Bahreyn Bildirisi ve Gazze’de ertesi günün ötesine bir bakış

Bildiri, İsrail’in üzerinde siyasi baskı oluşturuyor

Bahreyn Kralı Hamed bin İsa el-Halife (ortada) 16 Mayıs'ta Manama'da düzenlenen 33’üncü Arap Birliği Liderler Zirvesi öncesinde Arap liderlerle birlikte hatıra fotoğrafı çektirdi (BNA)
Bahreyn Kralı Hamed bin İsa el-Halife (ortada) 16 Mayıs'ta Manama'da düzenlenen 33’üncü Arap Birliği Liderler Zirvesi öncesinde Arap liderlerle birlikte hatıra fotoğrafı çektirdi (BNA)
TT

Bahreyn Bildirisi ve Gazze’de ertesi günün ötesine bir bakış

Bahreyn Kralı Hamed bin İsa el-Halife (ortada) 16 Mayıs'ta Manama'da düzenlenen 33’üncü Arap Birliği Liderler Zirvesi öncesinde Arap liderlerle birlikte hatıra fotoğrafı çektirdi (BNA)
Bahreyn Kralı Hamed bin İsa el-Halife (ortada) 16 Mayıs'ta Manama'da düzenlenen 33’üncü Arap Birliği Liderler Zirvesi öncesinde Arap liderlerle birlikte hatıra fotoğrafı çektirdi (BNA)

Elie el-Kasifi

Bahreyn'de 16 Mayıs Perşembe günü düzenlenen Arap Birliği Liderler Zirvesi'nin sonuç bildirisinin belki de en dikkat çekici özelliği bölgedeki, özellikle de Gazze Şeridi'ndeki olaylarla etkileşim içinde olması ve yansıtmasıydı. Zira İsrail'in Filistin Gazze Şeridi'nde yürüttüğü savaş, her kısmi gelişmenin savaşın sona ermesi ve kuşatma altındaki Gazze Şeridi'nde savaş sonrası siyasi ve güvenlik düzenlemeleriyle bağlantılı olan bir aşamaya gelmiş durumda. Diğer bir deyişle sonuç bildirisi, savaşla ilgili güncel olayları, başta İsrail'in Refah'tan çekilmesi çağrısı olmak üzere Filistin-İsrail çatışmasına yönelik uzun vadeli bir yaklaşımla, yani savaştan sonra Gazze Şeridi'nin yönetimiyle başlayan ve çatışmanın kapsamlı bir şekilde çözülmesiyle sona eren ‘ertesi gün’ olarak bilinen yaklaşımla bir ara getirdi.

Gazze’deki savaşta yaşanacak her türlü gelişme ne İsrail'in hedeflerinden ne de Hamas'ın planlarından ayrı tutulabilir. Burada sorulması gereken asıl soru, Filistin ulusal hareketinin hayatta kalma mücadelesinden var olma mücadelesine geçip geçmediği, yani siyasi ve askeri kanadının İsrail'in kendisini ortadan kaldırma tehdidinin artık geride kaldığını düşünerek hareket edip etmediği sorusudur. Hamas şimdi, Filistinlilerin yaşadığı tüm gerilimlerle ve çatışmalarla birlikte, ertesi gün düzenlemelerinde nasıl yer alacağını planlamak zorunda. Ne olursa olsun Hamas, savaştan sonra Gazze Şeridi'nin geleceğine ve kendi geleceğine ilişkin vizyonunu henüz ‘resmi’ olarak ifade etmiş değil. Sadece Hamas’ın üst düzey isimlerinden Halil el-Hayya, Hamas’ın İsrail ile beş yıllık bir ateşkesi kabul etmeye ve İsrail'in iki devletli çözümü kabul etmesi halinde silah bırakmaya hazır olduğu yönünde bir açıklaması var. Ancak Hayya’nın açıklaması aynı zamanda Hamas'ın halen manevra aşamasında olduğunun reddedilemez bir kanıtıydı. Halihazırda savaş henüz bitmediği ve uzun bir yıpratma savaşına dönüşebileceği için bu bekleniyordu.

Çatışan taraflarına uzatılan el

Ancak kesin olan bir şey varsa o da Bahreyn’deki Arap Birliği Liderler Zirvesi'nin sonuç bildirisinin dolaylı da olsa tüm bu zorlukları kabul etmiş, hatta uygulanmasından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) birinci derecede sorumlu tutulacağı bir çözüm için yol haritası çizerek ve çatışan taraflara el uzatarak bu zorlukları öngörmüş olmasıdır. İsrail'in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşın derhal durdurulması ve İsrail işgal güçlerinin Şeridin tüm bölgelerinden çekilmesi ihtiyacını vurgulayarak başlayan sonuç bildirisi, Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedildiği bir kez daha teyit edilmesiyle devam etti ve iki devletli çözüm hayata geçirilinceye kadar işgal altındaki Filistin topraklarında BM öncülüğünde uluslararası barış gücü konuşlandırılması çağrısıyla sona erdi. BMGK’nın iki devletli çözümün uygulanması için net adımlar atma konusundaki sorumluluğunun altı çizilen sonuç bildirisinde “Siyasi süreç ve müzakereler için bir zaman sınırı koyulması gerektiğini vurguluyoruz. Bunu BMGK’nın 4 Haziran 1967 öncesi sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan, yaşayabilir ve toprakları bütün bir Filistin devleti kurulması için BM Şartı'nın VII. Bölüm’ü kapsamında alacağı kararlar takip etmeli” ifadeleri yer aldı.

İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki ateşkes çabalarını engellemesi ve Refah'a kara saldırılarını genişleterek askeri gerilimi tırmandırmaya devam etmesinin kınandığı bildiride, İsrail ordusunun Refah’tan çekilmesi talep edildi. Bildiride ayrıca başta Hamas olmak üzere tüm Filistinli gruplara, Filistin halkının tek meşru temsilcisi olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) çatısı altında bir araya gelmeleri ve Filistin halkının meşru haklarını elde etme, bağımsız ulusal devletlerini kurma özlemlerini gerçekleştirme çabaları çerçevesinde kapsayıcı bir ulusal proje ve birleşik bir stratejik vizyon üzerinde anlaşmaları çağrısı yapıldı.

33. Arap Birliği Liderler Zirvesi'nin sonuç bildirisinde İsrail'e öncelikle savaşı durdurması, ardından kapsamlı bir çözümü kabul etmesi için açıkça siyasi baskı uygulandı.

Sonuç bildirisindeki bu kilit noktalar, bildirinin mükemmel bir siyasi açıklama olduğunu teyit etti. Diğer bir deyişle bu, ABD Başkanı Joe Biden yönetimi ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında ve başta Netanyahu ile İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant arasında olmak üzere İsrail hükümeti üyeleri arasında anlaşmazlıkların arttığı bir dönemde, bu dönemin unsurlarını yakalayan, bunlarla etkileşime geçen ve özellikle savaşın ve devamının sorumluluklarını düzenlemek, taraflara açıktan ve üstü kapalı mesajlar göndermek ve krizden çıkış vizyonunu, yani ‘ertesi gün’ vizyonunu ortaya koymak açısından bu unsurlar temelinde hareket eden bir bildiridir.

Arap ülkelerinden baskı

Bahreyn Bildirisi, Hamas ve İsrail arasında ateşkes anlaşmasına varılması amacıyla Mısır’da yapılan son müzakerelere atıfla İsrail’i ateşkes çabalarını engelleyerek Gazze'deki askeri gerilimi tırmandırmaktan sorumlu tuttuğu için bir referans teşkil etti. Ayrıca bildiride İsrail özellikle Refah Sınır Kapısı’nın Filistin tarafının kontrolünü ele geçirmesinin ardından, Gazze'deki insani felakete müdahale etmek için yeterli miktarda insani yardımın girişini engellemekle suçlandı. Dolayısıyla bildiri, İsrail'e önce savaşı durdurması, ardından kapsamlı bir çözümü kabul etmesi, aksi takdirde, ABD'nin desteğiyle bölgeye daha fazla entegre olmaya bölgeyle daha çok bütünleşmeye çalıştığı bir dönemde ABD’nin söylemiyle ‘bölgede giderek daha da yalnızlaşacağı’ açık bir siyasi baskı oluşturdu.

Bildiri, Mısır’ın birkaç gün önce Güney Afrika'nın İsrail aleyhinde Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) açtığı davaya müdahil olacağını açıklayarak, İsrail ile barış anlaşmasını yeniden gözden geçirme tehdidinde bulunarak ve İsrail ordusunun işgali devam ettiği sürece Refah Sınır Kapısı’nı açmayı reddederek İsrail'e yaptığı baskıyı da tamamlıyor. Daha önce de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Netanyahu'nun Gazze Şeridi'nin yönetimine katılma davetini reddetmişti. Tüm bunlar, iki devletli çözüm uygulanana kadar işgal altındaki Filistin topraklarında BM öncülüğünde uluslararası barış gücü çağrısında bulunan bildiride ele alınan ‘ertesi gün’ tartışmalarına ve anlaşmazlıklarına işaret ediyor.

rgbfnyh
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, 33. Arap Birliği Liderler Zirvesi’ne katılmak üzere 15 Mayıs'ta Bahreyn'in başkenti Manama'ya gelişinde böyle karşılandı (AFP)

Bildiride özellikle İsrail'in ertesi güne ilişkin bazı planlarında öngörüldüğü üzere Gazze Şeridi'ne Arap güçlerinin konuşlandırılması fikrini reddeden Arap ülkelerinin savaşın ertesi gününe ilişkin yaklaşımı da ortaya koyuldu. Arap ülkeleri, özellikle Tel Aviv iki devletli çözümü kabul etmeden önce Gazze Şeridi’ne güçlerini konuşlandırmayı reddediyorlar. Bildiri, bir yandan bu yaklaşımı aktarırken diğer yandan dolaylı olarak ertesi günle ilgilenen ve Hamas yönetiminin ortadan kaldırılmasının ardından ‘yenilenmiş’ bir Filistin hükümetinin Gazze Şeridi'nin yönetimini almasını, Arap güçlerinin de bu süreçte geçici olarak sorumluluklar üstlenmesini isteyen ABD'ye hitap ediyor.

Gazze’deki savaş, Arap ülkelerini 7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananların tekrarlanamayacağı konusunda önemli bir sonuca ulaştırmış gibi görünüyor.

Bildiride Hamas’ın Filistin düzeyinde bir sonraki aşamayla doğru bir şekilde ilgilenebilmesi için net ve benzersiz bir yol haritası çizildi. Bu çerçevede Hamas’a iki seçenek sunuldu. Buna göre Hamas ya Filistin halkının tek meşru temsilcisi olan FKÖ’ye katılıp iki devletli çözüme dayalı bir ulusal proje üzerinde anlaşacak ya da bekasına yönelik bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu bir dönemde Arap ülkelerinin verdiği ortak desteği kaybedecek. Bunun yanında bildirideki İsrailli rehinelerin ve Filistinli tutukluların serbest bırakılması çağrısı da Hamas'a Gazze Şeridi'nde ateşkese varmak yerine İsrailli rehineler kartı üzerine bahse girmenin ucu açık bir seçenek olamayacağı mesajı verdi.

Nitelikli bir siyasi ek

Bahreyn’deki zirvede ayrıca Filistin meselesinin iki devletli çözüm temelinde çözüme kavuşturulması amacıyla BM himayesinde uluslararası bir konferans düzenlenmesi için ortak bir çağrı yapıldı. Arap ülkelerinin dışişleri bakanları derhal harekete geçmeye, Batılı ülkelerin ve diğer ülkelerin dışişleri bakanlarıyla iletişim kurarak Filistin devletini bir an önce tanımaları için çalışmaya teşvik edildi.

Bu iki husus öncelikle yeni olduğundan, ikinci olarak ise Arap ülkelerinin Filistin-İsrail çatışmasına nihai çözüm getirmeye yönelik yaklaşımlarını pratik adımlara dönüştürme konusundaki kararlılıklarını yansıttığından bildiride nitelikli bir siyasi ek oluşturdu. Gazze’deki savaş, Arap ülkelerini 7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananların tekrarlanamayacağı konusunda önemli bir sonuca ulaştırmış gibi görünüyor.

Bu durum, bildiri metninde Filistin'deki olayları bölgedeki istikrarla ilişkilendiren çeşitli paragraflarda yansıtılıyor. Bu da Arap ülkelerinin Filistin meselesine ilişkin vizyonunu, ana başlığı istikrar arzusu olan ve tüm bölgeyi kapsayan daha geniş kapsamlı bir vizyonun parçası haline getiriyor. Bahreyn Bildirisi’nde ‘istikrar’ kelimesinin 11 kez geçmesi, Arap ülkelerinin bölgenin şiddet ve sürekli çatışma döngüsü içinde kalacağına dair artan korkularını açıkça ortaya koydu.

jıkol
Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Liderler Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderleri karşılama mesajı yazan bir reklam panosu

Bahreyn Bildirisi, bir yandan Ortadoğu'da savaşın yayılmasından duyulan korkuyu ifade ederken diğer taraftan Arap ülkelerindeki diğer meseleleri ve krizleri, kontrol altına alınmaları, etkilerinin sınırlandırılması ve yayılmalarının önlenmesi açısından ele alıyor. Fakat Arap ülkelerinin bir sonraki aşamaya dair önceliğinin, bölgede barış sürecinin yeniden başlatılması için uluslararası siyasi zeminin hazırlanmasının ilk adımı olarak İsrail'in Gazze Şeridi'de yürüttüğü savaşın durdurmak olduğu da açık. Ancak Arap ülkelerine göre yeni başlatılacak sürecin daha önceki süreçlerden farklı olarak İsrail'in zorbalık mantığını ortadan kaldıran ve Filistin meselesini başta İran'ın müdahalesi olmak üzere dış müdahalelerden arındıran iki devletli bir çözüme dayalı nihai bir çözümün önün açması gerekiyor. Öte yandan tüm bu girişimler, Suriye'de demografik değişikliklere yol açacak her türlü girişimin reddedildiği vurgulanan Bahreyn Bildirisi’nde de belirtildiği üzere, Arap ülkelerinin yüksek çıkarlarıyla çelişen yabancı gündemleri takip eden, uygulayan ve bölgede giderek büyüyen ‘milis imparatorluğu’ tarafından gölgeleniyor. O halde bölgedeki meselelerin ve krizlerin birbiriyle ne denli ilişkili olduklarına dair herhangi bir şüpheye yer var mı?

*Bu makale Şarku'l Avsa tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Suudi Arabistan, Katar ve Umman dışişleri bakanları bölgesel konuları görüştü

Prens Faysal bin Ferhan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı (Şarku’l Avsat)
Prens Faysal bin Ferhan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı (Şarku’l Avsat)
TT

Suudi Arabistan, Katar ve Umman dışişleri bakanları bölgesel konuları görüştü

Prens Faysal bin Ferhan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı (Şarku’l Avsat)
Prens Faysal bin Ferhan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı (Şarku’l Avsat)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, dün Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman ile Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi ile ayrı ayrı telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Görüşmelerde bölgedeki son gelişmeler ele alındı.

Bakanlar, bölgesel gelişmeler konusunda koordinasyon ve istişarelerin sürdürülmesinin, bölgede güvenlik ve istikrarın korunmasına yönelik diplomatik çabaların güçlendirilmesine katkı sağlayacağını vurguladı.


"Mekke Anlaşması" ile Suudi Arabistan, bölgede istikrar ve kalkınmayı teşvik etme yolunda ilerlemesini sürdürüyor

Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
TT

"Mekke Anlaşması" ile Suudi Arabistan, bölgede istikrar ve kalkınmayı teşvik etme yolunda ilerlemesini sürdürüyor

Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)

Küresel ekonomiyi çevreleyen belirsizliğin arttığı, ABD-İran savaşının etkilerinin yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlerin ve çok sayıda kritik deniz koridorunda seyrüseferi tehdit eden risklerin sürdüğü bir dönemde Suudi Arabistan, güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik bölgesel girişimlerini yoğunlaştırıyor. Riyad’ın yaklaşımı, jeopolitik risklerin azaltılmasıyla büyüme, kalkınma ve yatırımların çekilmesi için gerekli ortamın oluşturulmasını birbiriyle bağlantılı olarak değerlendiriyor.

Bu çerçevede Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki “Mekke Anlaşması”, uzmanların bölgesel istikrarın güçlendirilmesine ve enerji piyasaları ile yatırım ortamına duyulan güvenin artırılmasına katkı sağlayabileceğini düşündüğü girişimlerden biri olarak öne çıkıyor. Bölge, küresel enerji piyasaları, ticaret ve tedarik zincirleri açısından stratejik bir konumda bulunuyor. Suudi Arabistan’ın bölgesel girişimleri, güvenlik boyutunun ötesinde doğrudan kalkınma sürecini desteklemeyi hedefliyor.

“Şarku’l Avsat”a konuşan uzmanlar, Suudi Arabistan’ın adımlarının istikrarlı ve dış şoklara karşı daha dayanıklı bir bölgesel ortam oluşturmayı amaçlayan, geniş bir stratejinin parçası olduğunu belirtiyor. Uzmanlara göre güvenliğin güçlendirilmesi, enerji arzının sürdürülebilirliği, deniz yollarının güvenliği ve ticaret ile yatırım akışları üzerinde doğrudan olumlu etki yaratırken, bölge ülkeleri arasında ekonomik entegrasyonun ve ortak projelerin kapsamının genişletilmesi imkanlarının da önünü açıyor.

Uzmanlar ayrıca Suudi girişimlerinin güvenlik boyutunu aşarak riskleri azaltmak, yatırımcıların öngörülebilirliğini artırmak enerji, sanayi, teknoloji, madencilik, lojistik ve savunma sanayisi gibi alanlarda yeni ortaklıkların önünü açmak suretiyle kalkınma ve büyüme sürecine katkı sağlayacağını ifade ediyor.

Enerji arzı ve deniz taşımacılığında istikrar

Suudi Arabistan Şura Konseyi üyesi Fadl bin Saad el-Buaynin Şarku’l Avsat’a yaptığı  açıklamada, Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği girişimlerin, başta Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” olmak üzere, bölgenin ekonomik ve stratejik ağırlığı nedeniyle küresel ekonomi, gıda güvenliği ve uluslararası ticaret üzerinde etkili olabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Buaynin, bölgenin dünya petrol ihtiyacının yaklaşık beşte birini karşıladığını, bunun yanı sıra doğal gaz ve tarımsal gübre ihracatında da önemli bir konuma sahip olduğunu belirtti. Bu nedenle bölgenin istikrarı ve güvenliğinin, enerji arzının sürekliliği ile deniz ulaşımının güvenliği açısından temel öneme sahip olduğunu vurguladı.

Buaynin, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ekonomik kalkınmaya, halkların ve devletlerin refahının temeli olarak büyük önem verdiğini belirterek, yatırımların akışını kalkınmanın temel unsurlarından biri olarak gördüğünü ifade etti. Diğer yandan Suudi Arabistan’ın enerji sektöründeki kapasitesini güçlendirmeye ve küresel tedarik zincirindeki etkili konumunu sürdürmeye odaklandığını belirtti.

Suudi Arabistan’ın çabalarının bölgede güvenlik ve istikrarı sağlayarak hem Suudi Arabistan ekonomisine hem de bölge ülkelerinin ekonomilerine olumlu katkı sunmayı hedeflediğini belirten Buaynin, kalkınmanın üzerine inşa edilebileceği istikrarlı bir ortama ihtiyaç olduğunun altını çizdi. Savunma anlaşmasının, caydırıcılığı güçlendirerek ekonomik faaliyetleri olumsuz etkileyebilecek riskleri azaltabileceğini ifade etti.

Buaynin’e göre girişimciler karar alırken, yatırım ortamındaki istikrarı öncelikleri arasında tutuyor. Dolayısıyla bölgesel güvenliğin güçlendirilmesi ve ekonominin daha öngörülebilir hâle gelmesi, çeşitli yatırım fırsatları sunan Suudi Arabistan’ın cazibesini artıran unsurlar arasında yer alıyor.

Buaynin, “Mekke Anlaşması”nın yerli ve yabancı yatırımcılara güven mesajı verdiğini, enerji arzının sürdürülebilirliği ve kritik altyapıların korunmasına yönelik güveni artırdığını belirtti. Bunun da projelerin hızına, yatırım akışlarına ve ticaret hacmine olumlu yansımaları olabileceğini kaydetti.

Suudi Arabistan’ın büyük yatırımlar gerektiren “Vizyon 2030” programlarına dayandığını hatırlatan Buaynin, ekonomik öngörülebilirliğin artırılması ve jeopolitik belirsizliğin azaltılmasının sermaye akışlarını ve projelerin hayata geçirilmesini desteklemek açısından önemli olduğunu ifade etti.

Bölgesel güvenlik sisteminin güçlendirilmesi halinde, yatırımcıların fırsatlardan yararlanmaya ve kalkınma projelerine katılmaya motive olacağını belirten Buaynin, bu olumluluğun yalnızca Suudi ekonomisiyle sınırlı kalmayacağını bölge ekonomilerine de yayılacağını ifade etti.

Buaynin ayrıca, yıllar süren müzakerelerin ardından anlaşmanın imzalanmasının Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki ilişkilerin derinliğini gösterdiğini, güvenlik, istikrar ve refahın tesis edilmesine yönelik daha kapsamlı iş birliği döneminin kapısını açtığını vurguladı.

Ekonomik entegrasyon şekilleniyor

Suudi Arabistanlı iş insanı ve “Al Tamayoz” Saudi Holding for Technology şirketinin Üst Yöneticisi Abdullah bin Zeyd el-Muleyhi ise Suudi Arabistan’ın yerel ve bölgesel ekonomilere yönelik güveni güçlendirmeye devam ettiğini belirtti. Muleyhi, “Mekke Anlaşması”nın Suudi Arabistan’ın bölgesel ve uluslararası konumunu güçlendirebilecek ve yeni iş birliği ve ekonomik entegrasyon döneminin önünü açabilecek girişimlerden biri olduğunu belirtti.

Muleyhi, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ın güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik adımlarının ekonomik ve yatırım ortamına doğrudan yansıdığını belirterek, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan yakınlaşmasının siyasi, ekonomik, savunma ve beşerî alanlarda ortak çalışmaların geliştirilmesi için zemin oluşturduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın ortak çıkarları gerçekleştirmeyi ve bölgenin güvenliği ile istikrarını desteklemeyi amaçlayan stratejik ortaklıklar kurarak, etkili bir siyasi ve ekonomik güç olarak konumunu güçlendirdiğini söyledi.

Muleyhi’ye göre Suudi Arabistan’ın istikrarı güçlendirme ve uzun vadeli ortaklıklar kurma stratejisi, yatırımlar için ortamı daha cazip hale getiriyor ve özel sektöre sanayi, teknoloji, enerji, madencilik, lojistik, savunma sanayisi ve ticaret alanlarında yeni imkan ve fırsatlar sunuyor.

Suudi Arabistan’ın büyük bir ekonomiye, stratejik bir coğrafi konuma ve “Vizyon 2030” gibi iddialı dönüşüm programlarına sahip olduğunu belirten Muleyhi, siyasi ve güvenlik alanındaki yakınlaşmanın daha kapsamlı ekonomik ortaklıklara dönüşebileceğinin altını çizdi.

Bunun özellikle ortak projeler, bilgi ve teknoloji transferi, sanayinin yerlileştirilmesi ve ticaret hacminin artırılması yoluyla yatırımcılar ve iş insanları açısından önemli fırsatlar yaratabileceğini kaydetti.

Muleyhi, bölgesel istikrardan ekonominin, kalkınmanın ve vatandaşların doğrudan yararlandığını belirterek, Suudi Arabistan’ın siyasi gücü ve dengeli ortaklıklarının özel sektöre daha fazla güven verdiğini; ülkenin sermaye, teknoloji ve uluslararası ortaklıkları çekme kapasitesini artırdığını ifade etti.

Muleyhi, Suudi Arabistan’ın kendi çıkarlarını korumak, güvenliğini güçlendirmek ve geleceğin ekonomisini inşa etmek arasında korelasyon kuran vizyon doğrultusunda hareket ettiğini belirterek, “Mekke Anlaşması”nın krallığın güvenlik, kalkınma ve bölgesel iş birliği denklemlerini şekillendirmedeki konumunu güçlendirdiğini vurguladı.

Sürdürülebilir kalkınmaya giden yol

Cizan’daki eş-Şuruk Ekonomik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Abdurrahman Ba'şen ise “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ın riskleri azaltmayı ve istikrarı desteklemeyi amaçlayan girişimlerle uluslararası güvenilirliğini güçlendirdiğini söyledi. Ba'şen, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın, ABD-İran savaşının ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlerin yol açtığı gelişmelerin ardından bölgede ekonomik öngörülebilirliğin artırılmasına katkı sağlayabileceğini ifade etti.

Suudi Arabistan’ın siyasi, güvenlik ve ekonomik adımları bir arada ele alan yaklaşımının bölgesel dengeyi desteklediğini ve Suudi ekonomisine ve bölgedeki iş ortamına duyulan güveni güçlendirdiğini ifade eden Ba'şen, bunun özellikle küresel enerji piyasalarında merkezi role sahip Suudi Arabistan’ın konumu nedeniyle ticaret, yatırım ve uluslararası ortaklıklarda olumlu etkisini görülebileceğini söyledi.

Önümüzdeki dönemde ticari ve yatırım faaliyetlerinin, özellikle savunmayla bağlantılı teknoloji sektörlerinde daha da hareketlenebileceğini belirten Ba'şen, bunun gelişmiş uzmanlık ve kapasiteye sahip ülkelerle stratejik ortaklıkların genişlemesine paralel ilerleyeceğini kaydetti.

Ba'şen’e göre anlaşma, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında nitelikli ekonomik projeler ve girişimlerin hayata geçirilmesi için destekleyici bir çerçeve sağlayabilir; bu etkiler üç ülkenin uluslararası ortaklarına da yayılarak Riyad, Ankara ve İslamabad arasında daha kapsamlı ekonomik entegrasyon ve sürdürülebilir kalkınmanın temellerini oluşturabilir.

Sanayi, teknoloji, enerji, tedarik zincirleri, altyapı ve ulaştırma alanlarında ortaklıkların geliştirilmesinin, üç ülke arasındaki stratejik yakınlaşmayı somut ekonomik fırsatlara dönüştürebileceği ve bölgenin dış kaynaklı çalkantılara karşı dayanıklılığını artırabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Ba'şen, Suudi Arabistan’ın girişimlerinin temelinde güvenlik ile kalkınmayı entegre etme yaklaşımının bulunduğunu vurguladı. Gerilimlerin azaltılması ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesinin yalnızca siyasi sonuçlar doğurmadığını; ticaret akışlarının ve enerji arzının korunması, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve bölgesel ekonominin büyümesi için daha sürdürülebilir bir ortam oluşturulması açısından da kritik öneme sahip olduğunu ifade etti.


Hürmüz'de iki BAE tankerine yönelik saldırıya Arap dünyasından geniş kınama

Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
TT

Hürmüz'de iki BAE tankerine yönelik saldırıya Arap dünyasından geniş kınama

Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)

Körfez ülkeleri, Arap ülkeleri ve uluslararası kuruluşlar, cuma günü, Birleşik Arap Emirlikleri'ne ait ADNOC şirketinin iki tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişi sırasında İran tarafından hedef alınmasını en sert ifadelerle kınadı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, İran'ın bu saldırıların devam etmesinin sonuçlarından tamamen sorumlu tutulduğu belirtildi. Riyad, Tahran'a söz konusu ihlallere derhal son verme ve ilgili uluslararası hukuk kurallarına uyma çağrısında bulundu.

Açıklamada, bölgenin güvenliği ile uluslararası deniz taşımacılığının güvenliğinin ortak sorumluluk olduğu vurgulanırken, saldırıların sürdürülmesinin kabul edilemez ve göz yumulamaz olduğu ifade edildi.

Suudi Arabistan, saldırıların tekrarlanmasının deniz ulaşımının güvenliği açısından tehlikeli bir tırmanış ve doğrudan tehdit oluşturduğunu, küresel enerji arzının güvenliğini riske attığını ve uluslararası hukuk ile teamüllerin ağır biçimde ihlal edildiğini belirtti.

Riyad ayrıca bu saldırıların, ticari gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçiş hakkı ve özgürlüğüne saygı gösterilmesini öngören ve bunu engelleyecek eylem veya tehditleri kınayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2817 sayılı kararına açık bir meydan okuma olduğunu kaydetti.

Suudi Arabistan, BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu ve Abu Dabi'nin egemenliğini, güvenliğini ve varlıklarını korumak amacıyla attığı adımları desteklediğini yineledi. Riyad, iki tankerin hedef alınmasını, İran'ın ticari gemi ve tankerleri hedef alan saldırılarının tekrarlanması olarak değerlendirerek en sert biçimde kınadı.

Katar: Hürmüz Boğazı baskı aracı olarak kullanılamaz

Katar, iki tankere yönelik İran saldırısını uluslararası hukuk kurallarının ve deniz seyrüsefer özgürlüğünün açıkça ihlali olarak nitelendirdi ve bunun BM Güvenlik Konseyi'nin 2817 sayılı kararına aykırı olduğunu belirtti.

Katar Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı'nın bir baskı aracı olarak kullanılmasını kesin biçimde reddetti. Bakanlık, bu kapsamda boğazın koşulsuz şekilde yeniden açılması çağrısında bulundu.

Açıklamada, bu kritik geçiş güzergâhında seyrüsefer özgürlüğünün pazarlık konusu yapılamayacak yerleşik bir ilke olduğu vurgulandı. Boğazın kapalı tutulmasının bölge ülkelerinin hayati çıkarlarını ve küresel ekonomiyi tehlikeye attığı belirtildi.

Katar ayrıca İran'ın kardeş ülkelerin mallarına yönelik gerekçesiz saldırılarını durdurması gerektiğini ifade etti. Doha, BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu ve ülkenin varlıklarını korumak için alacağı tüm önlemleri desteklediğini bildirdi.

Mısır'dan uluslararası seyrüsefer vurgusu

Mısır Dışişleri Bakanlığı da yayımladığı açıklamada BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu belirtti.

Kahire, uluslararası deniz ulaşımının güvenliğini tehdit eden veya gemiler ile sivil tesisleri tehlikeye atan tüm eylemlerin durdurulması gerektiğini vurguladı. Mısır ayrıca uluslararası hukuk kurallarına uyulması çağrısında bulunarak bunun gerilimin düşürülmesine ve bölgenin güvenlik ve istikrarının korunmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Körfez İşbirliği Konseyi: Tehlikeli ve kabul edilemez tırmanış

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) de iki tankerin hedef alınmasını kınadı. KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, saldırıların tehlikeli ve kabul edilemez bir tırmanış olduğunu belirtti.

Budeyvi, saldırıların dünyanın en önemli stratejik su yollarından biri olan Hürmüz Boğazı'nda deniz ulaşımı ve uluslararası ticaretin güvenliği açısından doğrudan tehdit oluşturduğunu söyledi.

KİK Genel Sekreteri, bu değerlendirmelerin BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ve ilgili Güvenlik Konseyi kararları, özellikle de 2817 sayılı karar çerçevesinde yapıldığını belirtti.

Budeyvi, İran'ın bu kritik uluslararası geçiş güzergâhını bir baskı ve tehdit aracına dönüştürme girişimlerini kesin biçimde reddetti. Uluslararası topluma sorumluluklarını yerine getirerek tekrarlanan saldırıların durdurulması için kararlı bir tutum alma ve uluslararası hukuk, deniz hukuku ve ilgili uluslararası kararlar doğrultusunda deniz ulaşımının güvenliği ile özgürlüğünü garanti altına alma çağrısında bulundu.

KİK Genel Sekreteri ayrıca Konseyin BAE ile tam ve kararlı dayanışma içinde olduğunu, Abu Dabi'nin güvenliğini, egemenliğini, varlıklarını ve çıkarlarını korumak için aldığı tüm önlemleri desteklediğini yineledi.

Arap Birliği: Deniz ulaşımına doğrudan tehdit

Arap Birliği de İran'ın iki tankeri hedef almasını kınayarak saldırının uluslararası hukukun ve BM Güvenlik Konseyi kararının açık bir ihlali olduğunu belirtti.

Birlik, "İran'ın bu ihlallerini tekrarlaması, deniz ulaşımının özgürlüğüne doğrudan tehdit oluşturuyor" değerlendirmesinde bulundu. Saldırıların uluslararası ticaretin seyri ve küresel enerji güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısı yapıldı.

Arap Birliği, uluslararası hukuk ve deniz hukuku kurallarına uyulması gerektiğini vurgulayarak İran'a tırmandırıcı eylemlerine son verme ve deniz ulaşımının güvenliği ile emniyetini tehdit edecek uygulamalardan kaçınma çağrısında bulundu.

Kuveyt: Hürmüz tamamen ve koşulsuz açılmalı

Kuveyt Dışişleri Bakanlığı da yaptığı açıklamada, ticari gemilerin ve uluslararası deniz yollarının hedef alınmasının uluslararası hukuka ve 2817 sayılı karara aykırı olduğunu belirtti.

Açıklamada, bu tür saldırıların deniz ulaşımının güvenliğini, enerji arzının istikrarını ve uluslararası ticareti tehlikeye attığı vurgulandı.

Kuveyt, bölgede gerilimi daha da artıracak tüm eylemlerin durdurulması, uluslararası geçiş güzergâhlarında seyrüsefer özgürlüğüne ve güvenli geçiş hakkına saygı gösterilmesi ve Hürmüz Boğazı'nın tamamen ve koşulsuz şekilde yeniden açılması çağrısında bulundu.