Fransız aydınlarının aynasında sömürgecilik

Fransız aydınlarının aynasında sömürgecilik
TT

Fransız aydınlarının aynasında sömürgecilik

Fransız aydınlarının aynasında sömürgecilik

On dokuzuncu yüzyılda başlayan sömürgeciliğin Jean Jacques Rousseau ve Immanuel Kant felsefesi ile temsil edilen yüksek aydınlanma ilkelerine bir ihanet mahiyetinde olduğuna hiç şüphe yoktur. Bu ilkeler, yalnızca beyaz ve sarışın Batı insanının değil, her insanın özgürlük ve değerine saygı gösteren evrensel ilkelerdi. Ancak bayrağını yükselten Batı, tam tersini yaparak halkları sömürdü ve özgürlükleri ile servetlerini ellerinden çekip aldı. Ama tabi ‘medeniyet’ getiriyordu ya, bunları yaparken halkları kendi evlerinde küçük düşürüp en değerli şeylerine el koymuş, ne gam! Fransız, Arap ve daha başkalarından oluşan onlarca araştırmacının katıldığı, Sorbonne Üniversitesi Modern Tarih Bilimi profesörü ve sömürgecilik ve sonrası dönemin uzmanlarından biri olan ünlü Fransız tarihçi Claude Liauzu’nun sorumluluğunu üstlendiği büyük ansiklopedik kitabın satır ve satır aralarında okuduğumuz budur. Kitabın girişinde şu soru ortaya atılıyor: Niçin sömürgeciliğe özel bir sözlük hazırladık? Acaba sömürgecilik dönemi sona ermedi mi? Öyleyse neden onu yeniden gündeme getiriyor; yaraları deşip durgun suları harekete geçiriyoruz?
El-Cevap: Sömürgecilik meselesi, bitişi üzerinden yarım asırdan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen hala Fransız toplumunu meşgul ediyor. Gerçek şu ki, Fransa topraklarında eski sömürgelerden yadigâr milyonlarca insan varlığı bu sorunu daimi kılıyor. Arap, Müslüman, Faslı ve Afrikalı bu ayaklı hatıraların çoğu Fransa’yı kınıyor. Öyle ya anavatanlarını sömürüp aşağılamış, kimliklerini yok etmeye çabalamış; yetmemiş oraya göç etmelerinden sonra onları tekrar küçük düşürüp onları iş fırsatı, düzgün konut ve sair şeylerden mahrum bırakmış; dolayısıyla onlara karşı kendisine tâbi olan sömürge muamelesini sürdürmüş. Fransız aşırı sağı, bu toplulukların topraklarında yerleşmesini tersinden sömürge olarak görüyor! Fransa’da yaşayan gurbetçilere şöyle diyor: Biz sizin ülkenizi bırakıp çıktık. Siz neden milyonlar olup bize geldiniz? Yoksa bizden intikam alıp sizi sömürdüğümüz gibi bizi sömürmek mi niyetiniz?
Claude Liouzu girişte ortaya attığı soruya şu sözleri ekliyor: Dikkat çekmeye çalıştığımız üzere sömürgecilik evresi sona ermiş olsa bile sömürgecilik meselesi, tam anlamıyla bitmiş değil. Fransa, eski sömürge insanlarından özür dilemediği sürece bu sorun öylece kalacaktır. Tüm olayları, kişileri ve efsaneleri ile sömürgecilik dönemine dair kapsamlı olan sözlük, bunun için yazılmıştır”.
Bu yeni sözlüğün maddeleri diğer tüm sözlükler gibi alfabetik sıraya göre düzenlendi. Mesela büyük müsteşrik Jacques Berque’nin konuyla ilişkisini öğrenmek istiyorsak, sözlükte ‘B’ harfini açıp aranan maddeye doğru yol almamız yeterli. Maddeyi bulduğumuzda karşımıza çıkan bilgiler şu şekilde: Fransız bir oryantalist olup 1910 ila 1995 yılları arasında yaklaşık 85 yıllık bir ömür sürmüştür. Cezayir’de doğan Berque’nin babası Auguste Berque, sömürge idaresinin bir çalışanı olup Arap-İslam toplulukları konusunda önemli bir uzmandı.
Oğlu da aynı çizgide yürüdü ve babasını da aşarak Fransız bilim kuruluşlarının en iyisi olan College de France’ta hocalık seviyesine ulaştı. Jacques Berque önce Fas’ın uzak bölgelerinde sömürge yönetiminin çalışanlarından biriydi ancak bu mesleği bırakarak bilimsel araştırmalara adandı. Böylelikle doğusundan batısına Arap toplumlarını gayet iyi bilen büyük bir şarkiyatçı haline geldi. Paris’te bir kısmı sonraları meşhur olan Arap aydınlar, peş peşe onun rahle-i tedrisinden geçerek mezun oldu. Onun 50 yıllık süre zarfında Arap toplumlarımızda meydana gelen değişimleri ve evreleri incelediği bilinmektedir. Başlarda Massignon’un öğrencisi olan Berque daha sonra yöntem bakımından ondan ayrıştı. Mısır ve diğer Arap topluluklarının araştırılmasında modern sosyolojik yöntemler izledi. Massignon ise soyut veya geleneksel düşünce tarihine bağlı kaldı ve birey ile toplumun sosyolojik ve tarihi koşullarıyla çok fazla ilgilenmedi. Tüm bunların yanı sıra o, derinlikli bir imana sahip dindar bir insan olarak, İslam ve Hristiyan inancı arasında karşılaştırma yapma konusunda takıntılıydı.
Hayatının son demlerinde Berque, tüm vaktini ve çabasını Kur’an-ı Kerim tercümesine ayırdı. Jacques Berque hayatının ilk yıllarında kendi de uygulamış olmasına rağmen sömürgeci hâkimiyet rejimini kınadı. Arap, Fransız ve Avrupalı unsurların uzak geçmişte olduğu gibi bir arada yaşadığı yeni bir Endülüs yaratma çağrısında bulundu. Gelişmiş Endülüs medeniyeti yeniden var olabilir mi?
Medeniyetler arasındaki diyalog, medeniyetler çatışmasına üstün gelebilecek mi?
Bu türden temenniler, İhvan ve DEAŞ çağında deli saçması gibi duruyor. Ama bırakın da azıcık hayal kuralım.
Hayal kurmak da yasak değil a!
Jacques Berque tıpkı hocası Massignon veya öğrencisi Andre Miquel gibi Fransa ve Arap dünyası arasında kayda değer bir medeniyet köprüsü kurdu.
Sırası gelmişken şu değerli hatıraya da bir bahis açayım: Bir gün Jacques Berque’nin kütüphanesini ziyaret edip orada bulunan yaratıcı yazar Emin ez-Zavi ve daha başkaları ile sohbet etmiştim. Bu, kopuntudaki (diasporadaki) Arap yazarların ilk buluşmasıydı. Emin el-Zavi’nin sorumluluğunda, genel müdürlüğünü yaptığı Cezayir Milli Kütüphanesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşiyordu.
Son gün yüksek dağlara tırmanıp İbn Haldun’un meşhur Mukaddime’sini yazdığı mağarayı ziyaret ettik (bereketine nail olduk!).
Bilindiği üzere o kendisini takip eden atlı vahşiler karşısında hayatını korumak için oraya saklanmıştı.
Biz buna bugün istihbarat diyoruz. Ancak onun döneminin istihbaratı, Mars’ta bile olsa elinden hiçbir şeyin kaçamayacağı ahtapot ağlarına ve dev imkânlara sahip günümüz istihbaratı ile kıyaslandığında şaka gibiydi! Ondan sonra Tiaret eyaletine bağlı Frenda şehrine giderek bir diğer büyük düşünür Jacques Berque’nin kütüphanesini ziyaret ettik. Onun, on binlerce kitabı barındıran kişisel kütüphanesini, ölümünden önce doğduğu ve Fransa’ya taşınana kadar yetiştiği Frenda şehrine bağışladığı bilinir. O bir bakıma benim tahmin ettiğimin aksine Fransa’da doğmamış bir Cezayir kökenlidir. Malum olduğu üzere Frenda şehri, yüksek dağların başındaki Cezayir başkentinin batısından 350 km uzaklıkta yer almaktadır.
Şimdi sözlükte bir başka büyük Fransız düşünürü Andre Gide’nin adını bulalım. Bizi ne tür bir bilgi bekliyor peki? Görüyoruz ki o, Kongo’ya Yolculuk (1927) ve Çad’dan Dönüş (1928) adlı iki kitabında sömürge zihniyetini ve sömürgeciliği kınıyor ve sömürge zihniyetiyle girdikleri bölgelerin zenginliklerini ele geçirmek için Afrika’da ofis açan sömürgeci şirketlere şiddetli bir şekilde saldırıyor. Gerçekten de Andre Gide, nereden gelirse gelsin zulmü ve aşağılamayı hor gören insancıl ve özgürlükçü bir yazardı. Romanlarında da yerleşimcilerin açgözlülüğünü ve Afrika ülkelerini olabildiğince sömürme arzularını resmetmiştir. Kitaplarında şu ifadeyi kullanır: “Sömürülen Afrika ülkelerine ilk defa giderken sömürge karşıtı değildim. Ancak yerli unsurlara ırkçı ve aşağılayıcı bir şekilde nasıl muamele ettiklerini gördüğümde, sömürgeciliğin en azılı düşmanlarından biri haline geldim. Sömürgecilik, temelinden zalim, aşağılık ve aşağılayıcı bir sistemdir. Bu, bizim gibi medeni olan veya medeniyet iddiası taşıyan halklar için bir utançtır”. Bunlar, Taha Hüseyin’in bir zamanlar hakkında konuştuğu ve edebi yeteneğini övdüğü Andre Gide’in kaleminden dökülen sözler.
Ünlü yazar Anatole France’a (1844-1924) gelecek olursak, o da sömürgeciliğin en sert düşmanlarından biriydi. Onu 1896 yılında Fransız Akademisi’ne üye olarak seçtiklerinde zannettiler ki, o da ‘akıllılık’ edip sömürgeciliği destekleyen Fransız partisinin saflarına katılacak. Ancak o bunu reddetti ve temelinden itibaren sömürgeci projeyi eleştirerek ‘barbar’ halklara medeniyet götürme veya onu medeniyet dairesine dâhil etme yönündeki iddiaları çürütmeye başladı. 1906 yılında sömürgeci barbarlığın aleyhinde bir konuşma yaparak, “Araplar, siyahiler ve diğerleri şimdiye dek bizim medeniyetimizden kıyım, sömürü, zulüm ve yerleşimden başkaca bir şey görmedi. Medeniyet bunun neresinde?
Ey Yöneticiler! Sömürgecilik, barbarlığın en aşağılık türüdür. Bu vahşi sömürgecilik ve insanlık dışı faaliyetlerin Afrika, Hindistan, Çin ve Arap dünyasındaki milyonlarca insanın bize kin duymasına sebep olacağını bilmez misiniz?
Sömürgecilik de sömürgeciler de yerin dibine batsın” ifadelerini kullanmıştı. Günler gerçekten de onun kehanetini doğruladı: Sömürgecilik ortadan kalktı ancak zulüm görmüş halklarda oluşan kin ateşi hala sönmüş değil.
İsterseniz Cezayirlilere sorun!
Araştırmacılardan biri şu soruyu ortaya atıyor:
Ünlü şarkiyatçı Louis Massignon’un sömürgecilik karşısındaki tutumu nedir?
Sözlüğün buna cevabı şu şekilde: Bir süre Fransa Dışişleri Bakanlığı’nda müsteşar olarak görev yapsa da sömürgeciliğe karşıydı. Ancak siyasetçiler, onun nasihatlerini nadiren dikkate alıyordu. Bundan dolayı hayatını İslam mirası ve özellikle de tasavvuf çalışmalarına adadı.
Sonraları Hallac-ı Mansur hakkında birkaç parça halinde büyük bir eser yayınladı. Tüm varlığı ile bu konu içerisinde eriyerek yazdığı bu eser, yazdıkları arasında en parlak olanlardan biridir ve hala araştırmacıların başucu kaynağıdır.
Tüm bunlara ek olarak Massignon, İslam ve Hristiyanlığı birbirine yaklaştırmak için büyük çabalar sarf etmiş; daha sonraları moda olan medeniyetler veya dinler arası diyalogun asıl başlatıcısı olmuştur. Bundan hareketle 1926 yılında Fransa’da bugün bile yayın faaliyetini sürdüren İslam Araştırmaları Dergisi’ni kurmuştur. Öğrencisi olan Jacques Berque, İslam’a olan eğilimi ve Müslümanların inanç ve yaşam tarzına olan muhabbetinden ötürü onu ‘Büyük Şeyh’ olarak adlandırmıştır. Fransa ile Arap dünyasının ilişkilerini iyileştirmeyi gerçekten de çok arzuluyordu. Onun, Fransa’nın General De Gaulle ve takipçilerinin de izlediği Arap siyasetini başlatan kişi olduğu söylenebilir. Massignon 1883 ila 1962 yılları arasında 79 yıla yakın bir hayatı yaşadı.
Gelelim ünlü romancı François Mauriac’a (1885-1970)…
O da hayatının ilk yıllarında sömürgeci politikaları destekleyenler arasındaydı. O kadar ki 1925 yılında Etiyopya’daki faşist sömürgeciliği kınayan komünistler ve sürrealistlere (gerçeküstücü akım) karşı bir bildiriye imza attı. Ancak İspanya savaşı ve Fransa’ya yönelik Nazi işgalinin ardından tutumunu değiştirerek işgal ve sömürgeciliğin her biçimine nefret besler hale geldi. 1952 yılında Mauriac, başarılı romanlarından ötürü Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. O esnada sömürgeciliğin en azılı düşmanlarından biri olup Hıristiyan Tanık adlı meşhur gazeteyi kuran Hıristiyan aydın Robert Barrett ile tanıştı. Bu gazete, Fransa’nın sömürgeci faaliyetlerine ve dünyanın farklı bölgelerinde bu sömürgeciliğin işlediği suçlara karşı duran solcu Hıristiyan yazarların büyük çoğunluğunu etrafına toplamıştı.



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.