Körfez ülkelerindeki Şii otoritesi

İran ve Irak'taki otoritelerle ilişkiler sorunu ve yerel otoritelerin geleceği.

Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
TT

Körfez ülkelerindeki Şii otoritesi

Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)
Necef'teki İmam Ali bin Ebi Talib'in türbesi (Shutterstock)

Abdullah Faysal Al Rebah

On İki İmam Şiiliği, Arap Körfezi kıyılarında önemli bir orana sahip. Bahreyn'de çoğunluk oluştururken, Suudi Arabistan'ın doğusunda ve Kuveyt'te yüksek orandalar. Diğer ülkelerde (Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Umman) ise azınlıktalar. Dini konularda sınırları aşan büyük referanslara başvururlar ve bu referanslar Irak ve İran'da bulunur.

1979'da İran'da İslam Devrimi’nin patlak vermesinden bu yana Körfez ülkeleri, sınırların dışında ikamet eden dini otoritelerle ilişkiler konusundaki kaygılarını gizlemediler. Körfez kıyılarındaki Şii toplulukların tarihine rağmen, İran'ın Şii çoğunluğa sahip bir devlete dönüşmesi,16’ıncı yüzyılda, Körfez'deki topluluklarında önceden Şii toplumların tarihi dönüşümüne rağmen, İran'da Şii dini hükümetin kurulması, Irak'taki İranlı müçtehitlerin liderliği ile birlikte, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin hükümetlerini endişelendirdi. Özellikle, Lübnan sahnesinde İran'ın etkisi 1980'lerden beri belirgin bir şekilde görülmekte ve Baas Partisi'nin 2003'te devrilmesinden bu yana Irak'ta da belirginleşti.

Yerel çağrılar

Son zamanlarda, birçok yerel din adamlarının da desteklediği bazı yerel Körfez topluluklarından, Körfez toplumunun rahminden dini liderliğin çıkması için Körfez otoritesine karşı çıkma çağrıları arttı. Çünkü Körfez vatandaşlarının yabancı müçtehitleri taklit etmeleri ve onlara zekat ve sadaka gibi hakları göndermeleri yerel yasaları ihlal edebilir ve hatta çifte sadakat konusunda soru işaretleri yaratabilir. Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri İran'ı kendi çıkarlarını tehdit eden yayılmacı bir devlet olarak görüyor ve bu da bazı ülkelerde Şiilerin ‘İslam Cumhuriyeti’ne bağlılık pahasına Arap ülkelerine sadakatsizlikle suçlama noktasına varmasına neden oluyor. Ayrıca, KİK ülkelerinin vatandaşlarından bir referansın ortaya çıkması, mezhepsel gerginlik sorununu sona erdirebilir ve şüphelerin giderilmesine de kesinlikle yardımcı olacaktır.

KİK ülkelerindeki hızlı siyasi ve toplumsal değişiklikler göz önüne alındığında, özellikle ‘Sistani sonrası dönemin’ başlangıcına yaklaştığımız göz önüne alındığında, otoriteye layık birisinin bu pozisyona karşı olduğunu duyurması çok uzun sürmeyebilir. (Büyük Taklid Merci'i Ali es-Sistani şu anda 93 yaşında).

Fotoğraf Altı:  Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın 2005 yılına ait bir fotoğrafı. (AFP)
Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın 2005 yılına ait bir fotoğrafı. (AFP)

Şu an Seyyid Sistani Şii dini liderlik hiyerarşisindeki en yüksek figür olarak kabul ediliyor ve önde gelen müçtehitlerin, onun statüsüne duydukları saygıdan dolayı otoritelerini sunmak konusunda isteksiz oldukları açık. Ancak Sistani sonrası dönem, Suudi ve Bahreynli din alimleri de dahil olmak üzere, otoriteye meydan okumaya yetkili bazı kişilere yer bırakacak. Şu anki KİK ülkeleriyle İran arasındaki mevcut gerilimin KİK vatandaşlarını oldukça zor durumda bıraktığı dikkate alındığında, Sistani'nin yerine Körfez ülkelerinden bir dini otoritenin geçmesi, yalnızca bireysel bir dini otoritenin yükselişi olmayacak, aynı zamanda İran'ın bu ülkelerdeki Şiileri etkileme olasılığını etkileyecek siyasi bir olay olacaktır. Bu, siyasi karar alıcıların gelecek dönemde bu durumla başa çıkmaya hazır olmaları gereken bir jeopolitik meseledir.

Tarihe dönüş

Tarih boyunca, Körfez'in Arap yakasındaki Şiiler yerel otoriteleri taklit ediyorlardı, hatta yerel otorite yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde etkisi azalana kadar bölge toplumlarına hakim oldu. Son yerel yetkililerin ölümü ve bir grup Körfez öğrencisinin Necef'ten büyük Irak otoritelerinin ajanları olarak hareket etmek üzere geri dönmesi, geleneğin yapısında yerel otoritelerden sınır ötesi otoritelere doğru bir değişikliğe yol açtı. Söz konusu dönemde yerel yetkililer, özellikle bu yetkililerin çoğunun bölgedeki eski ailelere mensup olması nedeniyle, bölge toplum liderlerinin ve yöneticilerinin saygısını kazandı. Bu aileler, petrol öncesi dönemde, dini eğitim almak isteyen çocuklarına maddi destek sağlayarak, çocuklarının dini eğitimlerine odaklanmalarını sağlayabiliyordu. Çünkü çoğu aile, geçimlerini sağlamak için tüm çocuklarının çabalarına ihtiyaç duyuyordu. Aynı zamanda, köklü ailelerin bireyleri toplumda sosyal ve ekonomik güce sahipti; tüccarlar ve toprak sahipleri sosyal ve ekonomik etkiye sahipti, dini liderler ise dini otoriteye sahipti. Daha sonra, dini eğitim almak için katılmaya yetkin olanların çemberi genişledi ve bu da birçoğunun Necef'e eğitim için göç etmelerine neden oldu, sonra da Necef'in ünlü rehberlerinin vekilleri olarak dönüş yaptılar, bu durum büyük yerel rehberlerin ölümleriyle denk geldiği bir zamanda gerçekleşti.

Necef öğrencileri

1950’li yıllarda, Necef'ten dönen öğrenci dalgası, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi yerlere, yüksek eğitimli din adamlarını içeriyordu. Bu din adamları, Irak'ta yaşayan büyük Ayetullahlar olarak bilinen kişilerin öğretilerini yaymaya başladılar. Bu kişiler arasında, Seyyid Ebu'l-Hasan el-İsfahani (ö. 1946), Şeyh Muhammed Rıza Al Yasini (ö. 1951) ve Seyyid Muhsin el-Hakim (ö. 1970) gibi isimler yer alıyorduEl-Hakim'in ölümünden sonra yetki Necef ve Kum arasında bölündüğünde, yasa koyucuların Seyyid Ebu el-Kasım el-Hui'yi (ö. 1992) taklit etmeye başlamasıyla Necef'te en yüksek otorite geleneği devam etti. Seyyid el-Hui'nin ölümünden sonra, Körfez'deki çoğu Şii, aynı zamanda Seyyid el-Hui'nin ölümünden bir yıl sonra vefat eden Muhammed Rıza el-Kelbeykani'yi taklit etmeye başladı.

Eski ailelerin üyeleri, sosyal ve ekonomik etkiye sahip olan tüccarlar ve toprak sahipleri ile nüfuzu paylaşırken, aralarındaki din adamları da dini otoriteye sahipti.

1993 yılından bu yana, Seyyid Ali es-Sistani, dünyadaki çoğu Şii'nin, Körfez'deki çoğu Şii de dahil olmak üzere, çoğunluğunun takip ettiği en üst düzey dini otorite haline geldi. Ancak KİK ülkelerindeki bazı Şiiler, diğer dini otoriteleri taklit etmeye başladılar. Bu otoriteler arasında, Şeyh el-Vahid el-Horasanî, Seyyid Sadık el-Şirazi (Kum'da), İran'ın Yüksek Lideri Ayetullah Ali Hamaney gibi isimler bulunuyor. Ayrıca, bazıları, Lübnanlı dini lider Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'ı (ö. 2010) taklit etmeye devam ettiler.

Vekiller ve otoriteler

Yerel din adamları (vekiller) ile yurtdışındaki büyük dini otoriteler arasındaki ilişki, ‘karşılıklı meşruiyete’ dayanır. Otorite Irak, İran veya Lübnan'daki ilahiyat okullarında uzmanlığını kanıtlarken, ajanlar onun otoritesini teşvik etmek ve kendi toplumlarındaki insanları onu taklit etmeye ikna etmekle meşgul. Bölgelerinde çok popüler olan yerel din adamları, meşruiyetlerini, Gaîb İmam adına hareket eden mercilerin ajanları ve temsilcileri olmaktan alıyorlar. Ancak geleneksel eğitim merkezinde etkili bir dini lider, fetvalarını takip edecek ve onun görüşüne rehberlik edecek takipçilere ihtiyaç duyar. Makama talip olan ve çok sayıda taklitçi elde etmek isteyen gayretli kişi için bunun en önemli anahtarı, kendi otoritesini destekleyebilecek ehil temsilcileri kendine çekmek ve onu diğer otoritelere karşı teşvik etmektir. Bu, Necef ve Kum'da yaşayan bazı dini otoritelerin Körfez toplumlarındaki taklitçileri çekmedeki başarısını açıklıyor.

Fotoğraf Altı: Seyyid Ali es-Sistani, Mart 2021, Necef. (AFP)
Seyyid Ali es-Sistani, Mart 2021, Necef. (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre Körfez ülkelerindeki ajanların büyük bir kısmı aslında yüksek eğitimli ve hatta bazıları içtihat derecesine ulaşmış durumda. Bu kişiler, toplumlarında ve ülkelerinde büyük bir saygı görürler. Örneğin, 2004 yılında vefat eden Şeyh Muhammed el-Haciri, tanınmış bir alimdi ve müçtehit olarak anılırdı. Ayrıca, Adalet Bakanlığı'nda bir yargıç olarak görev yapıyordu ve el-Hasa'daki Şii toplumuyla ilgili vakıflar, evlilik, boşanma, miras ve dini vakıflar gibi konularla ilgili görevleri üstleniyordu. El-Katif'de başka bir Şii yargıç daha bulunur. Hacri, bazı İranlı ve Iraklı öğrencilerinin Suudi Arabistan'da taklitçi olmasına ve öğrencileri arasında Kum'daki Seyyid Sadık el-Şirazi olmasına rağmen otoriteye karşı çıkmadı. Medine'de Şeyh Muhammed el-Ömeri (ö. 2011) 1951'den beri Batı Suudi Arabistan'daydı ve ölümüne kadar yabancı üst düzey yetkililerin ana vekiliydi.

Ömeri'nin cenazesi ve ölümünden sonra düzenlenen taziye konseyi, onun yalnızca Suudi Arabistan'da değil, tüm dünyadaki Şiiler arasında Şii toplumunda yüksek dini ve ilmi statüsünün kanıtıydı. İran Lideri Ali Hamaney ve Irak'taki en yüksek dini otorite olan Seyyid Ali es-Sistani gibi figürler, onun cenazesini taziyelerini sundular. Bu durum şaşırtıcı değil çünkü yaşarken hacca giden tüm müçtehitlerin, Medine'deki mütevazı camisini ziyaret edip onun arkasında namaz kıldıkları biliniyordu. Bir başka örnek ise 2013 yılında vefat eden Şeyh Abdülhadi el-Fadli'dir. Arap dünyasının en büyük Şii siyasi partisi olan ed-Dava Partisi'nin etkili isimlerinden biriydi. Hamaney'in 1994 yılında otoritesini açıklamasının ardından el-Fadli, ölümüne kadar onun mutlak temsilcisi oldu.

Körfez bölgesinde, mevcut varış noktaları (Necef ve Kum) yerine Körfez'in içine aktarıldığı takdirde, oradaki herhangi bir otoriteyi güçlendirmeye yetecek kadar bol miktarda para var.

Şii çoğunluğun bulunduğu Bahreyn'de, hükümet tarafından atanan bir müçtehit ve Caferi yargıç olan Şeyh Süleyman el-Medeni (ö. 2003) gibi, Bahreyn'deki iktidar ailesini destekleyen bir dizi üst düzey din adamı vardı ve halen de öyle. O, hükümet tarafından atanmış bir müçtehit ve Câferî yargıçtı. Kuveyt'te, nüfusun yaklaşık yüzde 30'unu oluşturan Şiiler arasında, ünlü Şii din adamları bulunuyor. En önde gelenlerden biri, Kuveytli tek müçtehit olduğu iddia edilen Seyyid Muhammed Bakır el-Mehri (ö. 2015) idi. Ancak dini otoriteye karşı olduğunu beyan etmedi ve Kuveytli Şii arkadaşları gibi Kuveyt'teki yönetici ailenin destekçisiydi.

Fotoğraf Altı: Necef'teki İmam Ali'nin türbesi.
Necef'teki İmam Ali'nin türbesi.

Bugün Bahreyn ve Suudi Arabistan Krallığı'nda, kendi memleketlerinde ikamet edenlerin yanı sıra bir kısmı Necef'te, bir kısmı da Kum'da ikamet eden çok sayıda müçtehit alim bulunuyor. Bildiğimiz kadarıyla diğer KİK ülkelerinde müçtehit bulunmuyor ancak yakın gelecekte iktidar için çok sayıda güçlü aday ortaya çıkabilir. Bugün önerilen en öne çıkan isimler arasında, bir süre önce otoritesini ortaya koyan ve Necef Havzası’nın tanınmış alimlerinden biri olarak kabul edilen Bahreyn Şeyhi Muhammed Senad yer alıyor. Suudi Arabistanlılardan ise Necef'teki Sayın Münir El-Habbaz, kendi ülkelerinde geleneksel öğretimi öğreten Şeyh Ali el-Cezeri gibi bir grup alimin varlığına ek olarak, oradaki önde gelen alimlerden biri olarak kabul ediliyor.

Irak ve İran dışındaki liderler

Irak ve İran dışında herhangi bir Şii otoritenin ortaya çıkması, yerel bir din aliminin kararı meselesi olmanın ötesine geçiyor ya da sadece otoritesini ortaya koymadan ve ülkesinde taklitçileri çekmeden önce havzada tanınma süreciyle bağlantılı. Bu konuda başarılı deneyimler olsa da bunlar sınırlıdır. En önemli örneklerden biri, Lübnan'a geri dönmeden önce Necef'te varlığını kanıtlamış ve Güney Lübnan'daki Şii topluluğunun tarihi merkezi olan Cebel Amel'in yerel alimlerinin mirasıyla desteklenen Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'tır. Ayrıca Lübnan'daki açık siyasi ve sosyal ortam da ona yardımcı oldu ve bu da otoritesinin getirdiği yükleri kabul edilebilir bir şekilde yerine getirmesine olanak sağladı.

Dikkate alınması gereken başka şeyler de var, en önemlisi parasal kaynaklar. Başarılı bir otorite, resmi denetime tabi olmayan meşru hak fonlarından gelen fonlara ihtiyaç duyar; zira Şii havzalarının tarihi, otoritenin siyasi otoritelerden tamamen bağımsız olmasını gerektirir. Körfez bölgesinde, mevcut varış yerleri (Necef ve Kum) yerine Körfez'in içlerine aktarılırsa, oradaki herhangi bir otoriteyi güçlendirmeye yetecek miktarda para var. Diğer yandan gerçek şu ki Körfez Şiilerini, özellikle Şii vicdanına dayanan duygusal ve tarihsel bir bağlantı noktası oluşturan Necef'te, kendi fıkıh geleneklerini mevcut geleneksel referanslardan dönüştürmeye ikna etmek zordur. Buna göre KİK ülkelerinde Şii bir otoritenin ortaya çıkması, bu ülkelerin halkları ve hükümetleri arasında yerel çabalara dayalı ulusal uzlaşmayı gerektirir.

Sınır ötesi yetkililerle (İran ve Irak'a yerleşmiş) uzun süreli ilişkiler göz önüne alındığında, Körfez Şiilerinin kendi aralarında yaşayan, camilerinde namaz kıldıran, işlerini aracılar yerine günlük yaşamla yürüten bir dini otoriteye uyum sağlamaları için zamana ihtiyaçları olacak. Bu değişiklik Necef ve Kum otoritelerinin bölgedeki vekillerine gölge düşürecektir. Buna göre, yerel yönetim, özellikle yetkililerin sınır ötesi temsilcileriyle uğraşmak zorunda kalacak çünkü bu, üst yetkililerin temsiline dayalı olarak onların sosyal ve ekonomik statülerine yönelik bir meydan okuma oluşturacaktır. Her iddialı otoritenin karşı karşıya olduğu ciddi zorluk, bu vekillerin etkisini azaltmak olacaktır. Bunu ya geniş bir halk desteği tabanı oluşturan aşağıdan yukarıya bir yaklaşımla ya da üst otoritelerin temsilcilerinin desteğine dayanan yukarıdan aşağıya bir yaklaşımla başarmak mümkün olacaktır. Her iki seçenek de vekilleri, kendilerini aşmadan ve otoritesini tanıtmadan önce bir zamanlar meslektaşları olarak kabul edilen yeni otoritenin otoritesine boyun eğmeye zorlayacaktır. Bu nedenle, herhangi bir yeni otoritenin, toplumunun önde gelen din adamlarının güçlü, hatta sert direnişiyle karşılaşması muhtemeldir.

Körfez ülkelerindeki ajanların büyük bir kısmı aslında yüksek eğitimli ve hatta bazıları çalışkanlık derecesine ulaşmış durumda.

Körfez toplumlarının -diğerleri gibi- kabile/aile ve dini çizgilerdeki bölünmelerle dolu olduğunu belirtmek gerekir. Şii bileşen için, insanları onların takip ettiği referansa göre sınıflandırmak yaygındır, bu nedenle ‘Sistani’, ‘Şirazi’, ‘Hameney’ gibi terimler belirli bir aileyi veya belirli bir kasabayı veya en azından belirli bir camiyi işaret etmek için kullanılır. Bu tür bir özdeşleşme sosyal ittifaklar kurar ve destekler, bu da mevcut referanslardan desteğin kaydırılmasını zorlaştırır. Bir referansı destekleme taahhüdü, bir iletişim geçmişini, ilişki ağlarını ve değişime direnebilecek sosyal ittifakları gerektirir. Ayrıca, yerel bağlama entegre edilen yeni otorite, iç protestolar veya diğer ülkelerle askeri çatışmalar gibi içişlerine ilişkin kritik durumlarla ilgili fetva verme zorunluluğunu da duyacaktır. Ayrıca Arap Yarımadası bölgesinde güçlü bir ruhban okulu bulamıyoruz ve bu nedenle Kum ve Necef otoriteleriyle rekabet eden bir otoritenin ortaya çıkma fırsatı sınırlı kalıyor.

Yerel havzalar

Bilimsel güvenilirliğe sahip yerel bir havzanın varlığı otorite için ikincil bir konu değildir. Herhangi bir güçlü otorite, üç temel görevi yerine getirmek için gelişmekte olan bir ilim havzasının varlığını gerektirir:

1-Ona akademik ve entelektüel faaliyetler için bir platform sağlamak.

2-Toplumda ve ötesinde daha geniş bir temsilci ağı olarak hizmet edecek gelişmiş bir kadro da dahil olmak üzere, derslerini ve hükümlerini kendi topluluklarına aktarabilecek bir öğrenci nesli geliştirmek.

3-Her seviyede yerel öğrencilerin kapsanması, Irak veya İran'a seyahat etme ihtiyacını azaltmak için önemlidir, bu da ileri düzeyde dini eğitim almak için gereksinimi azaltır. Zamanla ve havzanın itibarının artmasıyla, bölgeden dışarıdan gelen öğrencilerin Şii mezhebine dini eğitim almak için Körfez'deki havzalara gitmeye başlaması muhtemeldir.

Vekiller ve Otorite’nin yetkileri

Yerel bir Şii Havzası’nın yükselerek Şii toplumu içerisinde ileri bir statüye ve nüfuza ulaşması durumunda, Vesayet devleti (Suudi Arabistan veya Bahreyn), Şii toplumu üzerinde yalnızca kendi topraklarında değil, hatta belki Şii çoğunluğun bulunduğu ülkelerde (İran ve Irak) nüfuz sahibi olabilecektir. Siyasi yatırım, Suudi Arabistan veya Bahreyn'den Şii din adamlarının, Azerbaycan, Hindistan, Pakistan ve Afganistan gibi geleneksel Şii merkezlerin dışında büyük Şii nüfusa sahip ülkelere gönderilmesini içerebilir. Böyle bir hamle Suudi-İran rekabetinde yeni bir aşamayı temsil edecek, zira Suudi Arabistan küresel Şii sahnesinde İran'la rekabet ederken Sünni toplumların büyük bir kısmındaki liderlik konumunu da koruyacaktır.

Siyasi yatırım, Suudi veya Bahreynli Şii vaizleri, geleneksel Şii merkezinin dışında, büyük Şii nüfusa sahip ülkelere göndermek olacaktır.

Necef veya Kum'daki yüksek otorite geleneğini sürdürmek mevcut bir seçenek olmaya devam ediyor. Ancak otorite ile mezhep mensupları arasındaki ilişkiyi, mezhep mensuplarının mezhep mahremiyetini ve Körfez ülkelerinin egemenliğini koruyacak şekilde yeniden düşünmesi gerekecek. Yeni ilişkinin önemli özelliklerinden biri, dini liderin baş temsilcilerine, dini hükümlerin gerekli olduğu konularla ilgili daha geniş yetkiler verilmesi ve dini liderin vatandaşların Şii mahkemelerin yargı yetkisi altında olan boşanma, ayrılık, miras, vakıf gibi kişisel durumlar ve diğer medeni konularla doğrudan ilgilenme rolünün azaltılmasıdır. Bu, içlerinde anlaşmazlık bulunan davalar için, vatandaşların detaylı bilgileriyle birlikte ülkelerindeki Şii vatandaşlarınca dini mahkemelerde anlaşmazlıkların çözümlenememesi durumunda, dini liderin ofisine sunulur ve ofis personeli, kendi ülkelerinin atadığı Şii hakimlerinden daha nitelikli olmayan kişilerce ele alır. Dini liderin ofislerinin bu tür bir yetki kullanımı, bu ülkelerin içişlerine müdahale olarak kabul edilir ve özellikle Körfez ülkelerinin vatandaşlarından oluşan din adamlarının bu konularla başa çıkmak için yetkin oldukları göz önüne alındığında, bu tür bir uygulamaya gerek duyulmaz.

Dini otoritenin kişisel durumları yönettiği ve dini yetkinin uygulandığı ‘dini merci’ sorunu, hem yerel hem de sınırları aşan dinî otoriteler için en önemli zorluklardan biridir. Bu sorun, yerel yasaları ve Şii fıkhını dikkate alan bir düzenleme çerçevesinde ele alınmadığı sürece çözümlenmesi zor bir hal alır. Dinî otorite, her ayrıntıya müdahale etmez, ancak yetkili bilginlere hüküm verme yetkisi tanır. Bu nedenle, en ideal çözüm, hâkimlerin, kendi mezheplerinin içtihatlarına göre vasıflandırılmış, toplumlarının koşulları hakkında bilgi sahibi ve ülkelerindeki hukukun otoritesine tabi olan toplum üyelerinden seçilmesinde yatıyor. Dinî otorite için, toplumun bir üyesinin bu yetkiye layık olduğu takdirde, bu toplum için bir artı olacaktır; ancak bu başarılamazsa, yerel konular yine yasa ve Şeriat hükümleri çerçevesinde korunacaktır.

*Bu haber Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Katar-İran görüşmeleri: Gerilimi düşürme ve diyaloğu yeniden başlatma çabası

Pezeşkiyan, Perşembe günü Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşürken (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, Perşembe günü Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşürken (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

Katar-İran görüşmeleri: Gerilimi düşürme ve diyaloğu yeniden başlatma çabası

Pezeşkiyan, Perşembe günü Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşürken (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, Perşembe günü Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşürken (İran Cumhurbaşkanlığı)

Washington ile Tahran’ı yeniden diplomatik sürece döndürmeye yönelik arabuluculuk girişimleri sürüyor. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Perşembe günü Tahran’da gerçekleştirdiği temaslarda gerilimin azaltılması, diyalog için uygun koşulların oluşturulması ve daha önce varılan mutabakatların yeniden canlandırılması konularını ele aldı.

Muhammed bin Abdurrahman, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile bir araya geldi. Mutabakat zaptının yeniden uygulanmaya başlanması ve anlaşmazlıkların diyalog yoluyla çözülmesi çağrısında bulunan Pezeşkiyan, “Kabul edilemez bazı olaylar yaşandı. Ancak İran ve Katar, karşılıklı anlayış yoluyla bunların üstesinden gelebilir» dedi.

Pezeşkiyan, “Mantık, mutabakat zaptının daha önce uygulanan yöntemle yeniden hayata geçirilmesini ve meselelerin diyalog yoluyla çözülmesini gerektiriyor” ifadelerini kullanarak, İran’ın savaş istemediğini ve çatışmaların yayılmasını hedeflemediğini vurguladı.

ABD’li yetkililere, bölgeye yeniden sükûnetin dönmesini engellemeye çalışan sesleri görmezden gelmeleri çağrısında bulunan Pezeşkiyan, Tahran’ın güce boyun eğmeyeceğini ve İranlıların tüm meşru haklarına uluslararası hukuk çerçevesinde saygı gösterilmesi gerektiğini söyledi.

Savaşın sürmesinin İran’a, bölgeye ve dünyaya zarar verdiğini belirten Pezeşkiyan, İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan açıklamaya göre, ABD, İsrail ve hatta İran içindeki bazı tarafları anlaşmaya varılmasını engellemeye çalışmakla suçladı.

grthyju
Galibaf, bugün Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşmelerde bulunuyor (İran Meclisi)

Pezeşkiyan, Katar, Pakistan ve Umman Sultanlığı’nın arabuluculuk çabalarına teşekkür ederken, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani’yi İran’a davet etti. Pezeşkiyan, söz konusu ziyaretin iki ülke arasındaki belirsizlik ve yanlış anlamaların giderilmesine yardımcı olabileceğini ifade etti.

Katar Başbakanı ise savaşın bölge içinden başlamadığını, dışarıdan dayatıldığını belirterek, bedelini tüm bölge ülkelerinin ödediğini söyledi.

“Güç ve tehdit dili çözüm değildir” diyen Al Sani, istikrarın, güvenliğin ve ekonomik sükûnetin yeniden sağlanması için akılcılık ve mantık temelinde diplomasinin bölgeye geri dönmesi çağrısında bulundu. Bu açıklamalar İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan bildiride yer aldı.

Al Sani, Katar’ın daha önceki mutabakatların uygulanmasını desteklediğini belirterek, Pakistan ve Umman’ın bu yöndeki çabalarına işaret etti. Ayrıca, istikrarın yeniden sağlanması için gerekli ortamın oluşturulması amacıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile temaslarını sürdürdüğünü kaydetti.

Önümüzdeki günlerin yoğun ve hareketli geçeceğini söyleyen Al Sani, Katar heyetinin Cuma gününden itibaren yeni diplomatik girişimlere başlayacağını belirtti. Bu çabaların istenen sonuçlara ulaşmasını ve diplomasi yoluyla pratik çözümlerin önünün açılmasını umduğunu dile getirdi.

6k78l
Arakçi, bugün Tahran’da Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani’yi kabul etti (İran Dışişleri Bakanlığı)

Al Sani, Doha’nın elektrik ve enerji başta olmak üzere çeşitli alanlarda İran’la iş birliğini genişletmeye de hazır olduğunu söyledi. Katar’ın pilotlar meselesinde İran’a kapılarının açık olduğunu belirten Al Sani, İranlılarla ilgili konuların samimiyetle takip edileceğini ifade etti.

Katar Başbakanı Galibaf ve Rızai ile de görüştü

Muhammed bin Abdurrahman, İran Meclis Başkanı ve müzakere heyeti başkanı Muhammed Bakır Galibaf ile de bir araya geldi. Galibaf, görüşmede bölgede gerilimin düşürülmesi çağrısında bulundu.

Katar Dışişleri Bakanlığı, iki tarafın bölgedeki gelişmeleri, gerilimi azaltmaya yönelik girişimleri ve diyaloğun yeniden başlaması için uygun koşulların oluşturulmasını ele aldığını açıkladı.

Katar Başbakanı görüşmede diplomatik sürecin yeniden başlatılması gerektiğini vurgulayarak, diyalogun anlaşmazlıkların çözülmesi ve daha fazla tırmanışın önlenmesi için en iyi yol olduğunu ifade etti.

Muhammed bin Abdurrahman ayrıca İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ile görüştü. Rızai, görüşmede Tahran’ın Washington’a duyduğu güvensizliği yineleyerek, ABD’yi diplomasiye ve müzakerelere defalarca ihanet etmekle suçladı.

Rızai, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmasından önce Beyaz Saray’ın Tahran’ın şartlarının uygulanması için somut adımlar atması gerektiğini söyledi.

ABD’nin İran’a yönelik yeni bir askeri harekât başlatması halinde ülkesinin Washington’ın askeri ve ekonomik çıkarlarını hedef alacağı uyarısında bulunan Rızai, verilecek karşılığın tarihe geçeceğini savundu.

Al Sani ise İran’ın zor koşullarda Katar’a sağladığı yardımlardan duyduğu memnuniyeti dile getirerek, Doha’nın Tahran’la iş birliği yapmaktan hiçbir zaman kaçınmadığını ve mevcut bölgesel koşullarda bu iş birliğini sürdürmeye istekli olduğunu söyledi.

Hürmüz Boğazı ve deniz ulaşımı da gündemdeydi

Katar Başbakanı, Tahran’daki temaslarına İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile yaptığı görüşmeyle başladı. İki taraf görüşmede gerilimin azaltılması, diyalog için gerekli koşulların oluşturulması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına ilişkin düzenlemeleri ele aldı.

Katar Haber Ajansı, görüşmelerde boğazda ortak ve geçici bir deniz koridoru oluşturulmasını ve mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngören önerilen geçici çerçevenin de ele alındığını bildirdi.

Muhammed bin Abdurrahman, komşu ülkelerin egemenlik haklarına ve deniz ulaşım özgürlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulayarak, anlaşmazlıkların diyalog yoluyla çözülmesi için diplomatik çabaların sürdürülmesi çağrısında bulundu.

Arakçi de Katar’ın gerilimi azaltmaya ve diyaloğu desteklemeye yönelik çabalarının sürmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari, ziyaret arifesinde yaptığı açıklamada, Doha’nın Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer özgürlüğünün 28 Şubat’tan önceki durumuna dönmesini istediğini söylemişti.

İran’ın İLNA haber ajansı ise ziyaretin, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi’nin Tahran’a gerçekleştirdiği benzer temasların ardından, İran ile ABD arasındaki arabuluculuk girişimleri kapsamında yapıldığını bildirdi.

Katar, savaş sırasında Washington ile Tahran arasında gayriresmî arabulucu rolü üstlenmiş, haziran ayında sağlanan ateşkesten önce yürütülen temaslara da katılmıştı. Ancak daha sonra mutabakatların çökmesiyle birlikte gerilim yeniden tırmanmıştı.

Tanker saldırısı

Al Sani’nin Tahran ziyareti, İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Merkezi’nin Perşembe sabahı yaptığı, Hürmüz Boğazı’nda bir tankerin kimliği belirsiz bir mühimmatın isabet etmesi sonucu yangın çıktığına ilişkin açıklamanın ardından gerçekleşti. Yetkililer, daha sonra kontrol altına alınan yangında mürettebatın tamamının güvende olduğunu bildirdi.

Boğazdan geçen petrol miktarı son üç ayın en düşük seviyesine geriledi. Reuters’ın gemi takip verilerine dayandırdığı bilgilere göre Pazartesi günü Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol miktarı günlük 5 milyon varili aşmazken, savaş öncesinde bu rakam yaklaşık 20 milyon varil seviyesindeydi.

İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad, petrol ihracatının gerilemesine rağmen tamamen durmadığını ve uzak sulardaki müşterilere yönelik sevkiyatların sürdüğünü söyledi. Daha fazla ayrıntı vermeyeceğini belirten Paknejad, bu tür bilgilerin açıklanmasının düşmana bunlardan yararlanma imkânı sağlayabileceği uyarısında bulundu.

Uluslararası Denizcilik Örgütü, 28 Şubat’tan bu yana Hürmüz Boğazı’nda 70 olay yaşandığını ve bu olaylarda 19 denizcinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Washington ekonomik baskıyı artırıyor

ABD’nin İran’a yönelik saldırıları son haftalarda büyük ölçüde dururken, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) yaklaşık bir aydır İran içinde yeni bir saldırı düzenlediğini açıklamadı. Washington ise Tahran ve onun ticari ortakları üzerindeki ekonomik baskıyı ve yaptırımları genişletmeye yöneldi.

CENTCOM, Perşembe günü yaptığı açıklamada, İran’a yönelik ablukanın başlamasından bu yana 75 ticari geminin rotasının değiştirildiğini, üç geminin faaliyetlerinin engellendiğini ve kurallara uyulup uyulmadığının kontrolü amacıyla iki gemiye çıkıldığını duyurdu.

Axios, Çarşamba günü yayımladığı haberinde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun müttefik ülkelerdeki bazı mevkidaşlarına, Washington’ın şu aşamada İran’a yönelik yeni saldırılar başlatmayı beklemediğini, ancak Tahran’ın saldırıya geçmesi halinde karşılık verme seçeneğinin saklı tutulduğunu söylediğini aktardı.

ABD Başkanı Donald Trump ise Çarşamba günü, Cuma günü altıncı ayını dolduracak savaşın ne zaman sona ereceğine ilişkin bir takvimi olmadığını belirterek, ABD’nin çok büyük bir farkla kazandığını düşündüğünü söyledi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ABD’nin yaptırımlar konusunda attığı son adımları tam bir maskaralık olarak nitelendirdi.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf da ayrı bir paylaşımında, Çin’in ABD’nin ekonomik çıkarma günü politikasını reddetmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Çin’in İran’a yönelik yasa dışı yaptırımları reddeden ilkesel tutumunu memnuniyetle karşılıyoruz” dedi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’e, BM Güvenlik Konseyi Başkanına ve üye ülkelere gönderdiği mektupta, uluslararası örgütten ABD yaptırımlarının İran üzerindeki insani ve insan hakları etkilerinin değerlendirilmesini ve bu konuda bir rapor hazırlanmasını istedi.

Arakçi, ABD’nin uygulamalarının gıda, ilaç, sağlık hizmetleri, enerji, ulaşım, insani yardımlar ve temel ihtiyaçlara erişim üzerindeki etkilerinin incelenmesini talep etti.

İran Dışişleri Bakanı ayrıca BM Güvenlik Konseyi ve üye ülkeleri, Washington’ın uyguladığı tek taraflı ve ikincil yaptırımları kınamaya çağırdı.

Arakçi, hükümetlerden, kendi ifadelerine göre ülkeleri Tahran’la yürüttükleri yasal ekonomik ve ticari ilişkileri değiştirmeye zorlamayı amaçlayan yaptırımları tanımamalarını ve uygulamamaları istedi. ABD’ye de diğer ülke ve şirketler üzerinde İran’la ticari ilişkilerini azaltmaları yönündeki baskıya son verme çağrısında bulundu.

Hürmüz konusunda anlaşmazlık sürüyor

Katar’ın arabuluculuk girişimi, Hürmüz Boğazı konusundaki anlaşmazlıkların siyasi sürecin yeniden başlamasının önündeki en büyük engellerden biri olmaya devam ettiği bir dönemde yürütülüyor.

Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibbi, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İslamabad Mutabakat Zaptı’na geri dönmemesi ve İran’ın şartlarını yerine getirmemesi halinde Tahran’ın boğazı yeniden açmayacağını söyledi.

Muhibbi, Tahran ile Maskat’ın boğaz suları ve İran ile Umman’ın buradan elde edilecek gelirlerdeki payı konusunda iki taraf için de kabul edilebilir düzenlemelere ulaştığını duyurdu.

Ancak üst düzey bir İranlı kaynak daha sonra Reuters’a, Hürmüz Boğazı konusunda Umman’la henüz nihai bir anlaşmaya varılmadığını ve düzenlemelerin ayrıntıları üzerindeki görüşmelerin sürdüğünü söyledi.

İran Genelkurmay Başkanlığına bağlı Defa Press sitesi ise Perşembe günü, Tahran ile Maskat’ın haftalar süren görüşmelerin ardından ticari gemilerin geçişi için ortak ve geçici bir deniz koridoru oluşturulması konusunda mutabakata vardığını bildirdi.

Site, söz konusu mutabakatın Hürmüz Boğazı’nın derhal yeniden açılacağı anlamına gelmediğini vurguladı.

Habere göre, gemilerin Umman Denizi’nden Basra Körfezi’ne giriş güzergâhı tamamen İran karasularından geçecek. Çıkış güzergâhının bir bölümü de İran sularında bulunacak.

Koridorun, aralarında yaklaşık iki deniz mili mesafe bulunan, zıt yönlerdeki iki geçiş hattından oluşacağı ve toplam genişliğinin yaklaşık yedi deniz miline ulaşacağı belirtildi.

Defa Press, güzergâhın İran Dışişleri Bakanlığı, Limanlar ve Denizcilik Örgütü, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanlığı’nın katıldığı teknik çalışmalar sonucunda belirlendiğini aktardı.

Sitede, koridorun geçici olarak tanımlanmasının bunun deneme niteliğinde olduğu anlamına gelmediği, ilerleyen dönemde yerini kalıcı deniz ulaşımı düzenlemelerine bırakacağı ifade edildi.

Tahran’ın talep ettiği değişiklikler arasında, son aylarda ABD’nin ticari gemileri kullanmaya yönlendirdiği Umman karasularındaki güney rotasının resmen kapatılması da bulunuyor.

Söz konusu düzenlemenin uygulanmasının ardından Uluslararası Denizcilik Örgütü’ne bu rotanın kapatıldığına ilişkin bildirim yapılacağı belirtildi.

İran ve Umman’ın daha sonra yaklaşık 58 yıldır yürürlükte bulunan deniz trafik ayırma düzeninin yerine geçecek yeni bir sistem üzerinde müzakere edeceği, bu görüşmelerin ise 30 ila 60 gün sürebileceği kaydedildi.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, Maskat ile sağlanan mutabakatın Hürmüz Boğazı’nın tamamen yeniden açıldığı anlamına gelmediğini belirtti.

Garibabadi, Tahran’ın şartlarını ekonomik ablukanın kaldırılması, savaşın tüm cephelerde kalıcı biçimde sona erdirilmesi ve İslamabad Mutabakat Zaptı’nda yer alan ABD taahhütlerinin yerine getirilmesi olarak sıraladı.

Defa Press, Tahran’ın İslamabad Mutabakat Zaptı kapsamında ABD’nin üstlenmesini istediği yükümlülükleri de sıraladı. Bunlar arasında İran’a yönelik askeri operasyonların ve tehditlerin kalıcı biçimde durdurulması, ekonomik ablukanın kaldırılması, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması, yeni yaptırımlar uygulanmaması ve ABD’nin bölgedeki askeri güç ve teçhizatını artırmaması yer aldı.

Tahran, karşılıklı adımların atılmasından önce bu taahhütlerin uygulanmasının gözlemlenebilir ve doğrulanabilir olmasını şart koşuyor.

İran’ın buna karşılık atacağı adımlar arasında Umman’la varılan geçici mutabakatın uygulanması ve ticari gemilerin geçişine izin verilmesi bulunuyor.

Siteye göre, mutabakatın yürürlüğe girmesi halinde yeni koridor yalnızca ticari gemilere tahsis edilecek ve hiçbir askeri geminin geçişine izin verilmeyecek. Gündemdeki düzenlemeler ayrıca koridorun güvenliğinin sağlanmasını ve deniz mayınlarından temizlenmesini de kapsıyor.

Washington ise Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor. Bir ABD’li yetkili Axios’a yaptığı açıklamada, tanker geçişlerinin artmasının ve koridorun büyük bölümündeki mayınların temizlenmesinin, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bir baskı aracı olarak kullanma kapasitesini azalttığını söyledi.


İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed, İİT Genel Sekreteri seçildi

Yeni Genel Sekreter İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed (İslam İşbirliği Teşkilatı)
Yeni Genel Sekreter İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed (İslam İşbirliği Teşkilatı)
TT

İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed, İİT Genel Sekreteri seçildi

Yeni Genel Sekreter İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed (İslam İşbirliği Teşkilatı)
Yeni Genel Sekreter İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed (İslam İşbirliği Teşkilatı)

İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) üye ülkelerin dışişleri bakanları bugün 57 ülkeyi bünyesinde barındıran teşkilatın yeni genel sekreteri olarak Moritanyalı diplomat İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed’i seçti.

Veled eş-Şeyh Ahmed, Dışişleri Bakanları Konseyi’ne yaptığı ilk açıklamada, “Bugün beni seçmeniz, meslek hayatımdaki en büyük sorumluluk ve uluslararası, bölgesel ve ulusal hizmette geçirdiğim 30 yılı aşkın sürenin ardından aldığım en yüksek nişandır” dedi.

Veled eş-Şeyh Ahmed, görevi Kasım 2021’de devralan ve görev süresi resmen Kasım 2026’da sona erecek olan Çadlı Hüseyin İbrahim Taha’dan devralacak.

Moritanyalı diplomat, teşkilatın genel sekreterlik merkezinin bulunduğu Suudi Arabistan’ın batısındaki Cidde’ye, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki çalışmaları ile kriz bölgelerinde geçen 30 yılı aşkın deneyimini beraberinde getiriyor.

Örgütün tüzüğüne göre genel sekreterin görev süresi 5 yıl olup, bir kez yenilenebiliyor. Genel sekreter, üye ülkelerin dışişleri bakanlarından oluşan Konsey tarafından; adil coğrafi dağılım, rotasyon ve fırsat eşitliği ilkeleri doğrultusunda, liyakat, dürüstlük ve deneyim kriterleri dikkate alınarak seçiliyor.

Tüzükte görevin Arap, Afrika ve Asya grupları arasında belirli bir sıra izleyerek devredilmesine ilişkin sabit bir düzenleme bulunmuyor. Bunun yerine rotasyon ve adil coğrafi dağılım, seçimde temel ilkeler olarak kabul ediliyor.

Afrika Birliği (AfB), geçtiğimiz şubat ayında Veled eş-Şeyh Ahmed’in 2027-2032 dönemi için genel sekreterlik görevine adaylığını resmen onaylamış ve Moritanya’yı Kuzey Afrika bölgesi kapsamında değerlendirmişti.

İİT tüzüğünde genel sekreterin rolünün diplomatik temsil ile sınırlı tutulmadığı belirtiliyor. Buna göre genel sekreter, İslam zirveleri ile Dışişleri Bakanları Konseyi’nin aldığı kararların uygulanmasını takip etmek, teşkilatın organlarının çalışmalarını koordine etmek ve örgütün hedeflerine hizmet edebilecek veya bu hedeflerin önünde engel oluşturabilecek konuları gündeme taşımakla da görevlendiriliyor.


Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Umman ve İran, salı günü, Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılması için geçici bir çerçeve üzerinde anlaşmaya vardı. Anlaşma, ortak bir geçici denizcilik koridorunun oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngörüyor. İki ülke ayrıca kalıcı bir geçiş koridoru ve gelecekte gemi trafiğinin yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda müzakereleri sürdürme kararı aldı.

Anlaşma, Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi'nin Tahran'a gerçekleştirdiği çalışma ziyareti sırasında sağlandı. Busaidi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Görüşme, iki ülke arasında boğazdaki deniz ulaşımının yeniden düzenlenmesine ilişkin haftalardır sürdürülen teknik müzakerelerin ardından gerçekleşti.

Umman Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak açıklamada, görüşmelerde iki ülkenin egemenliklerini ve egemenlik haklarını koruyacak şekilde Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılmasına verdiği önemin ele alındığı belirtildi.

Açıklamada, mevcut koşullar ve son savaşın boğaz üzerindeki etkileri dikkate alınarak, "uygulanabilir ve hayata geçirilebilir bir temel" oluşturacak "aşamalı bir çerçeve" üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğu kaydedildi.

Önerilen çerçeve, Hürmüz Boğazı'ndan ortak bir geçici denizcilik koridoru oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin uygulanmasını içeriyor.

srgthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi ile görüşmeler gerçekleştirirken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Taraflar ayrıca kalıcı bir denizcilik koridoru ile boğazın gelecekteki yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda anlaşmaya varılması amacıyla teknik müzakerelerin sürdürülmesi üzerinde mutabık kaldı. Bunun yanı sıra, bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve ilgili denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı.

Maskat ve Tahran, Körfez'in sularına kıyısı bulunan bölge ülkeleriyle ortak görüşmeler yapılmasının önemini de vurguladı. İki taraf, uluslararası hukuk hükümlerine uyulması ve kıyı devletlerinin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Haftalar süren müzakereler

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan görüntülere göre Arakçi, Busaidi'yi bakanlık binasına gelişinde karşıladı. Ardından iki bakan görüşmelere başladı.

İran devlet haber ajansı İSNA, görüşmelerin ana gündem maddesinin Tahran ile Maskat arasında Hürmüz Boğazı'nda gemilerin güvenli geçişi için bir su koridorunun belirlenmesine ilişkin anlaşma ve bu konudaki son mutabakatların gözden geçirilmesi olduğunu bildirdi. Busaidi'nin ziyareti sırasında başka üst düzey İranlı yetkililerle de görüşmesi bekleniyor.

Ortak açıklama, tarafların üzerinde uzlaştığı unsurları açık biçimde ortaya koyan ilk resmi açıklama oldu. İran tarafından son haftalarda yapılan açıklamalar ise teknik müzakerelerde ilerleme sağlandığı ve deniz ulaşım güzergâhlarına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya varıldığı yönündeki ifadelerle sınırlı kalmıştı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi pazartesi günü, Umman ile görüşmelerin "devam ettiğini" ve iki tarafın bir mutabakat zaptını kesinleştirmek ve nihai bir formüle ulaşmak için "son rötuşları" yaptığını söylemişti.

Bekayi, 15 Ağustos'ta yaptığı açıklamada ise iki ülkenin gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya vardığını ve ulaşılan düzenlemelere ilişkin ortak bir açıklama hazırladığını duyurmuştu.

dfvgthyj
Gemiler, 25 Ağustos 2026 Salı günü İran'ın güneyindeki Bender Abbas kıyıları açıklarında Hürmüz Boğazı'nda (Reuters

Salı günkü görüşme öncesinde Busaidi ile Arakçi arasında cuma günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirilmişti. Umman Haber Ajansı, iki bakanın "diyalog ve müzakerelerin yeniden başlaması için uygun koşulların hazırlanmasının yolları ile Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımındaki gelişmeleri" ele aldığını bildirmişti.

Ajansa göre taraflar, deniz ulaşımının özgürce ve kesintisiz şekilde yeniden başlamasını, bölgenin güvenliği ve istikrarını destekleyecek "pratik mutabakatlara ulaşmak için görüşmelerin sürdürülmesinin önemini" vurguladı.

Geçici koridordan kalıcı güzergâha

Arakçi daha önce boğaza ilişkin müzakerelerin, ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan ayrı teknik bir süreç olduğunu belirtmişti. Arakçi, İran Silahlı Kuvvetlerinin de katılımıyla iki ülkenin uzmanlarının yeni deniz koridorlarına ilişkin düzenlemeler üzerinde çalıştığını söylemişti.

Tahran, önceki müzakerelerde, onlarca yıldır uygulanan deniz ulaşım sisteminin aşamalı olarak değiştirilmesini ve gemi trafiğinin yönetiminde İran'a daha büyük bir rol verilmesini öngören bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ortak açıklama öncesinde İranlı yetkililer tarafından aktarılan ayrıntılara göre geçiş aşamasında gemilerin İran kıyıları ile Lark Adası yakınlarındaki kuzey koridorundan Basra Körfezi'ne girmesi, Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkması planlanıyordu.

Tahran, bu aşamanın iki ila dört ay veya daha uzun süre devam edebileceğini, ardından kalıcı bir düzenleme kapsamında "orta güzergâha" geçilebileceğini belirtmişti.

Ancak Umman-İran ortak açıklamasında salı günü geçici koridorun yeri veya coğrafi güzergâhı belirtilmedi. Açıklamada ayrıca Tahran'ın daha önce ortaya koyduğu, giriş ve çıkış sorumluluklarının nasıl paylaşılacağına ilişkin ayrıntılar da açıkça benimsenmedi.

Buna karşılık açıklamada, gelecekte boğazın yönetimine ilişkin düzenlemeler ile kalıcı denizcilik koridorunun bundan sonraki müzakerelerin açık gündem maddeleri olacağı ilk kez resmen kabul edildi.

Bu yaklaşım, gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgilerin paylaşılması amacıyla İran-Umman ortak bir merkez kurulmasına yönelik daha önceki İran önerisiyle de örtüşüyor.

Yeni açıklama ise bunun ötesine geçerek bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve buna bağlı denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulmasını öngörüyor.

Yeniden açılma ve ücretler

Ortak açıklamada, İran'ın daha önce Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması için ortaya koyduğu şartlara açıkça yer verilmedi. Açıklamada ayrıca müzakerelerin önceki aşamalarında gündeme gelen geçiş ücretlerine ilişkin herhangi bir rakam da belirtilmedi.

Arakçi, Maskat ile yürütülen müzakereler sırasında deniz ulaşımının düzenlenmesi ve yeni geçiş koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik mutabakatların Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

Tahran, boğazın yeniden açılmasını askeri operasyonların durdurulması, ABD'nin İran limanlarına yönelik ablukasının kaldırılması ve İran petrol ihracatının yeniden başlamasına izin verilmesi şartlarına bağlamıştı.

İran daha önce yapılan görüşmelerin bazı aşamalarında, boğazdan geçen yüklerin değerinin yüzde 5 ila 7'si arasında değişen ücretleri gündeme getirmişti. Umman tarafında ise daha geniş bir uzlaşmanın parçası olarak yaklaşık yüzde 3'lük bir formül önerilmişti.

Ancak İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu pazar günü farklı bir düzenlemeyi kabul etti. Buna göre, geçişine izin verilen ülkelerin gemilerinden; seyir, sigorta, güvenlik, çevre hizmetleri ve özel koşullarda yakıt ikmali gibi hizmetler karşılığında ücret alınmasına izin veriliyor.

Parlamento metninde yük değerinin belirli bir yüzdesi şeklinde bir oran öngörülmüyor ve yalnızca geçiş yapılması karşılığında ücret alınması şartı getirilmiyor. Ücretlendirme, sağlanan hizmetlere bağlanırken ödemelerin İran riyaliyle veya Tahran'ın belirleyeceği herhangi bir para birimiyle yapılması öngörülüyor.

ABD ise İran'a Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımı üzerinde tek taraflı yetki verilmesine veya geçiş karşılığında zorunlu ücret uygulanmasına karşı çıkıyor ve boğazda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump da Hürmüz Boğazı'na ilişkin herhangi bir düzenlemenin ABD planının "önünde durması" halinde buna karşı mücadele edecekleri uyarısında bulunmuştu. Trump'ın açıklaması, Umman'ın İran ile yürüttüğü söz konusu mutabakat görüşmelerine işaret ediyordu.