Şerbil Berekat
Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’teki uluslararası havalimanından henüz ayrılmadan dahi şehrin adeta sonu gelmeyen devasa bir şantiye alanına dönüştüğü göze çarpıyor. Şehre uzanan güzergâh boyunca yollar genişletiliyor, altyapı çalışmaları aralıksız sürdürülüyor ve yol kenarlarındaki çevre düzenlemeleri baştan aşağı yenileniyor.
Yaklaşık 40 dakika süren yolculuk boyunca iş makineleri, hummalı bir şekilde çalışan işçiler, yapım aşamasındaki yollar ve hızla yenilenen bina cepheleri peş peşe sıralanıyor. Çalışmaların boyutunun sıradan bir kent geliştirme planının çok ötesinde olduğu anlaşılırken, Kırgız yetkililer bu kentsel seferberliğin gerekçesini tek bir nedenle, ‘bu ayın sonlarında Bişkek'te düzenlenecek Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Liderler Zirvesi’ ile açıklıyor.
Şehirdeki hazırlıklar uluslararası toplantının ev sahipliğiyle sınırlı bir organizasyonun ötesinde anlamlar taşıyor. Bişkek, Çin'in en baskın ekonomik güç olarak öne çıktığı ve Pekin'in Orta Asya ile olan çıkar ve bağ ağının her geçen gün genişlediği bir örgütün liderlerini ağırlamaya hazırlanıyor. Bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği bu süreçte Bişkek sokaklarında, başkentin söz konusu dönüşüme ne denli entegre olduğunu gözlemlemek mümkün hale geliyor.
Bişkek’ten Washington’a diplomasi trafiği
Bişkek Zirvesi, Çin açısından oldukça dikkat çekici bir zamanlamaya denk geliyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in Bişkek ziyareti, Pyongyang'ın ardından aylardır yurt dışına gerçekleştirdiği ikinci ziyaret olma özelliğini taşıyor.
Söz konusu ziyaret, Şi'nin ABD Başkanı Donald Trump'a yapacağı iade-i ziyaret öncesinde gerçekleşecek. Öte yandan Hindistan basını, Çin Devlet Başkanı’nın eylül ayı ortalarında Yeni Delhi'de düzenlenmesi planlanan BRICS Zirvesi'ne katılabileceğini belirtti. Eğer bu ziyaret gerçekleşirse, Çin ve Hindistan sınırındaki Galvan Vadisi'nde 2020 yılında yaşanan ve her iki taraftan onlarca askerin ölümüne ve yaralanmasına yol açan çatışmalardan sonra Şi Cinping'in Hindistan'a yapacağı ilk ziyaret olacak.
ŞİÖ, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Çin ve Rusya’nın Asya coğrafyasında dengeleri yeniden tesis etme arayışında olduğu bir dönemde kuruldu.
Çin yönetiminin söz konusu zirveyi, ABD tarafı ile yürüteceği görüşmelere ilave diplomatik kozlarla girmek ve çok kutuplu geniş Avrasya coğrafyasında kilit rol oynama kapasitesini sergilemek adına önemli bir fırsat olarak değerlendirmesi bekleniyor.
ABD/İsrail-İran savaşı sürecinde petrol piyasalarının yatıştırılmasına yönelik diplomatik katkıları, nisan ayında varılan ateşkesin sağlanmasındaki rolü ve ardından İslamabad Mutabakat Zaptı'nın imzalanmasındaki payı dikkate alındığında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile ABD Başkanı Donald Trump arasında gerçekleşecek temaslarda İran dosyasının da ağırlıklı olarak gündeme gelmesi öngörülüyor.
İki savaşın gölgesinde şekillenen gündem
Geçtiğimiz şubat ayında patlak veren ABD/İsrail-İran Savaşı’nın Bişkek Zirvesi'nin ana gündem maddesine dönüşmesi beklenmiyor. ŞİÖ, kuruluşundan bu yana, doğrudan üye ülkeleri ilgilendiren durumlarda dahi üyeler arasındaki anlaşmazlık ve çatışmaların örgüt bünyesinde bir kriz alanına dönüşmesinden kaçınmayı ilke edindi. Öyle ki Çin-Hindistan anlaşmazlığı, Hindistan-Pakistan gerilimi ile Kırgızistan-Tacikistan sınır çatışmalarında da benzer bir tutum sergilendi. Anlaşmazlıklara rağmen iş birliğini sürdürmek ve iç işlerine karışmamak, zamanla örgütün temel çalışma mekanizmasının bir parçası haline geldi.
Rusya-Ukrayna savaşı da bu yaklaşımın en zorlu sınavı oldu. Moskova, güç kullanımını reddeden, egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkelerine bağlı kalan üye ülkelerin çekinceleriyle karşı karşıya kaldı. Buna karşın örgüt, Rusya’yı doğrudan kınamaktan kaçınarak söz konusu ilkeleri vurgulamak ve siyasi çözüm çağrısında bulunmakla yetindi. Bu tutum, görüş ayrılıklarının aşılmasını ve Rusya’nın kolektif yapı içinde kalmasını sağladı.

ŞİÖ’nün ABD ve İsrail'in İran'a karşı savaşına ilişkin tavrı daha net olsa da bu tutum, tavır sergileme düzeyinde kaldı. Bunda, Tahran’ın Körfez İş birliği Konseyi (KİK) ülkelerine yönelik saldırılarının etkisi büyük oldu. Zira ŞİÖ'nün ana aktörleriyle yakın ilişkilere sahip olan KİK ülkelerinin çoğunluğu, aynı zamanda örgütün diyalog ortağı konumunda bulunuyor. Bu doğrultuda, geçen ay Kırgızistan'ın başkentinde düzenlenen ŞİÖ Dışişleri Bakanları Toplantısı gündeminde İran savaşı yer almazken, Bişkek'teki ŞİÖ Medya ve Düşünce Kuruluşları Zirvesi'ne katılan İran heyetinin de savaşa değinmekten kaçınması dikkati çekti.
Eşit olmayan denge
ŞİÖ’nün çalışma mantığını anlamak için örgütün doğduğu koşullara dönmek gerekir. Örgüt, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Çin ve Rusya’nın Asya coğrafyasında beliren güç dengesini yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde kuruldu. O tarihlerde Rusya bir içe çekilme süreci yaşarken Çin, henüz bugünkü ekonomik ve stratejik ağırlığına ulaşmamıştı. Bu yüzden örgüt, kendi gündemini dayatabilecek tek bir gücün varlığı üzerine değil, karmaşık bir bölgesel ortamı yönetme ihtiyacıyla bir araya gelen, farklı çıkar ve ağırlıklara sahip güçler arasındaki uzlaşı üzerine inşa edildi.
Bu tarihi arka plan, örgütün en belirgin niteliklerinden biri olarak ‘anlaşmazlıkları çözmeye çalışmak yerine onları yönetmek’ özelliğinin şekillenmesine katkı sağladı. Örgütün genişlemesi ve üyelerinin çıkarlarının farklılaşmasıyla birlikte, büyük görüş ayrılıklarının iç çatışmalara dönüşmesini engellemek örgütün varlığını sürdürebilmesinin ön koşulu haline geldi. Böylece karar alma süreçlerinde oy birliği ilkesi, ayrışma yaratan konuları gündemin ilk sırasına taşımak yerine ülkelerin uzlaşabileceği ortak alanları aramayı teşvik eden kurumsal mekanizma ve uygulamalarla birlikte kökleşti.
Körfez perspektifinden bakıldığında ŞİÖ tecrübesi, ABD/İsrail-İran Savaşı’nın tarafları arasında, bölge ülkelerinin anlaşmazlıklarını yönetmelerine ve daha istikrarlı düzenlemeler çerçevesinde etkileşim kurmalarına imkân tanıyacak bölgesel bir mekanizmaya duyulan ihtiyacın daha yüksek sesle dillendirildiği bu dönemde ayrı bir önem kazanıyor.
Bu çerçevede ŞİÖ içindeki denge, onun seyrine yön veren bir dizi etkili güç ve taraf üzerinden anlaşılabilir.
Bunların başında örgüt bünyesindeki en büyük ekonomik ağırlığı temsil eden, ticaret, finans, yatırım ve altyapı kanallarıyla en geniş nüfuz araçlarına sahip olan Çin geliyor. Çin’in hesaplarında Orta Asya; ülkenin batıya açılan kara uzantısı, Kuşak ve Yol Girişimi’ne bağlı ulaşım ve enerji ağlarının ana koridoru olması sebebiyle özel bir önem taşıyor. Çin varlığı yalnızca yatırım hacmiyle sınırlı kalmayıp, bölge ülkeleriyle gelişen ticari bağlar, karayolu bağlantıları ve enerji projeleriyle her geçen gün daha da güçleniyor.
Rusya ise farklı bir ağırlıkla öne çıkıyor. Moskova, ekonomik gücünün gerilemesine rağmen Orta Asya’daki derin güvenlik, siyaset ve kültür mirasını korumayı sürdürüyor. Sovyetler Birliği dönemi ve sonrasında şekillenen güvenlik ile askeri iş birliği sistemlerinin yanı sıra Rusçanın bölge toplumlarındaki idare, eğitim, medya ve iletişim alanlarındaki varlığını koruması, Moskova’ya sadece ekonomisinin büyüklüğüyle açıklanamayacak düzeyde bir nüfuz alanı sağlıyor.
Hindistan da bu dengeye farklı bir nüfus, ekonomi ve coğrafya ağırlığı katarak, Çin-Rusya ikilisinin dışında önemli bir Asyalı varlık sunuyor. Yeni Delhi'nin Moskova ile olan tarihi ilişkileri ve ABD ile Batı'yla gelişen ortaklıkları, rakip nüfuz alanları arasında hareket etme imkânı sağlasa da bu yetenek, söz konusu dengeleri her zaman başarıyla bağdaştırabildiği anlamına gelmiyor.
Örgütün kurumsal çerçevesinin dışında ise Türkiye faktörü öne çıkıyor. Bu faktör, Türkiye'nin başta Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan olmak üzere bölgedeki birçok ülkeyle paylaştığı dilsel, kültürel ve tarihi bağlara ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gibi kurumlar aracılığıyla son yıllarda pekiştirilen ilişkilere dayanıyor. Bu boyut, tam anlamıyla örgüt içi kurumsal bir ağırlık teşkil etmese de örgütün hareket ettiği coğrafyadaki önemli bir jeokültürel ve ekonomik dinamiği temsil ediyor.
Böylece ŞİÖ, tek bir gücün liderlik ettiği ittifaktan ziyade, farklı ağırlık ve çıkarların kesiştiği bir alan niteliği taşıyor. Ancak bu denge, güç dengelerinin değişmesiyle birlikte dönüşüme uğruyor. Çin, bugün ekonomik açıdan en ağır basan ve projelerine ivme kazandırma konusunda en yetkin taraf haline geldi. Bu da Orta Asya’daki varlığını ve nüfuzunu genişletmesine imkân tanıdı. Buna karşılık örgüt, Rusya’ya bölgesel ve uluslararası varlığını koruma ve izolasyona düşmeme imkânı sunarken, Hindistan’a Asya’daki etkileşimlerin merkezinde yer alma ve genişleyen Çin nüfuzunu dışarıdan izlemekle yetinmeyip yönetme aracı sağlıyor.
Bu durum, oy birliği politikasını ve anlaşmazlıkların örgüt içi çatışmalara dönüştürülmemesini, farklı gerekçelerle de olsa ana aktörler için kullanışlı hale getiriyor. Bu yaklaşım Çin’in nüfuzunu artırmasına, Rusya’nın zorlaşan uluslararası konjonktürde konumunu korumasına ve Hindistan’ın Asya’da varlık gösterme ve denge kurma alanını muhafaza etmesine olanak tanıyor. Dolayısıyla ŞİÖ’nün gücü, üyeleri arasındaki çelişkileri çözme kapasitesinden değil bu çelişkileri, iş birliğini engellemeyecek ve örgütün dağılmasına yol açmayacak şekilde yönetebilme becerisinden kaynaklanıyor.
Körfez için çıkarımlar
Körfez açısından bakıldığında, ABD/İsrail-İran Savaşı’nın tarafları arasında bölge ülkelerinin anlaşmazlıklarını yönetmelerine ve daha istikrarlı düzenlemeler çerçevesinde etkileşim kurmalarına imkân tanıyacak bölgesel bir mekanizmaya duyulan ihtiyacın daha yüksek sesle dillendirildiği bu dönemde, ŞİÖ tecrübesi ayrı bir önem kazanıyor. Bu noktada soru, örgütün Körfez ülkeleri için daha cazip hale gelip gelmediğiyle sınırlı kalmayıp aynı zamanda bünyesindeki bazı mekanizmaların, ister yalnızca Körfez ülkeleri ile İran'ı kapsasın ister Irak, Türkiye, Pakistan ve belki de diğer tarafları içine alacak şekilde genişlesin, üzerinde durulan herhangi bölgesel yapı için faydalanılabilecek bir ders sunup sunmadığı boyutuna taşınıyor.
Bölgesel çerçevede yer alan ülkelerin İran'a yönelik yaklaşımlarında uzlaşması şart olarak görülmüyor, aksine, farklı çıkarlarının bu yapı içinde yeterince temsil edilmesi, herhangi bir tarafın bu mekanizmayı tek bir eksenin aracına dönüştürmesini engellemek adına önem taşıyor.
Buradaki en belirgin ders, ŞİÖ’nün yapısı ya da Körfez ölçeğinde tekrarlanması zor olan iç güç dengeleriyle ilgili değil, daha ziyade üyeleri arasındaki görüş ayrılıkları sürmesine rağmen iş birliğini sürdürülebilir kılma becerisinden kaynaklanıyor. Yeni Delhi merkezli Imagindia Araştırma Enstitüsü Başkanı ve Jeopolitik Uzmanı Robinder Sachdev, ŞİÖ’nün Körfez’e sunduğu en önemli şeyin, hasımları aynı kurumsal çatı altında tutabilmesi olduğunu vurguladı, ŞİÖ, farklı çıkarlara sahip büyük güçlerin yanı sıra aralarında doğrudan anlaşmazlık bulunan ülkeleri de bir araya getiriyor. Buna rağmen söz konusu ihtilafların çözümünü iş birliği için bir ön şart haline getirmiyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu durum, olası bir bölgesel çerçeve üzerine düşünürken de yol gösteriyor. İş birliğini başlatmak için tüm sorunların çözümünü şart koşmak yerine, çıkarların kesiştiği dosyalardan başlayıp daha karmaşık konuları kendi siyasi ve güvenlik kulvarlarına bırakmak öne çıkıyor.
Aynı şekilde, Körfez ülkelerinin ABD/İsrail-İran Savaşı’na yönelik tutumlarındaki çeşitlilik, çok taraflı bir çerçevede dengeleyici bir unsura dönüşebiliyor. Buna İran ve Körfez ülkeleriyle karmaşık ilişkilere ve çıkarlara sahip Irak ile bölgesel ağırlığı ve bağımsız hesapları olan Türkiye'nin varlığı eklendiğinde, söz konusu çeşitlilik, ŞİÖ’nün üyeleri arasındaki farklılıkları yönetmesini sağlayan dengelere benzer bir denge üretebiliyor. Bu doğrultuda Sachdev, Körfez ülkelerinin ‘işlevsel iş birliğini başlatmak için siyasi güvenin oluşmasını beklememesi gerektiğini’ vurguluyor. Çünkü Sachdev’e göre düzenli diyalog, üzerinde uzlaşılan kurallar ve sınırlı teknik iş birliği, istikrarın bizzat zeminini oluşturabiliyor.
Belki de en önemli fikir de burada yatıyor. Bölgesel çerçevede yer alan ülkelerin İran'a yönelik yaklaşımlarında uzlaşması şart olarak görülmüyor, aksine farklı çıkarların bu yapı içinde yeterince temsil edilmesi, herhangi bir tarafın bu mekanizmayı tek bir eksenin aracına dönüştürmesini engellemek adına önem taşıyor. Görüş ayrılıkları oy birliği ilkesine ve kademeli iş birliğine dayalı mekanizmalar içinde düzenlendiği takdirde, yapıyı işlevsiz kılmak yerine kutuplaşmadan koruyan bir faktöre dönüşebiliyor. Şanghay’dan çıkarılacak en temel ders de muhtemelen bu noktada belirginleşiyor. Bölgesel bir çerçevenin başarısı üyeler arasındaki anlaşmazlıkları tamamen ortadan kaldırmayı değil, bu anlaşmazlıkların iş birliği fırsatlarını yok etmesini önleyecek mekanizmalar kurmayı gerektiriyor.
Şi Cinping’in Washington’da yapması beklenen görüşmelerde ABD/İsrail-İran Savaşı dosyasını Trump ile ele alıp almayacağından bağımsız olarak, savaşın sonuçlarının yönetilmesinde -ABD tarafından da kabul edildiği üzere- önemli rol oynayan Pekin, önümüzdeki dönemde ‘Şanghay ruhu’ ilkelerinin bazılarını Körfez coğrafyasında da karşılık bulabilecek bir fikre dönüştürme fırsatı yakalayabiliyor.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir

