Gazze’de savaşın başlamasından altı ay sonra Arap ülkelerinin tutumu

İsrail ile normalleşme, İsrail’in Filistin işgaline son vermesinin bir sonucu olmalı.

İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'a düzenlediği saldırılar sonrası ortaya çıkan yıkım, 29 Mart 2024 (Reuters)
İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'a düzenlediği saldırılar sonrası ortaya çıkan yıkım, 29 Mart 2024 (Reuters)
TT

Gazze’de savaşın başlamasından altı ay sonra Arap ülkelerinin tutumu

İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'a düzenlediği saldırılar sonrası ortaya çıkan yıkım, 29 Mart 2024 (Reuters)
İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'a düzenlediği saldırılar sonrası ortaya çıkan yıkım, 29 Mart 2024 (Reuters)

Hişam el-Gennam

İsrail'in Gazze'ye açtığı savaşın başlarından bu yana Suudi Arabistan'ın dört hedefi oldu. İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırılarını durdurma, Gazze’deki Filistinlilere insani yardımları ulaştırma, İsrail'in Filistinlileri yerinden etmesini ve savaşın başka ülkelerin topraklarına doğru yayılmasını engellemek. Açık ve ilan edilmiş bir takvime göre İsrail işgalinin sona ermesi ve 5 Haziran 1967'de İsrail tarafından işgal edilen topraklarda bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak barış sürecinin derhal başlatılması.

Arap ve İslam dünyasını başından beri bu hedeflerin arkasında ortak bir tutumda birleştirmeye çabalayan Suudi Arabistan, geçtiğimiz kasım ayında başkent Riyad'da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesi düzenledi. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, bu hedefleri gerçekleştirmek amacıyla dünyayı dolaşan Arap ülkelerinden heyetlere liderlik etti.

Abartıdan uzak bir şekilde, İsrail'in Filistinlileri Gazze'den sürme projesine Arap ülkelerinin şimdiye kadar engel olduğu söylenebilir. Hatta yerinden edilmenin artık geride kaldığı bile iddia edilebilir. Bugün İsrail'in müttefiki, Bileşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ndeki (BMGK) koruyucusu ve Gazze’deki ABD de dahil olmak üzere tüm dünya, yerinden edilmeyi reddediyor. Gerçi ABD, İsrail’in Gazze'ye yönelik saldırısının başlarında Gazzelilerin yerinden edilmesini pazarlamaya çalışmıştı. Zira herkes, İsrail’in Gazze’ye saldırılarının başlamasından hemen sonra ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken'in Mısır'a yaptığı ziyareti ve savaş bitene kadar Mısır’ın Filistinlilerin topraklarına girişini kabul etmesini istediğini hatırlıyor.

Suudi Arabistan, Güney Lübnan ve Yemen'deki sınırlı çatışmalara rağmen Arap kardeşleriyle birlikte Gazze’deki savaşın başka ülkelerin topraklarına yayılmasını önlemeyi de başardı. Ancak taraflardan herhangi birinin, bunun kendi çıkarlarına hizmet ettiğini düşünmesi halinde söz konusu sınırlı çatışmalar her an açık savaşlara dönüşebileceğinden, gerginliğin tırmanması riski halen devam ediyor.

Arap ülkelerinin İsrail saldırganlığını durdurmada başarısız olmasının nedeni, ABD’nin BMGK’da ateşkes kararını üç kez veto etmesidir.

Arap ülkeleri Gazze’ye insani yardım götürmekte başarısız oldular ve şu an Filistinliler arasında, özellikle de Gazze'nin kuzeyinde kıtlık felaketi giderek artıyor. BM, şimdiye kadar 27 Filistinlinin kıtlık nedeniyle öldüğünü, Gazze nüfusunun yüzde 80'inden fazlasının İsrail'in yürüttüğü açlık savaşından dolayı tehdit altında olduğunu açıkladı. İsraillilerin, Gazze şehrinin kuzeyindeki Kuveyt Kavşağı yakınlarında, işgalci İsrail’in girmesine izin verdiği sınırlı miktardaki insani yardımdan biraz un alabilmeye çalışan Filistinli sivilleri nasıl katlettiklerine birkaç kez tanık olduk. Filistinli bazı sivillerin ise havadan yapılan ve denize düşen yardımların peşinden koşarken boğulduklarını gördük. Bu görüntüler hem Arap ülkelerini hem de tüm dünyayı şoke etti. Yardımların Gazzelilere ulaştırılmasındaki bu başarısızlığın temel nedeni, ABD’nin Arap ülkelerinden gelen ve Refah Sınır Kapısı’nda bekleyen insani yardımların Gazze Şeridi’ne girmesini ‘sözlü’ olarak desteklemesine rağmen, fiilen bunu yapması için İsrail'e baskı yapmamasından kaynaklanıyor.

dfebrgt
Gazze'de havadan insani yardımlar atılırken sokaklarda yardımları alabilmek için koşan Filistinliler (AFP)

Arap ülkeleri İsrail saldırganlığını durdurmayı başaramadı. Bunun nedeni, ABD’nin önce Arap ülkelerinin 18 Ekim’de BMGK’ya sunduğu ve acil ateşkes çağrısı yapan karar taslağını, ardından 8 Aralık’ta ve son olarak 20 Şubat’ta yeniden ve yeniden BMGK’ya sunulan acil ateşkes için karar taslaklarını veto etmesinden kaynaklanıyor. ABD, son olarak 24 Mart’ta BMGK’ya mübarek ramazan ayında ateşkes kararı alınması için sunulan karar taslağı oylamasında çekimser kalarak kararın geçmesine izin verdi. Ancak ABD, kararın işgalci İsrail açısından bağlayıcı olmadığını, çünkü bu kararın BMGK tarafından kararın uygulanmasının reddedilmesi durumunda BM üyesi ülkelere güç kullanımı da dahil olmak üzere ek önlemler alma yetkisi veren BM Şartı'nın 7’nci maddesi uyarınca yayınlanmadığını vurguladı.

Üstelik ABD, İsrail'in BMGK kararına en azından karşı çıkmadığı için kararı uygulayacağını söylemesi gerektiği konusunda ısrar etmek yerine, mevcut tutumunu savunmak için İsrail'e yönelik bir medya kampanyası başlattı. Dahası Beyaz Saray, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ve Dışişleri Bakanlığı sözcülerinin yaptıkları açıklamalarda, kararın ‘bağlayıcı olmadığı’ ve İsrail'in hedeflerine ulaşmasını ‘hiç etkilemediğini’ iddia etmelerinin yanı sıra, ABD'nin eski Tel Aviv Büyükelçisi ve Başkan Biden'ın yakın sırdaşı Dan Kurtz, İsrail gazetesi Haaretz'de İsraillilere yönelik ‘sevgi dolu bir azarlama’ makalesi kaleme aldı. Kurtz, hiçbir ABD başkanının Başkan Biden gibi İsrail'in yanında durmadığını yazdı. Biden’ın İsraillilere sağladığı duygusal, mali, siyasi ve askeri desteği hatırlatan Kurtz, ABD'nin BMGK’daki son ateşkes kararını veto etmekten kaçınmasının, küresel anlamda her geçen gün daha da yalnızlaşan İsrail'i korumayı amaçladığını, dolayısıyla Başkan Biden’ın daha iyi bir ‘muameleyi’ hak ettiğini ve onların yaptığı gibi azarlanmayı hak etmediğini vurguladı.

Bugün Arap ülkeleri yeni bir zorlukla karşı karşıya. Bu yeni zorluk, işgalci İsrail’in, Gazze'nin kuzeyindeki ve orta kesimlerindeki saldırılar nedeniyle yerlerinden edilen bir buçuk milyondan fazla Gazzelinin sığındığı Refah şehrini işgal etmekte kararlı olmasıdır. Yüzölçümü 55 kilometre kareyi geçmeyen küçük bir şehir olan Refah’a yapılacak herhangi bir saldırı gerçek katliam demektir.

Gazze halkına insani yardımların ulaştırılmasının, Refah’ın işgalinin önlenmesinin ve savaşın durdurulmasının bugün Arap ülkelerinin liderlerinin masasındaki acil görevler olduğuna ve bu görevlerin başarılmasının da bu konuda daha önce eşi ve benzeri görülmemiş bir uluslararası mutabakat olmasından dolayı her zamankinden daha mümkün olduğuna şüphe yok. Burada sadece Arap dünyası coğrafyasının ve demografik yapısının, küçük işgalci devletin ve onu destekleyenlerin karşı çıkamayacağı kadar büyük olduğunu söylemekle yetineceğim.

İsrail ile normalleşme, İsrail’in Filistin işgaline son vermesinin bir sonucu olmalı.

Büyük resimde Gazze’de savaşın başlamasından altı ay sonra bölgede ve dünyada meydana gelen stratejik değişiklikleri görmek zorundayız. Çünkü bunları görmek, Riyad ve tüm Arap ülkelerinin başkentleri için en önemli hedef olan Filistin meselesinin, Araplar için merkezi önemi nedeniyle genellikle unutulan Filistin, Suriye ve Lübnan topraklarındaki İsrail işgalinin sona erdirilmesi hedefine ulaşmaya yardımcı olacaktır. Buna karşın İsrail işgalinin devam etmesi Arap bölgesine istediği istikrarı ve barışı getirmeyecektir.

Gazze’deki savaşın İsrail ile normalleşmenin İsrail’in Filistin işgaline son vermesinin bir sonucu olmaması gerektiği görüşünü güçlendirdiğini söyleyerek başlayacağım. Çünkü ‘işgal’ iki ülke arasında ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle çözülebilecek bir çatışma türü değildir. Çatışma bazen iki ülke arasında sınırlarda yahut maden, petrol, gaz ve su gibi kaynaklarla ilgili anlaşmazlıktan ya da kültürel veya ideolojik bir anlaşmazlıktan kaynaklandığında bu şekilde çözülebilir. Ancak işgal, bir bölgenin yabancı bir güç ya da askeri güç tarafından kontrol edilmesi ve yönetilmesidir. Tarihte işgaller, ya işgal edilen ülkeye duyulan stratejik ihtiyacın sona ermesi ya da orada yaşayanların direnişi nedeniyle sona ermiştir.

İsrail örneğinde işgalin niteliği de farklıdır. Tarihteki bildiğimiz türden işgallerden olmamakla birlikte ‘ikame’ niteliğinde bir işgaldir. Bu işgal toprak istiyor ama sahibini istemiyor. Dahası Filistinlileri de bu toprakların sahibi olarak tanımıyor. Onların Arap olduklarını ve herhangi bir Arap ülkesinde yaşayabileceklerini söylüyor. Çünkü İsraillilere göre tarihte denizden nehre kadar olan Filistin toprakları Tevrat’ta İsrailoğullarının toprağı olarak geçiyor. Bu türdeki bir işgal, işgal edilen devletin çevresine entegre edilmesiyle değil, çevresinden izole edilmesi, uluslararası baskı uygulanması ve sakinlerinin direnişiyle sona erer.

Dolayısıyla Suudi Arabistan'ın normalleşme konusunda, normalleşme için işgalin sona ermesini şart koşan tutumunda ne kadar haklı olduğunu vurgulamak önemli. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, BMGK’da son ateşkes kararının yayınlanmasından sadece beş gün önce Suudi Arabistan’ı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı ile Riyad’da yaptığı son görüşme de dahil olmak üzere ülkesinin bu tutumunu defalarca kez dile getirildi.  Bu durum ABD ve Avrupa’yı iki devletli çözümün hayata geçirilmesinin zamanının geldiğini, bu ‘çatışmanın’ devam etmesine izin verilemeyeceğini, çünkü Ortadoğu'da ve tüm dünyada istikrarsızlığa neden olduğunu açıkça dile getirmeye itti.

Bunun üzerine Suudi Arabistan ve İİT üyesi olan kardeş Arap ülkeleri, 28 Mart’ta Körfez bölgesinin güvenliğiyle ilgili görüşlerini açıkladılar. En önemli önceliklerinden biri “Demografik değişime, Arap kimliğinin silinmesine ve Müslümanların ile Hıristiyanların kutsal mekanlarının Yahudileştirilmesine yönelik girişimlerin derhal durdurulmasını vurgulayarak, Filistin sorununu çözmek için Arap girişimini canlandırmak, İsrail işgaline son vermek ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını sağlamak’ olarak belirlediler. Açıklamalarında, çözüm umutlarının sürekli olarak engellenmesinin bölgeyi istikrarsızlaştırmada temel bir faktör ve aşırılığın, nefretin ve şiddetin yayılmasının nedenlerinden biri olduğunu vurguladılar. Bu, güvenlik ve barışa giden yolun, işgale son vermeden önce işgalci devletin bölgeye entegre edilmesinden değil, İsrail'in Filistin topraklarındaki işgaline son verilmesinden geçtiğini belirten, ABD ve Avrupa ülkelerinin dikkate alması gereken bir mesajdır.

Stratejik değişkenlerden biri de savaşın ABD, Kanada ve Avrupa'da derin değişikliklere yol açması oldu. Bugün küresel olarak tecrit edilmiş gibi görünen İsrail, Filistin halkına karşı soykırım savaşı yürütmekle suçlanıyor. İsrail'in artık dokunulamayacak, ‘ahlaksızlığı’ konuşulamayacak ‘kutsal bir inek’ olmadığı, boykot edilmesi ve cezalandırılması gerektiği yönünde giderek büyüyen küresel bir eğilim var.

ABD’de halkın yüzde 55'inden fazlası Gazze’deki savaşın durdurulmasını ve İsrail'in cezalandırılmasını istiyor. Bu, ABD tarihinde 1967'den bu yana bir ilki temsil ederken İsrail'in müttefiklerinden Kanada, İsrail’e silah ihracatını durdurma kararı aldı. İrlanda, İsrail'i soykırım suçundan yargılamak için Uluslararası Adalet Divanı'nda (ICJ) açtığı davada Güney Afrika'ya katılma kararı alırken, aynı kararı İspanya, Belçika, Norveç gibi diğer Avrupa ülkeleri de alabilir. Avrupa'da kamuoyunun geneli İsrail'in Gazze savaşına karşı çıkarken İsrail'in Filistin topraklarındaki işgaline son verilmesini istiyor. Almanya ve İngiltere liderleri kendi halklarından, İsrail'e silah ihracatını durdurmaları ya da en azından silah ihracatını İsrail'in, Filistinlilerin haklarına saygı duymasına bağlamaları yönünde büyük bir baskı görüyorlar.

fderbtr
ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield (sağdan ikinci), Gazze'de derhal ateşkes yapılmasını öngören BMGK kararına ilişkin oylamada çekimser kaldı (AFP)

ABD’nin de küresel anlamda yalnız kaldığını hissetmesi ve İsrail'in sırtındaki bir kambur haline geldiğinin farkına varması, BMGK’nın ramazan ayında Gazze’deki savaşa son verilmesi kararına karşı veto kullanmaktan kaçınmasının nedenlerinden biri olabilir.  ABD Kongresi'nde İsrail'e ekonomik ve askeri yardım sağlanmasının Filistinlilerin haklarına saygı gösterilmesiyle ilişkilendirilmesi, yani işgalin sona ermesi anlamına gelmesini isteyen, fakat yetersiz kalan sesler yükselmeye başladığını da belirtmemiz gerekir.

ABD yönetiminin İsrail'le arasındaki anlaşmazlıklar da gün geçtikçe derinleşiyor. ABD yönetimi, Filistin Yönetimi'nin Gazze'nin yönetimini devralması ve Gazze topraklarının hiçbir noktasının bölünmemesi gerektiği konusunda ısrar ederken, işgalci İsrail hükümeti, buna karşı çıkıyor ve Gazze’de bir güvenlik kemeri oluşturmak istiyor.

Askeri çözüm mümkün değil, siyasi çözüme geçilmeli. Bu aynı zamanda Suudi Arabistan'ın talepleriyle de tutarlı.

ABD, Refah şehrinin işgal edilmesine ve on binlerce Filistinlinin öldürülmesine neden olmak istemezken işgalci İsrail, bunu istiyor ve bunda ısrar ediyor. ABD, İsrail'in esir takası için anlaşmalar yapmaya devam etmesini isterken İsrail, bunun gerçekleşmesini engellemek için dönen çarklara somak sokuyor. ABD askeri çözümün mümkün olmadığı ve siyasi çözüme geçilmesi gerektiğini düşünüyor. Suudi Arabistan da Gazze’de savaşın başlamasından bu yana bunu istiyor.

Bunlar uluslararası sahnede, Gazze’deki savaşı durdurma ve Filistin topraklarının işgalini sona erdirme yönündeki iki projeye hizmet edecek net siyasi pozisyonlar geliştirmek için üzerine inşa edilmesi ve üzerinde çalışılması gereken önemli değişkenler.

Bölgedeki büyük resme bakıldığında, İsrail'in Gazze'de zafer elde edemediğini de belirtmek gerekiyor. İsrail, başlamasının üzerinden altı geçen ve halen devam eden savaşta, Filistinli silahlı örgütleri ortadan kaldırmayı ve rehineleri kurtarmayı başaramadı. Aynı zamanda on binlerce Filistinliyi öldürüp yaralamasına ve Gazze’deki alt yapının yüzde 75’inden fazlasını yok etmesine rağmen, Gazzelileri Gazze Şeridi çevresindeki ve kuzeydeki evlerine geri döndürmeyi de başaramadı. Tüm bular, İsrail’in doğaüstü olmadığını ve yenilebilir bir devlet olduğunu gösterirken biz de bu yazının son noktasına geliyoruz.

Bu platformda savaşla ilgili yaptığım ilk yorumda “İsrail'in bu savaşı kazanmasına izin verilmemeli” demiştim. Bazıları bunu dar anlamda silahlı bir gruba karşı savaş olarak görse de bu savaş, milislere karşı değil, tüm bileşenleriyle Filistin halkına ve Ortadoğu bölgesinin geleceğine karşı bir savaştır.

Eğer işgalci İsrail bu savaşı kazanırsa, işgalini, Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria'yı ve Gazze’yi kapsayacak şekilde genişletecek.

Eğer işgalci İsrail bu savaşı kazanırsa, işgalini, Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria'yı ve Gazze’yi kapsayacak şekilde genişletecek ve Filistin halkını aşağılama, yerinden etme, topraklarını ilhak etme gibi eylemlerini artırarak devam ettirecektir.

Eğer işgalci İsrail galip olursa, zaferi onu Lübnan'a savaş açma ve Lübnan topraklarının bir kısmıyla Suriye’nin Golan Tepeleri’ndeki işgalini sürdürmesi için motive edecektir. Bu da Arap ülkelerinin kalkınma ve refah konularına yönelmek için istedikleri istikrarın ve barışın sağlanamayacağı anlamına gelir.

Eğer işgalci İsrail zafer elde ederse bu, dünyanın işgalin sona erdirilmesine ve adil bir çözüme ulaşılmasına olan ilgisini kaybedeceği anlamına da geliyor. Çünkü galip gelen genellikle alabildiğini alır. İsrail'in böyle bir zafer elde etmesini engellemekse, onu barış aşkıyla olmasa da güvenliğini garanti altına alma ve kendini koruma içgüdüsüyle bölgede gerçek ve kalıcı bir barış aramak zorunda bırakır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Macron, ülkesinin dizel tedarikini güvence altına almak için Körfez’den destek aldı

Bahreyn Kralı Hamad bin İsa, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile resmî görüşmelerde bulunurken (AFP)
Bahreyn Kralı Hamad bin İsa, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile resmî görüşmelerde bulunurken (AFP)
TT

Macron, ülkesinin dizel tedarikini güvence altına almak için Körfez’den destek aldı

Bahreyn Kralı Hamad bin İsa, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile resmî görüşmelerde bulunurken (AFP)
Bahreyn Kralı Hamad bin İsa, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile resmî görüşmelerde bulunurken (AFP)

Bahreyn Kralı Hamad bin İsa, salı günü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Ortadoğu’daki gelişmelerin yanı sıra iki ülke arasındaki stratejik iş birliğinin güçlendirilmesini görüştü. Görüşmelerde özellikle savunma, güvenlik, ekonomi, enerji ve teknoloji alanlarındaki iş birliği ele alındı.

Macron, Fransa’nın Bahreyn’in güvenliğinin korunmasına yardımcı olma taahhüdünü yineleyerek ülkenin yeni saldırılara maruz kalması durumunda Paris’in yeniden destek vermeye hazır olduğunu vurguladı. Fransa ile Bahreyn arasındaki savunma iş birliğinin genişletilmesinin planlandığını belirten Macron, bu kapsamda füze üretimi ve Bahreyn’in üretim süreçlerine katılımı, deniz kuvvetleri arasındaki iş birliği, insansız hava aracı sistemleri ve uzay alanlarında ortak çalışmalar yürütülmesinin gündemde olduğunu açıkladı.

Fransa ile stratejik ortaklığın önemine dikkat çeken Macron, “Savunma alanında güvenlik ve savunma konularında birlikte daha fazlasını yapmak istiyoruz” dedi.

Macron sözlerini şöyle sürdürdü:

“Fransız silahlarının çok önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Özellikle bu ortaklık, önemli füze kapasitesine sahip olmamızı sağlayacak. Siz de bu sürecin ve üretim faaliyetlerinin bir parçası olabilirsiniz. Daha fazlasını yapmak istiyoruz. Bahreyn Deniz Kuvvetleriyle, insansız hava aracı sistemleri ve uzay alanlarında da birlikte çalışmayı hedefliyoruz.”

Bahreyn Kralı Hamad bin İsa ise Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını kınayarak ülkesinin Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduğunu ve Riyad’ın güvenliğini ve egemenliğini korumaya yönelik adımlarını desteklediğini belirtti. Kral ayrıca Fransa’nın deniz yollarının korunması ve bölgesel istikrarın sağlanmasındaki rolünü takdir etti; Fransa ve ABD’nin Lübnan ile Suriye’ye verdiği desteği övdü.

Kral Hamad, Macron’a hitaben yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Ziyaretiniz, bölgemizdeki ülkelerin egemenliğini ve güvenliğini hedef alan haksız saldırıların yaşandığı hassas bir döneme denk geliyor. Bunların son örneklerinden biri, kardeş Suudi Arabistan’a yönelik alçakça terör saldırılarıdır. Bu saldırıları en güçlü ifadelerle kınıyor, Suudi Arabistan Krallığı’nın güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü korumak için aldığı tüm tedbirlerde ülkemizin tam dayanışma içinde olduğunu ifade ediyoruz.”

Kral Hamad, bölgesel ve uluslararası meselelerde Fransa ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) bünyesinde koordinasyonun önemini vurguladı. Filistin meselesinin öncelikli konular arasında yer aldığını belirten Kral, iki devletli çözüme dayalı bir barışın sağlanması, ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve krizlerin çözümünde diyaloğun esas alınması gerektiğini söyledi.

Fransa Cumhurbaşkanı’nı karşılamak üzere yaptığı konuşmada ikili ilişkilerde kaydedilen ilerlemeden duyduğu memnuniyeti dile getiren Kral Hamad, şunları kaydetti:

“İkili ilişkilerimizin kaydettiği belirgin gelişmeden memnuniyet duyuyoruz. Bu gelişmenin son örneklerinden biri, geçen şubat ayında Fransa’ya gerçekleştirdiğimiz ziyaret sırasında savunma iş birliği anlaşmasının imzalanmasıydı. Bu adım, güvenlik, enerji ve teknoloji alanlarında daha kapsamlı bir iş birliğinin önünü açarken iki ülke arasındaki ticari, bilimsel ve kültürel alışverişi de destekliyor.

Ayrıca enerji, sanayi ve ulaştırma sektörlerinde Fransa ile yürütülen büyük projelerin hayata geçirilmesine katkıda bulunuyor. Bunlar arasında yeni köprüler üzerinden Bahreyn’i Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerine bağlayacak demir yolu projesi de bulunuyor.”

Ekonomi alanındaki görüşmelerde enerji, sanayi ve ulaştırma sektörlerindeki iş birliği de ele alındı. Bahreyn’i KİK ülkelerine bağlayacak demir yolu projesi üzerinde durulurken Macron, enerji iş birliği kapsamında Fransa’ya aylık 100 bin ton dizel tedarik edilmesinin güvence altına alındığını belirtti.

Macron, enerji alanındaki ortaklığın önemine değinerek, “Total şirketinin başkanının da bizimle birlikte olmasından memnuniyet duyuyorum” dedi. Macron ayrıca Bahreyn’in Fransa’ya ayda 100 bin ton dizel tedarik edilmesine katkıda bulunacağını açıkladı.

Ziyaret kapsamında sivil nükleer enerji alanında barışçıl amaçlı kullanımlara yönelik bir mutabakat zaptı da imzalandı. Anlaşma, eğitim ve uzmanlık programları aracılığıyla Bahreyn’in sivil nükleer enerji programı için gerekli yetkinliklerin ve becerilerin geliştirilmesini amaçlıyor.

Kral Hamad, ikili ilişkilerin güçlendirilmesine yaptığı katkılardan dolayı Macron’a Şeyh İsa bin Selman Al Halife Nişanı’nın üstün dereceli nişanını da takdim etti.

Macron’un Manama ziyareti, Fransa’nın enerji güvenliğini güçlendirmeyi ve Körfez ülkeleriyle ekonomik ve savunma alanlarındaki iş birliğini genişletmeyi hedefleyen Körfez turunun bir parçasını oluşturuyor. Görüşmelerde ayrıca bölgesel gelişmelerin yanı sıra Ortadoğu’daki savaşın enerji tedariki ve deniz ulaşımı üzerindeki etkileri ele alınıyor. Macron’un Körfez turunu çarşamba günü Katar’da tamamlaması bekleniyor.

Fransa Cumhurbaşkanı’nın Körfez turu, ülkede hafta sonu hayat pahalılığına ve enerji fiyatlarındaki artışa karşı düzenlenen protestolar sırasında yaşanan şiddet olaylarının ardından gerçekleşiyor. Bu gelişmeler, Macron üzerindeki iç siyasi ve ekonomik baskıyı da artırıyor.

Dizel tedariki

Fransa Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysee, salı günü yaptığı açıklamada Macron’un Körfez turu sırasında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’den ayda toplam 200 bin ton ilave dizel tedariki konusunda taahhüt aldığını duyurdu. Her iki ülkenin aylık 100’er bin ton dizel sağlaması öngörülüyor. Anlaşma, toplumsal huzursuzluklar ve hayat pahalılığına yönelik protestoların sürdüğü Fransa’da akaryakıt piyasası üzerindeki baskıyı hafifletmeyi amaçlıyor.

Elysee Sarayı, söz konusu miktarın Suudi Arabistan’dan daha önce güvence altına alınan tedarike ekleneceğini bildirdi. Suudi Arabistan’ın ekim ve kasım aylarında aylık 95 bin ton dizel sağlaması öngörülüyor. Böylece Fransa’nın Körfez ülkelerinden aldığı tedarik taahhütleri ayda toplam 295 bin tona ulaşacak. Bu miktar, Fransa’nın toplam dizel tüketiminin yüzde 10’undan biraz fazlasına karşılık geliyor.

Paris yönetimi, yakıt fiyatları üzerindeki baskıyı hafifletmek ve iç piyasada istikrarı sağlamak için bu tedariklere güveniyor. ABD ile İran arasındaki savaş ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinde yaşanan aksamalar, enerji taşımacılığı ve deniz sigortası maliyetlerini artırmış durumda.

Bu çerçevede Elysee Sarayı, Kuveyt’in Hint Okyanusu’ndaki Fransız denizaşırı toprakları Mayotte ve Réunion’a dizel ve jet yakıtı tedarik etme taahhüdünde bulunduğunu da açıkladı. Sevkiyatların, savaşın başlamasından bu yana deniz trafiğinin aksadığı Hürmüz Boğazı’ndan geçmemesi için Umman üzerinden gerçekleştirilmesi planlanıyor.

sxcdfvgbh
Bahreyn Kralı Hamad bin İsa Al Halife, salı günü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u Bahreyn’deki Sakhir Hava Üssü’ne gelişinde karşılarken (AFP)

Fransa ayrıca deniz taşımacılığına ilişkin sigorta maliyetlerini düşürmek amacıyla bölge ülkeleriyle görüşmeler yürütüyor. Bu girişimin, şirketlerin boğaz üzerinden daha fazla miktarda yakıt taşımasını sağlaması ve güvenlik risklerinin fiyatlar üzerindeki etkisini sınırlaması hedefleniyor.

Fransa Cumhurbaşkanlığı, söz konusu düzenlemelerin Körfez ortaklarıyla uzun vadeli taahhütler aracılığıyla ülkenin enerji güvenliğini güçlendirmeyi amaçladığını belirtti. İlave tedarikin, Fransa’nın stratejik rezervlerinin bir bölümünün piyasaya sunulmasıyla birlikte fiyat baskısını hafifletebileceği ifade edildi. Ancak akaryakıt istasyonlarındaki fiyatların ne ölçüde düşeceğinin henüz belirlenemediği kaydedildi.

Macron, pazar günü Fransız halkına televizyondan yaptığı konuşmada, Körfez turu sırasında ilave enerji tedarikini güvence altına almak için çalışacağı sözünü vermişti. Bu girişim, enerji krizinin tüketiciler ve Fransa ekonomisi üzerindeki etkilerini sınırlandırmayı amaçlıyor.

Fransa’nın bu adımları, enerji ithal eden ülkelerin tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeye ve Körfez’deki ticaret akışının kesintiye uğramasından kaynaklanan riskleri azaltmaya çalıştığı bir dönemde atılıyor. Paris yönetimi, deniz ulaşımının güvenliği ve enerji piyasalarının istikrarı konusunda bölgesel ortaklarıyla temaslarını sürdürüyor.


Eylül ayında Mescid-i Nebevî’yi 21 milyondan fazla kişi ziyaret etti

Mescid-i Nebevî ziyaretçilerine yönelik kapsamlı hizmet ağı (SPA)
Mescid-i Nebevî ziyaretçilerine yönelik kapsamlı hizmet ağı (SPA)
TT

Eylül ayında Mescid-i Nebevî’yi 21 milyondan fazla kişi ziyaret etti

Mescid-i Nebevî ziyaretçilerine yönelik kapsamlı hizmet ağı (SPA)
Mescid-i Nebevî ziyaretçilerine yönelik kapsamlı hizmet ağı (SPA)

Mescid-i Nebevî’yi ziyaret edenlerin sayısı, geçen eylül ayında 21 milyonu aştı. Haremeyn İşleri Genel Başkanlığı tarafından açıklanan istatistik raporuna göre, söz konusu dönemde camiyi ziyaret edenlerin sayısı 21 milyon 615 bin 977’ye ulaştı.

Kurumun dün yayımladığı raporda, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) selam veren ziyaretçilerin sayısının 21 milyon 615 bin 977 olduğu, 1 milyon 449 bin 791 kişinin ise Ravza-i Mutahhara’da namaz kıldığı belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın açıklamadan aktardığına göre 355 bin 130 ziyaretçi yön bulma ve mekânsal rehberlik hizmetlerinden, 287 bin 886 ziyaretçi ise misafir hizmet merkezlerinden yararlandı. Açıklamada, bu hizmetlerin, Mescid-i Nebevî ziyaretçilerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kapsamlı bir hizmet sistemi çerçevesinde sunulduğu ifade edildi.


İİT ülkeleri, ilk Siber Güvenlik Bakanlar Kurulu Konseyi’nin merkez üssü olarak Riyad’ı seçti

Bağdat’ta düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısından, (İİT)
Bağdat’ta düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısından, (İİT)
TT

İİT ülkeleri, ilk Siber Güvenlik Bakanlar Kurulu Konseyi’nin merkez üssü olarak Riyad’ı seçti

Bağdat’ta düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısından, (İİT)
Bağdat’ta düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısından, (İİT)

İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi ülkelerin dışişleri bakanları, 51. dönem toplantılarında, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da ilk Siber Güvenlik Bakanlar Konseyi’nin kurulmasını onayladı.

Suudi Arabistan’ın sunduğu teklif doğrultusunda kurulan konseyin hedefleri arasında, üye ülkelerin hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak amacıyla siber güvenliğin güçlendirilmesi, iş birliğinin geliştirilerek pekiştirilmesi ve siber güvenlikle ilgili uluslararası kuruluşlarda üye ülkelerin çıkarlarının korunması yer alıyor.

Dışişleri bakanlarının aldığı karara göre konsey, İİT bünyesinde faaliyet gösteren bağlı bir organ ve siber güvenlikle ilgili bütün konularda başvuru mercii olacak. Konseyin genel sekreterliği ve yürütme ofisi Riyad’da bulunacak. Her iki birimin başkanlığını da ev sahibi ülkenin bir temsilcisi üstlenecek. Konsey, İİT üyesi ülkelerin siber güvenlikten sorumlu kurumlarından oluşacak.

Suudi Arabistan Siber Güvenlik Kurumu Başkanı Mühendis Macid el-Mezid, ülkesinin konsey kurulmasına yönelik teklifinin, uluslararası alanda siber tehditlerin giderek arttığı bir dönemde sunulduğunu belirtti. Bu tehditlerin, ülkelerin hayati çıkarları, kritik altyapıları, öncelikli sektörleri, kamu hizmetleri ve devlet faaliyetleri açısından risk oluşturduğunu ifade etti.

El-Mezid, İİT üyesi ülkelerde siber güvenliğin güçlendirilmesinin önemine dikkat çekerek, bunun ekonomik büyümenin, toplumsal refahın ve bireylerin gelişiminin temel unsurlarından biri olduğunu vurguladı. Siber güvenliğin aynı zamanda uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik sistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu kaydetti.

Suudi Arabistan’da siber güvenlik sektörünün ülke yönetiminden gördüğü güçlü destek ve himayeye değinen El-Mezid, Dr. Müsait el-Ayban başkanlığındaki kurum yönetim kurulu üyelerine de sürekli takipleri ve ilgileri dolayısıyla teşekkür etti.

El-Mezid, Suudi Arabistan’ın siber alanın istikrarını güçlendirmeyi amaçlayan uluslararası girişimlere liderlik etme konusunda uzun bir geçmişe sahip olduğunu belirtti. Ülkenin siber güvenlik alanında faaliyet gösteren bölgesel ve uluslararası kuruluşlara ev sahipliği yaptığını, stratejik girişimlerin desteklenmesi konusunda da önemli başarılara imza attığını ifade etti.

Birleşmiş Milletler’den sonra dünyanın en büyük ikinci hükûmetler arası kuruluşu olan ve 57 üye ülkeyi bünyesinde barındıran İİT’nin Siber Güvenlik Bakanlar Konseyi için Riyad’ı merkez seçmesinin, İslam dünyası ülkelerinin Suudi Arabistan’ın uluslararası nitelikteki girişim ve projelere liderlik etme kapasitesine duyduğu güveni yansıttığını belirten El-Mezid, bu tercihin stratejik hedeflerin gerçekleştirilmesine ve siber güvenlik dâhil bütün alanlarda ortak iş birliğinin güçlendirilmesine katkı sağlayacağını söyledi.

Suudi Arabistan’ın daha önce de uluslararası ve bölgesel kuruluşların oluşturulmasına öncülük ettiği hatırlatıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu girişimler arasında Uluslararası Siber Güvenlik Forumu Vakfı’nın kurulması, ülkenin önerisiyle Arap Siber Güvenlik Bakanlar Konseyi’nin oluşturulması ve bu konseyin genel sekreterliği ile yürütme ofisinin Riyad’da konumlandırılması yer alıyor.

Ayrıca Uluslararası Siber Güvenlik Forumu Vakfı ile Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ortaklığında Siber Ekonomi Merkezi’nin kurulması ve yakın zamanda Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsüne (UNITAR) bağlı ilk siber güvenlik ofisinin Riyad’da açılması da ülkenin bu alandaki girişimleri arasında bulunuyor.