Lübnanlı bir aile, Fransa’nın Chartres şehrindeki Suriyeli ve Iraklı mültecilerle ilgileniyor

Nelson ve Jacqueline Bahut. (Şarku’l Avsat) Abdulkadir Hoce
Nelson ve Jacqueline Bahut. (Şarku’l Avsat) Abdulkadir Hoce
TT

Lübnanlı bir aile, Fransa’nın Chartres şehrindeki Suriyeli ve Iraklı mültecilerle ilgileniyor

Nelson ve Jacqueline Bahut. (Şarku’l Avsat) Abdulkadir Hoce
Nelson ve Jacqueline Bahut. (Şarku’l Avsat) Abdulkadir Hoce

Jacqueline Bahut, 80’li yılların sonunda Beyrut’un doğusundaki Eşrefiye bölgesindeki savaştan kaçarak çocukları için daha iyi bir gelecek sağlamak için Fransa’ya göç etmek istediğinde eşi Nelson da bu fikri desteklemişti. Çift, ailenin yerleşimi konusunda herhangi bir zorlukla karşılaşmadan Paris yakınlarındaki Chartres şehrinde oturma izni ve Fransız vatandaşlığı elde etmişti. Suriyelilerin ve Iraklılarının ülkelerinden kaçarak kendilerine başka bir yurt arama trajedisi başladığında ise sığınma süreci hiç de kolay olmadı. İşte bunun için Nelson ve Jacqueline Bahut çifti, yedi sene önce meydana gelen bir tesadüfle Chartres’teki Arap sığınmacılara destek yolculuklarına başlamış.
Nelson, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları aktardı:
“Fransızcası iyi olmayan bir Iraklı ile karşılaştım. Kendisinin Fransa’ya sığınmasının kabulüne ilişkin dosyayı üstlenen hayır kuruluşları ve resmi kurumlarla anlaşmak için benden yardım talep etti. Daha sonra olaylar gelişti. Şehirdeki Fransa Mülteci ve Gurbetçileri Koruma Ofisi (Ofpra), tercüme işleri ile uyum ve yerleşim konusunda sığınmacılara destek için bize başvurdu. Mültecilerin ilk sorunu dildi. Dil bilmemeleri onları başarısızlığa uğratıyor. Öncelikle aldıkları resmi evrakları tercüme etmek için onlara yardımcı oluyor, aile yardım fonlarına gitmeleri ve çocuklarını okullara kayıt ettirmeleri için onlara eşlik ediyoruz. Sonra da şehirde iş bulmaları için destek oluyoruz.”
“M. Moi travail” ve dil düğümü
Nelson sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Naci adında bir Iraklı var. Fransızcası iyi değil ve bu onun iş bulmasına engel oluyordu. Kendisini uyum süreci için destek olan bir kuruma kaydettirdim ve onun adına şirketlere iş başvurusunda bulundum. Her gün gidip geliyor ve ezberlediği şu iki kelimeyi tekrarlıyordu: ‘moi – travail’. Yani ‘ben iş’. O kadar ki ona artık M. moi travail adını vermişlerdi. Sonunda temizlik işçisi olarak işe başladı. Sığınmacılar Fransa’ya geldiklerinde sanıyorlar ki devlet onların hayatını kolaylaştırmak için onları bekliyor. Ancak uygulamalar ve her ay gerekli bilgileri yenilemek için aldıkları evraklar karşısında zayıf kalıyorlar ya da aldıkları yardımlar kesiliyor. Sığınmacıların çoğunluğu, yardımlara bağımlı ve dil bilmemeleri bu yardımların kesilmesine yönelik tehdit oluşturuyor. Iraklıların çoğu Ninova Ovası ve Musul’dan göç ediyor. Önce Kürdistan’daki Duhok’a kaçıyorlar ve orada sığınma fırsatı elde ediyorlar. Suriyelilerin ise bazıları rejimden kaçarken bazıları da Suriye rejimini destekleyerek vatandaşlık elde etmek istiyor. Parası olup yardımlar kesilmesin diye o parayı bankaya yatırmayanlar var. Maalesef ki maddi açıdan rahat olanlar gerçekten ihtiyaç sahibi olanların payından alıyor. Çoğunluğu kendilerini aç bırakmayacak kadar bir varlığa sahip. Okullarda çocukları var”.
Şarku’l Avsat’a konuşan Jacqueline de yaşananları şu ifadelerle dile getiriyor:
 “Kimse Suriye’ye veya Irak’a dönmeyi düşünmüyor. Sığınmacılar, çocuklarının Fransa’daki geleceğini biliyor. En büyük sığınma oranı 2015 ila 2017 arasında yaşandı. 2018’de durdu ve bugün bireysel durumlarla karşılaşıyoruz. Artık daha önce olduğu gibi onları şehre götürecek otobüsler beklemiyoruz. Aynı şekilde Fransız yetkililer de mülteci kabulünde işleri sıkılaştırmaya başladı”.
Nelson daha sonra röportaj yapmayı reddeden ve Chartres’e birkaç ay önce gelen bir adam adına da açıklamalarda bulundu. Tutuklanan ve serbest kalması için ailesinin on bin dolar ödediği bu adam, halen şiddetin izlerini taşıyor. Fransa’ya sığınma talebi kabul edildikten sonra doktora götürülmüş. Doktor, maruz kaldığı işkence izlerini gördüğünde şoka uğrayarak “Bir insanın böyle bir barbarlık yapması mümkün olabilir mi?” diye haykırmış.
Askerlik görevinden kaçarak sığınma
Jacqueline ve Nelson’un yardım isteyen herkese açık evinde Şam’daki ailesini korumak için ısrarla ismini belirtmeyen, askerlik görevinden kaçan bir genç şunları söyledi:
“Üniversite eğitimimi tamamlayıp 2012 yılında askere gittim. Görev yerim tam olarak Rakka Askeri Havaalanı’ydı. Yani önce Özgür Suriye Ordusu, daha sonra da Nusra Cephesi tarafından kuşatılan yer. Arkadaşlarımla birlikte üç sene havalimanında esir gibi kaldım. Uçak gelip bize yiyecek atmazsa açtık. Beni serbest bırakmayı kabul etmediler. Bir aylık izin elde etme imkânım olduğunda birkaç ay gözlerden uzak kaldım. Sonra kaçmak için bana üç bin dolara mal olan bir yol buldum. Kaçakçı Şam’dan ayrılıp rejimden kurtarılmış bölgelere, oradan da Türkiye’ye gitmemde bana yardımcı olan sahte evrakları sağladı. Yolculuk tam bir gün sürdü. Türkiye’de yaklaşık üç yıl kaldım. Hayatımın en garip zamanlarını yaşadım. Fırsatını bulduğumda ayakkabı fabrikalarında ve lokantalarda çalıştım. Üniversite diplomamı unutmuştum. İstanbul’daki Fransız Konsolosluğu’na sığınma talebimi sundum. Görüşmeden iki ay sonra talebim kabul edildi. Zira kardeşim Fransa’da doktordu ve bana kefil olmuştu. Ne gerekli evrakım vardı ne de pasaportum. Türkiye’den sadece ehliyetim ve üniversite diplomamla çıktım.”
İsmini gizleyen genç Fransızcayı biraz biliyor ve belgelerle başa çıkma konusunda zorlanıyor. Bundan dolayı kendisine yardımcı olmaları için Jacqueline ve Nelson Bahut çiftine başvurmuş. Bilişim veya sosyal rehberlik alanında uzmanlaşmak için üniversiteye geri dönmek istiyor. Suriye rejiminin zalim, muhalefetin ise kargaşa yanlısı olduğunu düşünen genç, “DEAŞ, havaalanına varmadan önce, uygun bir zamanda kaçtım. Orada kalan arkadaşlarımın hepsi öldürüldü” diyor.
Boğularak ölümle yüzleşme
Şarku’l Avsat’la yaptığı görüşmede adının ve fotoğrafının yayınlanmasından yana herhangi bir çekincesi bulunmayan Halepli Abdulkadir Hoce’nin sürdürdüğü sıradan yaşam için geri sayım 2012 yılındaki Halep kuşatması ile başlamış. Birçok zulme tanık olmuş. Rejim güçleri, rejim karşıtı olmayan ailelerin bulunduğu bölgeye girer girmez onları ortadan kaldırmış. Köyler tamamen boşaltılmış. Anlattığına göre rejimin gözüne girmeye çalışanlar gençleri aylık 500 dolar karşılığında Özgür Suriye Ordusu ile halk komisyonlarına karşı casusluk yapmak ve kadrolara suikast düzenlemek için seferber etmiş.
Hoce, kendisinin zorlu hayat koşullarında yaşadığını, bununla birlikte Suriye’den göç etmeyi düşünmediğini söylüyor. Bunun için 2012 ile 2014 yılları arasında ailesi birlikte bir bölgeden diğerine sığınmak ile yetinmiş. Ancak DEAŞ kendisinin Halep’in kuzeyindeki bir köyde oturduğu bölgeye yaklaşmaya başlamış. DEAŞ savaşçıları köyü basmış ve kardeşini öldürerek babasını alıkoymuş. İşte o an Türkiye’ye göç etmeye karar vermiş. Kardeşini de uygun bir biçimde defnedememiş. Ya kaçacak ya da ölecekmiş. DEAŞ savaşçıları, düzgün Arapça konuşuyor ve öldürmek için adam kovalıyormuş.
Hoce açıklamasının devamında şunları aktardı:
“Türkiye’de ailemle birlikte iki sene kaldım. Sürekli Suriye’ye dönme planları yapıyordum. 2016 yılında bir süpermarket açmak üzere Azez’e döndüm. Çalışmalara başlamıştım ama DEAŞ, bölgeye geldi ve Kürtlerle çatışmaya girdi. Aynı senaryonun tekrarlanmasından korktum ve ailemi de alarak Türkiye’ye geri döndüm. Mali zorluklar yaşadım. Önümde göç etmekten başka seçenek yoktu. Eşim ve üç evladım ile kaçmak benim için kolay olmadı. Kaçakçıya yaklaşık beş bin dolar ödemem gerekiyordu ve ben rızkımı ucu ucuna kazanıyordum. Bulabildiğim kadar borç aldım ve kaçakçıya yolculuk boyunca plastik botu sürmeyi teklif ettim. Botu süren ödeme yapmıyordu. Sekiz metre uzunluğunda ve durumu pek parlak olmayan botta 65 kişiydik. Gece yarısından sonra yola çıktık. Kıyıdan fazla uzaklaşmamıştık ki bot arıza yaptı. Delindi ve içeriye su dolmaya başladı. Kadınlar bunun üzerine çığlık atmaya başladı. Sahil güvenliğin bize yardım emesi için Yunan kara sularına gitmemiz gerekiyordu. Ölümü gözlerimizle görmüş ama sahil güvenliği görememiştik. Ne kadar süre boğulma tehlikesi ile mücadele ettik bilmiyorum. Sonunda karaya ulaştık. Orada yetkililer bizim işimizi üstlendi ve bizi yılan ve akreplerle dolu uzak bir ormanın ortasında terk edilmiş bir kışladaki kampa nakletti. Yeniden yerleşim işlemlerine başladık. Altı ay sonra beni Atina’daki Fransız Konsolosluğu’na çağırdılar. Göç sorumlusu ile görüştüm. Sonra ailemle birlikte sığınma talebim kabul edildi.”
Chartres’e gelmesinin üzerinden iki yıl geçen Abdulkadir Hoce inşaat işinde çalışıyor. Çocukları Fransızcayı akıcı bir şekilde konuşuyor ve bu dili ana dilleri zannediyor. Babalarının nasıl olup da konuşulanları anlamadığını anlayamıyorlar. Hoce, Beşşar Esed iktidardan ayrılmadıkça Suriye’ye dönmeyeceğini söylüyor.



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.