Rabıta Genel Sekreteri Dr. İsa, Şarku'l Avsat’a konuştu: Nefreti körükleyenler ‘geri kalmış anayasalardır’

Rabıta Genel Sekreteri, ifade özgürlüğünün ilke ve değerlerle çerçevelenmesi gerektiğini söyledi.

Dr. İsa, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda özgürlükler ilkesinin kayıtsız şartsız olmaması gerektiğini vurguladı. (Şarku'l Avsat)
Dr. İsa, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda özgürlükler ilkesinin kayıtsız şartsız olmaması gerektiğini vurguladı. (Şarku'l Avsat)
TT

Rabıta Genel Sekreteri Dr. İsa, Şarku'l Avsat’a konuştu: Nefreti körükleyenler ‘geri kalmış anayasalardır’

Dr. İsa, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda özgürlükler ilkesinin kayıtsız şartsız olmaması gerektiğini vurguladı. (Şarku'l Avsat)
Dr. İsa, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda özgürlükler ilkesinin kayıtsız şartsız olmaması gerektiğini vurguladı. (Şarku'l Avsat)

İsveç ve Danimarka'da Kur'an-ı Kerim yakma olayları, güvenlik kaosu başta olmak üzere olumsuz etkilere neden olan gayri resmi tepkilere yol açtı. Batı medyası tarafından izlenen diğer ülkelerde de aynısını yapma çağrıları doğrultusunda, özellikle bazı Batı ülkelerinde ‘Kur'an-ı Kerim yakma’ olgusu durdurulmazsa, önümüzdeki dönemde bu tepkilerin artması muhtemel görünüyor.

Bazılarının geciktiğini düşündüğü bir yanıtla İsveç Göçmen İdaresi cumartesi günü, Stockholm'de son zamanlarda birkaç kez Kuran'a hakaret eden Iraklı bir mültecinin ikamet izin başvurusunu yeniden gözden geçirdi. Bu, İsveç ve Danimarka'da Kuran nüshalarının da yakılması olayları ile aynı zamana denk geldi. Danimarka, İsveç'e benzer bir açıklama yaparak bu olayları kınadı, ancak ‘ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğünün korunması gerekliliğine’ de dikkat çekti.

Dünya İslam Birliği (Rabıta) liderliğindeki İslami kuruluşların, çeşitli uluslararası ve bölgesel düzeylerde nefrete karşı ılımlılık değerlerini teşvik etme çabalarına birçok kişi tanık oluyor. Dünya İslam Birliği (Rabıta) Genel Sekreteri Şeyh Muhammed el- İsa bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun geçtiğimiz çarşamba günü dinler ve kültürler arasında diyalog, hoşgörü ve şiddete karşı nefret söyleminin ele alınmasıyla ilgili kararı kabul etmesinden memnuniyet duyduğunu ifade etti. Rabıta’nın her zaman ‘radikalizm ve şiddetin en tehlikeli kolları’ olarak ‘dini nefretin fitilini ateşlemeye’ karşı uyarıda bulunduğunu vurguladı.

Dr. İsa, Şarku'l Avsat’a verdiği özel röportajda, fail ile mensup olduğu din veya kültür arasındaki farkı vurguladı. İfade özgürlüğünün ilke ve değerlerle çerçevelenmesi gerektiğine, özellikle de düşmanlıkları ateşlemek ve nefreti yaymak için kullanılabilecek kaotik özgürlüklere işaret eden Dr. İsa’nın verdiği röportajın tam metni aşağıdaki gibidir:

-İsveç ve Danimarka'da Kur'an-ı Kerim nüshalarının yakılması da dahil olmak üzere art arda gelen olayları nasıl tanımlarsınız?

Kısacası, Kur'an-ı Kerim yakma suçu, bir yandan nefretten kaynaklanan tahrik edici bir eylemdir. Öte yandan, akılsızca tepki aksi yönde bahse konu bazı gündemlerden kaynaklanmaktadır. Elbette bu bahis, nihayetinde İslam'ı ve Müslümanları devirmeyi hedeflemektedir. Ancak bu kötü niyetli beyinlerin kendilerine ait ahlaki ve insani bir sözlüğü yoktur. Başkalarının onuruna, hele müminler olarak bizler için en değerli olan şeylere yani dini kutsallarımıza saygıyı bilmezler.

Bu suçlular bu şekilde yetiştirilmiş olabilir, kendilerini bu şekilde yetiştirmiş olabilirler veya gizli bir kötü niyete sahip taraflar onları bu suça azmettirmiş olabilir, her ne olursa olsun asıl mesele onlara verilen resmi izindir.

İfade özgürlüğü, ilke ve değerlerle çerçevelenmelidir. Bu kaotik özgürlükler düşmanlıkları ateşlemek ve nefreti yaymak için özellikle de çatışma ve medeniyetler arası çatışma ateşini tutuşturmak için kullanılabilirken, bazı ülkeler, özgürlüklerin (mutlak) korunmasından nasıl gurur duyabiliyor?

Günümüz dünyası milletler ve halklar arasında köprüler kurmanın önemini haykırırken, resmi kalkanlarla korunan Kur’an yakma suçu işleniyor ve onlara “Kin ve nefreti körüklemeye hakkınız var. Çatışmaları ateşlemek için provoke etme hakkına sahipsiniz. Tüm bunları yaparken de benim korumam altında güvendesiniz” deniliyor. Özgürlük ilkesi kayıtsız ve şartsız olmamalı.

O suçluların Kur'an-ı Kerim yakmasına izin verenler için bile kırmızı çizgiler vardır. Özgürlüğün geçmemesi gereken kırmızı çizgiler vardır. Ancak dini mukaddesler, (özellikle İslami mukaddesler) söz konusu olunca bunlar ortadan kalkıyor. Dini mukaddeslere saygı, ulusal çeşitliliğe sahip toplumların uyumunun, hatta dünya barışının önemli bir ayağıdır.

Dünyamızın barış içinde yaşaması için insanların birbirine saygı duyması gerekir. İhtilaflı konularda anlaşmazlık olur ve bu normaldir. Ancak saygı başka bir şeydir. Saygı, haysiyetle ilgilidir ve bir mü’minin sahip olduğu en değerli şey onuru ve dini kimliğidir.

İnançlı insanlar birçok dini konuda farklılık gösterebilir, kat’i İslâmî meseleler dışında icmâ edilmesi zor bir durum. Ancak bu, icmâ edilen konulardan biridir. Dolayısıyla bugün İslam ümmeti, Kur’an-ı Kerim yakma suçunun ardından bu suçun ümmet onuru ve dini mukaddeslerine zarar verdiği konusunda görüş birliği içindedir. Çeşitli mezhepleri, akımları ve gruplarıyla tek ses halinde konuşuyor.

Tarihsel çatışmaların çoğunun dini arka planı olduğunu tahmin edebilirsiniz. Bu nedenle “Din büyük, hassas ve tehlikeli bir meseledir” diyoruz. Dolayısıyla dini mukaddeslere oldukça dikkat ve ihtiyatla yaklaşılması gerekiyor. Dikkatli bir incelemeyle günümüz dünyasındaki en tehlikeli çatışmalarını kökeninde dini sebeple olduğunu görebilirsiniz. Örneğin;

Avrupa'da Otuz Yıl Savaşları dinsel bir çatışmayla başladı.

(İslam dünyasının doğusuna gerçekleştirilen) Haçlı Seferleri dini bir slogan taşıyordu.

Azınlıklara yönelik zulüm (tüm dünyada ve insanlık tarihi boyunca), bunlar çoğunlukla nefret dolu ve dışlayıcı dini nedenlerle yapılan zulümlerdir. Ancak bu zulmü yapanlar tarihe dikkatle kulak verirlerse, sonunda kaybedecek tarafın kendileri olduğunu görürler. Savaşın yanı sıra itibarlarını da sonsuza dek kaybedecekler. Zulmün utancı, onura hakaret ve provokatif uygulamalar peşlerini bırakmayacak.

Bazı seçimlerde özellikle (seküler ülkelerdeki) aşırı sağcılar, elbette ki kampanyalarını desteklemek için dini konular üzerine eğiliyor. Sonra bundan doğan komplikasyonlara, özellikle de dini kimlikle ilgili kışkırtmalarla ulusal bütünlüğün istikrarının kaybedilişine tanık oluyoruz.

Bu konudaki sözlerimi Kur’an-ı Kerim’in Allahu Teâlâ’nın sözü olduğunu, kimsenin ona zarar veremeyeceğini ve Kur’an’ın Allah tarafından korunduğunu söyleyerek bitirmek istiyorum. Ancak Kur’an-ı Kerim nüshası yakanlar, sadece ellerine geçen bir nüshayı yakarlar. Onları koruyan anayasalar oldukça, onları bu suçu işlemekten alıkoymak mümkün değil. Ancak biz Müslümanlar, bu menfur suç karşısında öfkemizi güçlü bir şekilde ifade etmeli ve en büyük nefret suçlarından biri olarak sınıflandırdığımız bu nefret dolu hakarete karşı derin öfkemizi barışçıl bir şekilde ifade etmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.

Fotoğraf Altı: İsa, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda özgürlükler ilkesinin kayıtsız şartsız olmaması gerektiğini vurguladı. (Şarku'l Avsat)
İsa, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda özgürlükler ilkesinin kayıtsız şartsız olmaması gerektiğini vurguladı. (Şarku'l Avsat)

-Bu eylemlerin faillerine yasal izin veren ülkelerin üzerine düşen sorumluluklar olduğunu düşünüyor musunuz?

Dünya barışına karşı sorumluluk hisseden bir ülke, inşa etmek yerine yok eden, aşırılık ve radikalizmin önünü açan bu tür suç eylemlerine göz yumamaz.

Ne yazık ki, bazı ülkeler provokatörler ve dini ve fikri çekişmeler için bir sığınak haline geldi. Bu tür eylemlerin tehlikeli sonuçlarından muaf olduğunu düşünen herkese ‘tarihin öğütlerine kulak verme’ çağrısında bulunuyoruz.

Bunun özellikle dini çeşitliliğe sahip toplumların dokusuna yönelik tehlike büyük olduğundan, tüm ülkeleri şiddeti, ayrımcılığı ve düşmanlığı körükleyebilecek nefret söylemini yasaklamaya ve ‘suç haline getirmeye’ davet etmek için bir fırsat olduğunu düşünüyoruz.

Ayrıca medeni olduklarını iddia edenlerin, anayasal sistemlerinde insanlık iddiasında bulunanların, halkının değerlerini, evet halkıyla birlikte, bilinçli bir şekilde gözden geçirmesi gerekir. Şüphesiz ki bu suç uygulamalarını reddediyor ve bunun kanıtı da duyduğumuz tepkilerdir.

Bu bağlamda, Dünya İslam Birliği olarak Suudi Arabistan Krallığı'nın Kur'an-ı Kerim nüshalarının yakılması olayıyla ilgili güçlü ve onurlu İslami tutumunu takdir ediyoruz.

Fotoğraf Altı: İsa, ayrımcılığı ve düşmanlığı kışkırtabilecek nefret söyleminin yasaklanması ve suç sayılması çağrısında bulundu. (Şarku'l Avsat)
İsa, ayrımcılığı ve düşmanlığı kışkırtabilecek nefret söyleminin yasaklanması ve suç sayılması çağrısında bulundu. (Şarku'l Avsat)

-Peki, bu ülkelerin liderlerinin resmi açıklamalarda bulunarak Kur’an-ı Kerim yakma eylemlerini reddettiklerini, ancak anayasalarının ifade özgürlüğünü koruduğunu söylemeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Söylediklerine göre ‘anayasanın izin verdiği’ bir şey nasıl reddedilir? Hiç kimse anayasasının maddelerinin izin verdiği şeyleri ihlal edemez. Bu bir çelişkidir. Özetle bu, en azından o suçluların kullanabilecekleri bir anayasal boşluktan başka bir şey değildir.

Anayasanın, halkın kendi hükümlerini en yüksek kanun olarak kabul etme iradesini ifade ettiğini hepimiz biliyoruz. İnsanlar nasıl anayasal hükümleri geçirebilir ve sonra hükümetleri aracılığıyla bunların uygulanma biçimlerini kınayabilir? Bu boşluğu gidermek için anayasa o halklara sunulmalı.

Fakat ben anayasanın ifade özgürlüğü kisvesi altında bu suç eylemini koruduğunu, o zaman ikinci durumda bu eylemi kınadığımı ve kabul etmediğimi söylüyorum. Oysa Anayasa tarafından izin verilen konulardaki ifade özgürlüğü, insanların onurunu veya özellikle dini kutsallarını ilgilendirmeyen konulardadır. Bu kutsalların ihlali, dinler ve kültürler arasında çatışma riskinin en büyük tetikleyicisidir, hatta şiddet ve terördür.

Anayasa bu denli ciddi konularda ifade özgürlüğüne izin veriyorsa, uluslar ve halklar arasındaki çatışmayı körüklemeye katkıda bulunuyor demektir. Sonuç olarak, dünya barışını ve ulusal toplumlarının uyumunu yok eden için bir bombaya dönüşecektir. Adı mutlak özgürlük olan kayıtsız ve şartsız kaotik bir dalgalanma ilkesine dayanacaktır.

Özetle; Kur'an-ı Kerim yakma suçuyla ilgili yaşananlar, ancak ya anayasanın ifade özgürlüğü kavramına yönelik hükümlerinde bir aşırılık ya da uygulamasında bir aşırılık olarak yorumlanabilir.

Fotoğraf Altı:  İstanbul'daki İsveç Başkonsolosluğu önünde düzenlenen protestoda elinde Kuran-ı Kerim tutan bir kadın (AP)
İstanbul'daki İsveç Başkonsolosluğu önünde düzenlenen protestoda elinde Kuran-ı Kerim tutan bir kadın (AP)

-Bu olayların tekrarı ve mübarek Kurban Bayramı gibi İslami günlere denk gelmesi, dünyanın önemli bir bölümünde nefret seviyesinin arttığına işaret ediyor mu?

Evet maalesef bu doğru ama bazı ülkelerde anlattığımız detaylardan dolayı diğerlerine göre daha fazla gözlemleniyor.

-Peki sorumluluk kimin?

Sorumluluk, insan haklarını koruduğunu iddia edenlere, insan kardeşliğini savunanlara, milletler ve halklar arasındaki dostluğu ve iş birliğini savunanlara aittir.

Soru şu ki, son derece saldırgan, kışkırtıcı ve tehlikeli alanlarda onlarla çelişen şeyleri gördüğümüzde, insani mesajlarıyla bu çağrılara nasıl inanacağız? Bütün bunlar ifade özgürlüğü şemsiyesi altında ama başka bir deyişle, “Biz bu değerlere sahip çıkıyoruz ama bizim anayasalarımız bu değerlere ters düşecek şekilde kullanabilir” diyebilirler.

Daha açık bir ifadeyle söylüyorum: Uygar anayasalar hükümlerinde, yorumlarında ve uygulamalarında milletler ve halklar arasında dostluğu çağrıştıran insani ilkelerin teşvik edilmesini ister, aksini değil. Nefreti körükleyen, medeni çatışmalara zemin hazırlayan, özgürlüklerin iyi anlamını çarpıtan anayasalar, ‘geri kalmış’ anayasalardır.

Fotoğraf Altı: Kopenhag'da bir Kuran nüshasının yakılmasını kınayan bir gösteri sırasında bir Müslüman elinde Kur’an-ı Kerim tutuyor (EPA)
Kopenhag'da bir Kuran nüshasının yakılmasını kınayan bir gösteri sırasında bir Müslüman elinde Kur’an-ı Kerim tutuyor (EPA)

-Bu olayları ‘İslamofobi’ olarak adlandırılan olaylardan ayırmak mümkün mü?

Elbette ki hayır, birbirlerini besliyorlar ve biz de dünyanın dört bir yanındaki siyasi ve dini liderlerle yaptığımız toplantılarda ‘İslamofobi’ tehlikesini hep vurguladık. Olumsuz sonuçlarını ve dünyadaki dinlerin ve kültürlerin takipçileri arasındaki uluslararası ve karşılıklı ilişkiler üzerinde yansımaları olmasını bekliyoruz. Nefret yayıp, provokasyonlarda bulunan ve çatışmalar körükleyen herkes kaybeder.

İslam'a karşı ihlaller açısından tanık olduklarımız, İslamofobi savunucuları tarafından savunulan çatışma argümanlarının birincil pratik uygulamalarıdır. Aşırılık yanlılarının aptallıklarının, onu dünya barışını ve ulusal toplumlarının uyumunu hedef aldığı yangın sahnelerine dönüştürmesini bekleyen bir kıvılcımdır.

Üst düzey siyasi ve dini liderlerin bu endişelere gerçek katılımını gördük. Dünya bu yıl ilk kez Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü'nü kutladı. Bu, ‘hoşgörüsüzlük, şiddetle hedef gösterme ve ayrımcılıkla’ Müslümanları hedef tahtasına koyan bu olguya ışık tutmak için çok önemli bir adım. İnsani değer tanımayan, karanlık, nefret dolu kara vicdanlar taşıyan, barbarca bir proje içinde yaklaşık 2 milyar Müslüman’ı sadece Müslüman oldukları için rencide eden bu saldırıya karşı barış ve uyum sağlama konusundaki ortaklarımız ve müttefiklerimizden daha fazla çaba göstermelerini bekliyoruz. Dünyamız tüm bilimlerde inanılmaz bir ilerleme kaydederken, ne yazık ki, değerler konusunda geriledi. Bu da bizi dünyamızın huzuruna ve toplumlarının uyumuna yönelik bir tehditle karşı karşıya bırakıyor. Kur’an-ı Kerim yakma örneği de bunun en büyük şahidi.

-Özellikle İslam ülkelerinde şiddetli tepkiler nasıl önlenebilir?

Bu eylemlere karşı koymak hepimizin görevidir. Bu eylemler, dünyanın barışını ve Kur’an-ı Kerim’i kutsal kabul eden, peygamberlerine saygı duyan ve Kuran'a veya diğer İslami kutsallara yapılan hakareti, Müslümanlara ve varlıklarına yönelik en kötü saldırılardan biri olarak gören iki milyar Müslümanın yaşadığı çeşitli ülkelerin halklarının ulusal bütünlüğünü tehdit ediyor.

Aşırılık yanlısı güçlerin bu suiistimallerle maksadı, Müslümanların duygularını kışkırtmak, öfkelerini körüklemek ve sorumsuzca tepkilere sevk etmektir. Karşı taraf, Müslümanlara karşı sindirme kampanyalarını tırmandırarak ve dinimizin hakikatini bilmeyenler nezdinde imajını istismar ederek ondan besleniyor.

Dolayısıyla âlimlere düşen görev, bu durumu Müslümanların geneline anlatmak ve onların aşırılık yanlılarının tuzaklarına düşmelerini ve sonra da iddialarını yerine getirmelerini engellemektir.

İlim müesseselerinin bu hadiseleri İslâmiyet'i tanıtma vesilesine çevirmeleri gerekiyor. Bazı kurumlar, bu konuda takdire şayan bir iş yaparak, Kur’an'ın İsveççe mealini yayınlayıp on binlerce kopyasını dağıttı. Bu, İsveç vatandaşlarının Kur'an-ı Azîmüşşan’ın değerleri ve mesajı hakkında bilgi edinmelerini sağladı.

-Bu olayların bir şekilde üstesinden gelerek dinler ve kültürler arasında ilişkilerin geliştirildiği şu süreçte, insanlar üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak mümkün müdür?

Hiç şüphe yok ki bu olayların etkisi çok büyük ve yarası bahsettiğim gibi yaklaşık iki milyar insanı temsil eden Müslümanların ruhlarında derin izler bıraktı.

Bu provokatif olaylar, diğer dinlere mensup gayrimüslimlerin dahi kalplerinde olumsuz bir tesir bırakıyor.

İslami adaletimizle fail ile onun ait olduğu din veya kültür arasında ayrım yaptığımızı belirtmek önemlidir. Burada, bu konuyu şart koşan Mekke-i Mükerreme Belgesi'nin, dinlerin ve felsefelerin, taraftarlarının ve iddia sahiplerinin tehlikeli eylemlerinin dışında olduğunu ve bu eylemlerin sadece sahiplerini bağladığını belirttiği maddelerinden birini hatırlatmak istiyorum. Belgede, ayrıca dini kanunların kökenlerinde, Yaratıcı'ya ibadet etmeye ve insan onurunun korunmasına çağrıda bulunduğu yer alıyordu.

Dolayısıyla din ehli, akil ve hikmet sahibi kişilerin müşterek işlerde işbirliği yapmaları, Cenab-ı Hakk'ın bu kışkırtma ve çirkin hareketlerin üstesinden gelmesine yardım etmesi ve herkesin toprağın yeniden inşası, ıslahı ve insanlığın hayır ve saadetine kavuşmasına katkı sağlamak için çalışması için yeterlidir.

Fotoğraf Altı:  Hafızlık kursunda elinde Kur’an-ı Kerim tutan bir kız (Reuters)
Hafızlık kursunda elinde Kur’an-ı Kerim tutan bir kız (Reuters)

-‘Suudi Arabistan'ın öncü rolü ve liderliğinden’ bahsettiniz. Suudi Arabistan'ın stratejik ağırlığı ve manevi duruşu bu olaylarla mücadeleyi nasıl etkileyebilir ve örneğin şiddet gibi olumsuz tarzdaki tepkileri nasıl engelleyebilir?

Allahu Teala Suudi Arabistan’ı Müslümanların kalbinde büyük bir yere sahip olmakla ödüllendirdi. Haremeyn-i Şerifeyn’e hizmet ve ziyaretçilerinin rahatını sağlamak için çalışmakla şereflendirdi. Allahu Teala, bu ülkeye çeşitli ağırlıklar bahşedip ona hak ettiği uluslararası önemi kazandırmıştır. Allah onu hamdolsun, İslami ve uluslararası sorumluluğunu sonuna kadar üstlenmiş, hikmetli ve akılcı bir liderle ödüllendirdi. Bunu bu güzel ülkenin evlatlarından olduğum için değil, canlı bir tanık, Suudi destanını ağır tarihsel belgeler ve dürüst bir şekilde anlatan biri olarak söylüyorum. Suudi Arabistan'ın bilhassa İslami meselelere yönelik adımları bizim akil yöneticilerimiz için bir önceliktir. Allah, Hadimu’l Haremeyn-i Şerifeyn ve Veliahdını mükâfatlandırsın ve muvaffakiyetlerini arttırsın.

Bu açıdan bakıldığında, Suudi Arabistan ümmetin meselelerine karşı İslami görevini büyük bir vicdanla, samimi bir şekilde çalışarak yerine getirdi. Suudi Arabistan bu suç olayları karşısında, bazıları hükümet kararlarını temsil eden ve diğerleri İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi Konferansı Başkanlığı bağlamında bu suça karşı sağlam bir şekilde durmaya yönelik İslami bir çağrıyı temsil eden güçlü ve birbirini takip eden kararlarla tepki gösterdi. Suudi Arabistan’ın İslam dünyası ve uluslararası arenada bir dengesi ve ağırlığı var. Suudi Arabistan konuşursa tüm dünya dinler, Kur’an yakma suç eylemine karşı tutumu güçlü müdahale dengesinde hesaplanmış bir adımdır.

-Bu olayların tekrar yaşanmaması ve şiddete yönelik tepkilerin makul çerçevesinden sapmasını önleme için Rabıta’dan beklenen rol nedir?

Elhamdülillah. Dünya İslam Birliği, İslam dünyasının alimleri, düşünürleri ve gençleri adına Kur’an yakma suç eylemleri başta olmak üzere, nefret kavramları ve suçlarıyla yüzleşme görevini üstlenmiştir.

Daha ziyade, nefret kavramları ve dünya barışı ve uyumuna karşı işlenen suçlar ile özellikle de uluslar ve halklar arasında çatışmaya tahrik suçları tehlikesi konusunda ilk uyarıyı yapan Rabıta’dır. Birçok platform aracılığıyla, nefret söylemini hafife almanın veya korkunç sonuçlarını fark etmeden onu küçümsemenin tehlikeleri konusunda defalarca uyardık.

Gerçek bir Müslümanın, tabiyetini taşıdığı ülkenin vatandaşı olduğunu, yurdunu ve vatandaşlarını sevmesi, hatta ona milli kimliğini vererek, güvende tutan vatanı için fedakârlık yapması gerektiğini vurgulamaya özen gösterdik. Gerçek Müslüman anayasasına ve kanunlarına saygılıdır, kendini barış ve nezaketle ifade eder. Gerçek Müslüman bir arada barışçıl yaşamı her şekilde destekler.

Bizler Rabıta’da bu barbarca suçların, İsveç veya başka yerlerdeki Müslümanların, yalnızca dünyalara rahmet olarak gelen mesajlarının değerlerine olan inanç ve sebatlarını arttıracağının, vatanlarına sıkıca sarılacaklarının altını çiziyoruz. Bu uygulamaların, yapıldığı ülkelerin halklarının insani ve milli değerlerini yansıtmadığını, Müslümanlarla bir arada yaşama ve milli kardeşlik bağı paylaşan bu halkların büyük bir çoğunluğunun bu uygulamaları reddettiğini, şiddetle kınadıklarını İslam dünyasının da görmesine önem verdik.

- Dünya aşırılıkla ve silahlı terörle mücadele aşamalarını atlattıkça, bunu teşvik eden yeni olaylar ortaya çıkıyor. Bu olayların tekrarını önlemek için çözüm nedir? Dinler, kültürler ve mezhepler arasındaki ilişkiler ve aşırılık ve nefretle mücadele konularında uluslararası iş birliğinin düzeyini yeniden düşünmek gerekli midir?

Genel olarak bu tür olayların ve provokasyonların tamamen ortadan kaldırılması zor görünebilir. Ancak bunlarla yüzleşmenin, etkilerini sınırlamanın ve kabul edilebilirlik düzeyini düşürmenin yolları vardır. Bu tür olaylarla mücadele, hayati önemine rağmen sadece yasa koyucular ve uygulayıcı kurumlarla sınırlı kalmamalı, sorumluluk tüm sivil toplum kuruluşlarına düşmelidir. Herkesin bu provokasyonların önlenmesi ve bu tür eylemlerin üzerine gidilmesi için gerekli çerçeveleri oluşturması ve genel bir kınama olduğunda, çoğu durumda eylemler tekrar edilmeyecektir. Hiç şüphe yok ki hukuk en büyük caydırıcıdır. Çekişmeye ve medeniyet çatışmasına tahrik eden nefret suçlarını ağır suçlar olarak tasnif eden kanunlar olsaydı, bu trajediler baştan yaşanmazdı.

Unutmadan, dini, dili, ırkı ne olursa olsun hoşgörü, sevgi ve ötekine saygı değerlerinin aşılanmasında ve insanın insanlık ve onurunun takdir edilmesinde- özellikle çocukluk evrelerinde- eğitimin ve ailenin önemine vurgu yapmak istiyorum.

Nefret suçlarının ele alınmasının, değerlerin ulusal vicdanda yerleşmesi ile başladığı, anayasal bilincin oluşmasından geçerek, nefretin tehlikelerini suç sayan yasalarla son bulduğu söylenebilir.



Katar-İran görüşmeleri: Gerilimi düşürme ve diyaloğu yeniden başlatma çabası

Pezeşkiyan, Perşembe günü Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşürken (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, Perşembe günü Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşürken (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

Katar-İran görüşmeleri: Gerilimi düşürme ve diyaloğu yeniden başlatma çabası

Pezeşkiyan, Perşembe günü Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşürken (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, Perşembe günü Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşürken (İran Cumhurbaşkanlığı)

Washington ile Tahran’ı yeniden diplomatik sürece döndürmeye yönelik arabuluculuk girişimleri sürüyor. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Perşembe günü Tahran’da gerçekleştirdiği temaslarda gerilimin azaltılması, diyalog için uygun koşulların oluşturulması ve daha önce varılan mutabakatların yeniden canlandırılması konularını ele aldı.

Muhammed bin Abdurrahman, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile bir araya geldi. Mutabakat zaptının yeniden uygulanmaya başlanması ve anlaşmazlıkların diyalog yoluyla çözülmesi çağrısında bulunan Pezeşkiyan, “Kabul edilemez bazı olaylar yaşandı. Ancak İran ve Katar, karşılıklı anlayış yoluyla bunların üstesinden gelebilir» dedi.

Pezeşkiyan, “Mantık, mutabakat zaptının daha önce uygulanan yöntemle yeniden hayata geçirilmesini ve meselelerin diyalog yoluyla çözülmesini gerektiriyor” ifadelerini kullanarak, İran’ın savaş istemediğini ve çatışmaların yayılmasını hedeflemediğini vurguladı.

ABD’li yetkililere, bölgeye yeniden sükûnetin dönmesini engellemeye çalışan sesleri görmezden gelmeleri çağrısında bulunan Pezeşkiyan, Tahran’ın güce boyun eğmeyeceğini ve İranlıların tüm meşru haklarına uluslararası hukuk çerçevesinde saygı gösterilmesi gerektiğini söyledi.

Savaşın sürmesinin İran’a, bölgeye ve dünyaya zarar verdiğini belirten Pezeşkiyan, İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan açıklamaya göre, ABD, İsrail ve hatta İran içindeki bazı tarafları anlaşmaya varılmasını engellemeye çalışmakla suçladı.

grthyju
Galibaf, bugün Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşmelerde bulunuyor (İran Meclisi)

Pezeşkiyan, Katar, Pakistan ve Umman Sultanlığı’nın arabuluculuk çabalarına teşekkür ederken, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani’yi İran’a davet etti. Pezeşkiyan, söz konusu ziyaretin iki ülke arasındaki belirsizlik ve yanlış anlamaların giderilmesine yardımcı olabileceğini ifade etti.

Katar Başbakanı ise savaşın bölge içinden başlamadığını, dışarıdan dayatıldığını belirterek, bedelini tüm bölge ülkelerinin ödediğini söyledi.

“Güç ve tehdit dili çözüm değildir” diyen Al Sani, istikrarın, güvenliğin ve ekonomik sükûnetin yeniden sağlanması için akılcılık ve mantık temelinde diplomasinin bölgeye geri dönmesi çağrısında bulundu. Bu açıklamalar İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan bildiride yer aldı.

Al Sani, Katar’ın daha önceki mutabakatların uygulanmasını desteklediğini belirterek, Pakistan ve Umman’ın bu yöndeki çabalarına işaret etti. Ayrıca, istikrarın yeniden sağlanması için gerekli ortamın oluşturulması amacıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile temaslarını sürdürdüğünü kaydetti.

Önümüzdeki günlerin yoğun ve hareketli geçeceğini söyleyen Al Sani, Katar heyetinin Cuma gününden itibaren yeni diplomatik girişimlere başlayacağını belirtti. Bu çabaların istenen sonuçlara ulaşmasını ve diplomasi yoluyla pratik çözümlerin önünün açılmasını umduğunu dile getirdi.

6k78l
Arakçi, bugün Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani’yi kabul etti (İran Dışişleri Bakanlığı)

Al Sani, Doha’nın elektrik ve enerji başta olmak üzere çeşitli alanlarda İran’la iş birliğini genişletmeye de hazır olduğunu söyledi. Katar’ın pilotlar meselesinde İran’a kapılarının açık olduğunu belirten Al Sani, İranlılarla ilgili konuların samimiyetle takip edileceğini ifade etti.

Katar Başbakanı Galibaf ve Rızai ile de görüştü

Muhammed bin Abdurrahman, İran Meclis Başkanı ve müzakere heyeti başkanı Muhammed Bakır Galibaf ile de bir araya geldi. Galibaf, görüşmede bölgede gerilimin düşürülmesi çağrısında bulundu.

Katar Dışişleri Bakanlığı, iki tarafın bölgedeki gelişmeleri, gerilimi azaltmaya yönelik girişimleri ve diyaloğun yeniden başlaması için uygun koşulların oluşturulmasını ele aldığını açıkladı.

Katar Başbakanı görüşmede diplomatik sürecin yeniden başlatılması gerektiğini vurgulayarak, diyalogun anlaşmazlıkların çözülmesi ve daha fazla tırmanışın önlenmesi için en iyi yol olduğunu ifade etti.

Muhammed bin Abdurrahman ayrıca İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ile görüştü. Rızai, görüşmede Tahran’ın Washington’a duyduğu güvensizliği yineleyerek, ABD’yi diplomasiye ve müzakerelere defalarca ihanet etmekle suçladı.

Rızai, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmasından önce Beyaz Saray’ın Tahran’ın şartlarının uygulanması için somut adımlar atması gerektiğini söyledi.

ABD’nin İran’a yönelik yeni bir askeri harekât başlatması halinde ülkesinin Washington’ın askeri ve ekonomik çıkarlarını hedef alacağı uyarısında bulunan Rızai, verilecek karşılığın tarihe geçeceğini savundu.

Al Sani ise İran’ın zor koşullarda Katar’a sağladığı yardımlardan duyduğu memnuniyeti dile getirerek, Doha’nın Tahran’la iş birliği yapmaktan hiçbir zaman kaçınmadığını ve mevcut bölgesel koşullarda bu iş birliğini sürdürmeye istekli olduğunu söyledi.

Hürmüz Boğazı ve deniz ulaşımı da gündemdeydi

Katar Başbakanı, Tahran’daki temaslarına İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile yaptığı görüşmeyle başladı. İki taraf görüşmede gerilimin azaltılması, diyalog için gerekli koşulların oluşturulması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına ilişkin düzenlemeleri ele aldı.

Katar Haber Ajansı, görüşmelerde boğazda ortak ve geçici bir deniz koridoru oluşturulmasını ve mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngören önerilen geçici çerçevenin de ele alındığını bildirdi.

Muhammed bin Abdurrahman, komşu ülkelerin egemenlik haklarına ve deniz ulaşım özgürlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulayarak, anlaşmazlıkların diyalog yoluyla çözülmesi için diplomatik çabaların sürdürülmesi çağrısında bulundu.

Arakçi de Katar’ın gerilimi azaltmaya ve diyaloğu desteklemeye yönelik çabalarının sürmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari, ziyaret arifesinde yaptığı açıklamada, Doha’nın Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer özgürlüğünün 28 Şubat’tan önceki durumuna dönmesini istediğini söylemişti.

İran’ın İLNA haber ajansı ise ziyaretin, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi’nin Tahran’a gerçekleştirdiği benzer temasların ardından, İran ile ABD arasındaki arabuluculuk girişimleri kapsamında yapıldığını bildirdi.

Katar, savaş sırasında Washington ile Tahran arasında gayriresmî arabulucu rolü üstlenmiş, haziran ayında sağlanan ateşkesten önce yürütülen temaslara da katılmıştı. Ancak daha sonra mutabakatların çökmesiyle birlikte gerilim yeniden tırmanmıştı.

Tanker saldırısı

Al Sani’nin Tahran ziyareti, İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Merkezi’nin Perşembe sabahı yaptığı, Hürmüz Boğazı’nda bir tankerin kimliği belirsiz bir mühimmatın isabet etmesi sonucu yangın çıktığına ilişkin açıklamanın ardından gerçekleşti. Yetkililer, daha sonra kontrol altına alınan yangında mürettebatın tamamının güvende olduğunu bildirdi.

Boğazdan geçen petrol miktarı son üç ayın en düşük seviyesine geriledi. Reuters’ın gemi takip verilerine dayandırdığı bilgilere göre Pazartesi günü Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol miktarı günlük 5 milyon varili aşmazken, savaş öncesinde bu rakam yaklaşık 20 milyon varil seviyesindeydi.

İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad, petrol ihracatının gerilemesine rağmen tamamen durmadığını ve uzak sulardaki müşterilere yönelik sevkiyatların sürdüğünü söyledi. Daha fazla ayrıntı vermeyeceğini belirten Paknejad, bu tür bilgilerin açıklanmasının düşmana bunlardan yararlanma imkânı sağlayabileceği uyarısında bulundu.

Uluslararası Denizcilik Örgütü, 28 Şubat’tan bu yana Hürmüz Boğazı’nda 70 olay yaşandığını ve bu olaylarda 19 denizcinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Washington ekonomik baskıyı artırıyor

ABD’nin İran’a yönelik saldırıları son haftalarda büyük ölçüde dururken, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) yaklaşık bir aydır İran içinde yeni bir saldırı düzenlediğini açıklamadı. Washington ise Tahran ve onun ticari ortakları üzerindeki ekonomik baskıyı ve yaptırımları genişletmeye yöneldi.

CENTCOM, Perşembe günü yaptığı açıklamada, İran’a yönelik ablukanın başlamasından bu yana 75 ticari geminin rotasının değiştirildiğini, üç geminin faaliyetlerinin engellendiğini ve kurallara uyulup uyulmadığının kontrolü amacıyla iki gemiye çıkıldığını duyurdu.

Axios, Çarşamba günü yayımladığı haberinde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun müttefik ülkelerdeki bazı mevkidaşlarına, Washington’ın şu aşamada İran’a yönelik yeni saldırılar başlatmayı beklemediğini, ancak Tahran’ın saldırıya geçmesi halinde karşılık verme seçeneğinin saklı tutulduğunu söylediğini aktardı.

ABD Başkanı Donald Trump ise Çarşamba günü, Cuma günü altıncı ayını dolduracak savaşın ne zaman sona ereceğine ilişkin bir takvimi olmadığını belirterek, ABD’nin çok büyük bir farkla kazandığını düşündüğünü söyledi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ABD’nin yaptırımlar konusunda attığı son adımları tam bir maskaralık olarak nitelendirdi.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf da ayrı bir paylaşımında, Çin’in ABD’nin ekonomik çıkarma günü politikasını reddetmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Çin’in İran’a yönelik yasa dışı yaptırımları reddeden ilkesel tutumunu memnuniyetle karşılıyoruz” dedi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’e, BM Güvenlik Konseyi Başkanına ve üye ülkelere gönderdiği mektupta, uluslararası örgütten ABD yaptırımlarının İran üzerindeki insani ve insan hakları etkilerinin değerlendirilmesini ve bu konuda bir rapor hazırlanmasını istedi.

Arakçi, ABD’nin uygulamalarının gıda, ilaç, sağlık hizmetleri, enerji, ulaşım, insani yardımlar ve temel ihtiyaçlara erişim üzerindeki etkilerinin incelenmesini talep etti.

İran Dışişleri Bakanı ayrıca BM Güvenlik Konseyi ve üye ülkeleri, Washington’ın uyguladığı tek taraflı ve ikincil yaptırımları kınamaya çağırdı.

Arakçi, hükümetlerden, kendi ifadelerine göre ülkeleri Tahran’la yürüttükleri yasal ekonomik ve ticari ilişkileri değiştirmeye zorlamayı amaçlayan yaptırımları tanımamalarını ve uygulamamaları istedi. ABD’ye de diğer ülke ve şirketler üzerinde İran’la ticari ilişkilerini azaltmaları yönündeki baskıya son verme çağrısında bulundu.

Hürmüz konusunda anlaşmazlık sürüyor

Katar’ın arabuluculuk girişimi, Hürmüz Boğazı konusundaki anlaşmazlıkların siyasi sürecin yeniden başlamasının önündeki en büyük engellerden biri olmaya devam ettiği bir dönemde yürütülüyor.

Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibbi, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İslamabad Mutabakat Zaptı’na geri dönmemesi ve İran’ın şartlarını yerine getirmemesi halinde Tahran’ın boğazı yeniden açmayacağını söyledi.

Muhibbi, Tahran ile Maskat’ın boğaz suları ve İran ile Umman’ın buradan elde edilecek gelirlerdeki payı konusunda iki taraf için de kabul edilebilir düzenlemelere ulaştığını duyurdu.

Ancak üst düzey bir İranlı kaynak daha sonra Reuters’a, Hürmüz Boğazı konusunda Umman’la henüz nihai bir anlaşmaya varılmadığını ve düzenlemelerin ayrıntıları üzerindeki görüşmelerin sürdüğünü söyledi.

İran Genelkurmay Başkanlığına bağlı Defa Press sitesi ise Perşembe günü, Tahran ile Maskat’ın haftalar süren görüşmelerin ardından ticari gemilerin geçişi için ortak ve geçici bir deniz koridoru oluşturulması konusunda mutabakata vardığını bildirdi.

Site, söz konusu mutabakatın Hürmüz Boğazı’nın derhal yeniden açılacağı anlamına gelmediğini vurguladı.

Habere göre, gemilerin Umman Denizi’nden Basra Körfezi’ne giriş güzergâhı tamamen İran karasularından geçecek. Çıkış güzergâhının bir bölümü de İran sularında bulunacak.

Koridorun, aralarında yaklaşık iki deniz mili mesafe bulunan, zıt yönlerdeki iki geçiş hattından oluşacağı ve toplam genişliğinin yaklaşık yedi deniz miline ulaşacağı belirtildi.

Defa Press, güzergâhın İran Dışişleri Bakanlığı, Limanlar ve Denizcilik Örgütü, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanlığı’nın katıldığı teknik çalışmalar sonucunda belirlendiğini aktardı.

Sitede, koridorun geçici olarak tanımlanmasının bunun deneme niteliğinde olduğu anlamına gelmediği, ilerleyen dönemde yerini kalıcı deniz ulaşımı düzenlemelerine bırakacağı ifade edildi.

Tahran’ın talep ettiği değişiklikler arasında, son aylarda ABD’nin ticari gemileri kullanmaya yönlendirdiği Umman karasularındaki güney rotasının resmen kapatılması da bulunuyor.

Söz konusu düzenlemenin uygulanmasının ardından Uluslararası Denizcilik Örgütü’ne bu rotanın kapatıldığına ilişkin bildirim yapılacağı belirtildi.

İran ve Umman’ın daha sonra yaklaşık 58 yıldır yürürlükte bulunan deniz trafik ayırma düzeninin yerine geçecek yeni bir sistem üzerinde müzakere edeceği, bu görüşmelerin ise 30 ila 60 gün sürebileceği kaydedildi.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, Maskat ile sağlanan mutabakatın Hürmüz Boğazı’nın tamamen yeniden açıldığı anlamına gelmediğini belirtti.

Garibabadi, Tahran’ın şartlarını ekonomik ablukanın kaldırılması, savaşın tüm cephelerde kalıcı biçimde sona erdirilmesi ve İslamabad Mutabakat Zaptı’nda yer alan ABD taahhütlerinin yerine getirilmesi olarak sıraladı.

Defa Press, Tahran’ın İslamabad Mutabakat Zaptı kapsamında ABD’nin üstlenmesini istediği yükümlülükleri de sıraladı. Bunlar arasında İran’a yönelik askeri operasyonların ve tehditlerin kalıcı biçimde durdurulması, ekonomik ablukanın kaldırılması, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması, yeni yaptırımlar uygulanmaması ve ABD’nin bölgedeki askeri güç ve teçhizatını artırmaması yer aldı.

Tahran, karşılıklı adımların atılmasından önce bu taahhütlerin uygulanmasının gözlemlenebilir ve doğrulanabilir olmasını şart koşuyor.

İran’ın buna karşılık atacağı adımlar arasında Umman’la varılan geçici mutabakatın uygulanması ve ticari gemilerin geçişine izin verilmesi bulunuyor.

Siteye göre, mutabakatın yürürlüğe girmesi halinde yeni koridor yalnızca ticari gemilere tahsis edilecek ve hiçbir askeri geminin geçişine izin verilmeyecek. Gündemdeki düzenlemeler ayrıca koridorun güvenliğinin sağlanmasını ve deniz mayınlarından temizlenmesini de kapsıyor.

Washington ise Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor. Bir ABD’li yetkili Axios’a yaptığı açıklamada, tanker geçişlerinin artmasının ve koridorun büyük bölümündeki mayınların temizlenmesinin, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bir baskı aracı olarak kullanma kapasitesini azalttığını söyledi.


İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed, İİT Genel Sekreteri seçildi

Yeni Genel Sekreter İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed (İslam İşbirliği Teşkilatı)
Yeni Genel Sekreter İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed (İslam İşbirliği Teşkilatı)
TT

İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed, İİT Genel Sekreteri seçildi

Yeni Genel Sekreter İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed (İslam İşbirliği Teşkilatı)
Yeni Genel Sekreter İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed (İslam İşbirliği Teşkilatı)

İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) üye ülkelerin dışişleri bakanları bugün 57 ülkeyi bünyesinde barındıran teşkilatın yeni genel sekreteri olarak Moritanyalı diplomat İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed’i seçti.

Veled eş-Şeyh Ahmed, Dışişleri Bakanları Konseyi’ne yaptığı ilk açıklamada, “Bugün beni seçmeniz, meslek hayatımdaki en büyük sorumluluk ve uluslararası, bölgesel ve ulusal hizmette geçirdiğim 30 yılı aşkın sürenin ardından aldığım en yüksek nişandır” dedi.

Veled eş-Şeyh Ahmed, görevi Kasım 2021’de devralan ve görev süresi resmen Kasım 2026’da sona erecek olan Çadlı Hüseyin İbrahim Taha’dan devralacak.

Moritanyalı diplomat, teşkilatın genel sekreterlik merkezinin bulunduğu Suudi Arabistan’ın batısındaki Cidde’ye, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki çalışmaları ile kriz bölgelerinde geçen 30 yılı aşkın deneyimini beraberinde getiriyor.

Örgütün tüzüğüne göre genel sekreterin görev süresi 5 yıl olup, bir kez yenilenebiliyor. Genel sekreter, üye ülkelerin dışişleri bakanlarından oluşan Konsey tarafından; adil coğrafi dağılım, rotasyon ve fırsat eşitliği ilkeleri doğrultusunda, liyakat, dürüstlük ve deneyim kriterleri dikkate alınarak seçiliyor.

Tüzükte görevin Arap, Afrika ve Asya grupları arasında belirli bir sıra izleyerek devredilmesine ilişkin sabit bir düzenleme bulunmuyor. Bunun yerine rotasyon ve adil coğrafi dağılım, seçimde temel ilkeler olarak kabul ediliyor.

Afrika Birliği (AfB), geçtiğimiz şubat ayında Veled eş-Şeyh Ahmed’in 2027-2032 dönemi için genel sekreterlik görevine adaylığını resmen onaylamış ve Moritanya’yı Kuzey Afrika bölgesi kapsamında değerlendirmişti.

İİT tüzüğünde genel sekreterin rolünün diplomatik temsil ile sınırlı tutulmadığı belirtiliyor. Buna göre genel sekreter, İslam zirveleri ile Dışişleri Bakanları Konseyi’nin aldığı kararların uygulanmasını takip etmek, teşkilatın organlarının çalışmalarını koordine etmek ve örgütün hedeflerine hizmet edebilecek veya bu hedeflerin önünde engel oluşturabilecek konuları gündeme taşımakla da görevlendiriliyor.


Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Umman ve İran, salı günü, Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılması için geçici bir çerçeve üzerinde anlaşmaya vardı. Anlaşma, ortak bir geçici denizcilik koridorunun oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngörüyor. İki ülke ayrıca kalıcı bir geçiş koridoru ve gelecekte gemi trafiğinin yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda müzakereleri sürdürme kararı aldı.

Anlaşma, Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi'nin Tahran'a gerçekleştirdiği çalışma ziyareti sırasında sağlandı. Busaidi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Görüşme, iki ülke arasında boğazdaki deniz ulaşımının yeniden düzenlenmesine ilişkin haftalardır sürdürülen teknik müzakerelerin ardından gerçekleşti.

Umman Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak açıklamada, görüşmelerde iki ülkenin egemenliklerini ve egemenlik haklarını koruyacak şekilde Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılmasına verdiği önemin ele alındığı belirtildi.

Açıklamada, mevcut koşullar ve son savaşın boğaz üzerindeki etkileri dikkate alınarak, "uygulanabilir ve hayata geçirilebilir bir temel" oluşturacak "aşamalı bir çerçeve" üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğu kaydedildi.

Önerilen çerçeve, Hürmüz Boğazı'ndan ortak bir geçici denizcilik koridoru oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin uygulanmasını içeriyor.

srgthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi ile görüşmeler gerçekleştirirken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Taraflar ayrıca kalıcı bir denizcilik koridoru ile boğazın gelecekteki yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda anlaşmaya varılması amacıyla teknik müzakerelerin sürdürülmesi üzerinde mutabık kaldı. Bunun yanı sıra, bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve ilgili denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı.

Maskat ve Tahran, Körfez'in sularına kıyısı bulunan bölge ülkeleriyle ortak görüşmeler yapılmasının önemini de vurguladı. İki taraf, uluslararası hukuk hükümlerine uyulması ve kıyı devletlerinin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Haftalar süren müzakereler

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan görüntülere göre Arakçi, Busaidi'yi bakanlık binasına gelişinde karşıladı. Ardından iki bakan görüşmelere başladı.

İran devlet haber ajansı İSNA, görüşmelerin ana gündem maddesinin Tahran ile Maskat arasında Hürmüz Boğazı'nda gemilerin güvenli geçişi için bir su koridorunun belirlenmesine ilişkin anlaşma ve bu konudaki son mutabakatların gözden geçirilmesi olduğunu bildirdi. Busaidi'nin ziyareti sırasında başka üst düzey İranlı yetkililerle de görüşmesi bekleniyor.

Ortak açıklama, tarafların üzerinde uzlaştığı unsurları açık biçimde ortaya koyan ilk resmi açıklama oldu. İran tarafından son haftalarda yapılan açıklamalar ise teknik müzakerelerde ilerleme sağlandığı ve deniz ulaşım güzergâhlarına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya varıldığı yönündeki ifadelerle sınırlı kalmıştı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi pazartesi günü, Umman ile görüşmelerin "devam ettiğini" ve iki tarafın bir mutabakat zaptını kesinleştirmek ve nihai bir formüle ulaşmak için "son rötuşları" yaptığını söylemişti.

Bekayi, 15 Ağustos'ta yaptığı açıklamada ise iki ülkenin gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya vardığını ve ulaşılan düzenlemelere ilişkin ortak bir açıklama hazırladığını duyurmuştu.

dfvgthyj
Gemiler, 25 Ağustos 2026 Salı günü İran'ın güneyindeki Bender Abbas kıyıları açıklarında Hürmüz Boğazı'nda (Reuters

Salı günkü görüşme öncesinde Busaidi ile Arakçi arasında cuma günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirilmişti. Umman Haber Ajansı, iki bakanın "diyalog ve müzakerelerin yeniden başlaması için uygun koşulların hazırlanmasının yolları ile Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımındaki gelişmeleri" ele aldığını bildirmişti.

Ajansa göre taraflar, deniz ulaşımının özgürce ve kesintisiz şekilde yeniden başlamasını, bölgenin güvenliği ve istikrarını destekleyecek "pratik mutabakatlara ulaşmak için görüşmelerin sürdürülmesinin önemini" vurguladı.

Geçici koridordan kalıcı güzergâha

Arakçi daha önce boğaza ilişkin müzakerelerin, ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan ayrı teknik bir süreç olduğunu belirtmişti. Arakçi, İran Silahlı Kuvvetlerinin de katılımıyla iki ülkenin uzmanlarının yeni deniz koridorlarına ilişkin düzenlemeler üzerinde çalıştığını söylemişti.

Tahran, önceki müzakerelerde, onlarca yıldır uygulanan deniz ulaşım sisteminin aşamalı olarak değiştirilmesini ve gemi trafiğinin yönetiminde İran'a daha büyük bir rol verilmesini öngören bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ortak açıklama öncesinde İranlı yetkililer tarafından aktarılan ayrıntılara göre geçiş aşamasında gemilerin İran kıyıları ile Lark Adası yakınlarındaki kuzey koridorundan Basra Körfezi'ne girmesi, Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkması planlanıyordu.

Tahran, bu aşamanın iki ila dört ay veya daha uzun süre devam edebileceğini, ardından kalıcı bir düzenleme kapsamında "orta güzergâha" geçilebileceğini belirtmişti.

Ancak Umman-İran ortak açıklamasında salı günü geçici koridorun yeri veya coğrafi güzergâhı belirtilmedi. Açıklamada ayrıca Tahran'ın daha önce ortaya koyduğu, giriş ve çıkış sorumluluklarının nasıl paylaşılacağına ilişkin ayrıntılar da açıkça benimsenmedi.

Buna karşılık açıklamada, gelecekte boğazın yönetimine ilişkin düzenlemeler ile kalıcı denizcilik koridorunun bundan sonraki müzakerelerin açık gündem maddeleri olacağı ilk kez resmen kabul edildi.

Bu yaklaşım, gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgilerin paylaşılması amacıyla İran-Umman ortak bir merkez kurulmasına yönelik daha önceki İran önerisiyle de örtüşüyor.

Yeni açıklama ise bunun ötesine geçerek bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve buna bağlı denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulmasını öngörüyor.

Yeniden açılma ve ücretler

Ortak açıklamada, İran'ın daha önce Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması için ortaya koyduğu şartlara açıkça yer verilmedi. Açıklamada ayrıca müzakerelerin önceki aşamalarında gündeme gelen geçiş ücretlerine ilişkin herhangi bir rakam da belirtilmedi.

Arakçi, Maskat ile yürütülen müzakereler sırasında deniz ulaşımının düzenlenmesi ve yeni geçiş koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik mutabakatların Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

Tahran, boğazın yeniden açılmasını askeri operasyonların durdurulması, ABD'nin İran limanlarına yönelik ablukasının kaldırılması ve İran petrol ihracatının yeniden başlamasına izin verilmesi şartlarına bağlamıştı.

İran daha önce yapılan görüşmelerin bazı aşamalarında, boğazdan geçen yüklerin değerinin yüzde 5 ila 7'si arasında değişen ücretleri gündeme getirmişti. Umman tarafında ise daha geniş bir uzlaşmanın parçası olarak yaklaşık yüzde 3'lük bir formül önerilmişti.

Ancak İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu pazar günü farklı bir düzenlemeyi kabul etti. Buna göre, geçişine izin verilen ülkelerin gemilerinden; seyir, sigorta, güvenlik, çevre hizmetleri ve özel koşullarda yakıt ikmali gibi hizmetler karşılığında ücret alınmasına izin veriliyor.

Parlamento metninde yük değerinin belirli bir yüzdesi şeklinde bir oran öngörülmüyor ve yalnızca geçiş yapılması karşılığında ücret alınması şartı getirilmiyor. Ücretlendirme, sağlanan hizmetlere bağlanırken ödemelerin İran riyaliyle veya Tahran'ın belirleyeceği herhangi bir para birimiyle yapılması öngörülüyor.

ABD ise İran'a Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımı üzerinde tek taraflı yetki verilmesine veya geçiş karşılığında zorunlu ücret uygulanmasına karşı çıkıyor ve boğazda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump da Hürmüz Boğazı'na ilişkin herhangi bir düzenlemenin ABD planının "önünde durması" halinde buna karşı mücadele edecekleri uyarısında bulunmuştu. Trump'ın açıklaması, Umman'ın İran ile yürüttüğü söz konusu mutabakat görüşmelerine işaret ediyordu.