Suriye’nin kaynaklarını kimler paylaşıyor?

Suriye’nin kuzeyinde varilleri benzinle dolduran bir adam (AFP)
Suriye’nin kuzeyinde varilleri benzinle dolduran bir adam (AFP)
TT

Suriye’nin kaynaklarını kimler paylaşıyor?

Suriye’nin kuzeyinde varilleri benzinle dolduran bir adam (AFP)
Suriye’nin kuzeyinde varilleri benzinle dolduran bir adam (AFP)

Suriye iç savaşı, ülke ekonomisinin de krize müdahil ülkeler arasında bölünmesine sebep oldu. Esed rejiminin hakim olduğu bölgelerde Rusya ve İran nüfuzu belirleyen olurken ABD, SDG aracılığıyla Türkiye ise silahlı muhalif gruplar aracılığıyla ülke ekonomisinden pay alıyor.
Rusya, Suriye’nin fosfat kaynaklarını kontrol ediyor, petrol ABD’nin müttefiklerinin, zeytinyağı ise Türkiye’nin elinde.
Suriye’de 8 yıla yakın süredir devam eden iç savaş, hem yerel hem de uluslararası çatışma taraflarının nüfuz alanlarındaki mevcut kaynakları kontrol etmesi sebebiyle ülke ekonomisinin özellikle de dahili ve tarım kaynaklarının dağılmasına neden oldu.
Savaşın ilk yıllarından bu yana, fon kaynakları ve rejim üzerindeki baskısı göz önüne alındığında, çoğunlukla ülkenin kuzeydoğu, doğu ve orta bölgelerindeki petrol ve gaz kuyuları muhalif grupların ardından DEAŞ, Heyet-i Tahrir el-Şam (HTŞ/ eski adıyla Nusra Cephesi) ve Kürt gruplar tarafından hedef haline geldi.
Rejime karşı protestoların başladığı 15 Mart 2011’e kadar yeraltı ve tarım kaynaklarının kontrolünü elinde tutan Esed rejiminin ekonomi haritası, savaşın 8. yılına girmesiyle birlikte silahlı muhaliflerin ve uluslararası destekçilerinin lehine olan buğday, pamuk, zeytin ve diğer tarımsal zenginliklerin yanı sıra petrol, gaz kuyuları ve fosfat madenlerinin çoğunluğunun kaybedildiğini gösteriyor.
Suriye’ye uygulanan uluslararası ekonomik yaptırımlar çerçevesinde rejim, İran tarafından sağlanan kredilerle petrol, doğal gaz ve birçok gıda ihtiyaçlarını ithal etmek zorunda kaldı.
Petrol
Dünya Enerji Konseyi raporu, Suriye’nin petrol rezervini 2,5 milyar varil olarak tahmin ediyor. Basın raporları, 2012 yılının ikinci yarısından bu yana hafif petrol sisteminin üretiminin, 2013 yılının üçüncü ayı itibariyle de ağır petrol üretiminin durduğunu açıkladı.
Savaş öncesi petrol üretimi yaklaşık 385 bin varil civarındayken, rapora göre Suriye Petrol ve Doğal Kaynaklar Bakanı Ali Ganem, petrol üretiminin günlük 20 bin varil olduğunu belirtti. Ganem, savaş öncesindeki petrol tüketiminin de günde 240 ila 250 bin varil olduğuna dikkati çekti.
Sahadaki hızlı gelişmelerle birlikte rejim, Palmira/Tedmur bölgesinde başta Şair, el-Hayl, Arak, Cahar, el-Muhr ve Ebu Rabah bölgelerindeki petrol ve doğalgaz alanlarının kontrolünü yeniden sağladı. ABD liderliğindeki uluslararası koalisyon destekli Kürt-Arap ittifakı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ise başta Deyr-i Zor’un doğusundaki Rmelan, el-Cebisa, el-Hasaka, el-Omar, el-Tanak ve Kuniko olmak üzere doğu ve kuzeydoğu bölgelerindeki petrol ve doğal gaz alanlarının kontrolünü sürdürdü.
Ülkenin kuzeyindeki ve kuzeydoğusundaki alanları (Suriye’nin toplam yüzölçümünün yaklaşık yüzde 30’unu) kontrol eden SDG kaynaklarından Şarku’l Avsat’a belirtilene göre, SDG yaklaşık bin kuyunun kontrolünü elinde tutuyor. Bazıları iyi durumda ve üretim süreci kolayca gerçekleştirilebiliyor. Ancak bazılarında üretim durmuş ve bazıları ise gelişmiş mekanizmaların bulunmaması nedeniyle zor bir durumda.
Kaynaklar, üretim sürecinin SDG’nin askeri kolu Halk Koruma Birlikleri (YPG) olarak nitelendirilen Kürt özerk yönetimi olarak denetlendiğini belirtti.
Petrolün rafine edilme sürecinin başlangıçta “ilkel brülörlerden” yapılan yerel rafinerilerden geçtiğini söyleyen kaynaklar, ancak bugün Rmelan ve el-Cebisa bölgelerinde sofistike elektrikli brülörlerinin görülmeye başlandığını söyledi.
Kaynaklar, üretim miktarına değinmezken, süreçte Suriye’deki yerel pazarın ve komşu bölgelerin ihtiyaçlarını karşılamanın hedeflendiğini belirtti.
Şarku’l Avsat muhabirimiz, 2012 yılında muhalifler tarafından kesilmesinden sonra 2014 yılında rejim tarafından açılan ve İsirya kasabasında bulunan alternatif karayolu üzerindeki Hanasir kasabası ve Halep yol ayrımında konuşlandırılmış ve SDG kontrolündeki alanlardan gelen yüzlerce petrol tankerinin olduğunu bildirdi. Bu çerçevede ekonomistler, fiyatları dünya genelinden daha düşük olması dolayısıyla rejimin Kürtlerden petrol aldığını vurguladı.
Kaynaklar, mazotun litresi 35, 50 ila 60 Suriye lirası arasında değişen fiyatlarla yerel pazarın gereksinimlerini karşıladığını söyledi. Rejimin kontrolündeki alanlardaki fiyatlar ise savaş öncesinde 7 lira iken sonrasında 180 liraya yükseldi.
Doğalgaz
Rejimin, DEAŞ örgütünün bölgeden temizlenmesinin ardından merkez bölgelerdeki gaz alanlarının çoğunu geri alacakları ifadelerine rağmen, en büyük gaz alanı olan ve Deyr-i Zor’da bulunan Kuniko, SDG kontrolünde kalmaya devam ediyor. Alandan günde yaklaşık 10 milyon metreküp doğal gaz üretildiği tahmin ediliyor.
Petrol ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı’ndan 2017 yılı ortasında yayınlanan verilere göre, Suriye’deki doğalgaz üretimi savaş öncesinde günlük yaklaşık 21 milyar metreküptü. Şu an ise bu oran günlük yalnızca 8,7 metreküp civarında. Bakan Ganem ise üretimin, şu anda günlük 16,5 milyar metreküpe yükseldiğini savundu.
Ganem, Halep ve batı sahilinde olduğu gibi kontrol ettikleri alanlarda aralıklarla meydana gelen gaz krizlerine, yerli tüp almak için saatlerce süren uzun kuyruklara yönelik iddiaları ise reddetti.
Aynı şekilde Suriye Sanayi Odaları Birliği Başkanı Faris el-Şihabi, kişisel Facebook sayfası aracılığıyla, Suriye’nin 240 milyar metreküpten daha fazla gaz rezervine sahip olduğunu vurguladı.
Yerel gazetelere göre, Suriye’nin savaştan önceki günlük evsel gaz tüketimi, 3 bin ila 3 bin 500 ton arasındaydı ve yıllık toplam tüketim 900 bin tona ulaşırken Suriye, 400 bin ton yerel kaynak tedarik edildikten sonra da 500 bin ton ithalata sahipti.
Savaş öncesinde 9 kg yerli gaz tüpünün fiyatı 250 liraydı, şu an ise 2 bin 700 lira olarak satılırken, krizler sırasında 7 bin 500 liraya kadar yükseliyor.
Fosfat
Fosfat, 2011 yılına kadar ihracat listesinde dünyada beşinci sırada yer alan Suriye’de önemli bir yere sahipti ve güvenilir rezervinin 2 milyar ton olduğu tahmin ediliyordu. Savaş öncesi yıllara kadar üretim miktarı yıllık 3,5 milyon tondu. Hunayfis, el-Şarkiyye ve el-Rahim'de, el-Hamma bölgesindeki el-Cafife, el-Selisavat, el-Şicari ve el-Habari bölgelerinde, kıyı bölgeleri olan Ayn Leylun, Ayn el-Tinah, Kale el-Mahalaba ve Hamam el-Karahala’da dağılmıştı.
Yakın zamanlı bir araştırmaya göre fosfat, rejim müttefiklerinin (Rusya ve İran) destek maliyetlerine karşılık bir kaynak listesi olarak ihraç ediliyor ve bu durum, iki ülke arasında rezerv alımı konusundaki rekabeti de artırmış durumda.
2015 yılı Mayıs ayından bu yana rejim ile İran Devrim Muhafızları tarafından denetlenen Lübnan- Irak yabancı güçleri, DEAŞ’ı bölgeden temizledikten sonra Palmira şehrinin ve Hunayfis ile el-Şarkiyye’de fosfat yataklarının kontrolünü sağladı. Mayıs 2017’deki Rus müdahalesinin ardından çevre bölgeler de rejim ve müttefiklerinin kontrolüne girdi. Bu kontrol, İran’ın Suriye Başbakanı İmad Hamis tarafından 2017 yılında Tahran ziyareti sırasında imzalanan anlaşmaya uygun olarak söz konusu yatakları teslim alması, İran’ın rejime verdiği dört kredi hattından kaynaklanan ve 5 milyar doları aşan borçların ödenmesi için bir ön girişimdi.
Ancak rejim, Tahran’la yapılan anlaşmaların uygulanmasında kısa sürede gecikme yaşatmaya başladı. İran’ın elde etmek istediği alanlarda Moskova ile ekonomik işbirliğini ve sözleşmelerin imzalanmasını hızlandırdı. Bu çerçevede rejim, madenler için bakım çalışmaları yürütmek, Lübnan’daki Selaata ihracat limanını korumak, üretim hizmetleri ve ihracat limanına ulaşım sağlamak amacıyla bir Rus şirketi ile sözleşme imzaladı. Şirket, yatakların kontrol edilmesi sonrasında geçtiğimiz Haziran ayında faaliyetlerine başladı.
Suriye’deki Rus yatırım faaliyetlerine aşina kaynakların Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamaya göre Rusya, Suriye’deki fosfat madenlerine nihayet kendi lehine yatırım yapmaya başladı.
Zeytinyağı
Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, savaş öncesinde Suriye, zeytin ve zeytinyağı üretiminde Arap ülkeleri arasında birinci, uluslararası düzeyde de üçüncü sıradaydı. Suriye’deki zeytin ağaçlarının sayısının 100 milyon ve ortalama üretimin 1,2 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Savaşın devam etmesiyle birlikte ise bu rakamlar, kademeli olarak düşerken, yüzde 300 oranında bir gerilemeye neden oldu.
Zeytin yetiştiriciliği, kuzeybatıdaki İdlib bölgesinde yoğunlaşmış durumda. Bölgenin büyük bir çoğunluğu HTŞ tarafından kontrol edilirken, bir kısmı da Türkiye destekli silahlı ve İslami grupların kontrolünde.
Savaş öncesinde yaklaşık 50 lira olan Suriye döviz kurunun ABD doları karşısında 500 liranın üzerine çıkmasıyla birlikte savaş öncesinde litre fiyatı 190 lira olan zeytinyağının fiyatı da 2 bin 500 liraya yükseldi.
Şam’da bulunan bir kaynağın Şarku’l Avsat’a belirttiğine göre İdlib’de bugün 1 zeytinyağı tenekesinin fiyatı 20 bin lira. Şam’a ulaştırma maliyesi ise 5 bin lira ve başkentte de yaklaşık 35 bin liradan satışı yapılıyor.
Kaynak, başkentte yaşayan İdlib halkının bazısının, akrabaları tarafından üretimi yapıldıktan sonra mahsullere ulaştığı, bazılarının da getirdiği zorlukları önlemek üzere mahsulleri satmayı tercih ettiğini söyledi. Şam yansılı el-Watan gazetesi, geçtiğimiz aylarda Türkiye makamlarının, Halep’in kuzeyindeki Afrin bölgesinde destekledikleri silahlı grupların, Türkiye topraklarına zeytinyağını kaçakçılık faaliyetlerini kolaylaştırdığını yazmıştı.
Buğday ve pamuk
Bir Birleşmiş Milletler (BM) raporuna göre 2011 yılı öncesinde Suriye, yıllık 4 milyon ton buğday üretirken, 1,5 milyon ton buğday ihracatı yapıyordu. Suriye’nin bu yılki buğday üretimi ise 1,2 milyon ton ile 29 yılın en düşük seviyesinde.
Halep’in yanı sıra birçoğu SDG kontrolünde olan el-Hasaka, Deyr-i Zor ve Rakka’da 23 milyondan fazla Suriyeli için buğday rezervi bulunuyor.
Suriye Tarım Bakanlığı verilerine göre Hasaka ve Halep’ten sonra Rakka buğday üretiminde üçüncü sırada bulunuyor. Ancak motorları çalıştırmak için gereken yüksek yakıt ve gübre fiyatlarındaki endişe verici artış nedeniyle sulama kanallarına bağlı arazilerin ekiminde önemli bir düşüş yaşandı. 2011 yılında 161 bin 303 hektardan 607 bin ton buğday üretimine sahip olan alanda, istatistiklere göre 2014 yılında 376 bin tona gerileme yaşandı.
Rejime yakın kaynaklara göre hükümet, bu yılki üretim miktarının daha da az olacağını duyurdu.
SDG kontrolü altındaki bölgelerdeki bazı çiftçiler buğday mahsullerini “özerk yönetime” satarken, Türkiye destekli grupların kontrolündeki bölgelerde bulunan çiftçiler de Türkiye’nin desteklediği geçici hükümete bağlı merkezlere buğday satıyor. Rejim kontrolündeki alanlarda, un ihtiyaçlarını karşılamak için yılda 1 ila 1,5 milyon ton arası buğdaya ihtiyaç var. Bu nedenle rejime bağlı Tahıl Ticareti ve İşletmesi Genel Kuruluşu, ihtiyaçlarını karşılamak üzere uluslararası ihaleler başlatacak.
BM, yakın zamanda Suriye’deki 13 milyon insanın insani yardıma ihtiyacı olduğunu açıklamıştı.
Öte yandan DEAŞ’ın Rakka’daki kontrolü boyunca sulama yapısı, üretim ve pamuk tarlalarında düşüş yaşandı. SDG’ye yakın bir kaynak, bu yıl SDG kontrolündeki pamuk tarlalarının, Habur Çay’ının kuruması, yağış eksikliği ve gerekli gübrelerin olmaması nedeniyle savaş öncesi dönemde ekili alanların yüzde 25’ine bile eşit olmadığını belirtti. Tarım Bakanlığı tarafından yayınlanan Tarım İstatistikleri Grubu verilerine göre, Rakka’da 2011 yılında yaklaşık 50 bin hektardan 187,5 bin ton pamuk üretimi yapılırken, 2014 yılında bu oran 20 bin hektardan 50 bin tona düştü. Verilere göre, 2011 yılında tüm Suriye topraklarındaki toplam pamuk alanı, 175 bin hektardan 672 bin ton civarındaydı.



ABD’nin 40 trilyon dolarlık borcu... Bu rakam dünya için neden önemli?

Washington’da ulusal borcu gösteren bir elektronik ekran, 19 Ağustos 2026 (AFP)
Washington’da ulusal borcu gösteren bir elektronik ekran, 19 Ağustos 2026 (AFP)
TT

ABD’nin 40 trilyon dolarlık borcu... Bu rakam dünya için neden önemli?

Washington’da ulusal borcu gösteren bir elektronik ekran, 19 Ağustos 2026 (AFP)
Washington’da ulusal borcu gösteren bir elektronik ekran, 19 Ağustos 2026 (AFP)

ABD federal borcu, sadece dünyanın en büyük ekonomisinin artan borçlanma miktarını değil, aynı zamanda borç birikim hızını ve katlanan borç servis maliyetlerini de gözler önüne seren bir dönüm noktasına ulaşarak ilk kez 40 trilyon dolar sınırını aştı. Yalnızca beş aylık süre zarfında toplam borca yaklaşık 1 trilyon dolar daha eklenirken, bütçe açığının ise içinde bulunulan mali yılın ilk 10 ayında yaklaşık 1,8 trilyon dolara ulaştığı bildirildi.

Bu ölçekteki bir büyüklüğün ne anlama geldiği, ABD borcunun anlık bir risk oluşturup oluşturmadığı veya asıl sorunun borcun gelecekte izleyeceği seyirden kaynaklanıp kaynaklanmadığı ise tartışılmaya devam ediyor.

ABD’nin borcu neden artıyor?

Hükümetin vergi gelirlerinden daha fazla harcama yapması durumunda oluşan bütçe açığı, borçlanma yoluyla finanse ediliyor. Son dönemde kaydedilen borç stoku; onlarca yıl boyunca uygulanan vergi indirimleri, artan kamu harcamaları ve Kovid-19 salgını sürecinde başvurulan olağanüstü borçlanmaların birikimi olarak öne çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığına göre, nüfusun yaşlanması ve Baby Boomer kuşağının kitlesel olarak emekliye ayrılmasıyla birlikte Sosyal Güvenlik ile Medicare sağlık sigortası sistemine yapılan harcamaların artması da mali baskıyı derinleştiriyor.

Öte yandan, sekiz yıldan kısa bir süre önce 20 trilyon dolar seviyesinde olan ABD federal borcunun nispeten kısa bir süre içinde iki katına ulaşması dikkat çekiyor.

Sorun sadece rakamda değil

Borcun 40 trilyon dolar seviyesine ulaşması, ABD ekonomisinin ani bir finansal krizle karşı karşıya olduğu anlamına gelmiyor. Küresel rezerv para birimini ihraç eden ABD’nin son derece geniş ve derin bir tahvil piyasasına sahip olması, ülkeye olağanüstü bir borçlanma kapasitesi sağlıyor.

Ancak borç stoğundaki artış hızının, gelirler ve ekonomik büyüme oranlarıyla kıyaslandığında yüksek seyretmesi ana endişe kaynağını oluşturuyor. Borç miktarı arttıkça hükümet, bütçe açığını finanse etmek ve mevcut borçları çevirebilmek için daha fazla Hazine tahvili ihraç etmek zorunda kalıyor. Yatırımcıların bu tahvilleri satın almak için daha yüksek getiri talep etmesi halinde ise hükümetin borçlanma maliyetleri yükseliyor ve buna bağlı olarak faiz yükü ağırlaşıyor.

Faiz... En endişe verici konu

Mali yıl içinde borç faiz ödemelerinin 1 trilyon doları aşması beklenirken, söz konusu kalem beş yıl içinde üç kattan fazla artış gösterdi.

Bu durum mali tablodaki temel sorunu gözler önüne seriyor: Söz konusu bütçe kaynakları yeni projelere veya altyapı yatırımlarına değil, geçmişte biriken borçların maliyetini karşılamaya ayrılıyor.

Faiz oranlarının yüksek seyretmesiyle birlikte, yeni borçlanmalar ve vadesi gelen borçların yeniden finansmanı daha maliyetli hale geliyor. Bu tablonun ise artan borç stokunun daha yüksek faiz yüküne, bunun genişleyen bütçe açığına ve nihayetinde daha fazla borçlanmaya yol açtığı kısır bir döngüyü tetiklemesinden endişe ediliyor.

Yatırımcılar neden Hazine tahvillerine ilgi duyuyor?

ABD Hazine tahvilleri yalnızca hükümetin borçlanma maliyetini belirlemekle kalmıyor, aynı zamanda küresel ekonominin büyük bir bölümünü doğrudan etkiliyor.

xstryn6
New York’ta Ulusal Borç Saati’nin önünden geçen bir adam, 19 Ağustos 2026 (Reuters)

Özellikle 10 ve 30 yıl vadeli Hazine tahvil getirileri, finansal piyasalardaki borçlanma maliyetleri için temel bir referans noktası olarak kabul ediliyor. Tahvil getirilerinde yaşanan artış; konut kredisi (mortgage), taşıt kredisi ve şirket finansmanı maliyetlerinin de yükselmesine yol açıyor.

Bu durum, tırmanan borç stokunun ve yükselen tahvil getirilerinin yalnızca kamu bütçesiyle sınırlı kalmadığını, tüketicilerden şirketlere ve finansal piyasalara kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyor.

Tahvil getirileri neden şimdi yükseldi?

Borç miktarının 40 trilyon dolara ulaşması, küresel piyasalarda uzun vadeli tahvillerde yaşanan satış dalgasıyla aynı döneme denk geldi

Yatırımcıların artan kamu borç stoku, piyasadaki tahvil arzının yükselmesi, süregelen enflasyon, tırmanan petrol fiyatları ve ABD Merkez Bankası’nın (FED) para politikasına ilişkin belirsizlikler gibi birden fazla risk faktörünü eş zamanlı olarak değerlendirdiği belirtiliyor.

Bu gelişmelerle birlikte ABD 30 yıllık Hazine tahvili getirisi bu hafta yüzde 5,3 seviyesini aşarak 2007 yılından bu yana en yüksek seviyesine ulaştı.

Yükselen tahvil getirileri; enflasyon endişeleri, genişleyen kamu borçlanması ve artan risk primi nedeniyle yatırımcıların ABD hükümetine borç vermek için daha yüksek bir getiri talep ettiğine işaret ediyor.

ABD Hazine Bakanlığı’nın müdahalesi tabloyu değiştirir mi?

ABD Hazine Bakanlığı, piyasa likiditesini desteklemek ve tahvil getirilerindeki sert yükselişi dizginlemek amacıyla uzun vadeli tahvil geri alım operasyonlarının tutarını işlem başına en az 4 milyar dolara çıkardığını duyurdu.

Söz konusu hamle tahvil getirilerinde geçici bir düşüş sağlasa da yükselişin temelinde yatan artan borçlanma ihtiyacı, mali bütçe açığı ve enflasyon endişeleri gibi kök nedenleri ortadan kaldırmıyor. Analistler, temel mali eğilimlerde değişime gidilmediği sürece geri alım operasyonlarının etkisinin kısa vadeli kalabileceğini değerlendiriyor.

ABD’nin borcu kritik noktaya ulaştı mı?

ABD’nin borçlanma kapasitesini koruduğu ve Hazine tahvillerinin küresel finans sisteminde en yaygın kullanılan varlıklar arasında yer almaya devam ettiği belirtiliyor. Ancak borç stokunun; ekonomik büyüme ve kamu gelirlerinden daha hızlı bir tempoda artmayı sürdürmesi halinde risklerin derinleşebileceği ifade ediliyor.

Bu doğrultuda temel riskin tek başına 40 trilyon dolarlık eşik değil, faiz oranlarının yüksek seyrettiği bir konjonktürde ABD ekonomisinin bu borç yükünü gelecekte ne ölçüde taşıyabileceği olduğu vurgulanıyor.

efrgty
ABD Hazine Bakanlığı binası (Reuters)

Özetle, 40 trilyon dolarlık borç seviyesi yalnızca bir rekoru değil, ABD’nin borçlanma maliyetlerinin; ekonomi, finansal piyasalar ve kamu bütçesi üzerinde bir baskı unsuruna dönüşmeksizin bütçe açığını finanse edebilme kapasitesinin testini temsil ediyor.

Faiz yükü arttıkça, kamu kaynaklarının daha büyük bir kısmı yatırımlar, savunma ve sosyal programlar yerine borç servisine ayrılmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla 40 trilyon dolar eşiğinin aşılmasının ardından, borç miktarının ulaştığı seviyeden ziyade, bunun yarattığı ekonomik ve siyasi maliyetler daha zorlu bir hal almadan önce bu tırmanışın ne kadar sürdürülebileceği sorusu gündemdeki yerini koruyor.


ABD'nin borcu ilk kez 40 trilyon doları aştı

40 trilyon doları ilk kez aşan ABD ulusal borcunu gösteren ekran (Reuters)
40 trilyon doları ilk kez aşan ABD ulusal borcunu gösteren ekran (Reuters)
TT

ABD'nin borcu ilk kez 40 trilyon doları aştı

40 trilyon doları ilk kez aşan ABD ulusal borcunu gösteren ekran (Reuters)
40 trilyon doları ilk kez aşan ABD ulusal borcunu gösteren ekran (Reuters)

ABD'nin ulusal borcu ilk kez 40 trilyon doları aşarak yeni bir rekora ulaştı. Bu gelişme, kamu borçlanmasının hızla birikmesini ve savunma harcamaları, sosyal programlar ile borç servisinin mali yükünün artmasını gösterirken, ABD ekonomisi ve gelecek nesiller üzerindeki olası etkiler konusunda da uyarıları beraberinde getirdi.

Borç dün bu seviyeye ulaştı. ABD'nin ulusal borcunun mart ayında 39 trilyon doları aşmasının üzerinden yalnızca beş ay, ekim ayında 38 trilyon dolara ulaşmasının üzerinden ise beş ay daha geçmiş olması, kamu yükümlülüklerinin son dönemde ne kadar hızlı arttığını ortaya koyuyor.

40 trilyon dolarlık eşik, ABD yönetiminin birbirleriyle yarışan harcama öncelikleriyle karşı karşıya olduğu bir dönemde aşıldı. Bunlar arasında savunma harcamalarının artırılması ve İran'daki savaşın finanse edilmesi de bulunuyor. Öte yandan yönetim, akaryakıt ve temel tüketim ürünlerinin maliyetlerini düşürme taahhüdünde bulunuyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Kush Desai, Başkan Donald Trump yönetiminin federal kaynaklardaki israf, yolsuzluk ve kötüye kullanımı azaltmaya odaklandığını, bunun yanı sıra ekonomik büyümeyi hızlandırarak, borcun gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) oranını düşürmeyi hedeflediğini söyledi.

Borcun yükü Amerikalıların cebine yansıyor

Ancak maliye uzmanları, borçtaki artışın artık yalnızca kamu maliyesini ilgilendiren bir mesele olmaktan çıktığına, yaşam ve finansman maliyetlerini de etkilemeye başladığına dikkat çekiyor.

Kamu borçlanmasının ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi, piyasa faizleri üzerindeki baskıyı artırarak mortgage ve taşıt kredilerinin maliyetini yükseltebilir. Şirketlerin yatırımlara ayırabileceği kaynakların azalması ise ücret artışlarını sınırlayabilir ve bazı mal ve hizmetlerin maliyetlerini artırabilir.

Peterson Foundation Başkanı Michael Peterson, milletvekillerinin ABD maliyesini hem bugün hem de gelecek nesiller için yaşam standartlarını iyileştirecek, daha sürdürülebilir ve yükümlülüklerin karşılanabileceği bir yola sokmasının zamanının geldiğini ifade etti.

Washington'da ulusal borcu gösteren elektronik ekran (AFP)
Washington'da ulusal borcu gösteren elektronik ekran (AFP)

Borç, art arda gelen yönetimler döneminde birikti

ABD'nin borcu, hükümet harcamalarının vergi gelirlerini aşmayı sürdürmesiyle art arda gelen başkanlık dönemlerinde birikti.

Kovid-19 salgını, borcun yükselmesinde en önemli etkenlerden biri oldu. Hükümet, Trump'ın ilk başkanlık döneminde ve eski Başkan Joe Biden yönetiminde kriz sırasında ekonomiyi desteklemek ve toparlanmayı finanse etmek amacıyla yoğun şekilde borçlandı.

Kongre de Trump'ın geçen yıl vergi indirimlerini ve harcamaları artıran bir yasayı imzalamasının ardından ilave harcamaları onayladı. Bu durum kamu maliyesi üzerindeki baskıyı daha da artırdı.

Bütçe disiplinini savunan çevreler, borçlanmanın ve faiz ödemelerinin artmaya devam etmesinin hükümeti gelecekte farklı harcama programları arasında daha zorlu tercihler yapmaya zorlayacağı uyarısında bulunuyor.

Bipartisan Policy Center Üst Yöneticisi Margaret Spellings, mevcut borç seyrinin “sürdürülemez” olduğunu belirterek, yapay zekâ kaynaklı çalkantılar, ekonomik durgunluk veya küresel savaşlar gibi ilave şokların borç sorununu kapsamlı bir krize dönüştürebileceği uyarısında bulundu.

Borç tavanı yeniden yaklaşıyor

Riskler yalnızca borcun büyüklüğüyle sınırlı değil. Kongre tarafından belirlenen ve hükümetin yasal olarak borçlanabileceği miktarı sınırlayan borç tavanı da yeniden gündeme geliyor.

Bipartisan Policy Center'ın tahminine göre ABD'nin 41,1 trilyon dolarlık borç tavanına 2027'nin kış sonu ile yaz ortası arasındaki dönemde ulaşması muhtemel. Bu durumda Kongre'nin borç tavanını yeniden yükseltmek veya askıya almak için oylama yapması gerekecek.

Bu tablo, borç servis maliyetinin bütçe üzerindeki başlıca baskı unsurlarından biri haline geldiği, uzun vadeli tahvil getirilerinin yüksek seviyelere yöneldiği ve piyasaların hükümetin ihraç ettiği borçların miktarına karşı daha hassas hale geldiği bir dönemde ABD maliyesini yeni bir sınavla karşı karşıya bırakıyor.

Dolayısıyla 40 trilyon dolarlık eşiğin aşılması yalnızca yeni bir rekor anlamına gelmiyor; borcun finansman maliyetinin yükseldiği ve maliye politikasının hareket alanının daraldığı bir dönemde ABD'nin mali sorunlarının büyüdüğüne işaret ediyor.


Ruslar bankalara hücum etti: Likidite sorunları artabilir

Fotoğraf: TASS
Fotoğraf: TASS
TT

Ruslar bankalara hücum etti: Likidite sorunları artabilir

Fotoğraf: TASS
Fotoğraf: TASS

Ruslar, Kremlin'in savaşın finansmanı için hesaplara el koyabileceği endişesiyle bankadaki paralarını çekiyor.

Washington Post'un haberine göre Ukrayna'nın, Rus enerji altyapısını hedef alan drone saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle Moskova yönetiminin mevduatlara el koyabileceğine yönelik endişeler artıyor.

Rusya Merkez Bankası verilerine göre banka hesaplarından ağustosun ilk iki haftasında yaklaşık 286,4 milyar ruble (yaklaşık 161 milyar TL) çekildi. Bu miktar temmuzda 621,7 milyar ruble (yaklaşık 350 milyar TL), haziranda ise 383,2 milyar rubleydi (yaklaşık 215 milyar TL).

Yıl başından bu yana çekilen toplam para ise Rusya'nın Ukrayna'yı işgal ettiği ilk yılda sistemden çıkan 2,10 trilyon rubleyi (yaklaşık 1,2 trilyon TL) şimdiden aştı.

Rusya'nın en büyük bankası Sberbank'ın üst düzey yöneticisi Taras Skvortsov, bu yılki toplam para çekme tutarının, işgalin ilk yılındaki miktarın neredeyse iki katına ulaşabileceğini öngörüyor. Çıkışların sürmesi halinde bankacılık sektöründeki likidite sorunlarının ağırlaşacağı uyarısında bulunuyor.  

Eski Rusya Merkez Bankası danışmanı Alexandra Prokopenko, sözkonusu durumun bankacılık sistemine duyulan güvenin zayıfladığını gösterdiğini söylüyor. Prokopenko, hükümetin hesaplara el koymasının düşük ihtimal olduğunu ancak para çekme işlemlerine sınırlama getirilebileceğini savunuyor.

Şirketler de paralarını Rusya dışına çıkarmaya çalışıyor. Rusya Merkez Bankası verilerine göre 2026'nın ikinci çeyreğinde ülkeden 800,5 milyar rubleden (yaklaşık 450 milyar TL) fazla para transfer edildi.

Adının paylaşılmaması şartıyla konuşan Moskovalı bir iş insanı "Yapabilen herkes parayı ülke dışına çıkarmaya çalışıyor. Fakat bu gittikçe zorlaşıyor" diyor. Firmaların ve yöneticilerin, Kazakistan, Kırgızistan ve Ermenistan'da aracı kurum hesapları açarak sermayeyi Rusya dışına taşıdığını ifade ediyor.  

Ukrayna'nın, enerji altyapısının yanı sıra "Rusya'nın Amazon'u" diye anılan e-ticaret devi Wildberries'in depolarına düzenlediği saldırılar da büyük yankı uyandırıyor.

Kiev güçleri 18 Temmuz'dan bu yana firmaya ait 20'den fazla depoyu vurdu. Bazı ekonomistler 6 milyar dolardan fazla malın yok edildiğini ve Wildberries altyapısında 3 milyar dolardan fazla hasar oluştuğunu söylüyor.

Rus devletine ait kalkınma bankası VEB'in başekonomisti Andrey Klepaç'ın, Ukrayna savaşını eleştiren konuşmasının gündeme gelmesinin ardından görevden alınması da dikkat çekmişti. Klepaç, mayısta bir ekonomi forumunda yaptığı ancak kamuoyuna geçen hafta yansıyan açıklamasında, Ukrayna'ya karşı yürüttüğü yıpratma savaşı nedeniyle Rus ekonomisinin geri kalacağını söylemişti.  

Independent Türkçe, Washington Post, Telegraph, TASS