Körfez ülkelerindeki Şii otoritesi

İran ve Irak'taki otoritelerle ilişkiler sorunu ve yerel otoritelerin geleceği.

Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
TT

Körfez ülkelerindeki Şii otoritesi

Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)

Abdullah Faysal Al Rebah

On İki İmam Şiiliği, Arap Körfezi kıyılarında önemli bir orana sahip. Bahreyn'de çoğunluk oluştururken, Suudi Arabistan'ın doğusunda ve Kuveyt'te yüksek orandalar. Diğer ülkelerde (Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Umman) ise azınlıktalar. Dini konularda sınırları aşan büyük referanslara başvururlar ve bu referanslar Irak ve İran'da bulunur.

1979'da İran'da İslam Devrimi’nin patlak vermesinden bu yana Körfez ülkeleri, sınırların dışında ikamet eden dini otoritelerle ilişkiler konusundaki kaygılarını gizlemediler. Körfez kıyılarındaki Şii toplulukların tarihine rağmen, İran'ın Şii çoğunluğa sahip bir devlete dönüşmesi,16’ıncı yüzyılda, Körfez'deki topluluklarında önceden Şii toplumların tarihi dönüşümüne rağmen, İran'da Şii dini hükümetin kurulması, Irak'taki İranlı müçtehitlerin liderliği ile birlikte, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin hükümetlerini endişelendirdi. Özellikle, Lübnan sahnesinde İran'ın etkisi 1980'lerden beri belirgin bir şekilde görülmekte ve Baas Partisi'nin 2003'te devrilmesinden bu yana Irak'ta da belirginleşti.

Yerel çağrılar

Son zamanlarda, birçok yerel din adamlarının da desteklediği bazı yerel Körfez topluluklarından, Körfez toplumunun rahminden dini liderliğin çıkması için Körfez otoritesine karşı çıkma çağrıları arttı. Çünkü Körfez vatandaşlarının yabancı müçtehitleri taklit etmeleri ve onlara zekat ve sadaka gibi hakları göndermeleri yerel yasaları ihlal edebilir ve hatta çifte sadakat konusunda soru işaretleri yaratabilir. Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri İran'ı kendi çıkarlarını tehdit eden yayılmacı bir devlet olarak görüyor ve bu da bazı ülkelerde Şiilerin ‘İslam Cumhuriyeti’ne bağlılık pahasına Arap ülkelerine sadakatsizlikle suçlama noktasına varmasına neden oluyor. Ayrıca, KİK ülkelerinin vatandaşlarından bir referansın ortaya çıkması, mezhepsel gerginlik sorununu sona erdirebilir ve şüphelerin giderilmesine de kesinlikle yardımcı olacaktır.

KİK ülkelerindeki hızlı siyasi ve toplumsal değişiklikler göz önüne alındığında, özellikle ‘Sistani sonrası dönemin’ başlangıcına yaklaştığımız göz önüne alındığında, otoriteye layık birisinin bu pozisyona karşı olduğunu duyurması çok uzun sürmeyebilir. (Büyük Taklid Merci'i Ali es-Sistani şu anda 93 yaşında).

Fotoğraf Altı:  Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın 2005 yılına ait bir fotoğrafı. (AFP)
Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın 2005 yılına ait bir fotoğrafı. (AFP)

Şu an Seyyid Sistani Şii dini liderlik hiyerarşisindeki en yüksek figür olarak kabul ediliyor ve önde gelen müçtehitlerin, onun statüsüne duydukları saygıdan dolayı otoritelerini sunmak konusunda isteksiz oldukları açık. Ancak Sistani sonrası dönem, Suudi ve Bahreynli din alimleri de dahil olmak üzere, otoriteye meydan okumaya yetkili bazı kişilere yer bırakacak. Şu anki KİK ülkeleriyle İran arasındaki mevcut gerilimin KİK vatandaşlarını oldukça zor durumda bıraktığı dikkate alındığında, Sistani'nin yerine Körfez ülkelerinden bir dini otoritenin geçmesi, yalnızca bireysel bir dini otoritenin yükselişi olmayacak, aynı zamanda İran'ın bu ülkelerdeki Şiileri etkileme olasılığını etkileyecek siyasi bir olay olacaktır. Bu, siyasi karar alıcıların gelecek dönemde bu durumla başa çıkmaya hazır olmaları gereken bir jeopolitik meseledir.

Tarihe dönüş

Tarih boyunca, Körfez'in Arap yakasındaki Şiiler yerel otoriteleri taklit ediyorlardı, hatta yerel otorite yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde etkisi azalana kadar bölge toplumlarına hakim oldu. Son yerel yetkililerin ölümü ve bir grup Körfez öğrencisinin Necef'ten büyük Irak otoritelerinin ajanları olarak hareket etmek üzere geri dönmesi, geleneğin yapısında yerel otoritelerden sınır ötesi otoritelere doğru bir değişikliğe yol açtı. Söz konusu dönemde yerel yetkililer, özellikle bu yetkililerin çoğunun bölgedeki eski ailelere mensup olması nedeniyle, bölge toplum liderlerinin ve yöneticilerinin saygısını kazandı. Bu aileler, petrol öncesi dönemde, dini eğitim almak isteyen çocuklarına maddi destek sağlayarak, çocuklarının dini eğitimlerine odaklanmalarını sağlayabiliyordu. Çünkü çoğu aile, geçimlerini sağlamak için tüm çocuklarının çabalarına ihtiyaç duyuyordu. Aynı zamanda, köklü ailelerin bireyleri toplumda sosyal ve ekonomik güce sahipti; tüccarlar ve toprak sahipleri sosyal ve ekonomik etkiye sahipti, dini liderler ise dini otoriteye sahipti. Daha sonra, dini eğitim almak için katılmaya yetkin olanların çemberi genişledi ve bu da birçoğunun Necef'e eğitim için göç etmelerine neden oldu, sonra da Necef'in ünlü rehberlerinin vekilleri olarak dönüş yaptılar, bu durum büyük yerel rehberlerin ölümleriyle denk geldiği bir zamanda gerçekleşti.

Necef öğrencileri

1950’li yıllarda, Necef'ten dönen öğrenci dalgası, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi yerlere, yüksek eğitimli din adamlarını içeriyordu. Bu din adamları, Irak'ta yaşayan büyük Ayetullahlar olarak bilinen kişilerin öğretilerini yaymaya başladılar. Bu kişiler arasında, Seyyid Ebu'l-Hasan el-İsfahani (ö. 1946), Şeyh Muhammed Rıza Al Yasini (ö. 1951) ve Seyyid Muhsin el-Hakim (ö. 1970) gibi isimler yer alıyorduEl-Hakim'in ölümünden sonra yetki Necef ve Kum arasında bölündüğünde, yasa koyucuların Seyyid Ebu el-Kasım el-Hui'yi (ö. 1992) taklit etmeye başlamasıyla Necef'te en yüksek otorite geleneği devam etti. Seyyid el-Hui'nin ölümünden sonra, Körfez'deki çoğu Şii, aynı zamanda Seyyid el-Hui'nin ölümünden bir yıl sonra vefat eden Muhammed Rıza el-Kelbeykani'yi taklit etmeye başladı.

Eski ailelerin üyeleri, sosyal ve ekonomik etkiye sahip olan tüccarlar ve toprak sahipleri ile nüfuzu paylaşırken, aralarındaki din adamları da dini otoriteye sahipti.

1993 yılından bu yana, Seyyid Ali es-Sistani, dünyadaki çoğu Şii'nin, Körfez'deki çoğu Şii de dahil olmak üzere, çoğunluğunun takip ettiği en üst düzey dini otorite haline geldi. Ancak KİK ülkelerindeki bazı Şiiler, diğer dini otoriteleri taklit etmeye başladılar. Bu otoriteler arasında, Şeyh el-Vahid el-Horasanî, Seyyid Sadık el-Şirazi (Kum'da), İran'ın Yüksek Lideri Ayetullah Ali Hamaney gibi isimler bulunuyor. Ayrıca, bazıları, Lübnanlı dini lider Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'ı (ö. 2010) taklit etmeye devam ettiler.

Vekiller ve otoriteler

Yerel din adamları (vekiller) ile yurtdışındaki büyük dini otoriteler arasındaki ilişki, ‘karşılıklı meşruiyete’ dayanır. Otorite Irak, İran veya Lübnan'daki ilahiyat okullarında uzmanlığını kanıtlarken, ajanlar onun otoritesini teşvik etmek ve kendi toplumlarındaki insanları onu taklit etmeye ikna etmekle meşgul. Bölgelerinde çok popüler olan yerel din adamları, meşruiyetlerini, Gaîb İmam adına hareket eden mercilerin ajanları ve temsilcileri olmaktan alıyorlar. Ancak geleneksel eğitim merkezinde etkili bir dini lider, fetvalarını takip edecek ve onun görüşüne rehberlik edecek takipçilere ihtiyaç duyar. Makama talip olan ve çok sayıda taklitçi elde etmek isteyen gayretli kişi için bunun en önemli anahtarı, kendi otoritesini destekleyebilecek ehil temsilcileri kendine çekmek ve onu diğer otoritelere karşı teşvik etmektir. Bu, Necef ve Kum'da yaşayan bazı dini otoritelerin Körfez toplumlarındaki taklitçileri çekmedeki başarısını açıklıyor.

Fotoğraf Altı: Seyyid Ali es-Sistani, Mart 2021, Necef. (AFP)
Seyyid Ali es-Sistani, Mart 2021, Necef. (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre Körfez ülkelerindeki ajanların büyük bir kısmı aslında yüksek eğitimli ve hatta bazıları içtihat derecesine ulaşmış durumda. Bu kişiler, toplumlarında ve ülkelerinde büyük bir saygı görürler. Örneğin, 2004 yılında vefat eden Şeyh Muhammed el-Haciri, tanınmış bir alimdi ve müçtehit olarak anılırdı. Ayrıca, Adalet Bakanlığı'nda bir yargıç olarak görev yapıyordu ve el-Hasa'daki Şii toplumuyla ilgili vakıflar, evlilik, boşanma, miras ve dini vakıflar gibi konularla ilgili görevleri üstleniyordu. El-Katif'de başka bir Şii yargıç daha bulunur. Hacri, bazı İranlı ve Iraklı öğrencilerinin Suudi Arabistan'da taklitçi olmasına ve öğrencileri arasında Kum'daki Seyyid Sadık el-Şirazi olmasına rağmen otoriteye karşı çıkmadı. Medine'de Şeyh Muhammed el-Ömeri (ö. 2011) 1951'den beri Batı Suudi Arabistan'daydı ve ölümüne kadar yabancı üst düzey yetkililerin ana vekiliydi.

Ömeri'nin cenazesi ve ölümünden sonra düzenlenen taziye konseyi, onun yalnızca Suudi Arabistan'da değil, tüm dünyadaki Şiiler arasında Şii toplumunda yüksek dini ve ilmi statüsünün kanıtıydı. İran Lideri Ali Hamaney ve Irak'taki en yüksek dini otorite olan Seyyid Ali es-Sistani gibi figürler, onun cenazesini taziyelerini sundular. Bu durum şaşırtıcı değil çünkü yaşarken hacca giden tüm müçtehitlerin, Medine'deki mütevazı camisini ziyaret edip onun arkasında namaz kıldıkları biliniyordu. Bir başka örnek ise 2013 yılında vefat eden Şeyh Abdülhadi el-Fadli'dir. Arap dünyasının en büyük Şii siyasi partisi olan ed-Dava Partisi'nin etkili isimlerinden biriydi. Hamaney'in 1994 yılında otoritesini açıklamasının ardından el-Fadli, ölümüne kadar onun mutlak temsilcisi oldu.

Körfez bölgesinde, mevcut varış noktaları (Necef ve Kum) yerine Körfez'in içine aktarıldığı takdirde, oradaki herhangi bir otoriteyi güçlendirmeye yetecek kadar bol miktarda para var.

Şii çoğunluğun bulunduğu Bahreyn'de, hükümet tarafından atanan bir müçtehit ve Caferi yargıç olan Şeyh Süleyman el-Medeni (ö. 2003) gibi, Bahreyn'deki iktidar ailesini destekleyen bir dizi üst düzey din adamı vardı ve halen de öyle. O, hükümet tarafından atanmış bir müçtehit ve Câferî yargıçtı. Kuveyt'te, nüfusun yaklaşık yüzde 30'unu oluşturan Şiiler arasında, ünlü Şii din adamları bulunuyor. En önde gelenlerden biri, Kuveytli tek müçtehit olduğu iddia edilen Seyyid Muhammed Bakır el-Mehri (ö. 2015) idi. Ancak dini otoriteye karşı olduğunu beyan etmedi ve Kuveytli Şii arkadaşları gibi Kuveyt'teki yönetici ailenin destekçisiydi.

Fotoğraf Altı: Necef'teki İmam Ali'nin türbesi.
Necef'teki İmam Ali'nin türbesi.

Bugün Bahreyn ve Suudi Arabistan Krallığı'nda, kendi memleketlerinde ikamet edenlerin yanı sıra bir kısmı Necef'te, bir kısmı da Kum'da ikamet eden çok sayıda müçtehit alim bulunuyor. Bildiğimiz kadarıyla diğer KİK ülkelerinde müçtehit bulunmuyor ancak yakın gelecekte iktidar için çok sayıda güçlü aday ortaya çıkabilir. Bugün önerilen en öne çıkan isimler arasında, bir süre önce otoritesini ortaya koyan ve Necef Havzası’nın tanınmış alimlerinden biri olarak kabul edilen Bahreyn Şeyhi Muhammed Senad yer alıyor. Suudi Arabistanlılardan ise Necef'teki Sayın Münir El-Habbaz, kendi ülkelerinde geleneksel öğretimi öğreten Şeyh Ali el-Cezeri gibi bir grup alimin varlığına ek olarak, oradaki önde gelen alimlerden biri olarak kabul ediliyor.

Irak ve İran dışındaki liderler

Irak ve İran dışında herhangi bir Şii otoritenin ortaya çıkması, yerel bir din aliminin kararı meselesi olmanın ötesine geçiyor ya da sadece otoritesini ortaya koymadan ve ülkesinde taklitçileri çekmeden önce havzada tanınma süreciyle bağlantılı. Bu konuda başarılı deneyimler olsa da bunlar sınırlıdır. En önemli örneklerden biri, Lübnan'a geri dönmeden önce Necef'te varlığını kanıtlamış ve Güney Lübnan'daki Şii topluluğunun tarihi merkezi olan Cebel Amel'in yerel alimlerinin mirasıyla desteklenen Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'tır. Ayrıca Lübnan'daki açık siyasi ve sosyal ortam da ona yardımcı oldu ve bu da otoritesinin getirdiği yükleri kabul edilebilir bir şekilde yerine getirmesine olanak sağladı.

Dikkate alınması gereken başka şeyler de var, en önemlisi parasal kaynaklar. Başarılı bir otorite, resmi denetime tabi olmayan meşru hak fonlarından gelen fonlara ihtiyaç duyar; zira Şii havzalarının tarihi, otoritenin siyasi otoritelerden tamamen bağımsız olmasını gerektirir. Körfez bölgesinde, mevcut varış yerleri (Necef ve Kum) yerine Körfez'in içlerine aktarılırsa, oradaki herhangi bir otoriteyi güçlendirmeye yetecek miktarda para var. Diğer yandan gerçek şu ki Körfez Şiilerini, özellikle Şii vicdanına dayanan duygusal ve tarihsel bir bağlantı noktası oluşturan Necef'te, kendi fıkıh geleneklerini mevcut geleneksel referanslardan dönüştürmeye ikna etmek zordur. Buna göre KİK ülkelerinde Şii bir otoritenin ortaya çıkması, bu ülkelerin halkları ve hükümetleri arasında yerel çabalara dayalı ulusal uzlaşmayı gerektirir.

Sınır ötesi yetkililerle (İran ve Irak'a yerleşmiş) uzun süreli ilişkiler göz önüne alındığında, Körfez Şiilerinin kendi aralarında yaşayan, camilerinde namaz kıldıran, işlerini aracılar yerine günlük yaşamla yürüten bir dini otoriteye uyum sağlamaları için zamana ihtiyaçları olacak. Bu değişiklik Necef ve Kum otoritelerinin bölgedeki vekillerine gölge düşürecektir. Buna göre, yerel yönetim, özellikle yetkililerin sınır ötesi temsilcileriyle uğraşmak zorunda kalacak çünkü bu, üst yetkililerin temsiline dayalı olarak onların sosyal ve ekonomik statülerine yönelik bir meydan okuma oluşturacaktır. Her iddialı otoritenin karşı karşıya olduğu ciddi zorluk, bu vekillerin etkisini azaltmak olacaktır. Bunu ya geniş bir halk desteği tabanı oluşturan aşağıdan yukarıya bir yaklaşımla ya da üst otoritelerin temsilcilerinin desteğine dayanan yukarıdan aşağıya bir yaklaşımla başarmak mümkün olacaktır. Her iki seçenek de vekilleri, kendilerini aşmadan ve otoritesini tanıtmadan önce bir zamanlar meslektaşları olarak kabul edilen yeni otoritenin otoritesine boyun eğmeye zorlayacaktır. Bu nedenle, herhangi bir yeni otoritenin, toplumunun önde gelen din adamlarının güçlü, hatta sert direnişiyle karşılaşması muhtemeldir.

Körfez ülkelerindeki ajanların büyük bir kısmı aslında yüksek eğitimli ve hatta bazıları çalışkanlık derecesine ulaşmış durumda.

Körfez toplumlarının -diğerleri gibi- kabile/aile ve dini çizgilerdeki bölünmelerle dolu olduğunu belirtmek gerekir. Şii bileşen için, insanları onların takip ettiği referansa göre sınıflandırmak yaygındır, bu nedenle ‘Sistani’, ‘Şirazi’, ‘Hameney’ gibi terimler belirli bir aileyi veya belirli bir kasabayı veya en azından belirli bir camiyi işaret etmek için kullanılır. Bu tür bir özdeşleşme sosyal ittifaklar kurar ve destekler, bu da mevcut referanslardan desteğin kaydırılmasını zorlaştırır. Bir referansı destekleme taahhüdü, bir iletişim geçmişini, ilişki ağlarını ve değişime direnebilecek sosyal ittifakları gerektirir. Ayrıca, yerel bağlama entegre edilen yeni otorite, iç protestolar veya diğer ülkelerle askeri çatışmalar gibi içişlerine ilişkin kritik durumlarla ilgili fetva verme zorunluluğunu da duyacaktır. Ayrıca Arap Yarımadası bölgesinde güçlü bir ruhban okulu bulamıyoruz ve bu nedenle Kum ve Necef otoriteleriyle rekabet eden bir otoritenin ortaya çıkma fırsatı sınırlı kalıyor.

Yerel havzalar

Bilimsel güvenilirliğe sahip yerel bir havzanın varlığı otorite için ikincil bir konu değildir. Herhangi bir güçlü otorite, üç temel görevi yerine getirmek için gelişmekte olan bir ilim havzasının varlığını gerektirir:

1-Ona akademik ve entelektüel faaliyetler için bir platform sağlamak.

2-Toplumda ve ötesinde daha geniş bir temsilci ağı olarak hizmet edecek gelişmiş bir kadro da dahil olmak üzere, derslerini ve hükümlerini kendi topluluklarına aktarabilecek bir öğrenci nesli geliştirmek.

3-Her seviyede yerel öğrencilerin kapsanması, Irak veya İran'a seyahat etme ihtiyacını azaltmak için önemlidir, bu da ileri düzeyde dini eğitim almak için gereksinimi azaltır. Zamanla ve havzanın itibarının artmasıyla, bölgeden dışarıdan gelen öğrencilerin Şii mezhebine dini eğitim almak için Körfez'deki havzalara gitmeye başlaması muhtemeldir.

Vekiller ve Otorite’nin yetkileri

Yerel bir Şii Havzası’nın yükselerek Şii toplumu içerisinde ileri bir statüye ve nüfuza ulaşması durumunda, Vesayet devleti (Suudi Arabistan veya Bahreyn), Şii toplumu üzerinde yalnızca kendi topraklarında değil, hatta belki Şii çoğunluğun bulunduğu ülkelerde (İran ve Irak) nüfuz sahibi olabilecektir. Siyasi yatırım, Suudi Arabistan veya Bahreyn'den Şii din adamlarının, Azerbaycan, Hindistan, Pakistan ve Afganistan gibi geleneksel Şii merkezlerin dışında büyük Şii nüfusa sahip ülkelere gönderilmesini içerebilir. Böyle bir hamle Suudi-İran rekabetinde yeni bir aşamayı temsil edecek, zira Suudi Arabistan küresel Şii sahnesinde İran'la rekabet ederken Sünni toplumların büyük bir kısmındaki liderlik konumunu da koruyacaktır.

Siyasi yatırım, Suudi veya Bahreynli Şii vaizleri, geleneksel Şii merkezinin dışında, büyük Şii nüfusa sahip ülkelere göndermek olacaktır.

Necef veya Kum'daki yüksek otorite geleneğini sürdürmek mevcut bir seçenek olmaya devam ediyor. Ancak otorite ile mezhep mensupları arasındaki ilişkiyi, mezhep mensuplarının mezhep mahremiyetini ve Körfez ülkelerinin egemenliğini koruyacak şekilde yeniden düşünmesi gerekecek. Yeni ilişkinin önemli özelliklerinden biri, dini liderin baş temsilcilerine, dini hükümlerin gerekli olduğu konularla ilgili daha geniş yetkiler verilmesi ve dini liderin vatandaşların Şii mahkemelerin yargı yetkisi altında olan boşanma, ayrılık, miras, vakıf gibi kişisel durumlar ve diğer medeni konularla doğrudan ilgilenme rolünün azaltılmasıdır. Bu, içlerinde anlaşmazlık bulunan davalar için, vatandaşların detaylı bilgileriyle birlikte ülkelerindeki Şii vatandaşlarınca dini mahkemelerde anlaşmazlıkların çözümlenememesi durumunda, dini liderin ofisine sunulur ve ofis personeli, kendi ülkelerinin atadığı Şii hakimlerinden daha nitelikli olmayan kişilerce ele alır. Dini liderin ofislerinin bu tür bir yetki kullanımı, bu ülkelerin içişlerine müdahale olarak kabul edilir ve özellikle Körfez ülkelerinin vatandaşlarından oluşan din adamlarının bu konularla başa çıkmak için yetkin oldukları göz önüne alındığında, bu tür bir uygulamaya gerek duyulmaz.

Dini otoritenin kişisel durumları yönettiği ve dini yetkinin uygulandığı ‘dini merci’ sorunu, hem yerel hem de sınırları aşan dinî otoriteler için en önemli zorluklardan biridir. Bu sorun, yerel yasaları ve Şii fıkhını dikkate alan bir düzenleme çerçevesinde ele alınmadığı sürece çözümlenmesi zor bir hal alır. Dinî otorite, her ayrıntıya müdahale etmez, ancak yetkili bilginlere hüküm verme yetkisi tanır. Bu nedenle, en ideal çözüm, hâkimlerin, kendi mezheplerinin içtihatlarına göre vasıflandırılmış, toplumlarının koşulları hakkında bilgi sahibi ve ülkelerindeki hukukun otoritesine tabi olan toplum üyelerinden seçilmesinde yatıyor. Dinî otorite için, toplumun bir üyesinin bu yetkiye layık olduğu takdirde, bu toplum için bir artı olacaktır; ancak bu başarılamazsa, yerel konular yine yasa ve Şeriat hükümleri çerçevesinde korunacaktır.

*Bu haber Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Suudi Arabistan'dan BMGK'ye: Yemen'in güvenliğimizi tehdit eden bir üsse dönüşmesine izin vermeyeceğiz

Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
TT

Suudi Arabistan'dan BMGK'ye: Yemen'in güvenliğimizi tehdit eden bir üsse dönüşmesine izin vermeyeceğiz

Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)

Suudi Arabistan, Yemen’in kendi güvenliğini veya Kızıldeniz ile Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz ulaşımının serbestisini tehdit eden bir platforma dönüştürülmesine izin vermeyeceğini vurguladı. Riyad, hiçbir terör örgütünün silah zoruyla Yemen’e ve bölgeye iradesini dayatmasının kabul edilemeyeceğini ifade etti.

Bu açıklama, Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Büyükelçi Dr. Abdülaziz el-Vasıl tarafından dün New York’ta BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen’deki duruma ilişkin oturumunda yapıldı.

El-Vasıl, Husilerin artan saldırılarının, sivilleri hedef almalarının ve Kızıldeniz ile Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz ulaşımını tehdit etmelerinin yalnızca Yemen ve bölgeyle sınırlı kalmayan, uluslararası barış ve güvenliği, küresel ticareti ve uluslararası tedarik zincirlerini de etkileyen bir tehdit oluşturduğunu söyledi.

Toplantının hassas koşulların ve önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde düzenlendiğini belirten el-Vasıl, mevcut risk ve tehditlere azami sorumluluk bilinciyle yaklaşılması gerektiğini ifade etti. Yemen’deki hızlı gelişmelerin ve Husilerin devam eden tırmanışının, sivillere yönelik saldırılar ile deniz ulaşımı, ticaret ve küresel tedarik zincirlerine yönelik tehditler nedeniyle bölgesel ve uluslararası güvenlik açısından giderek büyüyen sorunlara yol açtığını kaydetti.

Terör eylemleri

El-Vasıl, Husilerin Yemen halkına, komşu ülkelere ve bölgeye yönelik düşmanca ve terörist uygulamalarını sürdürdüğünü belirtti. Bu uygulamaların Suudi Arabistan’daki sivillerin, sivil yerleşimlerin ve hayati tesislerin hedef alınmasını da kapsadığını söyledi.

Husilerin Yemen halkına yönelik uygulamaları arasında ülke içinde abluka, zorla yerinden etme, aç bırakma, kadınları korkutma ve çocukları silah altına alma gibi eylemlerin bulunduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın BM Daimî Temsilcisi, Husilerin barış yerine askerî gerilimi tercih etmeyi sürdürmesinin Yemen’deki krizi uzatmaktan, halkın çektiği sıkıntıları derinleştirmekten ve kapsamlı siyasi çözüme yönelik bölgesel ve uluslararası çabaları sekteye uğratmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını vurguladı.

El-Vasıl ayrıca, Husilerin Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan iki saldırısına dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre havalimanı tesislerinin ve Suudi Arabistan Havayollarına ait bir uçağın hedef alındığını belirten el-Vasıl, saldırılarda 3 Suudi Arabistan vatandaşının hayatını kaybettiğini, farklı ülke vatandaşları arasından sivillerin ve ülkede yaşayan yabancıların yaralandığını, maddi hasar meydana geldiğini belirtti.

Müslümanların duygularını hedef alan saldırılar

Suudi Arabistan, son haftalarda ülke topraklarına yönelik Husilerin saldırılarında tehlikeli bir artış yaşandığını bildirdi. El-Vasıl, Husilerin 15 Eylül’de Mekke’yi hedef almaya çalıştığını, bunun 27 Temmuz 2017’deki girişimlerinin ardından ikinci kez gerçekleştiğini öne sürdü.

Ayrıca 29 Eylül’de Mescid-i Nebevi’ye elektrik sağlayan Tayyibe enerji istasyonunun hedef alındığını belirten el-Vasıl, bu saldırının dünya genelindeki Müslümanların duygularını provoke eden bir eylem olduğunu söyledi.

El-Vasıl, Husilerin geçen eylül ayında Abha, Hamis Muşayt, Cizan ve Necran kentlerini hedef alan saldırılarında kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu 73 sivilin yaralandığını açıkladı. Saldırıların başkent Riyad ve diğer kentlere de yayıldığını; yerleşim bölgelerine ve sivil tesislere balistik füzeler ve insansız hava araçları (İHA) gönderildiğini kaydetti.

Suudi temsilci, 6 ve 7 Ekim’de Abha ve Kral Halid uluslararası havalimanlarının da saldırılara maruz kaldığını, bu saldırılarda üç sivilin yaşamını yitirdiğini ve farklı ülke vatandaşlarından 36 kişinin yaralandığını belirtti. Maddi hasarın yanı sıra Cizan ve Necran havalimanlarındaki tesislerin de hedef alındığını ifade etti.

Söz konusu saldırıların kardeş ülkelerin vatandaşlarının ölümüne yol açtığını, farklı milletlerden yolcuların ve çalışanların güvenliğini tehlikeye attığını vurgulayan el-Vasıl, bunların yalnızca Suudi Arabistan’ın egemenliğini ve güvenliğini ihlal etmekle kalmadığını, aynı zamanda sivillerin güvenliğine ve sivil havacılığa yönelik doğrudan tehdit oluşturduğunu kaydetti.

Deniz ulaşımının güvenliği

El-Vasıl, Husilerin Kızıldeniz ve Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz trafiğini ve uluslararası ticareti tehdit etmeyi, gemileri ve ekonomik tesisleri hedef almayı sürdürdüğünü belirtti. Bu eylemlerin bölgenin güvenliğini ve istikrarını, ayrıca küresel enerji arzının güvenliğini tehlikeye attığını kaydetti.

Suudi temsilci, uluslararası topluma BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarının uygulanması konusunda sorumluluklarını yerine getirme çağrısında bulundu. Bu kararların başında, Yemen’e ilişkin 2015 tarihli 2216 sayılı karar ile Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin 2024 tarihli 2722 sayılı kararın geldiğini ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın topraklarını, kaynaklarını, egemenliğini, vatandaşlarını ve ülkede yaşayanların güvenliğini savunma hakkının tartışılmaz olduğunu yineledi. Sivilleri, sivil varlıkları ve ekonomik tesisleri hedef alan saldırıları önlemek ve caydırmak amacıyla BM Şartı ve uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tüm tedbirleri alma hakkını saklı tuttuğunu belirtti.

Barış süreci

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın barışı öncelikleri arasına aldığını ve Yemen’de barış sürecini korumak amacıyla kardeş ve dost ülkeler ile BM Genel Sekreteri’nin Yemen Özel Temsilcisiyle birlikte önemli çabalar yürüttüğünü söyledi. Riyad’ın 2011’den bu yana kapsamlı siyasi çözüme ulaşılması için somut girişimlerde bulunduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın BM Yemen Özel Temsilcisi’ne sunduğu ve Yemen hükümetinin kabul ettiği yol haritasına da değinen el-Vasıl, Husilerin bu planı reddederek askerî tırmanışı seçtiğini, kapsamlı siyasi çözüme yönelik girişimleri engellediğini ve taahhütlerinden geri adım attığını belirtti.

El-Vasıl, Husilerin Yemen halkını kendi çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmalara sürüklediğini ve bölgenin güvenliği ile istikrarını tehdit ettiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın, Yemen halkının Husilerin darbesini sona erdirme, devleti yeniden tesis etme ve devlet kurumlarını silahlı gruptan geri alma çabalarına tam destek verdiğini yineledi.

İstikrarın güçlendirilmesi

Suudi Arabistan’ın Yemen’e en fazla destek sağlayan ülkelerden biri olduğunu belirten el-Vasıl, Riyad’ın Yemen halkına büyük çaplı insani, kalkınma ve ekonomik yardımlar sunduğunu söyledi. Bu yardımların halkın çektiği sıkıntıları hafifletmeye, ekonomik ve mali istikrarı güçlendirmeye katkıda bulunduğunu ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın kısa süre önce Yemen Merkez Bankasına yeni bir destek sağladığını; bunun ekonomik, mali ve parasal istikrarı güçlendirmeyi ve vatandaşların yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçladığını kaydetti.

Suudi Yemen Kalkınma ve İmar Programı aracılığıyla 4 Ekim’de Yemen bütçesine 59,7 milyon doları (224 milyon Suudi riyali) aşan yeni bir destek dilimi aktarıldığını belirten el-Vasıl, bu yardımın bütçe açığının azaltılmasına, kamu ödemelerinin düzenli yürütülmesine, satın alma gücünün desteklenmesine ve ticari piyasaların canlandırılmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın 2012-2026 döneminde Yemen’e sağladığı toplam ekonomik ve kalkınma desteğinin 12,6 milyar doları, insani yardımın ise 4,5 milyar doları aştığını açıkladı.

Suudi temsilci, BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg’in Yemen’in birliği, egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü koruyacak; halkın güvenlik, istikrar ve kalkınma beklentilerini karşılayacak, Yemen öncülüğünde kapsamlı bir siyasi uzlaşmaya ulaşılmasını amaçlayan çabalarına desteklerini yineledi.

El-Vasıl son olarak BM Güvenlik Konseyi’ne uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik sorumluluklarını yerine getirme ve Suudi Arabistan’ın güvenliğini, bölgesel istikrarı ve uluslararası deniz ulaşımını tehdit eden Husi saldırılarını durdurma çağrısında bulundu.


BAE: Flydubai yardımcı pilotu intihar saldırısı planlamış

Flydubai uçağı (Reuters)
Flydubai uçağı (Reuters)
TT

BAE: Flydubai yardımcı pilotu intihar saldırısı planlamış

Flydubai uçağı (Reuters)
Flydubai uçağı (Reuters)

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Federal Başsavcısı Hamad Seyf eş-Şemsi, 30 Eylül’de Dubai’den Tel Aviv’e gitmek üzere havalanan Flydubai’nin FZ1073 sefer sayılı uçuşunda yaşanan olaya ilişkin soruşturmanın, Umman vatandaşı yardımcı pilotun önceden hazırladığı terör amaçlı bir planı uygulamaya koymaya çalıştığını ortaya çıkardığını açıkladı. Şüphelinin uçağın kontrolünü ele geçirerek Tel Aviv’deki Ben Gurion Havalimanı’nın yolcu terminaline intihar saldırısı düzenlemeyi ve mümkün olan en fazla sayıda kişinin ölümüne yol açmayı amaçladığı belirtildi.

BAE Haber Ajansı WAM’ın aktardığına göre Başsavcı eş-Şemsi, soruşturma kapsamında 29 yaşındaki şüphelinin düşünsel gelişiminin ve mesleki geçmişinin incelendiğini söyledi. Şüphelinin aşırılıkçı ve terör yanlısı eğilimlerinin ilk işaretlerinin 2017’de Avustralya’da eğitim gördüğü dönemde ortaya çıktığı belirlendi. Şüphelinin bu dönemde aşırılıkçı yayınları okuyarak ve terör örgütlerini ve intihar saldırılarını yücelten çevrim içi içerikleri takip ederek tekfirci düşüncelerden etkilendiği kaydedildi.

Bu etkilenmenin zamanla şiddeti ve terörü teşvik eden fikirleri benimsemeye dönüştüğü, şüphelinin 11 Eylül 2001 saldırılarından esinlendiği ve bir uçak kullanarak benzer bir saldırı düzenleme fikrini geliştirdiği belirtildi. Söz konusu düşüncenin, şüphelinin kendi itiraflarına göre pilotluk mesleğine yönelmesiyle bağlantılı olduğu ifade edildi.

Eş-Şemsi, şüphelinin meslek hayatı boyunca farklı ülkelerdeki çeşitli hava yolu şirketlerinde çalıştığını belirtti. Şüphelinin 2020-2024 yılları arasında Umman Havayolları’nda görev yaptığı, 2025’in başında Royal Air Maroc’a katılarak burada birkaç ay çalıştığı ve ardından Ocak 2026’da Flydubai bünyesine geçtiği bildirildi.

Şüpheli, Avustralya’nın Melbourne kentinde eğitim gördüğü sırada Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsüne (RMIT) bağlı bir camiye gidip geldiğini ve bu vesileyle “My Centre” adlı merkezin yöneticileriyle tanıştığını itiraf etti. İfadesinde, merkezi “Ebu Hamza” adıyla bilinen Lübnanlı bir kişinin yönettiğini ve merkezin Müslüman Kardeşler’le bağlantılı bir dernek tarafından desteklendiğini öne sürdü. Şüphelinin, terörü teşvik eden içerikleri daha yoğun biçimde takip ederek ve özel bir eğitmenden boks dersleri alarak saldırı planına fiziksel ve psikolojik açıdan hazırlandığı belirtildi.

ctyjukı
BAE Federal Başsavcısı Danışmanı Dr. Hamad Seyf eş-Şemsi (WAM)

Soruşturma, şüphelinin terör planını hazırlamak amacıyla daha önce Tel Aviv’e yaptığı iki uçuşu güzergâhı ve havalimanını incelemek için kullandığını ortaya koydu. Şüphelinin planını 30 Eylül 2026’da gerçekleştirdiği üçüncü uçuş sırasında uygulamaya koymaya çalıştığı kaydedildi.

Soruşturma kapsamında şüphelinin Flydubai’ye işe alınma süreci de incelendi. Şüphelinin pilotluk lisansı, iyi hâl belgesi ve gerekli diğer kontroller dâhil olmak üzere mesleki ve güvenlik şartlarını yerine getirdiği belirlendi. İşe alım sürecinde yapılan incelemelerde, şüphelinin aşırılıkçı eğilimlerini veya terör saldırısı düzenleme niyetini ortaya koyan herhangi bir işarete rastlanmadığı bildirildi.

Olay günü şüphelinin kokpitte uçak kaptanına aniden saldırarak acil durum baltasıyla vurduğu belirtildi. Kaptanın saldırıya karşı koyduğu ve yardım çağırmaya çalıştığı kaydedildi. O sırada dönüş uçuşunun kaptanı da uçakta bulunuyordu. Kokpitin yakınında olduğu sırada kapının alışılmadık biçimde tekrar tekrar açılıp kapandığını fark eden pilot şüphelenerek kapıya yaklaştı ve şifreyi kullanarak içeri girmeye çalıştı. Sonunda kokpite girmeyi başardı.

Şarku’l Avsat’ın WAM’dan aktardığı habere göre dönüş uçuşunun kaptanı, şüphelinin uçak kaptanına saldırdığını gördü. Bunun üzerine bir kabin görevlisi ve bazı yolcuların yardımıyla olaya müdahale ederek yaralı kaptanı kurtardı ve şüpheliyi etkisiz hâle getirdi. Dönüş uçuşunun kaptanı ve yardımcısı daha sonra uçağın kontrolünü yeniden sağlayarak rotasını değiştirdi ve Suudi Arabistan’daki Tebük Havalimanı’na güvenli şekilde iniş yaptı.

Şüpheli, avukatının huzurunda ve kendisine tanınan tüm yasal güvenceler sağlanarak verdiği ayrıntılı ifadede saldırının gerekçelerini, planlama aşamalarını ve uygulama girişimini anlattı. Eylemi tek başına gerçekleştirdiğini ve başka kimsenin olaya katılmadığını kabul eden şüpheliye ilişkin soruşturmada, bu beyanın doğruluğunu teyit etme çalışmaları sürüyor.

Başsavcılık ayrıca uçak kaptanının, dönüş uçuşunun kaptanının ve yardımcısının yanı sıra mürettebat üyelerinin ifadelerine başvurdu. Adli tıp raporunda, uçak kaptanının yaralarının baş bölgesinde yoğunlaştığı ve hayati tehlike oluşturduğu belirtildi. Yaraların olay sırasında meydana geldiği ve niteliği itibarıyla acil durum baltasıyla gerçekleştirilen bir saldırıyla uyumlu olduğu kaydedildi. Bulguların şüphelinin ve kaptanın ifadeleriyle tanıkların beyanlarını desteklediği ifade edildi.

BAE Başsavcılığı, delillerin incelenmesine, olası suç ortaklarının veya başka bağlantıların bulunup bulunmadığının araştırılmasına ve kayıtlarla teknik raporların tamamlanmasına devam edildiğini bildirdi. Soruşturmanın selameti doğrultusunda elde edilecek yeni sonuçların kamuoyuyla paylaşılacağı belirtildi.


Bölgenin güvenlik ve istikrarını desteklemek için Suudi Arabistan-Mısır koordinasyonu

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati
TT

Bölgenin güvenlik ve istikrarını desteklemek için Suudi Arabistan-Mısır koordinasyonu

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati

Suudi Arabistan ve Mısır, bölgedeki güvenlik ve istikrarın desteklenmesine katkı sağlamak amacıyla gerekli çabaların gösterilmesinin ve iki ülke arasındaki koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, dün Mısırlı mevkidaşı Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde bölgesel gelişmeleri ele aldı.

Abdülati, ülkesinin Abha ve Kral Halid havalimanlarını hedef alan saldırıları en sert ifadelerle kınadığını belirtti.

Mısırlı Bakan, Suudi Arabistan topraklarını hedef alan saldırıların ve artan gerilimin, bölgenin genelinde güvenlik ve istikrarı tehdit ettiğini vurguladı.

Abdülati ayrıca Mısır’ın Suudi Arabistan ile tam dayanışma içinde olduğunu belirterek, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü tehdit edebilecek her türlü girişim karşısında Suudi Arabistan’ın yanında yer aldıklarını ifade etti.