​Cehennemi yaşayan kadınlar anlatıyor… Her yerden cesetlerin çıktığı ‘Bağuz'

Suriye'nin doğusundaki son DEAŞ cebinden kaçan kadınlar  (AP)
Suriye'nin doğusundaki son DEAŞ cebinden kaçan kadınlar (AP)
TT

​Cehennemi yaşayan kadınlar anlatıyor… Her yerden cesetlerin çıktığı ‘Bağuz'

Suriye'nin doğusundaki son DEAŞ cebinden kaçan kadınlar  (AP)
Suriye'nin doğusundaki son DEAŞ cebinden kaçan kadınlar (AP)

Suriye’nin doğusunda bulunan Deyr-i Zor kırsalındaki Bağuz kasabasının beş kilometre kuzeyinde bir grup erkek bir arada yerde otururken, büyük nakliye kamyonlarından biri karşıdan göründü. ABD özel kuvvetlerinin geniş güvenlik önlemleri ve bölgeyi koruyan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) zırhlı araçlarının ve savaşçılarının arasında, yakınlarda duran ABD’li bir askerden işaret bekleyen bu kimselerden denetime girmeleri için diğerlerine doğru yürümeleri istendi.
Söz konusu kişilerin bazısının Asyalı, diğerlerinin ise Rus, Batılı ve Arap olduğu görünüyor. Bu kişilerin esmer derileri birbirine benziyor ve kalın sakalları var. Üzerlerinde siyah renkli abalar ve başlarında fötr şapkalar var. 2011'den bu yana Orta Doğu’daki en sıcak bölge olan Suriye’ye binlerce kilometre öteden geldiler ve aşırılıkçı örgüt DEAŞ’ın himayesinde yaşama hayalleri kurdular. Ancak hayalleri gerçekleşmedi ve işin sonuna geldiler. Şimdi ise akıbetlerinin ne olacağı beklentisi içerisindeler.
İlk inceleme işleminin tamamlanmasının, parmak izlerinin ve tüm kişisel bilgilerin alınmasından sonra kadınlar ve çocuklar, kuzeydeki Havl kampına gönderilirken, DEAŞ örgütüne mensup olduklarından şüphelenilen erkekler ve gençler, özel sorgu merkezlerine nakledilmek ve hapishanelere yerleştirilmek üzere bekleyen özel araçlara konuluyor.
Bu kimselerin, son yıllarda zalimane hükümleri ve radikal ilkeleri ile terör ve korku yayan DEAŞ unsuru oldukları herkes tarafından biliniyor. DEAŞ’ın, gücünün doruklarında iken Suriye'de ve Irak'ta kontrolü altında bulunan toprakların alanının, İngiltere yüzölçümüne denk olduğu tahmin ediliyor.
Iraklı bir aile
“Ben Şeyma. 55 yaşındayım ve Musulluyum. Kocam, 2015 yılının ortasında Musul’da meydana gelen savaş sırasında öldürüldü. Kocamın ölümünün ardından Suriye sınırındaki el-Kaim şehrine göç ettik. Savaşın oraya ulaşmasının ardından Suriye'ye gelmeye karar verdik ve Deyr-i Zor kırsalındaki Ebu Hamam köyüne gitmeye niyetlendik. Sonra kuşatma altında kaldığımız Bağuz kasabasına yerleşene dek Hecin, Susa ve diğer bazı yerlere gittik. Örgüt savaşçılarının bölgeden çekilmesi ile birlikte biz de geriye doğru yol alıyorduk. Üç kızım var. En büyükleri biz buradan ayrılmadan üç gün önce öldürüldü. Savaşlardan dolayı onu defnedemedik. Diğer kızlar hala yanımda. İlki 2002'de doğdu, diğer ise ondan 1 yıl sonra. Ayrıca yanımda iki erkek çocuğum daha var. En büyük oğullarım Hecin beldesindeki savaşlarda bir hava saldırısı sırasında öldü. Şimdi yanımda biri 10, diğeri 5 yaşından küçük iki erkek çocuğum var. Hepsi bu çölün ortasında yanımda oturuyorlar. Hayır, ben bir kız değilim. Hala Bağuz’da nöbet bekleyen bir savaşçı ile evli bir kadınım. Sonuna kadar savaşmaya karar verdi. Ebu Bekir Bağdadi’nin emriyle beldeden ayrıldık. Kadınların ve çocukların savunmasız olmalarından dolayı çatışma bölgesinden çıkmalarına izin verdiler. Bugün kuzeydeki Havl kampına götürülmeyi bekliyoruz. Gelen gazeteciler bizlere yemek, ilaç ve ekmek getirdi. Ama kimse bizi umursamıyor. Bu kadar çok yabancı kimsenin bulunduğu bir ortamda kimse mahremiyetimize saygı duymuyor. Fotoğraf çekmeye ve röportaj yapmaya geliyorlar. Bu kabul edilemez.”
Bir diğeri ise şunları anlatıyor:
“Faslı bir savaşçıyla evlendim. O, birkaç ay önce Hecin beldesindeki savaşta öldürüldü. Evlendiğim zaman henüz 14 yaşındaydım. Bugün 16 yaşamdayım. 9 aylık bir kızım var. Büyüdüğü zaman ona ne söyleyeceğimi bilmiyorum, babası kimdi, nasıl öldürüldü, nerede doğdu…”
Tacikistanlı bir dul
“Adım Esma. Tacikistan’da doğdum. Müslümanım ve 27 yaşındayım. Hepsi Suriye'de doğan 4 çocuklu bir dulum. Kocam bir Tacik’ti. Mısır'da çalıştı ve küçük bir ticari şirketi vardı. 2012 yılının başlarında El-Kaide'ye katıldı. Babam ona katılmaya karar verdikten sonra annem ve küçük kardeşlerimle birlikte aynı yıl Suriye’nin batısında bulunan İdlib şehrine gittiler. Babam bir hava saldırısı sırasında öldü. Annem ise hala orada yaşıyor. İki aydır benden haber alamıyor. Fırsat bulursam onu arayacağım. 2013'ün başında Suriye'ye gelmeye karar veren kocam dolayısıyla buradayım. Önce el-Nusra örgütüne katıldı. Savaşlar kızıştığı sırada DEAŞ’a katılmaya karar verdi. 2014 Ocak ayında örgüt kontrol altına alındığının açıklanmasının ardından Rakka’ya gittik. 2016 sonlarında Rakka’da savaş patlak verince Meyadin şehrine ve oradan Ebu Kemal’e geçtik. Burada savaşın kızışmasının ardından Bağuz’a geldik. Aylardır istikrar ve güvenlikten yoksunuz. Yanımda çocuklarımın kıyafetlerinin bulunduğu küçük bir çanta var. Fakat ben 1 aydır üzerimdeki bu siyah elbiseyle duruyorum. Bu çöl noktasında oturmuş Havl’daki mülteci kampına götürülmek üzere sıramı bekliyorum. Örgüt unsurları, saldırgan güçlerin, yabancı kimseler ve kâfirler olduğunu söylüyorlardı. Fakat burada bize karşı güzel muamelede bulundular. Bize yiyecek, ekmek, çocuk bezi veren ve yaralıları tedavi eden ABD’li bir hayır kuruluşu ve ABD askerleri tarafından karşılandık. Yiyeceksiz üç gün geçirmiştim. Buraya geldikten sonra biraz ekmek ve konserve yiyecekler yedim. Küçük çocuğum için süt verdiler. Aylardır süren kuşatmadan bu yana soğuk ve yorgunluk güçsüz düşen bedenlerimizi kemiriyor. Her saniye küçük çocuklarımı kontrol etmek zorundayım. En küçükleri sürekli ağlıyor. En büyükleri 2014’te Rakka’da doğdu, ikincisi Meyadin, üçüncüsü Ebu Kemal ve sonuncusu ile Bağuz’da. Şu an tek umudum annemle buluşmak ve onunla birlikte yaşamak.”
Halep kırsalındaki Azez şehrinden
“Ben Fatma. Halep'in kuzey kırsalındaki Azez kasabasındanım ve 22 yaşındayım. Benden 20 yaş büyük olan eşim örgüt liderlerinden biri. Örgütteki üst düzey bir yetkili olduğundan dolayı ailem evlenmemi kabul etti. Bağuz’daki savaşta ağır yaralandı. Ateşkes ilan edildiğinde dışarı çıkmaya karar verdi ve ABD askerlerince gözaltına alındı. Akıbetinin ne olacağını bilmiyorum. İki çocuğum var. Biri, şehrin kuşatma altında olmasından dolayı ilaç bulamadığımız için geçirdiği bir hastalık dolayısıyla öldü. Diğer çocuğum 7 aylık, fakat soğuktan ve açlıktan dolayı sürekli ağlıyor. Halep’teki savaşlar sırasında kimliğimi ve pasaportumu kaybettim. Kocamın bütün belgeleri yanındaydı. Sürekli kaçıyorduk. İlkinde kaçakçılar bizden 5 bin dolar istediler. İkincisinde ise bizi Irak sınırına ulaştırmaları için 2 bin dolar ödedik. Bağuz kampına vardık ve 6 saat yürüdükten sonra, ikinci bir kampın sınırında bulunduğumuzu fark ettik. Kaçakçının bizi aldattığını anlamıştık. Beldeden ayrılıncaya kadar 12 saat orada bekledik ve dünden beri bu kurak çölde toz ve rüzgâr altında bekliyoruz. Barınaklarda ve çukurlarda yaşıyorduk. Her aile, bombalama sırasında gizleneceği büyük bir çukur açmıştı. En güvenli bölge, şehrin güneyinde Fırat'ın kıyısında bulunan kamptı. Kocam ülkesine geri dönmeyi reddediyor. Eğer izin verilirse Suriye'de kalabiliriz ya da Türkiye’ye geçeriz. Şu an önemli olan bu işlemlerin tamamlanması ve kampa taşınmamız. Kocam serbest bırakıldıktan sonra nerede yaşayacağımıza karar vereceğiz.”
Tunus'tan Bağuz’a
“Ben Saida. Tunusluyum ve 26 yaşındayım. Ülkemde Arap dili okuyordum. Ailem 2015 yazında Suriye'ye seyahat etmeye karar verdikten sonra onlarla geldim. Annem ve küçük kız kardeşim burada oturuyor. Şurada ise teyzem, üç kız çocuğu ve 8 yaşındaki oğlu var. Babam Deyr-i Zor’daki savaş sırasında öldürüldü. Teyzemin kocası ise Bağuz’da yaralandı ve dün teslim oldu. Akıbetinin ne olduğunu bilmiyoruz. Teyzemin en büyük oğlu örgüt saflarında savaşıyor. Savaşmaya devam etmeye karar verdi ve bizimle birlikte çıkmayı şiddetle reddetti. Bağuz’daki hayata gelince, çoğu zaman otlarla besleniyor ve Fırat suyundan içiyorduk. Gıdalar ve temel ihtiyaçlardan mahrumduk. İlaç ve doktor bulunmuyordu. Hayat çok zordu. Üç gün önceki ağır bombardıman sırasında gökyüzü bir ateş bloğuna dönüşmüştü. Dünyanın tamamen yandığını hissettim. Kimsenin geceyi çıkaramayacağını söylüyordum. İkinci gün dumanlar çekilmiş ve her yerden ceset kokuları geliyordu. Ölümden kurtulduğumuza inanamadık.”
Endonezya’dan bir aile
“Benim adım Nur Hayrat. 22 yaşındayım. Burada annem ve küçük kız kardeşlerim ile birlikte oturuyorum. Babam teslim oldu. Başlangıçta bir savaşçıydı fakat daha sonra örgütün enstitülerinde Arapça dersleri verdi. 2015 yazında, memleketim olan başkent Cakarta’dan İstanbul’a doğru uçakla yola çıktık. Yolculuğumuzu otobüsle tamamladık ve Türkiye ile Suriye sınırındaki Kilis şehrine ulaştık. Halep’in doğu kırsalında bulunan Menbiç şehrine geldik. Sonra Rakka şehrine gittik. DEAŞ’ın himayesinde yaşamayı arzu ediyorduk. Örgüt savaşçılarını internet ve sosyal medya aracılığıyla tanıdım. Onlar ve kontrol alanları hakkında çok şey okudum. Buraların yaşamak için en iyi yerler olacağını düşünüyorduk. Kısıtlama olmaksızın şeriatın öngördüğü kıyafeti giyebilecek ve bir Müslüman kız olarak görünüşümü özgürce ifade edebilecektim. Maalesef durum sandığımın aksine çıktı. Yalan söylediklerini anladık ve zalimane koşullar altında yaşadık. İnsanları nasıl cezalandırdıklarını gördük. Bize tedavilerin masrafının örgüt tarafından karşılanacağı ve hatta ilaçların ücretsiz verileceğini söylemişlerdi. Hepsi yalan çıktı. Örgüt unsurlarından pek çok kişi benimle evlenmek istedi. Fakat ben ve ailem reddettik. Çünkü evlilik için uygun kimseler değiller. Bir ya da iki ay boyunca evli kalır ve sonra ya savaşta öldürülür ya da eşlerini boşar ve bir başkasıyla evlenirlerdi. Suriye ile Irak arasında sürekli hareket halindeydik. Bulunduğumuz şehir ya da kasabada saldırılar baş gösterince başka bir yere gidiyorduk. Sonunda örgütün kaybedeceğini biliyorduk. Buradaki işlemlerin sona ermesini ve Havl kampına nakledilmeyi bekliyoruz. Ülkeye geri dönmeyi ve hükümetin bize karşı merhametli olmasını umuyoruz.”



İsrail’in Washington Büyükelçisi, oğlunun Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralandığını açıkladı

İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
TT

İsrail’in Washington Büyükelçisi, oğlunun Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralandığını açıkladı

İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)
İsrailli bir subay, 23 Eylül 2026’da Batı Şeria’daki Makkabim kontrol noktasında araçla düzenlenen saldırının ardından hasar gören bir aracı inceliyor (EPA)

İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter, dün işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırıda yaralanan askerin oğlu olduğunu açıkladı

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Leiter, X platformundan yaptığı açıklamada, “Neria’nın bir mucizeye ihtiyacı var. Neria, ağabeyi Moşe Yedidya Leiter’i kaybetmesinin ardından yedek kuvvetlerde görev yapmaya devam etti” ifadelerini kullandı. Moşe Yedidya Leiter, Kasım 2023’te Gazze Şeridi’ndeki çatışmalar sırasında hayatını kaybetmişti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da X üzerinden yaptığı açıklamada, “Eşim Sara ve ben, bütün İsrail halkıyla birlikte bir mucizenin gerçekleşmesi için dua ediyoruz” dedi.

İsrail polisi, dün işgal altındaki Batı Şeria’daki askeri kontrol noktasında düzenlenen araçlı saldırıda bir İsrail askerinin yaralandığını ve saldırıyı gerçekleştiren kişinin İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü duyurdu.

İsrail polisi, saldırganın Ramallah kentinin batısındaki Beyt Horon yerleşimi yakınlarında içinde bir kadın polis ile bir askerin bulunduğu araca otomobiliyle çarptığını bildirdi. AFP’nin haberine göre polis açıklamasında, “Bunun sonucunda asker yaralandı ve şu anda tıbbi tedavi görüyor. Saldırgan ise güçlerin açtığı ateş sonucu öldürüldü” denildi.

İsrail’in MDA ambulans servisi, ekiplerinin durumu ağır olan bir erkeği hastaneye kaldırdığını açıkladı.

 İsrail kurtarma ekipleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)
 İsrail kurtarma ekipleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)

Filistin Sağlık Bakanlığı ise yaptığı açıklamada, “Makamların bize, 29 yaşındaki Mahmud Muhammed Mahmud Süleyman’ın Ramallah’ın batısındaki Beyt Ur et-Tahta köyü yakınlarında işgal güçlerinin açtığı ateş sonucu hayatını kaybettiğini ve cenazesinin alıkonulduğunu bildirdiğini” belirtti.

İsrail’in 1967’den bu yana işgali altındaki Batı Şeria’da, Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nde savaşın başlamasından eri şiddet olayları arttı.

Geçtiğimiz pazar günü Ramallah yakınlarında bir İsrailli yerleşimci silahla öldürüldü. İsrail ordusu, saldırıyı gerçekleştirdiğinden şüphelenilen kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Aynı gün ordu, Cenin yakınlarında askerlerine araçla çarpmaya çalışan bir Filistinlinin öldürüldüğünü duyurdu.

 İsrail güvenlik güçleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)
İsrail güvenlik güçleri, 23 Eylül 2026’da işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlenen araçlı saldırının olay yerinde çalışma yürütüyor. (Reuters)

AFP’nin Filistin yönetimi verilerinden aktardığına göre Gazze savaşının başlamasından bu yana aralarında silahlı kişilerin de bulunduğu en az bin 111 Filistinli İsrail askerleri veya yerleşimciler tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetti.

Buna karşılık İsrail’in resmi verilerine göre Filistinliler tarafından düzenlenen saldırılarda veya İsrail güçleriyle yaşanan çatışmalarda, aralarında siviller ve askerlerin bulunduğu en az 49 İsrailli hayatını kaybetti.


11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
TT

11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)

Bazı günler yalnızca tarihe geçmez, tarihin akışını da değiştirir. 11 Eylül 2001, dünyanın hafızasına “dünyayı sarsan gün” olarak kazındı. O sabah ekranlara yansıyan görüntüler, ilk anda milyonlarca insanın gerçek olduğuna inanmakta zorlandığı bir kâbusa dönüştü. Sivil uçakların New York ve Washington’daki güç sembollerine çarparak patlaması, yalnızca binlerce insanın hayatını değil, Amerika’nın, Orta Doğu’nun ve dünyanın gidişatını da değiştirdi. Aradan çeyrek asır geçse de 11 Eylül’ün bıraktığı izler hâlâ silinmiş değil.

El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in başlattığı o saldırı Afganistan’daki Taliban rejimi ve Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasına yol açtı: Afganistan bugün yeniden Taliban’ın görece daha düşük profilli yönetimi altında yaşamını sürdürürken Ortadoğu, ABD ordusunun Irak’taki Baas rejimini devirmesinin yol açtığı bölgesel dengelerdeki bozulmanın bedelini hâlâ ödüyor. Her iki rejimin devrilmesi, bugün ABD ile askeri bir çatışmanın içinde bulunan İran’ın istemeden aldığı büyük bir hediyeydi.

xgbh
11 Eylül’den haftalar sonra Bush ile Salih’in görüşmesi (AFP)

Dünya, Amerika’nın kendi topraklarında saldırıya uğramasına alışık değildi. 7 Aralık 1941’de Japonya, Hawaii’deki Amerikan üssü Pearl Harbor’a saldırmış, Washington ertesi gün Japonya’ya savaş ilan ederek karşılık vermişti. Sonrası ise biliniyor.

Meşhur 11 Eylül saldırılarında Usame bin Ladin savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı ve George W. Bush yönetimi, terörün merkezleri olarak gördüğü hedeflere karşı savaşı başlattı.

Başkan George W. Bush liderliğindeki yaralı Amerika’nın, Usame bin Ladin’i barındırmakta ısrar eden ve kendisinden bu kişiden uzaklaşması ya da onu teslim etmesi yönündeki çağrıları dikkate almayan Molla Ömer rejimini devirmeye karar vermesi şaşırtıcı değildi.

Ancak asıl büyük karşılık Ortadoğu’da yaşandı. Bölge, 2003 yılında Bağdat’taki Firdevs Meydanı’nda Amerikan zırhlı araçlarının Saddam Hüseyin’in heykelini devirdiğine tanıklık etti. Ortadoğu daha sonra Saddam’ın boynuna geçirilen idam ilmiğini de görecekti. Bu görüntü, iki kişiyi endişelendirdi: Biri Muammer Kaddafi, diğeri Ali Abdullah Salih.

xcvfbghj
Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat (Arşiv)

Usame bin Ladin, New York ve Washington’a saldıran ekibin üyelerinin çoğunun Suudi Arabistanlı olmasını özellikle tercih etmişti. Amacı Washington ile Riyad arasında kriz ve kopuş yaratmaktı. İstediği gerçekleşmedi ancak yaşananlar İslam dünyasının tamamı için büyük bir sınav oluşturdu.

Amerika’da terörün köklerinin kazınması çağrıları yükseldi. Saldırılar, Amerika ve Batı’nın çok sayıda ülkeyle ilişkilerini sarsarken Batılı hükümetlerin Arap ve Müslüman topluluklarla ilişkilerini de etkiledi. Özellikle göç dalgalarının giderek büyümesiyle birlikte bu gerilim daha da arttı. Bugün ise Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağın yükselişine tanıklık ediyoruz.

O gün Yaser Arafat Gazze’de bulunuyordu. Batı Şeria ve Gazze’de saldırıları kutlamak ve Amerika’nın İsrail yanlısı tutumuna duyulan nefreti göstermek amacıyla şeker dağıtan bazı Filistinlilere yönelik görüntü ve haberlere odaklanılmasından rahatsız oldu. Arafat, ilerleyen yaşına rağmen New York ve Washington’da yaralananlara kan bağışlamakta ısrar etti ve Gazze’deki hastanelerden birine gitti. Bazıları Arafat’ın saldırıların ilk saatlerinde, eylemin gerçekleştirilmesine Filistinlilerin de katılmış olabileceğinden endişe ettiğini söylüyor.

cgthnh
Muammer Kaddafi (Arşiv – Reuters)

Muammer Kaddafi de endişeye kapıldı. Ancak ilk saatlerde o ve Saddam Hüseyin saldırının Amerika’yı zayıflatacağı yanılgısına kapılmıştı.

Kaddafi, Dışişleri Bakanı Abdurrahman Şalgam’dan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’dan Bush’a Libya’nın ilişkileri normalleştirmeye ve Amerika ile yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu iletmesini istemesini talep etti. Buteflika, Libya’nın bu tutumunu Bush’a aktardı. Ancak Amerikan başkanı konuğuna şu mesajı verdi: “Kaddafi’ye söyle, nükleer programının cephaneliğinden derhal vazgeçsin. Aksi halde biz gidip onu yok ederiz.”

Amerika’daki gerilimin boyutunu anlamaya çalışan Şalgam, Trablus’ta yapılan bir toplantıda Amerika’nın Afganistan’ı, Irak’ı ve Libya’yı işgal edeceğini söyledi. Libya lideri Bush’un iradesine boyun eğmekte tereddüt etmedi.

cvfbgnhj
Bin Ladin, Sudan'da bulunduğu yıllarda Beşir ile birlikte

Amerika, Irak’a saldırırken Saddam rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Irak rejimi ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğunu öne sürdü. Ancak özellikle Saddam ile Bin Ladin’in kişilikleri arasındaki büyük farklılık ve dayandıkları ideolojik sözlüklerin birbirinden tamamen uzak olması nedeniyle pek çok kişi bu ilişkinin varlığına inanmadı.

Yaygın kanaat, bu ilişkinin uydurma olduğu yönündeydi. Gerçekte böyle bir ilişki kurulmamıştı. Ancak Saddam, 1990’larda, özellikle Usame bin Ladin’in Sudan’da bulunduğu dönemde büyük bir hata yaptı. Suriye’deki Müslüman Kardeşler’den bir kişiyi Sudan’da Bin Ladin ile görüşmesi için gönderdi. Ancak El-Kaide lideri “kâfir Baas rejimi” ile iş birliği yapmaya ilgi göstermedi.

Irak rejimi Bin Ladin ile temas kurma girişimini tekrarladı ve istihbarat yetkilisi Faruk Hicazi’yi gönderdi. Sudanlı İslamcı lider Dr. Hasan Turabi’nin arabuluculuğuyla Hicazi ile Bin Ladin arasında bir görüşme ayarlandı. Üç saatten fazla süren görüşmenin ardından Hicazi Irak’a döndü ve Saddam’a Bin Ladin meselesinden vazgeçmesini önerdi. Bin Ladin’in Irak topraklarında kendisine ait bağımsız kamplar kurulmasını talep ettiği öne sürülüyordu.

Irak rejimi Bin Ladin ile iş birliği yapma fikrini böylece rafa kaldırdı. Ancak Amerikan istihbaratı, iki taraf arasındaki belirsiz temaslara ilişkin bazı izleri Irak’ın işgalini gerekçelendirmek için kullandı.

Amerika, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerini devirdi ve El-Kaide’nin önde gelen isimlerini hedef alan uzun soluklu bir takip operasyonu başlattı. 2 Mayıs 2011’de Pakistan’ın Abbottabad kentinde saklanan Usame bin Ladin, Amerikan askerlerinin ikamet ettiği yere baskın düzenlemesiyle yakalandı. Amerika, New York ve Washington saldırılarının planlayıcısından intikam alarak cesedini denize attı.

Usame bin Ladin ortadan kayboldu ancak El-Kaide’nin bıraktığı izler Ortadoğu ülkelerine ağır bir bedel ödetti.


Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
TT

Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)

Refik Huri

Kendini güçlükle tanıyan eski Ortadoğu'da, yeni Ortadoğu başlığı altında hazırlanan senaryolar az sayıda değil. Her senaryo mantar gibi karanlıkta doğuyor ve büyük bir olay, kendisini doğuran başka bir büyük olayı kopyaladığında ışıkta ölüme yaklaşıyor, böylece diğer senaryoların yanında sıralanıyor ve hiçbiri tamamlanmıyor.

Defter uzun. Oslo Anlaşması sonrası, Camp David Barışı ve Vadi Araba Anlaşması basımından İran'daki İslam Devrimi sonrası ve İmam Humeyni'nin “devrimi ihraç etme” iddiası basımına kadar. Keza Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Amerikan tek kutupluluğunun dünyanın zirvesine yükselişi sonrası basımından, “Arap Baharı” devrimleri ve Çin'in yükselişi, Rusya'nın rolünü yeniden kazanmasıyla çok kutupluluğun geri dönüşü sonrası basımına kadar. Bugünkü yeni basım ise “Büyük İsrail”, “Büyük İran” ve “Yeni Osmanlıcılık Türkiyesi” hayallerinin ortasında, İran'a karşı yürütülen ABD-İsrail savaşı sonrasını kapsıyor.

Herkes stratejilerin çatışmasının sonucuna boyun eğmeye mahkumdur, çünkü Başkan Donald Trump, sonuna kadar tek bir karta odaklanmadan bütün kartları aynı anda oynuyor. Robert Keohane ve Joseph Nye'nin “Uzun Amerikan Yüzyılının Sonu” kitabında söyledikleri gibi, anlaşma uğruna savaş, savaş gerektiren barış, “çekme ve itme” olmaksızın güç yoluyla hakimiyet kartlarını oynuyor. Bütünleşik bir stratejisi ya da çıkış stratejisi olmadan İran'la savaş halinde ve bugün yardımcılarından savaş öncesinde ve savaş sırasında görmezden geldiği bir şeyi yapmalarını istiyor: İran'a karşı savaşın “ertesi günü” için bir strateji hazırlamak. Genel hatlarından bu stratejinin aşamalı çalışmak olduğu görülüyor.

İlk önce, 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı ile Gazze, Lübnan ve İran'daki savaşların ardından yaşanan karışıklıkların sona erdirilmesi aşaması geliyor. Bunu Trump'ın Gazze Şeridi'ndeki planının hayata geçirilmesi, Suriye ile İsrail arasında güvenlik anlaşmasına varılması, Lübnan ile İsrail arasında üçlü çerçeve anlaşmasının hayata geçirilmesi, İsrail ile Arap ülkeleri arasında İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi, ABD'nin bölgedeki müttefikleri arasında İran'ı kontrol altında tutacak bölgesel bir güvenlik sisteminin inşa edilmesi aşamaları takip ediyor. Ancak Amerikalı strateji uzmanı Anthony Cordesman'a göre “savaş sonrası savaş, savaştan daha zordur.” Trump'ın “ertesi gün” stratejisi de kaçışı olmayan dört meydan okumayla karşı karşıya ve sorunlarına çözüm bulmak da kolay değil.

İlk meydan okuma denklemdeki “eksik” Filistin rakamıdır. Filistin devletini içermeyen herhangi bir bölgesel güvenlik sistemi bir güvenlik sistemi değil, çatışma ve savaşların reçetesidir.

İkincisi ise İsrail'in oyundaki “aşırı” rolüdür. Büyük İsrail’i inşa eden bölgesel bir süper güç gibi davranan ülke, Gazze ve Batı Şeria'da genişlemekte, Güney Lübnan ve Güney Suriye'de “tampon bölge” kurmakta ısrar ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre sınırları içinde kendisini güvende görmeyen ve bunun için ilave Arap toprakları işgal etmesi gerektiğini düşünen İsrail, İbrahim Anlaşmaları’ndaki ortaklarına güvenlikleri konusunda nasıl güvence verebilir? İsrail'in ulusal güvenlik stratejisi yalnızca somut tehditlerle yüzleşmeyi değil aynı zamanda herhangi bir Arap gücünün askeri yeteneklerini geliştirmesini önlemek için önleyici savaşlar yürütmeyi gerektiriyorsa, bölgesel güvenlik sistemine nasıl güvenilebilir?

Üçüncü meydan okuma, İran savaşının bir sonuca ulaşamadan durması ve hesaplanmamış bir savaşın ertesi günü için senaryo çizme çabasının beyhudeliğidir. Ya Tahran zafer kazandığını ilan edip, Arap dünyasının tek sahnesi olduğu bölgesel projesini hegemonya, güç ve şantajın ötesine geçen bir çerçevede tamamlamakta ısrar ederse? Peki, ya denklem savaşlara yabancı bir denklemse, yani ABD İran'ı vururken, Tahran da Körfez ülkeleri ve Ürdün'ü vuruyorsa?

Dördüncüsü, ABD'de ekonomik savaş ve ablukanın yanı sıra İran savaşı ve bu savaşta bugüne kadar yaşananlar ile ilgili tartışmalardır. Amerikan Girişimcilik Enstitüsü'nde Dış ve Savunma Politikaları Çalışmaları Direktörü meslektaşımız Corey Schack, Foreign Affairs tarafından yayınlanan bir makalede “Trump'ın hatası”ndan ve ilk çizgileri General Colin Powell tarafından çizilen Savunma Bakanı Caspar Weinberger'in savaş yürütme ilkesini göz ardı etmesinden bahsediyor. George Washington Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve küresel sorunlar profesörü Mark Lynch, aynı dergide yayınlanan makalesinde “Amerikan Ortadoğusu'nun bittiğini” söylüyor ve “1991'den bu yana başarılı olan bölgesel sistemin, ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşının kurbanı haline geldiğini” belirtiyor.

Hiçbir şey Devrim Muhafızları'ndaki radikallerin Amerikan kuvvetlerine ve Körfez ülkelerine geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemeyi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın ABD'ye “oyunun kuralları değişti” demeyi düşünmesini engellemiyor. Elbette Trump ve Netanyahu’nun İran'ın sonunun yaklaştığını ve İran savaşının ardından yeni bir Ortadoğu'nun başlayacağını düşünmelerini de engellemiyor. Ancak gerçek şu ki bölge, tamamlanmamış savaşlar, çatışan stratejiler ve çözümü olmayan krizlerden muzdarip. Stratejilerin çatışmasındaki her yeni Ortadoğu, bizi eski Ortadoğu'ya, onun eksikliklerine ve felaketlerine geri götürüyor. Kimse hangisinin daha tehlikeli olduğunu bilmiyor; eski mi yeni mi?