​Guaido’nun Karakas’a dönüşü Maduro’nun üzerindeki baskıyı artırdı

Dün Karakas'a dönen Guaido, destekçilerine teşekkür etti (AFP)
Dün Karakas'a dönen Guaido, destekçilerine teşekkür etti (AFP)
TT

​Guaido’nun Karakas’a dönüşü Maduro’nun üzerindeki baskıyı artırdı

Dün Karakas'a dönen Guaido, destekçilerine teşekkür etti (AFP)
Dün Karakas'a dönen Guaido, destekçilerine teşekkür etti (AFP)

Venezuelalı muhalif lider Juan Guaido dün Karakas’a döndü. Destekçilerine Nicolas Maduro’nun üzerindeki baskıyı artırmak için cumartesi günü yeni gösteriler düzenleme çağrısında bulunan Guaido, taraftarlarına yaptığı konuşmada tutuklanma tehdidine meydan okudu.
50 ülke tarafından ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanınan Guaido, Caracas’ta binlerce destekçisine yaptığı konuşmada, “Cumartesi günü sokaklarda gösteri yapmaya devam edeceğiz. Venezuela sokaklara geri dönecek. Özgürlüğü kazanana kadar bir saniye bile dinlenmeyeceğiz” diye seslendi.
Yapılan yorumlar,Venezuela yönetimi ile Kolombiya sınırındaki insani yardımların ülkeye alınmasını talep eden muhalifler arasındaki son gerginliğin ardından kriz, Guaido'nun geri dönüşüyle tüm olasılıklara açık yeni bir aşamaya geçeceğine işaret ediyor. Guaido'nun Maduro yönetiminin getirdiği seyahat yasağını ihlal ettiği için tutuklanması durumunda bunun kitlesel halk protestolarında bir patlamaya ya da Washington'ın askeri müdahalesine zemin hazırlayan güçlü bir tepkiye yol açıp açmayacağı merak konusu. Bir diğer merak edilen konu da Moskova’nın Maduro yönetimini desteklemeye karar vermesinin ardından kriz sürecinde bir sonraki belirleyici adımın ABD-Rusya ikilisi tarafından atılıp atılmayacağı. Guaido’nun kendini geçici devlet başkanı ilan etmesinden bu yana muhaliflerin iplerini elinde bulunduran Washington'ın rolünü dengelemek için ağırlığını tam olarak ortaya koyup koymayacağı henüz bilinmiyor.
 Guaido'nun Latin Amerika turu
Şarku’l Avsat’a konuşan Venezuela muhalefetinden siyasi kaynaklar, Guaido’nun 22 Şubat'ta başladığı Kolombiya, Brezilya, Paraguay, Arjantin ve Ekvador’u kapsayan turun öncelikli hedefinin ABD’nin muhalif hareketler üzerindeki ezici rolünü dengelemek olduğunu aktardı. Ancak bu stratejinin getirdiği risklere ilişkin korkularını gizlemeyen kaynaklar, özellikle Guaido’nun Yüksek Mahkeme’nin kararına rağmen Venezula’dan ayrılmasının muhalefetin çoğunluğu tarafından desteklenmeyen “dış askeri müdahaleye” yol açmasından endişeli.
Maduro ve hükümet yetkilileri tarafından son günlerde yapılan açıklamalarda Guaido'nun ülkedeki adalet organları tarafından arandığı öne sürüldü. Ancak tıpkı Başsavcılık Ofisi Sözcüsü’nün de belirtti gibi Venezuela yönetimi provokasyon tuzağına düşme niyetinde olmadığından tutuklama çağrısı yapmadı.
Muhalif çevreler, Guaido’nun tutuklanmaması halinde bu kez krizden yola çıkarak çizdiği rotada kendisini takip eden destekçilerinin umutlarını koruyabilmek için somut sonuçlar elde etmek zorunda kalacağı görüşünde. Ancak bugün durumun çıkmaza girdiğine inanan muhalif çevreler, krizin başlamasından bir buçuk ay sonra etkisini kaybederek hayal kırıklığına dönüştüğünü düşünüyor. Söz konusu çevrelere göre Guaido hesaplamalarındaki ilk hatayı yönetimi zayıflatmak, içerideki çatlak üzerine bahis oynamak, güvenlik ve askeri dayanakların dış tehditlerden önce dağılmasının halen zor olduğunu göstermek için insani yardımları koz olarak kullanmaya karar vererek yaptı.
 Rusya – ABD gerilimi
Moskova dün Venezuela’daki duruma ilişkin Washington’a yaptığı uyarıların tonunu artırarak ABD’nin Venezuela’ya askeri müdahalede bulunmayı haklı göstermek için geniş çaplı bir provokasyon üzerinde çalıştığına işaret etti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın “Monroe Doktrini’nin” Venezuela'ya uygulanması olasılığına ilişkin açıklamalarının Latin Amerika'ya bir hakaret olduğunu söyledi. Birleşmiş Milletler’in (BM) 1945’te kurulmasının ardından uluslararası hukukun bu en kapsamlı ve meşru uluslararası kuruluşunun tüzüğündeki hükümlere tabi olduğunu vurgulayan Lavrov, “arka bahçe” politikasının teorisinin ve pratiğinin aşağılayıcı olduğunun altını çizdi.
Bolton’ın bu cesur açıklamalarına verilecek cevabın bölge ülkelerine düştüğünü söyleyen Rusya Dışişleri Bakanı, “Bolton, Monroe Doktrini’nin Venezuela’ya uygulanması olasılığından bahsetti. Bu tüm Latin Amerika’ya hakarettir” ifadelerini kullandı. Lavrov açıklamasında ayrıca John Bolton ve Trump yönetiminin Latin Amerika ülkelerine yönelik izlediği dış politikanın Monroe Doktrini’ne dayandırdığını söyledi.
ABD’nin 5’inci Başkanı James Monroe tarafından 1823’te tasarlanan doktrin, Batı Yarımküre'yi özel bir Amerikan etki alanı haline getirecek şekilde dünyanın Washington ve Avrupa arasında paylaşılmasını sağlıyor. Bolton açıklamasında Washington’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro hükümetini devirmek için “mümkün olan en geniş koalisyonu” oluşturmaya çalıştığını söyledi. Guaido’nun çıktığı turun ardından geri dönüşünün engellenmesine karşı da uyarıda bulunan Bolton, Guaido’nun güvenli bir şekilde Venezuela’ya dönüşünü hedef alacak herhangi bir tehdidin veya eylemin ABD ve uluslararası toplum tarafından sert bir tepkiyle karşılanacağı tehdidinde bulundu.
Guaidou'yu çevreleyen muhalif çevrelerdeki parlamenterlerden ve etkili danışmanlardan oluşan dar çember, krizden çıkışı zorlamak için doktrine başvurmayı reddederken, doktrin tehdidinin rejim üzerindeki baskıyı sürdürmek için gerekli olduğunu ise kabul ediyor. Guaido son turunda, Latin Amerikalı müttefiklerinden Venezuela yönetimine uyguladıkları diplomatik ambargoyu sıkılaştırmaları ve daha sert önlemler almalarını istedi.
 Avrupa denklemi
Avrupalı kaynaklar, Guaido'nun Almanya, Fransa ve İspanya'yı kapsayan bir mini zirve için Avrupa'ya seyahat etmesiyle ilgili temasların günlerce sürdüğünü belirttiler. Çatışan her iki tarafın da Avrupa’yı siyasi ve diplomatik krizden çıkış yolu olarak gördüğü biliniyor. Muhalefet, geçiş sürecinde yönetim ile müzakere kapısını açık tutmak için Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini tarafından bir müzakere grubu kurulmasını isterken Venezuela yönetimi, Avrupa’yı ABD’nin şartlarına uymak zorunda kalmasının önündeki bir engel olarak görüyor.
Avrupa diplomasisi, Venezuela muhalefetinin Washington'ın onayı olmadan hareket etme kabiliyetine şüpheyle yaklaşıyor.Zira yönetimin şifresini çözmekte zorlanıyor. Maduro, Caracas'ta görevlendirilen Avrupalı büyükelçilerle pek sık görüşen bir lider değildi. Ancak Maduro, büyükelçilerle yılın başından bu yana iki kez bir araya geldi. Zira büyük bir çoğunluğu Juan Guadio’nun geçici başkanlığını kabul etmesine rağmen Avrupa ülkeleriyle diplomatik kanalları açık tutmakta kararlı. Venezuela Devlet Başkanı ile yapılan görüşmelere katılan diplomatlardan biri Maduro’nun “Ben ne Muammer Kaddafi ne de Saddam Hüseyin’im. Beni öldürürlerse daha radikal biri yönetime gelecek” dediğini aktardı.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME