlü ve istikrarlı ilişkilere de dikkati çekti.

Al-Enzi, Kuveyt ile Türkiye arasındaki ilişkilerin 1960'lı yıllarda başladığını anımsatarak "Karşılıklı saygıya ve ortak çıkarlara dayalı sağlam temeller üzerine inşa edilen bu ortaklık, gelişerek ve neredeyse tüm konularda anlaşmaya varma seviyesine ilerlemiştir. Zira Türkiye, kritik zamanlarda gerçek bir ortak olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin, Irak rejiminin Kuveyt'i işgal etmesi sırasında Türkiye, Kuveyt'e destek olmak için belirgin adımlar atmıştır." ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin bu tutumu ve duruşunun zorluklar karşısında gösterilen dayanışma ve işbirliğinin derinliğini yansıttığını aktaran Al-Enzi, iki ülke arasında şimdiye kadar 62 anlaşma ve mutabakat zaptının imzalandığını hatırlattı.

Türkiye ve Kuveyt uyumun teşvik edilmesi ve çatışmaların barışçıl şekilde çözülmesinde kararlı

Al-Enzi, Kuveyt ile Türkiye'nin dış politika alanında ortak ve sağlam bir zemin üzerinde durduğunu vurgulayarak, "Uyumun teşvik edilmesi ve çatışmaları barışçıl bir şekilde çözme hususlarındaki kararlılığımız, Kuveyt'in Yemen barış görüşmelerine ev sahipliği yapması ve Türkiye'nin Rusya ile Ukrayna arasında barışa yönelik çabalarıyla açıkça görülmektedir. Ayrıca, Suriye için uluslararası donörleri bir araya getiren 3 toplantının Kuveyt'in ev sahipliğinde gerçekleşmesi için gösterilen ortak çabalar da bu kararlılığın ayrı bir göstergesidir." diye konuştu.

İki ülkenin de insan haklarını koruyan ve saygı duyan yasaların uygulanmasında ve uluslararası düzeyde hukukun üstünlüğünü güçlendirmede bir rol model teşkil ettiğini vurgulayan Al-Enzi, radikalizme ve terörizme karşı mücadelede ortak adımlar atıldığını da kaydetti.

Al-Enzi, Kuveyt ve Türkiye'nin ekonomi, askeri, güvenlik, kültür, ticaret, sağlık ve yatırım alanlarında yakın işbirliği yürüttüğüne işaret ederek, sağlık turizmini artırmak amacıyla Türkiye'de bir Sağlık Ataşeliği açmayı planladıklarını duyurdu.

Kuveytli öğrencilerin Türkiye'deki üniversitelerde eğitim görebileceğini söyleyen Al-Enzi, Türkiye'nin, Kuveyt vatandaşlarının ilk tercih ettiği turizm rotası olduğunun da altını çizdi.

Al-Enzi, ikili ilişkileri geliştirmek için üst düzey ziyaretlerin artırılmasını, yatırımların teşvik edilmesini ve ticaret hacminin genişletilmesini amaçladıklarını kaydederek, "Bizler sürekli olarak Türkiye ve tüm kardeş ve dost ülkelerle ilişkilerimizi geliştirme ve güçlendirmeyi arzuluyoruz. Bu ilişkilerin her daim uluslararası işbirliği ve ortaklık için rol model olacağına ve samimi kardeşlik için bir sembol niteliği taşıyacağına inancımız tamdır." dedi.

Kuveyt'in güvenliği ve istikrarı için dua eden Al-Enzi, Filistin ve Gazze'nin korunması, Filistinlilerin 1967 sınırları dahilinde başkenti Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devletinde güven ve istikrar içinde olmaları için de dua etti.

"Kuveyt için Türkiye'nin yeri apayrı"

Türkiye ile Kuveyt arasındaki ilişkilere dair değerlendirmede bulunan Al-Enzi, ilişkilerin 60. yılının kutlandığını ve ilerleyen günlerde daha da gelişmesini umduğunu söyledi.

Al-Enzi, Türkiye ile Kuveyt arasındaki ilişkilerin uluslararası alanda örnek bir ilişki olduğuna işaret ederek, "Kuveyt için Türkiye'nin yeri apayrıdır. Kuveyt'in de Türkiye'de yeri ayrı. Her yıl yaklaşık 500 bin Kuveyt vatandaşı Türkiye'yi ziyaret ediyor. Türkiye, Kuveyt halkının birinci destinasyonu oldu. Türkiye ile çok ayrıcalıklı ilişkilere sahibiz." dedi.

Yakında İstanbul'da Kuveyt Sağlık Ofisi açma hazırlığında olduklarını hatırlatan Al-Enzi, bunun, Türkiye'deki hastanelerde tedavi için gelecek vatandaşlarla ilgileneceğini söyledi.

Al-Enzi, Türkiye'nin askeri ve savunma sanayisi alanında çok ayrıcalıklı konumda olduğunu vurgulayarak Kuveyt'in, Türkiye ile bu alanda da işbirliği içinde olacağını dile getirdi.


Diriye: Genel bakışlar ve anılar…

Seyyahların, tarihçilerin ve şarkiyatçıların İlk Suudi devletinin başkentine dair tanıklıkları, ülkenin dünden bugüne içinden geçtiği aşamaları gözler önüne seriyor. (Görsel: Nesma Moharam)
Seyyahların, tarihçilerin ve şarkiyatçıların İlk Suudi devletinin başkentine dair tanıklıkları, ülkenin dünden bugüne içinden geçtiği aşamaları gözler önüne seriyor. (Görsel: Nesma Moharam)
TT

Diriye: Genel bakışlar ve anılar…

Seyyahların, tarihçilerin ve şarkiyatçıların İlk Suudi devletinin başkentine dair tanıklıkları, ülkenin dünden bugüne içinden geçtiği aşamaları gözler önüne seriyor. (Görsel: Nesma Moharam)
Seyyahların, tarihçilerin ve şarkiyatçıların İlk Suudi devletinin başkentine dair tanıklıkları, ülkenin dünden bugüne içinden geçtiği aşamaları gözler önüne seriyor. (Görsel: Nesma Moharam)

Abdullah Reşid

Lübnanlı tarihçi ve edebiyatçı Emin er-Reyhani, ‘Mülûku’l-Arab’ adlı kitabında Arap topraklarına yaptığı yolculukları anlatıyor. Kral Abdülaziz’le görüşmek üzere yola çıkan Reyhani, bu ülkeyi ve tarihini derinlemesine yazdı. İlk Suudi Devleti’nin başkenti Diriye’ye giderken de anılarını şöyle kayda geçirdi:

“Değerli okur. Şu an bulutlu göğün altında, güneyde Muallakat şairlerinden el-A’şâ’nın ülkesi el-Menfuha’ya kadar uzanan Riyad bahçelerinin gölgesindeyiz. Tuvayk Dağı’na biraz tırmandık. Arkamızdaki dağın eteğinde Necd’in başkenti, onun da altında el-Menfuha var. Üç saat kuzeye doğru yürüdükten sonra yıkılmış bir kule gördük. Hezlûl ona işaret ederek şöyle dedi: İbrahim el-Mısrî, toplarını oraya yerleştirip, Diriye’ye doğru ateşledi.

O bize bu savaşın hikâyesini anlatırken, yarım saat sonra altındaki yıkıntılar belirdi. Onun karşısında kuzeydoğuda hurma ve ılgın bahçeleri vardı. Bu bahçelerde, bugün Yeni Diriye olarak bilinen köy saklıydı. Yemame’ye doğru giden Hanife Vadisi’nden topluca indik ve iki Diriye arasında bir süre yürüdük. Sonra harabelerin ve hurma ağaçlarının gölgeleri arasında soluklandık. Diriye, yüzyıldır adanın en büyük şehriydi. Arap ülkelerinin iki kutsal camiden sonra yöneldiği hedef olan Birinci Abdülaziz ve Büyük Suud’un dönemindeki ihtişamlı günlerinde en uzak noktalardan Arapların, emirlerinden yardım istemek ve ticaret yapmak için buraya gelmelerine şaşırmamak gerek. Umman’dan, Maskat’tan ve Hadramut’tan, Irak’tan, Kuveyt’ten, Bahreyn’den, Yemen’den, Asir’den ve Hicaz’dan Araplar, Diriye’ye geliyordu.”

Fotoğraf Altı: Suudi devletinde Diriye’nin en eski tarihî haritası, 1808 yılında Fransa’nın Basra ve Bağdat Konsolosu Jean Baptiste Louis-Jacques Rousseau tarafından çizildi.
Suudi devletinde Diriye’nin en eski tarihî haritası, 1808 yılında Fransa’nın Basra ve Bağdat Konsolosu Jean Baptiste Louis-Jacques Rousseau tarafından çizildi.

İlk Suudi Devleti döneminde Diriye, kendisini ‘Arap ülkelerinin kutbu’ haline getiren özellikleriyle öne çıktı

Emin er-Reyhani bu ifadeleri kullanırken gerçeği çarpıtmıyor ve hakikatten uzaklaşmıyordu. Nitekim (1727 yılında kurulan) İlk Suudi Devleti döneminde Diriye, kendisini ‘Arap ülkelerinin kutbu’ haline getiren özellikleriyle öne çıkıyordu. Diriye, ‘Arap Yarımadası ve ona yakın bölgelerin başkenti olarak siyasi merkez; ilim talebelerinin mezun olduğu üniversite, alimlerin karargâhı ve ders halkalarının mekânı olarak dinî ve kültürel merkez ve ilim taliplerinin, iş arayanların ve tacirlerin oluşturduğu bir nüfusun cazibe noktası olarak da ekonomik merkez haline geldi.’

Fotoğraf Altı: Diriye, dünyanın en büyük miras projesidir.
Diriye, dünyanın en büyük miras projesidir.

Nüfusu arttı ve buradaki kentleşme hareketi aktifleşti. Evleri, el-Melibid ile Guseybe arasında dağınık haldeki yetmiş evi geçmezken, vadinin merkezine ve yamaçlarına yeni mahalleler kuruldu. Ta ki evlerin sayısı, taş ve kilden yapılmış ve çatısı ahşapla, hurma yapraklarıyla ve kille örtülmüş iki bin beş yüz eve kadar ulaştı (bkz. Bir Çöl Savaşçısının Ansiklopedisi (Mevsûatü Mukâtil mine’s-Sahrâ).

İngiliz gezgin Reno: Diriye, küçük ama Arap tarzında inşa edilmiş güzel bir şehir. Buradaki nüfus da çok sağlıklı.

Gezginlerin ve şarkiyatçıların eserlerinde de o dönemde Diriye’de mevcut kentsel ve toplumsal koşulların bir tarifini buluruz. Münir el-Aclani, Suudi Arabistan’ın Tarihi adlı kitabında Diriye ve bu şehrin emirleri hakkında yabancı birine, Avrupalı bir gezgine ait en eski tarife işaret ediyor. Bu gezgin, donanma subayı olan İngiliz gezgin Reno’dur. İmam Abdülaziz bin Muhammed döneminde Diriye’yi ziyaret eden Reno, burayı şöyle tarif etmiştir:

“Diriye, küçük ama Arap tarzında inşa edilmiş güzel bir şehir. Burada yaşayan halk da çok sağlıklı. Şehir mahsulü bol, zümrüt yeşili tepelerle çevrili. Tüm bölge küçük bir kaynakla sulanıyor. İnsan Diriye’de çeşit çeşit meyve, ama en çok da üzüm ve hurma bulur. Bunların bir kısmı olgunlaşmadan yenmiş olabilir. Bu bölgenin insanı, cömert ve misafirperver. Burada siyah kıllı, iri kulaklı ve eti en kaliteli et sınıfından olan bolca koyun var. At da çok fazla, üstelik fiyatları da pahalı değil. Aralarında en iyi cinsten safkan Arap atları da var…

Diriye’de bir hafta geçirdim. O dönemde emiri Şeyh Abdülaziz bin Muhammed bin Suud idi. Altmış yaşlarında, boylu poslu, zayıf, kültür ve bilgi haznesi geniş biriydi. Bana, ailesinde seksen kişi olduğu söylendi. Batı’daki lüks kraliyet saraylarına benzer bir sarayı yoktu. Meclisi de yoktu; işlerini kendisi yürütüyor ve ona bir kâtip yardımcı oluyordu. Askerlerinin sayısı da yüz bindi, ama istediği zaman bu sayının iki katını savaş meydanına sevk edebilir.”

Fotoğraf Altı: Suudi Arabistan Krallığı, Suudi devletinin kuruluş yıl dönümünü kutluyor.
Suudi Arabistan Krallığı, Suudi devletinin kuruluş yıl dönümünü kutluyor.

Fransız tarihçi Corancez de (MS. 1810) Diriye’nin mimari ve kentsel tarzını şöyle tarif ediyor:

“Taştan yapılara sahip bir şehir olan Diriye, yarım fersah genişliğinde ve genişliğinin üç katı uzunluğunda. İki mahalle arasında uzanır: Biri solda, Âl-i Suud’un karargâhı olan et-Turayf, diğeri de doğuda, el-Buceyri. Şehirde yirmi sekiz cami ve otuz medrese var. Çarşılarında bir yerden bir yere taşınabilen, kamıştan yapılmış dükkânlar mevcut. Diriye’de taştan ve tuğladan yapılmış tahminen iki bin beş yüz ev bulunuyor. Diriye, surlarla çevrili değil, ancak kuzeyden güneye uzanan ve Tuvayk adı verilen yüksek sıradağların eteğinde yer alıyor. İnsanlar bu şehrin güneyindeki bir vadiyi geçerek, Necd’in batı bölgelerine ulaşıyorlar. Diriye’nin üzerinden bir vadi geçiyor. Hanife Vadisi denen bu vadi, yazın kuruyor, kışın ise çevre dağlardan inen akıntı sularıyla doluyor. Diriye’nin etrafında hurma, kayısı ve şeftali gibi meyve ağaçlarının, ayrıca karpuz, buğday, arpa ve mısır gibi ürünlerin yetiştiği bahçeler var.”

Diriye, Arap Yarımadası’nın dört bir yanından ilim talebelerinin ve araştırmacıların yöneldiği bir hedefti. Diriye’nin liderleri ve ileri gelenleri, ilim ve irfan derslerini destekleyenlerin başında geliyordu.

Diriye aynı zamanda bilimsel ve kültürel etkinlikle de doluydu. Burada sabah namazından yatsı namazına kadar süren eğitim halkaları faaliyet yürütüyordu. İmam İbn Suud, sabah namazından sonra çarşı meydanındaki bir derse katılır, emirler ve liderler de ona eşlik ederdi. Sonra sarayına döner ve öğleden sonra sarayda bir meclis daha düzenler, bunu da akşam ile yatsı arasında bir başka meclis izlerdi.

Fotoğraf Altı: Diriye’nin girişindeki bir pano. (Getty Images)
Diriye’nin girişindeki bir pano. (Getty Images)

Tarihçi İbn Bişr bize o dönemde Diriye’deki kültürel ve bilimsel vaziyeti anlatıyor. Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre o dönemde Diriye, Arap Yarımadası’nın dört bir yanından gelen ilim talebesinin ve araştırmacıların hedef noktasıydı. Diriye’nin liderleri ve ileri gelenleri de ilim irfan derslerini destekleyenlerin başında geliyordu. İbn Bişr, o döneme dair şu tabloyu çiziyor:

“Güneş doğduğunda Diriye halkından olan ve olmayan insanlar ders almak için içeride, alışverişin yapıldığı mevsime göre belirlenen yerde oturuyor; bu yer, yaz ise doğudaki dükkânlar, kış ise batıdaki dükkânlar oluyor. Büyük bir kalabalık toplandı. O kadar ki geride yalnızca iş adamlarından oluşan bir azınlık kaldı. Halka halinde oturuyorlar ve her bir halkanın arkasında bir halka oluşuyor; sayılamayacak kadar çok.

Meclisin ön kısmı Suud’a, iki oğluna, amcası Abdullah’a ve onun iki oğluna, kardeşleri Abdullah’a, Ömer’e, Abdurrahman’a ve Şeyh’in oğullarına bırakılıyor. Sonra Suud’un oğulları, bir grup halinde geliyor; her birinin yanında has adamlarından, maiyetinden ve hizmetlilerinden oluşan bir grup bulunuyor. Onlardan biri, o halkaya yöneldiğinde bununla yetinmediklerinden onlar için ayağa kalkmadılar. Bu meclisteki her bir erkek, o, amcalarının yanındaki yerini alana kadar omzunun üzerinden baktı. Onun yanındakiler de halkanın bir ucuna oturuyor.

İnsanlar toplandığında Suud, yanında kölelerinden oluşan büyük bir kalabalıkla sarayından çıkıyor. Değerli ve süslü kılıçların şakırtısına ve yoğun kalabalığa bakarak onun maiyetinin geldiğini anlayabilirsiniz. O meclise yöneldiğinde kendi yerine varana kadarki yolda herkes onun için ayağa kalkıyor. O da herkese selam veriyor ve o dersi verecek şeyhin yanına oturuyor. Maiyetindekilerin çoğu da halkanın bir ucuna oturuyor. Oturuşu tamamlandığında sağındaki ve solundaki Müslüman alimlere ve liderlere dönüyor; onlar ona selam veriyor, o da onlara karşılık. Sonra da tefsir dersine başlanıyor.

Ben, Hafız Muhammed bin Cerir et-Taberi’nin ve İbn Kesîr’in tefsiriyle yapılan derse katıldım. Ders bitince Suud heybetiyle ayağa kaldı.”

Suudi Arabistan’ın kuruluşunun yıl dönümü vesilesiyle geleceği inşa eden ve tarihiyle, cömertliğiyle ve görkemli bugünüyle parlayarak yüzyıllardır dimdik ayakta kalmış bir devlet kuran büyük adamların ve liderlerin hoş kokulu hayat hikâyesini ve bu şanlı tarihi anıyoruz. Kuruluşun şafağı Diriye’den başladı ve tarihe şanlı sayfalar eklendi.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.