Körfez ülkelerindeki Şii otoritesi

İran ve Irak'taki otoritelerle ilişkiler sorunu ve yerel otoritelerin geleceği.

Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
TT

Körfez ülkelerindeki Şii otoritesi

Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)

Abdullah Faysal Al Rebah

On İki İmam Şiiliği, Arap Körfezi kıyılarında önemli bir orana sahip. Bahreyn'de çoğunluk oluştururken, Suudi Arabistan'ın doğusunda ve Kuveyt'te yüksek orandalar. Diğer ülkelerde (Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Umman) ise azınlıktalar. Dini konularda sınırları aşan büyük referanslara başvururlar ve bu referanslar Irak ve İran'da bulunur.

1979'da İran'da İslam Devrimi’nin patlak vermesinden bu yana Körfez ülkeleri, sınırların dışında ikamet eden dini otoritelerle ilişkiler konusundaki kaygılarını gizlemediler. Körfez kıyılarındaki Şii toplulukların tarihine rağmen, İran'ın Şii çoğunluğa sahip bir devlete dönüşmesi,16’ıncı yüzyılda, Körfez'deki topluluklarında önceden Şii toplumların tarihi dönüşümüne rağmen, İran'da Şii dini hükümetin kurulması, Irak'taki İranlı müçtehitlerin liderliği ile birlikte, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin hükümetlerini endişelendirdi. Özellikle, Lübnan sahnesinde İran'ın etkisi 1980'lerden beri belirgin bir şekilde görülmekte ve Baas Partisi'nin 2003'te devrilmesinden bu yana Irak'ta da belirginleşti.

Yerel çağrılar

Son zamanlarda, birçok yerel din adamlarının da desteklediği bazı yerel Körfez topluluklarından, Körfez toplumunun rahminden dini liderliğin çıkması için Körfez otoritesine karşı çıkma çağrıları arttı. Çünkü Körfez vatandaşlarının yabancı müçtehitleri taklit etmeleri ve onlara zekat ve sadaka gibi hakları göndermeleri yerel yasaları ihlal edebilir ve hatta çifte sadakat konusunda soru işaretleri yaratabilir. Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri İran'ı kendi çıkarlarını tehdit eden yayılmacı bir devlet olarak görüyor ve bu da bazı ülkelerde Şiilerin ‘İslam Cumhuriyeti’ne bağlılık pahasına Arap ülkelerine sadakatsizlikle suçlama noktasına varmasına neden oluyor. Ayrıca, KİK ülkelerinin vatandaşlarından bir referansın ortaya çıkması, mezhepsel gerginlik sorununu sona erdirebilir ve şüphelerin giderilmesine de kesinlikle yardımcı olacaktır.

KİK ülkelerindeki hızlı siyasi ve toplumsal değişiklikler göz önüne alındığında, özellikle ‘Sistani sonrası dönemin’ başlangıcına yaklaştığımız göz önüne alındığında, otoriteye layık birisinin bu pozisyona karşı olduğunu duyurması çok uzun sürmeyebilir. (Büyük Taklid Merci'i Ali es-Sistani şu anda 93 yaşında).

Fotoğraf Altı:  Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın 2005 yılına ait bir fotoğrafı. (AFP)
Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın 2005 yılına ait bir fotoğrafı. (AFP)

Şu an Seyyid Sistani Şii dini liderlik hiyerarşisindeki en yüksek figür olarak kabul ediliyor ve önde gelen müçtehitlerin, onun statüsüne duydukları saygıdan dolayı otoritelerini sunmak konusunda isteksiz oldukları açık. Ancak Sistani sonrası dönem, Suudi ve Bahreynli din alimleri de dahil olmak üzere, otoriteye meydan okumaya yetkili bazı kişilere yer bırakacak. Şu anki KİK ülkeleriyle İran arasındaki mevcut gerilimin KİK vatandaşlarını oldukça zor durumda bıraktığı dikkate alındığında, Sistani'nin yerine Körfez ülkelerinden bir dini otoritenin geçmesi, yalnızca bireysel bir dini otoritenin yükselişi olmayacak, aynı zamanda İran'ın bu ülkelerdeki Şiileri etkileme olasılığını etkileyecek siyasi bir olay olacaktır. Bu, siyasi karar alıcıların gelecek dönemde bu durumla başa çıkmaya hazır olmaları gereken bir jeopolitik meseledir.

Tarihe dönüş

Tarih boyunca, Körfez'in Arap yakasındaki Şiiler yerel otoriteleri taklit ediyorlardı, hatta yerel otorite yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde etkisi azalana kadar bölge toplumlarına hakim oldu. Son yerel yetkililerin ölümü ve bir grup Körfez öğrencisinin Necef'ten büyük Irak otoritelerinin ajanları olarak hareket etmek üzere geri dönmesi, geleneğin yapısında yerel otoritelerden sınır ötesi otoritelere doğru bir değişikliğe yol açtı. Söz konusu dönemde yerel yetkililer, özellikle bu yetkililerin çoğunun bölgedeki eski ailelere mensup olması nedeniyle, bölge toplum liderlerinin ve yöneticilerinin saygısını kazandı. Bu aileler, petrol öncesi dönemde, dini eğitim almak isteyen çocuklarına maddi destek sağlayarak, çocuklarının dini eğitimlerine odaklanmalarını sağlayabiliyordu. Çünkü çoğu aile, geçimlerini sağlamak için tüm çocuklarının çabalarına ihtiyaç duyuyordu. Aynı zamanda, köklü ailelerin bireyleri toplumda sosyal ve ekonomik güce sahipti; tüccarlar ve toprak sahipleri sosyal ve ekonomik etkiye sahipti, dini liderler ise dini otoriteye sahipti. Daha sonra, dini eğitim almak için katılmaya yetkin olanların çemberi genişledi ve bu da birçoğunun Necef'e eğitim için göç etmelerine neden oldu, sonra da Necef'in ünlü rehberlerinin vekilleri olarak dönüş yaptılar, bu durum büyük yerel rehberlerin ölümleriyle denk geldiği bir zamanda gerçekleşti.

Necef öğrencileri

1950’li yıllarda, Necef'ten dönen öğrenci dalgası, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi yerlere, yüksek eğitimli din adamlarını içeriyordu. Bu din adamları, Irak'ta yaşayan büyük Ayetullahlar olarak bilinen kişilerin öğretilerini yaymaya başladılar. Bu kişiler arasında, Seyyid Ebu'l-Hasan el-İsfahani (ö. 1946), Şeyh Muhammed Rıza Al Yasini (ö. 1951) ve Seyyid Muhsin el-Hakim (ö. 1970) gibi isimler yer alıyorduEl-Hakim'in ölümünden sonra yetki Necef ve Kum arasında bölündüğünde, yasa koyucuların Seyyid Ebu el-Kasım el-Hui'yi (ö. 1992) taklit etmeye başlamasıyla Necef'te en yüksek otorite geleneği devam etti. Seyyid el-Hui'nin ölümünden sonra, Körfez'deki çoğu Şii, aynı zamanda Seyyid el-Hui'nin ölümünden bir yıl sonra vefat eden Muhammed Rıza el-Kelbeykani'yi taklit etmeye başladı.

Eski ailelerin üyeleri, sosyal ve ekonomik etkiye sahip olan tüccarlar ve toprak sahipleri ile nüfuzu paylaşırken, aralarındaki din adamları da dini otoriteye sahipti.

1993 yılından bu yana, Seyyid Ali es-Sistani, dünyadaki çoğu Şii'nin, Körfez'deki çoğu Şii de dahil olmak üzere, çoğunluğunun takip ettiği en üst düzey dini otorite haline geldi. Ancak KİK ülkelerindeki bazı Şiiler, diğer dini otoriteleri taklit etmeye başladılar. Bu otoriteler arasında, Şeyh el-Vahid el-Horasanî, Seyyid Sadık el-Şirazi (Kum'da), İran'ın Yüksek Lideri Ayetullah Ali Hamaney gibi isimler bulunuyor. Ayrıca, bazıları, Lübnanlı dini lider Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'ı (ö. 2010) taklit etmeye devam ettiler.

Vekiller ve otoriteler

Yerel din adamları (vekiller) ile yurtdışındaki büyük dini otoriteler arasındaki ilişki, ‘karşılıklı meşruiyete’ dayanır. Otorite Irak, İran veya Lübnan'daki ilahiyat okullarında uzmanlığını kanıtlarken, ajanlar onun otoritesini teşvik etmek ve kendi toplumlarındaki insanları onu taklit etmeye ikna etmekle meşgul. Bölgelerinde çok popüler olan yerel din adamları, meşruiyetlerini, Gaîb İmam adına hareket eden mercilerin ajanları ve temsilcileri olmaktan alıyorlar. Ancak geleneksel eğitim merkezinde etkili bir dini lider, fetvalarını takip edecek ve onun görüşüne rehberlik edecek takipçilere ihtiyaç duyar. Makama talip olan ve çok sayıda taklitçi elde etmek isteyen gayretli kişi için bunun en önemli anahtarı, kendi otoritesini destekleyebilecek ehil temsilcileri kendine çekmek ve onu diğer otoritelere karşı teşvik etmektir. Bu, Necef ve Kum'da yaşayan bazı dini otoritelerin Körfez toplumlarındaki taklitçileri çekmedeki başarısını açıklıyor.

Fotoğraf Altı: Seyyid Ali es-Sistani, Mart 2021, Necef. (AFP)
Seyyid Ali es-Sistani, Mart 2021, Necef. (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre Körfez ülkelerindeki ajanların büyük bir kısmı aslında yüksek eğitimli ve hatta bazıları içtihat derecesine ulaşmış durumda. Bu kişiler, toplumlarında ve ülkelerinde büyük bir saygı görürler. Örneğin, 2004 yılında vefat eden Şeyh Muhammed el-Haciri, tanınmış bir alimdi ve müçtehit olarak anılırdı. Ayrıca, Adalet Bakanlığı'nda bir yargıç olarak görev yapıyordu ve el-Hasa'daki Şii toplumuyla ilgili vakıflar, evlilik, boşanma, miras ve dini vakıflar gibi konularla ilgili görevleri üstleniyordu. El-Katif'de başka bir Şii yargıç daha bulunur. Hacri, bazı İranlı ve Iraklı öğrencilerinin Suudi Arabistan'da taklitçi olmasına ve öğrencileri arasında Kum'daki Seyyid Sadık el-Şirazi olmasına rağmen otoriteye karşı çıkmadı. Medine'de Şeyh Muhammed el-Ömeri (ö. 2011) 1951'den beri Batı Suudi Arabistan'daydı ve ölümüne kadar yabancı üst düzey yetkililerin ana vekiliydi.

Ömeri'nin cenazesi ve ölümünden sonra düzenlenen taziye konseyi, onun yalnızca Suudi Arabistan'da değil, tüm dünyadaki Şiiler arasında Şii toplumunda yüksek dini ve ilmi statüsünün kanıtıydı. İran Lideri Ali Hamaney ve Irak'taki en yüksek dini otorite olan Seyyid Ali es-Sistani gibi figürler, onun cenazesini taziyelerini sundular. Bu durum şaşırtıcı değil çünkü yaşarken hacca giden tüm müçtehitlerin, Medine'deki mütevazı camisini ziyaret edip onun arkasında namaz kıldıkları biliniyordu. Bir başka örnek ise 2013 yılında vefat eden Şeyh Abdülhadi el-Fadli'dir. Arap dünyasının en büyük Şii siyasi partisi olan ed-Dava Partisi'nin etkili isimlerinden biriydi. Hamaney'in 1994 yılında otoritesini açıklamasının ardından el-Fadli, ölümüne kadar onun mutlak temsilcisi oldu.

Körfez bölgesinde, mevcut varış noktaları (Necef ve Kum) yerine Körfez'in içine aktarıldığı takdirde, oradaki herhangi bir otoriteyi güçlendirmeye yetecek kadar bol miktarda para var.

Şii çoğunluğun bulunduğu Bahreyn'de, hükümet tarafından atanan bir müçtehit ve Caferi yargıç olan Şeyh Süleyman el-Medeni (ö. 2003) gibi, Bahreyn'deki iktidar ailesini destekleyen bir dizi üst düzey din adamı vardı ve halen de öyle. O, hükümet tarafından atanmış bir müçtehit ve Câferî yargıçtı. Kuveyt'te, nüfusun yaklaşık yüzde 30'unu oluşturan Şiiler arasında, ünlü Şii din adamları bulunuyor. En önde gelenlerden biri, Kuveytli tek müçtehit olduğu iddia edilen Seyyid Muhammed Bakır el-Mehri (ö. 2015) idi. Ancak dini otoriteye karşı olduğunu beyan etmedi ve Kuveytli Şii arkadaşları gibi Kuveyt'teki yönetici ailenin destekçisiydi.

Fotoğraf Altı: Necef'teki İmam Ali'nin türbesi.
Necef'teki İmam Ali'nin türbesi.

Bugün Bahreyn ve Suudi Arabistan Krallığı'nda, kendi memleketlerinde ikamet edenlerin yanı sıra bir kısmı Necef'te, bir kısmı da Kum'da ikamet eden çok sayıda müçtehit alim bulunuyor. Bildiğimiz kadarıyla diğer KİK ülkelerinde müçtehit bulunmuyor ancak yakın gelecekte iktidar için çok sayıda güçlü aday ortaya çıkabilir. Bugün önerilen en öne çıkan isimler arasında, bir süre önce otoritesini ortaya koyan ve Necef Havzası’nın tanınmış alimlerinden biri olarak kabul edilen Bahreyn Şeyhi Muhammed Senad yer alıyor. Suudi Arabistanlılardan ise Necef'teki Sayın Münir El-Habbaz, kendi ülkelerinde geleneksel öğretimi öğreten Şeyh Ali el-Cezeri gibi bir grup alimin varlığına ek olarak, oradaki önde gelen alimlerden biri olarak kabul ediliyor.

Irak ve İran dışındaki liderler

Irak ve İran dışında herhangi bir Şii otoritenin ortaya çıkması, yerel bir din aliminin kararı meselesi olmanın ötesine geçiyor ya da sadece otoritesini ortaya koymadan ve ülkesinde taklitçileri çekmeden önce havzada tanınma süreciyle bağlantılı. Bu konuda başarılı deneyimler olsa da bunlar sınırlıdır. En önemli örneklerden biri, Lübnan'a geri dönmeden önce Necef'te varlığını kanıtlamış ve Güney Lübnan'daki Şii topluluğunun tarihi merkezi olan Cebel Amel'in yerel alimlerinin mirasıyla desteklenen Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'tır. Ayrıca Lübnan'daki açık siyasi ve sosyal ortam da ona yardımcı oldu ve bu da otoritesinin getirdiği yükleri kabul edilebilir bir şekilde yerine getirmesine olanak sağladı.

Dikkate alınması gereken başka şeyler de var, en önemlisi parasal kaynaklar. Başarılı bir otorite, resmi denetime tabi olmayan meşru hak fonlarından gelen fonlara ihtiyaç duyar; zira Şii havzalarının tarihi, otoritenin siyasi otoritelerden tamamen bağımsız olmasını gerektirir. Körfez bölgesinde, mevcut varış yerleri (Necef ve Kum) yerine Körfez'in içlerine aktarılırsa, oradaki herhangi bir otoriteyi güçlendirmeye yetecek miktarda para var. Diğer yandan gerçek şu ki Körfez Şiilerini, özellikle Şii vicdanına dayanan duygusal ve tarihsel bir bağlantı noktası oluşturan Necef'te, kendi fıkıh geleneklerini mevcut geleneksel referanslardan dönüştürmeye ikna etmek zordur. Buna göre KİK ülkelerinde Şii bir otoritenin ortaya çıkması, bu ülkelerin halkları ve hükümetleri arasında yerel çabalara dayalı ulusal uzlaşmayı gerektirir.

Sınır ötesi yetkililerle (İran ve Irak'a yerleşmiş) uzun süreli ilişkiler göz önüne alındığında, Körfez Şiilerinin kendi aralarında yaşayan, camilerinde namaz kıldıran, işlerini aracılar yerine günlük yaşamla yürüten bir dini otoriteye uyum sağlamaları için zamana ihtiyaçları olacak. Bu değişiklik Necef ve Kum otoritelerinin bölgedeki vekillerine gölge düşürecektir. Buna göre, yerel yönetim, özellikle yetkililerin sınır ötesi temsilcileriyle uğraşmak zorunda kalacak çünkü bu, üst yetkililerin temsiline dayalı olarak onların sosyal ve ekonomik statülerine yönelik bir meydan okuma oluşturacaktır. Her iddialı otoritenin karşı karşıya olduğu ciddi zorluk, bu vekillerin etkisini azaltmak olacaktır. Bunu ya geniş bir halk desteği tabanı oluşturan aşağıdan yukarıya bir yaklaşımla ya da üst otoritelerin temsilcilerinin desteğine dayanan yukarıdan aşağıya bir yaklaşımla başarmak mümkün olacaktır. Her iki seçenek de vekilleri, kendilerini aşmadan ve otoritesini tanıtmadan önce bir zamanlar meslektaşları olarak kabul edilen yeni otoritenin otoritesine boyun eğmeye zorlayacaktır. Bu nedenle, herhangi bir yeni otoritenin, toplumunun önde gelen din adamlarının güçlü, hatta sert direnişiyle karşılaşması muhtemeldir.

Körfez ülkelerindeki ajanların büyük bir kısmı aslında yüksek eğitimli ve hatta bazıları çalışkanlık derecesine ulaşmış durumda.

Körfez toplumlarının -diğerleri gibi- kabile/aile ve dini çizgilerdeki bölünmelerle dolu olduğunu belirtmek gerekir. Şii bileşen için, insanları onların takip ettiği referansa göre sınıflandırmak yaygındır, bu nedenle ‘Sistani’, ‘Şirazi’, ‘Hameney’ gibi terimler belirli bir aileyi veya belirli bir kasabayı veya en azından belirli bir camiyi işaret etmek için kullanılır. Bu tür bir özdeşleşme sosyal ittifaklar kurar ve destekler, bu da mevcut referanslardan desteğin kaydırılmasını zorlaştırır. Bir referansı destekleme taahhüdü, bir iletişim geçmişini, ilişki ağlarını ve değişime direnebilecek sosyal ittifakları gerektirir. Ayrıca, yerel bağlama entegre edilen yeni otorite, iç protestolar veya diğer ülkelerle askeri çatışmalar gibi içişlerine ilişkin kritik durumlarla ilgili fetva verme zorunluluğunu da duyacaktır. Ayrıca Arap Yarımadası bölgesinde güçlü bir ruhban okulu bulamıyoruz ve bu nedenle Kum ve Necef otoriteleriyle rekabet eden bir otoritenin ortaya çıkma fırsatı sınırlı kalıyor.

Yerel havzalar

Bilimsel güvenilirliğe sahip yerel bir havzanın varlığı otorite için ikincil bir konu değildir. Herhangi bir güçlü otorite, üç temel görevi yerine getirmek için gelişmekte olan bir ilim havzasının varlığını gerektirir:

1-Ona akademik ve entelektüel faaliyetler için bir platform sağlamak.

2-Toplumda ve ötesinde daha geniş bir temsilci ağı olarak hizmet edecek gelişmiş bir kadro da dahil olmak üzere, derslerini ve hükümlerini kendi topluluklarına aktarabilecek bir öğrenci nesli geliştirmek.

3-Her seviyede yerel öğrencilerin kapsanması, Irak veya İran'a seyahat etme ihtiyacını azaltmak için önemlidir, bu da ileri düzeyde dini eğitim almak için gereksinimi azaltır. Zamanla ve havzanın itibarının artmasıyla, bölgeden dışarıdan gelen öğrencilerin Şii mezhebine dini eğitim almak için Körfez'deki havzalara gitmeye başlaması muhtemeldir.

Vekiller ve Otorite’nin yetkileri

Yerel bir Şii Havzası’nın yükselerek Şii toplumu içerisinde ileri bir statüye ve nüfuza ulaşması durumunda, Vesayet devleti (Suudi Arabistan veya Bahreyn), Şii toplumu üzerinde yalnızca kendi topraklarında değil, hatta belki Şii çoğunluğun bulunduğu ülkelerde (İran ve Irak) nüfuz sahibi olabilecektir. Siyasi yatırım, Suudi Arabistan veya Bahreyn'den Şii din adamlarının, Azerbaycan, Hindistan, Pakistan ve Afganistan gibi geleneksel Şii merkezlerin dışında büyük Şii nüfusa sahip ülkelere gönderilmesini içerebilir. Böyle bir hamle Suudi-İran rekabetinde yeni bir aşamayı temsil edecek, zira Suudi Arabistan küresel Şii sahnesinde İran'la rekabet ederken Sünni toplumların büyük bir kısmındaki liderlik konumunu da koruyacaktır.

Siyasi yatırım, Suudi veya Bahreynli Şii vaizleri, geleneksel Şii merkezinin dışında, büyük Şii nüfusa sahip ülkelere göndermek olacaktır.

Necef veya Kum'daki yüksek otorite geleneğini sürdürmek mevcut bir seçenek olmaya devam ediyor. Ancak otorite ile mezhep mensupları arasındaki ilişkiyi, mezhep mensuplarının mezhep mahremiyetini ve Körfez ülkelerinin egemenliğini koruyacak şekilde yeniden düşünmesi gerekecek. Yeni ilişkinin önemli özelliklerinden biri, dini liderin baş temsilcilerine, dini hükümlerin gerekli olduğu konularla ilgili daha geniş yetkiler verilmesi ve dini liderin vatandaşların Şii mahkemelerin yargı yetkisi altında olan boşanma, ayrılık, miras, vakıf gibi kişisel durumlar ve diğer medeni konularla doğrudan ilgilenme rolünün azaltılmasıdır. Bu, içlerinde anlaşmazlık bulunan davalar için, vatandaşların detaylı bilgileriyle birlikte ülkelerindeki Şii vatandaşlarınca dini mahkemelerde anlaşmazlıkların çözümlenememesi durumunda, dini liderin ofisine sunulur ve ofis personeli, kendi ülkelerinin atadığı Şii hakimlerinden daha nitelikli olmayan kişilerce ele alır. Dini liderin ofislerinin bu tür bir yetki kullanımı, bu ülkelerin içişlerine müdahale olarak kabul edilir ve özellikle Körfez ülkelerinin vatandaşlarından oluşan din adamlarının bu konularla başa çıkmak için yetkin oldukları göz önüne alındığında, bu tür bir uygulamaya gerek duyulmaz.

Dini otoritenin kişisel durumları yönettiği ve dini yetkinin uygulandığı ‘dini merci’ sorunu, hem yerel hem de sınırları aşan dinî otoriteler için en önemli zorluklardan biridir. Bu sorun, yerel yasaları ve Şii fıkhını dikkate alan bir düzenleme çerçevesinde ele alınmadığı sürece çözümlenmesi zor bir hal alır. Dinî otorite, her ayrıntıya müdahale etmez, ancak yetkili bilginlere hüküm verme yetkisi tanır. Bu nedenle, en ideal çözüm, hâkimlerin, kendi mezheplerinin içtihatlarına göre vasıflandırılmış, toplumlarının koşulları hakkında bilgi sahibi ve ülkelerindeki hukukun otoritesine tabi olan toplum üyelerinden seçilmesinde yatıyor. Dinî otorite için, toplumun bir üyesinin bu yetkiye layık olduğu takdirde, bu toplum için bir artı olacaktır; ancak bu başarılamazsa, yerel konular yine yasa ve Şeriat hükümleri çerçevesinde korunacaktır.

*Bu haber Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Riyad Havalimanı’na saldırı: 12 ölü, 309 yaralı; Koalisyon kararlılıkla karşılık vereceğini duyurdu

Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı. (SPA)
Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı. (SPA)
TT

Riyad Havalimanı’na saldırı: 12 ölü, 309 yaralı; Koalisyon kararlılıkla karşılık vereceğini duyurdu

Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı. (SPA)
Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı. (SPA)

Suudi Arabistan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, dün öğleden sonra başkent Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nın saldırıya uğradığını, olayda farklı ülke vatandaşlarından 12 kişinin hayatını kaybettiğini, 309 kişinin yaralandığını açıkladı. Yemen’de meşru yönetimi destekleyen Koalisyon ise söz konusu terör saldırısına kararlı bir şekilde karşılık verileceğini bildirdi.

Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı çevresine bir mühimmatın düştüğünü belirtti. Ayrıca Husilerin el-Harc vilayetine fırlattığı bir balistik füzenin önlenerek imha edildiğini, Doğu Bölgesi’nde ise bir insansız hava aracının (İHA) etkisiz hâle getirildiğini kaydetti.

Suudi Arabistan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü yaptığı açıklamada, hasar tespit çalışmalarının tamamlanması ve tesislerin güvenliğinin doğrulanması amacıyla ilgili makamlarla koordinasyon içinde Riyad Havalimanı’ndaki operasyonların geçici olarak durdurulduğunu bildirdi. Açıklamada, olayın Suudi Arabistan’daki sivil havacılık tesislerini hedef alan saldırıların sürdüğü bir dönemde meydana geldiğine dikkat çekildi.

Genel Müdürlük daha sonra yayımladığı açıklamada, Riyad Havalimanı’na yönelik saldırıda 12 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. Ölenler arasında 4 Suudi Arabistan vatandaşı, 2 Bangladeş vatandaşı, bir ABD vatandaşı, bir Mısır vatandaşı, bir Ürdün vatandaşı, bir Suriyeli, bir Filistinli ve bir Sudan vatandaşının bulunduğu belirtildi.

Açıklamada, 309 kişinin de yaralandığı ve çeşitli hastanelerde tedavi altına alındığı bildirildi. Yaralılar arasında durumu kritik olanların da bulunduğu, maddi hasarın ise tespit edilmeye devam edildiği kaydedildi.

Koalisyon Sözcüsü, Riyad Havalimanı’ndaki yolcu terminallerinden birini hedef alan terör saldırısının, yolcular ve çalışanlar arasındaki sivillerin ölümüne ve yaralanmasına yol açtığını belirtti. El-Maliki, saldırının uluslararası insancıl hukuk ve bu hukukun teamül kuralları kapsamında bütün unsurlarıyla bir savaş suçu teşkil ettiğini belirterek eylemi ilke, değer ve ahlakla bağdaşmayan ağır bir saldırı olarak nitelendirdi.

Tümgeneral el-Maliki, yaptığı açıklamada, Koalisyon Müşterek Kuvvetler Komutanlığının söz konusu terör saldırısına uluslararası insancıl hukuk ve teamül kurallarıyla uyumlu biçimde kararlı bir karşılık vereceğini ifade etti.

Kral Halid Uluslararası Havalimanı yönetimi de yolculara bir uyarı yayımlayarak havalimanına hareket etmeden önce hava yolu şirketleriyle doğrudan iletişime geçmeleri ve uçuşlarının güncel durumunu kontrol etmeleri gerektiğini bildirdi.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı ise Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na yapılması planlanan bazı uçuşların durdurulması veya gecikmesi nedeniyle seyahatleri aksayan ya da varış noktalarına ulaşamayan vatandaşlarına çağrıda bulundu. Bakanlık, vatandaşların yardım ve gerekli yönlendirmeler için bulundukları ülkelerdeki Suudi Arabistan diplomatik temsilcilikleriyle iletişime geçmelerini istedi.

Husilerin devam eden saldırılarına yönelik Arap ve İslam dünyasından kınama mesajları gelmeye devam etti. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre ülkeler ve kuruluşlar, Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduklarını ve ülkenin güvenliğini, istikrarını, ulusal varlıklarını, vatandaşlarını ve topraklarında yaşayan diğer kişileri korumaya yönelik tedbirlerini desteklediklerini açıkladı.

Tehlikeli bir tırmanış

Yemen hükümeti, havalimanına yönelik terör saldırısını en sert ifadelerle kınadı. Hükümet, saldırıyı Husilerin sivil tesisleri hedef alma ve sivillerin hayatını tehlikeye atma konusundaki ısrarını ortaya koyan, düşmanca eylemlerde tehlikeli bir tırmanış olarak nitelendirdi. Açıklamada, Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olunduğu ve Krallığın yanında kararlılıkla durulduğu vurgulandı.

Yemen Bakanlar Kurulundan yapılan açıklamada, havalimanlarının ve sivil tesislerin hedef alınmasının kabul edilemez bir saldırı ve uluslararası hukuk kurallarının ihlali olduğu belirtildi. Açıklamada, Husilerin saldırgan tutumunun bir kez daha ortaya çıktığı ifade edilerek, örgütün tehdit alanını genişletmekten ve bölgenin güvenlik ve istikrarını zayıflatmaktan çekinmediği savunuldu. Bu eylemlerin, İran’ın gündemine ve yıkıcı projelerine hizmet ettiği ileri sürüldü.

Açıklamada, Suudi Arabistan topraklarının veya sivil tesislerinin herhangi bir şekilde hedef alınmasının, bölge halklarının güvenlik ve istikrar hakkına, serbest dolaşımına ve hava ulaşımının güvenliğine yönelik bir saldırı olduğu vurgulandı. Bu saldırıların iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerinin ve ortak kader anlayışının gücünü zayıflatamayacağı, Yemen’in terörle mücadeledeki tutumunu değiştirmeyeceği kaydedildi.

Yemen hükümeti ayrıca Suudi Arabistan’ın Yemen’e ve meşru yönetimine verdiği desteği, ülkenin devlet yapısını ve kurumlarını yeniden tesis etme çabalarına katkısını ve bölgesel güvenlik ile istikrarın güçlendirilmesindeki rolünü takdir ettiğini yineledi. Açıklamada, bu saldırıların Yemen halkının ülkenin tamamında devlet otoritesini yeniden tesis etme ve Husi darbesine son verme kararlılığını zayıflatmayacağı belirtildi.

Kesin kınama

Körfez İşbirliği Konseyi Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, saldırıya ilişkin tepkisini ve kınamasını dile getirdi. Husilerin sivil havalimanlarını ve sivilleri kasıtlı olarak hedef almasının terör suçu olduğunu belirten el-Budeyvi, bu saldırıların caydırılması ve tekrarlanmasının önlenmesi için uluslararası toplumun ciddi adımlar atması ve kararlı tedbirler alması gerektiğini ifade etti. El-Budeyvi, söz konusu eylemlerin en temel insani ilkelerle ve uluslararası sözleşmelerle bağdaşmadığını kaydetti.

Genel Sekreter, yaptığı açıklamada Suudi Arabistan’ın güvenliğinin Körfez ülkelerinin güvenliğinden ayrı düşünülemeyeceğini yineledi. Konseyin, Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlamak, ulusal varlıklarını korumak ve topraklarının bütünlüğünü muhafaza etmek amacıyla attığı bütün adımları koşulsuz biçimde desteklediğini vurguladı.

Bahreyn de söz konusu saldırıları korkakça eylemler olarak nitelendirerek kınadı. Açıklamada, saldırıların uluslararası hukuk kurallarını, uluslararası insancıl hukuku ve Birleşmiş Milletler Şartı’nı açıkça ihlal ettiği belirtildi. Bu eylemlerin bölgenin güvenlik ve istikrarını, uluslararası sivil havacılığın emniyetini, yolcuların ve sivil havacılık personelinin güvenliğini tehdit eden tehlikeli ve kabul edilemez bir tırmanış olduğu ifade edildi. Saldırıların uluslararası anlaşma ve kararların ağır bir ihlali olduğu kaydedildi.

Tam dayanışma

Bahreyn Dışişleri Bakanlığı, Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduğunu ve Krallığın egemenliğini, güvenliğini ve istikrarını korumak, vatandaşlarıyla topraklarında yaşayan kişilerin güvenliğini sağlamak amacıyla aldığı egemenlik kararlarını ve meşru tedbirlerini bütünüyle desteklediğini açıkladı.

Bakanlık, Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkının bulunduğunu vurguladı. Bu hakkın, üye devletlerin Körfez Ortak Savunma Anlaşması kapsamındaki yükümlülükleriyle uyumlu olduğu belirtildi.

Bahreyn ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütüne (ICAO) ve uluslararası topluma sorumluluklarını eksiksiz yerine getirme çağrısında bulundu. Açıklamada, Husilerin sivillere ve sivil tesislere yönelik tekrarlanan saldırılarının durdurulması, saldırılardan sorumlu olanların ve bunları destekleyenlerin hesap vermesinin sağlanması ve ilgili kararların, özellikle 2216 ve 2817 sayılı kararların, tam olarak uygulanması için caydırıcı ve kararlı önlemler alınması istendi. Bu adımların bölgesel ve uluslararası güvenlik ile barışın korunması açısından önem taşıdığı vurgulandı.

Arap İçişleri Bakanları Konseyi Genel Sekreterliği de Husilerin düşmanca tutumlarını sürdürmesini, Suudi Arabistan’daki havacılık tesislerine, sivillere ve sivil varlıklara yönelik saldırılarını tekrarlamasını şiddetle kınadı. Açıklamada, bu eylemlerin uluslararası hukuku açıkça ihlal ettiği ve bölgenin güvenlik ve istikrarını tehdit ettiği belirtildi.

Yıkıcı uygulamalar

Mısır, söz konusu saldırılar ve sorumsuz eylemler karşısında duyduğu derin tepkiyi dile getirdi. Kahire yönetimi, saldırıların uluslararası hukuk kurallarını açıkça ihlal ettiğini ve farklı ülke vatandaşlarından sivillerin güvenliğini hiçe saydığını belirtti. Mısır, bölgenin güvenliğini ve istikrarını bozabilecek bu yıkıcı uygulamaları kesinlikle reddettiğini vurguladı.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn da Suudi Arabistan’ı, ülkenin hava ulaşımı tesislerini ve hayati öneme sahip altyapısını hedef alan saldırıları kınadı. Avn, Suudi Arabistan’ın güvenliğinin bölgenin güvenlik ve istikrarının ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtti. Devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesinin, sivil ve stratejik tesislerin hedef alınmamasının bölgesel istikrarın korunmasında temel dayanaklar olduğunu ifade etti.

Joseph Avn, yaptığı açıklamada Lübnan ile Suudi Arabistan arasındaki köklü kardeşlik ilişkilerini yeniden vurguladı. Lübnan’ın, iki halkın yararı ve bölgenin çıkarları doğrultusunda bu ilişkileri güçlendirmeye önem verdiğini kaydetti.

Dünya Müslüman Âlimler Birliği de Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını sürdürmesini şiddetle kınadı. Birliğin Genel Sekreteri ve Müslüman Âlimler Heyeti Başkanı Dr. Muhammed el-İsa, saldırılara yönelik kınamasını yineledi. El-İsa, söz konusu eylemlerin bütün dinî değerleri, uluslararası ve insani hukuk kurallarını ve teamülleri ihlal ettiğini belirterek, terör örgütünün sivilleri ve sivil tesisleri kasıtlı olarak hedef alan suç teşkil eden yaklaşımını bir kez daha ortaya koyduğunu ifade etti.


Riyad Havalimanı’na saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 309 kişi yaralandı; Dammam Havalimanı çevresi de hedef alındı

Riyad Havalimanı’na saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 309 kişi yaralandı; Dammam Havalimanı çevresi de hedef alındı
TT

Riyad Havalimanı’na saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 309 kişi yaralandı; Dammam Havalimanı çevresi de hedef alındı

Riyad Havalimanı’na saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 309 kişi yaralandı; Dammam Havalimanı çevresi de hedef alındı

Suudi Arabistan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nın saldırıya uğradığını, olayda farklı ülke vatandaşlarından 12 kişinin hayatını kaybettiğini, 309 kişinin yaralandığını açıkladı. Yemen’de meşru yönetimi destekleyen Koalisyon ise Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı çevresine bir mühimmatın düştüğünü bildirdi.

Genel Müdürlük dün yaptığı açıklamada, hasar tespit çalışmalarının tamamlanması ve tesislerin güvenliğinin doğrulanması amacıyla ilgili makamlarla koordinasyon içinde Riyad Havalimanı’ndaki operasyonların geçici olarak durdurulduğunu belirtti. Açıklamaya göre saldırıda hayatını kaybedenler arasında 4 Suudi Arabistan vatandaşı, 2 Bangladeş vatandaşı, bir ABD vatandaşı, bir Mısır vatandaşı, bir Ürdün vatandaşı, bir Suriyeli, bir Filistinli ve bir Sudan vatandaşı bulunuyor.

Yemen’de meşru yönetimi destekleyen Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki de Dammam’daki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı çevresine bir mühimmatın düştüğünü açıkladı. el-Maliki, Husiler tarafından el-Harc vilayetine fırlatılan bir balistik füzenin önlenerek imha edildiğini bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump ise ABD’nin Suudi Arabistan’ın Husilere yönelik saldırılarına katılabileceğini belirterek, henüz bir karar vermediğini söyledi.

Trump, konuya ilişkin açıklamasında, “Bunu yapabiliriz, konuyu değerlendireceğiz. Son saldırıdan henüz haberdar olduk. Bu nedenle bir karar vereceğiz. Çok hızlı hareket ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Kurmay Albay Macid en-Nuzeyli, son 24 saat içinde doğu, batı ve güneybatı cephelerinde bin 900’den fazla doğrudan ve hassas hedefleme operasyonu gerçekleştirildiğini açıkladı.

Nuzeyli’nin açıklamasına göre operasyonlarda silah ve mühimmat depoları, tahkimatlar, askerî kamplar ve mevziler, düşmanın kontrolündeki hâkim noktalarda bulunan mevziler, takviye birlikleri, toplanma ve yığınak alanları, sahra topçusu mevzileri ile personel ve ikmal taşımacılığında kullanılan araçlar hedef alındı. Şarku’l Avsat’ın açıklamadan aktardığına göre, Husilerin kontrolündeki bölgelerin derinliklerinde bulunan, askerî açıdan meşru ve yüksek değer taşıdığı belirtilen hedefler de vuruldu.


Suudi Arabistan'dan BMGK'ye: Yemen'in güvenliğimizi tehdit eden bir üsse dönüşmesine izin vermeyeceğiz

Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
TT

Suudi Arabistan'dan BMGK'ye: Yemen'in güvenliğimizi tehdit eden bir üsse dönüşmesine izin vermeyeceğiz

Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)
Dr. Abdülaziz el-Vasil, BM Özel Temsilcisi Hans Grundberg'in de katıldığı BMGK oturumunda. (Suudi Arabistan'ın BM Daimî Temsilciliği)

Suudi Arabistan, Yemen’in kendi güvenliğini veya Kızıldeniz ile Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz ulaşımının serbestisini tehdit eden bir platforma dönüştürülmesine izin vermeyeceğini vurguladı. Riyad, hiçbir terör örgütünün silah zoruyla Yemen’e ve bölgeye iradesini dayatmasının kabul edilemeyeceğini ifade etti.

Bu açıklama, Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Büyükelçi Dr. Abdülaziz el-Vasıl tarafından dün New York’ta BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen’deki duruma ilişkin oturumunda yapıldı.

El-Vasıl, Husilerin artan saldırılarının, sivilleri hedef almalarının ve Kızıldeniz ile Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz ulaşımını tehdit etmelerinin yalnızca Yemen ve bölgeyle sınırlı kalmayan, uluslararası barış ve güvenliği, küresel ticareti ve uluslararası tedarik zincirlerini de etkileyen bir tehdit oluşturduğunu söyledi.

Toplantının hassas koşulların ve önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde düzenlendiğini belirten el-Vasıl, mevcut risk ve tehditlere azami sorumluluk bilinciyle yaklaşılması gerektiğini ifade etti. Yemen’deki hızlı gelişmelerin ve Husilerin devam eden tırmanışının, sivillere yönelik saldırılar ile deniz ulaşımı, ticaret ve küresel tedarik zincirlerine yönelik tehditler nedeniyle bölgesel ve uluslararası güvenlik açısından giderek büyüyen sorunlara yol açtığını kaydetti.

Terör eylemleri

El-Vasıl, Husilerin Yemen halkına, komşu ülkelere ve bölgeye yönelik düşmanca ve terörist uygulamalarını sürdürdüğünü belirtti. Bu uygulamaların Suudi Arabistan’daki sivillerin, sivil yerleşimlerin ve hayati tesislerin hedef alınmasını da kapsadığını söyledi.

Husilerin Yemen halkına yönelik uygulamaları arasında ülke içinde abluka, zorla yerinden etme, aç bırakma, kadınları korkutma ve çocukları silah altına alma gibi eylemlerin bulunduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın BM Daimî Temsilcisi, Husilerin barış yerine askerî gerilimi tercih etmeyi sürdürmesinin Yemen’deki krizi uzatmaktan, halkın çektiği sıkıntıları derinleştirmekten ve kapsamlı siyasi çözüme yönelik bölgesel ve uluslararası çabaları sekteye uğratmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını vurguladı.

El-Vasıl ayrıca, Husilerin Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan iki saldırısına dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre havalimanı tesislerinin ve Suudi Arabistan Havayollarına ait bir uçağın hedef alındığını belirten el-Vasıl, saldırılarda 3 Suudi Arabistan vatandaşının hayatını kaybettiğini, farklı ülke vatandaşları arasından sivillerin ve ülkede yaşayan yabancıların yaralandığını, maddi hasar meydana geldiğini belirtti.

Müslümanların duygularını hedef alan saldırılar

Suudi Arabistan, son haftalarda ülke topraklarına yönelik Husilerin saldırılarında tehlikeli bir artış yaşandığını bildirdi. El-Vasıl, Husilerin 15 Eylül’de Mekke’yi hedef almaya çalıştığını, bunun 27 Temmuz 2017’deki girişimlerinin ardından ikinci kez gerçekleştiğini öne sürdü.

Ayrıca 29 Eylül’de Mescid-i Nebevi’ye elektrik sağlayan Tayyibe enerji istasyonunun hedef alındığını belirten el-Vasıl, bu saldırının dünya genelindeki Müslümanların duygularını provoke eden bir eylem olduğunu söyledi.

El-Vasıl, Husilerin geçen eylül ayında Abha, Hamis Muşayt, Cizan ve Necran kentlerini hedef alan saldırılarında kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu 73 sivilin yaralandığını açıkladı. Saldırıların başkent Riyad ve diğer kentlere de yayıldığını; yerleşim bölgelerine ve sivil tesislere balistik füzeler ve insansız hava araçları (İHA) gönderildiğini kaydetti.

Suudi temsilci, 6 ve 7 Ekim’de Abha ve Kral Halid uluslararası havalimanlarının da saldırılara maruz kaldığını, bu saldırılarda üç sivilin yaşamını yitirdiğini ve farklı ülke vatandaşlarından 36 kişinin yaralandığını belirtti. Maddi hasarın yanı sıra Cizan ve Necran havalimanlarındaki tesislerin de hedef alındığını ifade etti.

Söz konusu saldırıların kardeş ülkelerin vatandaşlarının ölümüne yol açtığını, farklı milletlerden yolcuların ve çalışanların güvenliğini tehlikeye attığını vurgulayan el-Vasıl, bunların yalnızca Suudi Arabistan’ın egemenliğini ve güvenliğini ihlal etmekle kalmadığını, aynı zamanda sivillerin güvenliğine ve sivil havacılığa yönelik doğrudan tehdit oluşturduğunu kaydetti.

Deniz ulaşımının güvenliği

El-Vasıl, Husilerin Kızıldeniz ve Babülmendeb Boğazı’ndaki deniz trafiğini ve uluslararası ticareti tehdit etmeyi, gemileri ve ekonomik tesisleri hedef almayı sürdürdüğünü belirtti. Bu eylemlerin bölgenin güvenliğini ve istikrarını, ayrıca küresel enerji arzının güvenliğini tehlikeye attığını kaydetti.

Suudi temsilci, uluslararası topluma BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarının uygulanması konusunda sorumluluklarını yerine getirme çağrısında bulundu. Bu kararların başında, Yemen’e ilişkin 2015 tarihli 2216 sayılı karar ile Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin 2024 tarihli 2722 sayılı kararın geldiğini ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın topraklarını, kaynaklarını, egemenliğini, vatandaşlarını ve ülkede yaşayanların güvenliğini savunma hakkının tartışılmaz olduğunu yineledi. Sivilleri, sivil varlıkları ve ekonomik tesisleri hedef alan saldırıları önlemek ve caydırmak amacıyla BM Şartı ve uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tüm tedbirleri alma hakkını saklı tuttuğunu belirtti.

Barış süreci

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın barışı öncelikleri arasına aldığını ve Yemen’de barış sürecini korumak amacıyla kardeş ve dost ülkeler ile BM Genel Sekreteri’nin Yemen Özel Temsilcisiyle birlikte önemli çabalar yürüttüğünü söyledi. Riyad’ın 2011’den bu yana kapsamlı siyasi çözüme ulaşılması için somut girişimlerde bulunduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın BM Yemen Özel Temsilcisi’ne sunduğu ve Yemen hükümetinin kabul ettiği yol haritasına da değinen el-Vasıl, Husilerin bu planı reddederek askerî tırmanışı seçtiğini, kapsamlı siyasi çözüme yönelik girişimleri engellediğini ve taahhütlerinden geri adım attığını belirtti.

El-Vasıl, Husilerin Yemen halkını kendi çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmalara sürüklediğini ve bölgenin güvenliği ile istikrarını tehdit ettiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın, Yemen halkının Husilerin darbesini sona erdirme, devleti yeniden tesis etme ve devlet kurumlarını silahlı gruptan geri alma çabalarına tam destek verdiğini yineledi.

İstikrarın güçlendirilmesi

Suudi Arabistan’ın Yemen’e en fazla destek sağlayan ülkelerden biri olduğunu belirten el-Vasıl, Riyad’ın Yemen halkına büyük çaplı insani, kalkınma ve ekonomik yardımlar sunduğunu söyledi. Bu yardımların halkın çektiği sıkıntıları hafifletmeye, ekonomik ve mali istikrarı güçlendirmeye katkıda bulunduğunu ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın kısa süre önce Yemen Merkez Bankasına yeni bir destek sağladığını; bunun ekonomik, mali ve parasal istikrarı güçlendirmeyi ve vatandaşların yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçladığını kaydetti.

Suudi Yemen Kalkınma ve İmar Programı aracılığıyla 4 Ekim’de Yemen bütçesine 59,7 milyon doları (224 milyon Suudi riyali) aşan yeni bir destek dilimi aktarıldığını belirten el-Vasıl, bu yardımın bütçe açığının azaltılmasına, kamu ödemelerinin düzenli yürütülmesine, satın alma gücünün desteklenmesine ve ticari piyasaların canlandırılmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

El-Vasıl, Suudi Arabistan’ın 2012-2026 döneminde Yemen’e sağladığı toplam ekonomik ve kalkınma desteğinin 12,6 milyar doları, insani yardımın ise 4,5 milyar doları aştığını açıkladı.

Suudi temsilci, BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg’in Yemen’in birliği, egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü koruyacak; halkın güvenlik, istikrar ve kalkınma beklentilerini karşılayacak, Yemen öncülüğünde kapsamlı bir siyasi uzlaşmaya ulaşılmasını amaçlayan çabalarına desteklerini yineledi.

El-Vasıl son olarak BM Güvenlik Konseyi’ne uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik sorumluluklarını yerine getirme ve Suudi Arabistan’ın güvenliğini, bölgesel istikrarı ve uluslararası deniz ulaşımını tehdit eden Husi saldırılarını durdurma çağrısında bulundu.