Avrupa Parlamentosu seçimlerine dair siyasi bir okuma

Avrupa Parlamentosu seçimlerine dair siyasi bir okuma
TT

Avrupa Parlamentosu seçimlerine dair siyasi bir okuma

Avrupa Parlamentosu seçimlerine dair siyasi bir okuma

Avrupa Parlamentosu (AP) kurulup üyeleri doğrudan Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde seçildiğinden beri Avrupalılar, bugünkü gibi AB’nin içeriden tehditlerle karşılaştığı ve dışarıdan kuşatıldığı böyle keskin ayrışmalar ve tehlike havasında seçim sandıklarına gitmemişlerdir.
İngiltere’nin AB’den çıkma çabasının sürekli olarak engellerle karşılaşması, ‘Avrupa Projesi’nin Avrupalıların siyasi ve toplumsal bilincindeki sağlamlığı ve ekonomik çıkarları açısından taşıdığı önem için yeterli bir gösterge değilse de geçtiğimiz Pazar günü yapılan seçimler, Avrupalıların ezici çoğunluğunun Avrupa kıtasına tarihinin en uzun barış dönemini yaşatan ve ülkelerinin çoğunda yaşam düzeyini eşi görülmemiş bir ortalamaya yükselten bu projeye halen istekli olduğunu gösterdi.
20 seneden bu yana AB’deki en yüksek seviyesini gören katılım oranı, özellikle de birçok ülkenin kısa bir süre içerisinde ikinci veya üçüncü kez seçime gittiği bir durumda, birçoklarını şaşırtan bu isteğin en belirgin kanıtıydı. İşte, gerçek demokrasi çatışmalarla beslenir, tartışma ve krizlerle de büyür. Zira görüş farklılıkları ve ayrılıklarını düzenleyen yapı, hükümetleri ve politikaları doğurur.
AB’nin geleceği ve dayanma gücüne dair artan şüphe bulutlarının dolaştığı Avrupa siyaset sahnesine, aylardır karamsarlık hâkim oldu. Siyasi ve ekonomik ağırlığa sahip en büyük Avrupa ülkelerinden biri olan İngiltere, bir yılı aşkın bir süredir vazgeçmenin mi ilişkiyi kesmenin mi, yoksa boşanmanın mı daha iyi olduğunu tespit etmeye çalışıyor. Bu esnada aşırı sağ ve halkçı parti ve güçler büyüyor ve ulusal egemenliklerin geri alınması ve Brüksel’in (AB’nin başkenti) yetkilerinin geri çekilmesi talepleriyle üye ülkelerin çoğunda adımlarını sağlamlaştırıyor.
Peki, tüm beklentilerin aksine Avrupalıları seçim sandıklarına yoğun bir şekilde yönelmeye iten sebep ne?
Öncelikli sebep, milliyetçi duyguların alevlenerek, halkçı söylemin yükselişe geçmesinden doğan keskin kutuplaşma. Özellikle Fransa ve İtalya’da aşırı sağ, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez siyasi sahnenin önünde boy gösteriyor.
İkinci sebep, çevre hareketinin güçlü bir şekilde ortaya çıkışı. Nitekim Almanya’da Yeşiller Partisi, ilk defa olarak sosyal demokratların (sosyalistlerin) önüne geçip ikinci sıraya oturdu. Aynı şekilde Fransa’da da yıllardır birbirin ardı sıra iktidar olan cumhuriyetçi ve sosyalistlere karşı açık bir başarı elde ederek üçüncü sırada yer aldı.
Seçimlere katılım noktasında bu artan ilgi, Avrupa Parlamentosu’nda daha geniş bir güç dağılımının da yolunu açtı. Nitekim etrafında sosyalist ve halkçı (muhafazakâr) çoğunluk oluşturmuş olan iki ana blok, yeni dönemde meclis çoğunluğunu elde etmek, ama özellikle de Avrupa kurumlarındaki üst düzey yetkilileri seçmek ve atamak için liberaller ve ‘yeşil’ çevrecilerle veya her ikisi ile birden koalisyon kurmaya mecbur hale geldi.
Bu seçimlerde tanık olunan bir başka dikkat çekici dönüşüm ise daha önce birleşik para birimi sisteminden ve hatta AB’nin kendisinden çıkma çağrısı yapan aşırı sağ parti ve güçlerin seçim kampanyaları boyunca ılımlı bir söylem tercih etmeleri oldu. Bu tercihte İngiltere’nin Brexit (AB’den çıkış) süresince karşılaştığı zorluklar sebep olmuş olabilir. Bundan dolayı artık AB’den çıkmak yerine onu değiştirmek için mali kaynaklarını ve malzemelerini kullanma ya da içeriden yıkma çağrıları yapıyorlar.
Birliğin düşmanları hazır
Avrupa Projesi’ne inanç temelinde karşı olan bu güçlerin etkilerini görmezden gelmek veya bir sonraki aşamadaki rollerini küçümsemek artık mümkün değil. Bununla birlikte sahip oldukları koltuk sayısı, açığa vurdukları niyet doğrultusunda, Avrupa Parlamentosu’nun faaliyetlerine köstek olma gücünü halen kendilerine vermiyor. Üstelik özellikle ekonomi politikaları ve Rusya ve ABD ile olan ilişkiler konusundaki derin tutum ayrılıklarına bakıldığında, bunların tümünün tek bir blok içinde yer alması da pek mümkün gözükmüyor.
Seçimlerin en büyük kaybedeni ‘Macron’
Kazananlar ve kaybedenlerin kim olduğuna bakacak olursak, bu seçimlerin en büyük kaybedeni, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron oldu. Marine Le Pen’in ardında ikinci sırada yer alması, geniş çaplı koalisyonu tarihi bir aksamaya uğrayan Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in aşamalı olarak geri çekilmesinin ardından Macron’un Avrupa Projesi’ni diriltmenin mevcut aşamasına liderlik etme çabasını zayıflattı. Hiç şüphe yok ki genelde Avrupa Projesi’nin ana itici gücü olan Almanya-Fransa ekseni, son Avrupa seçimlerinden bitkin çıktı.
En kârlı isim Salvini
Bu seçimlerin en büyük kazananları arasında aşırı sağ İtalyan partisi Kuzey Birliği Lideri Matteo Salvini öne çıkıyor. Salvini, bir yıl önceki genel seçimlerde elde ettiği oranı ikiye katladı ve iktidar koalisyonundaki müttefikini, yani gürültülü bir yenilgiye uğramış olan halkçı Beş Yıldız Hareketi’ni büyük bir farkla geride bıraktıktan sonra, başbakanlık hedefini gerçekleştirmeye çok yaklaştı. Salvini’nin İtalya Başbakanı olarak göreve gelmesi halinde, Macaristan ve Polonya ile birlikte Avrupa Parlamentosu’ndaki aşırı sağcı tutumunu güçlendirmesi beklenmekle birlikte, Brüksel’e karşı güçlü bir cephe oluşturamayacağı tahmin ediliyor.
40 yıldır egemen olan denklem değişiyor
Bununla beraber AB’nin aşırı sağın ve halkçı güçlerin saldırısına, liberaller ve çevreci partilerin yükselmesi sayesinde direndiği söylenebilir. ‘Karşıt’ güçlerin Fransa, İtalya, İngiltere ve Polonya gibi ağırlık sahibi ülkelerde köklü bir şekilde yükselişe geçtiği bilinirken Avrupa kalesinin kendisini içeriden yıkmaya hazırlananlara karşı savunulması, Avrupa Parlamentosu’nda 40 yıldır egemen olan denklemin dışında yeni ittifaklar kurulmasını gerektiriyor.
Geçtiğimiz Pazar günü gerçekleştirilen seçimleri birinci sırada tamamlayan Avrupa Halk Partisi’nin koltuk sayısı 221’den 178’e düşerken, yarışı ikinci sırada tamamlayan sosyalistlerin koltuk sayısı, 191’den 152’ye düştü. Avrupa Projesi’ne karşıt olan parti ve güçler ise toplamda 168 koltuk kazandı. Yüzde 25’e tekabül eden bu sayı, Avrupa yasama organının baltalanması önünde kendilerine bir engel oluşturuyor. Öte yandan Avrupa Liberal Partisi koltuk sayısını 67’den 108’e çıkararak, muhafazakâr halkçılar ile sosyalistler arasında kaçınılmaz görünen koalisyonun vazgeçilmez ortağı haline geldi. Yeni parlamentoda 67 koltuk elde ettikten sonra güçlü bir çoğunluk oluşturmayı hedefleyen çevreci ‘Yeşiller’ de aynı rolü arzuluyor.
Yoldaki tehlikeler
Avrupa Projesi’nin aşırı sağ ve halkçı fırtına karşısındaki direnci, kendisi için yaklaşan tehlikelerin üzerini örtmüyor. Özellikle de geçmiş deneyimler, bugün, Avrupa siyasi aileleri arasında bir gereklilik haline gelen koalisyonların pek çok engel ve yasağı barındırdığını ortaya koymuşken. Aşırı sağın yükselişi, ayrıca aralarında Almanya’nın da olduğu birçok üye ülkeyi karşılarına dikilen bir hükümet krizinin eşiğine sürükledi.
Devreden ve öngörülebilir krizler zincirinin halkalarından biri, aylar önce açıklandığı üzere İngiltere Başbakanı Theresa May’in Avrupa seçimleri öncesinde istifa etmesi oldu. Bu gelişmeyi, Yunanistan’da erken seçim açıklaması ve Belçika’nın Avrupa Parlamentosu seçimleri ile eş zamanlı olan genel seçimlerin ardından hükümet oluşturması için tıkanan yola geri dönüşü izledi. Buna ek olarak Almanya’da Hıristiyan demokratların gerilemesi ve Sosyal Demokrat (Sosyalist) Parti’nin çöküşü, AB’nin ana yoğunluk ve denge noktası olarak görülen ülkede ön seçimlere zemin hazırlıyor.
Avrupa Parlamentosu seçimleri, senelerdir birbiri ardı sıra gelen keskin krizlere rağmen Avrupa demokrasisi için hayra yorulmuş olsa da aynı zamanda üye ülkelerin derin ve kapsamlı memnuniyetsizliğini de gözler önüne serdi. Bu hoşnutsuzluk, AB’den tamamen ayrılma ya da Avrupa kurumlarının yetkilerinin ‘budanması’ çağrısı yapan güçlü akımlarda kendini gösterdi.
Bu seçimlerin sonuçlarıyla net bir şekilde ortaya çıkan bir başka olgu da 60 yıl boyunca Avrupa Projesi’nin temel direği olan sosyalist ve Hıristiyan demokrat (muhafazakâr) partiler gibi büyük siyasi oluşumların kurulduğu yıllardan bu yana boğuştuğu zayıflıktı. Bu zayıflığın, bu iki ana bloğun yeni Avrupa Parlamentosu koltuklarının yarısını toplayan ortak bir koalisyon kurmaktan aciz olduğu gerçeğinden daha net bir göstergesi yok.
Güç dağılımı mücadelesi
Bu tabloda büyük partiler, Avrupa kurumlarındaki güç dağılımı uğruna bir mücadele başlatmak için yarıştı. Mücadeleyi ise Almanya, Avrupa Komisyonu başkanlığı için aday gösterdiği Manfred Weber’i aklayarak başlattı.
Weber, ilk sonuçlar açıklandıktan sonra şu ifadeleri kullanmıştı:
“Avrupalıların bize verdiği mesaj net: Bırakın kriz hakkında konuşalım ve iyimser bir şekilde yeni bir aşama başlatalım.”
Sosyalistler ise tek kaleleri haline gelen İspanya cephesi haricinde tüm cephelerde geriye düşmelerine rağmen Hollandalı adayları Frans Timmermans konusunda ısrarcı. Şansının düşük olduğunun farkında olan Timmermans, Fransız liberallere ve Yunanistan’daki hâkim sola işaret ederek, Avrupa kurumlarında ilk defa olarak muhafazakârların etkinliğini sınırlandırmak için Macron’dan Yunanistan Başbakanı Çipras’a kadar uzanan bir parlamento yelpazesinde ‘kapsamlı bir ilerici koalisyon’ çağrısı yaptı. Seçim sonuçları ayrıca sosyalistler, liberaller, Yeşiller ve sol arasında kurulan dörtlü bir koalisyonun, komisyon başkanını belirlemek için gerekli çoğunluktan uzak olacağını gösterdi. Avrupa seçimlerini Sarı Yelekliler krizinden sonra kendisine yönelik halk desteğini oylama mesabesinde gören Macron’un yenilgisi, hiç şüphesiz muhafazakârlara karşı bir açılım başlatma çabasını zorunlu kılıyor. Böylece kartlar yeniden karılarak koalisyon şartları ve Avrupa kurumlarındaki koltuk dağıtımı yeniden gözden geçirilecek.
Sonuçlara ilişkin bir analiz
Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçları ve AB’nin geleceği üzerindeki olası yankılarına dair okumalar ve analizler, çeşit çeşit olmakla birlikte, kesin olan şu ki bu seçimler, İkinci Dünya Savaşı bittiğinden bu yana ilk kez Avrupa siyaset sahnesinde aşırı sağın ve halkçılığın yükselişe geçtiği olgusunu pekiştirdi.
Bu olgu, Avrupa Projesi’ni bu savaşın tekrarını önlemek için bir temel olarak gören halkçı ve aşırı sağ düşüncenin rahminden doğdu. Bu seçim ile ayrıca çevreci akım da on yıllardır Avrupa’daki siyaset meydanının kenarlarında dolaştıktan sonra özellikle Almanya ve Fransa gibi büyük ülkelerde varlığını güçlü bir şekilde hissettirdi.
Çevreci partilerin elde ettiği sonuçlar, sanayi ülkelerinde kontrolden çıkan veya mevcut araçlarla üstesinden gelinemeyen bir dizi felâket konusunda uyaran çarpıcı bilimsel delillere dayanarak, insan sağlığı ile yerkürenin selametini hiç olmadığı kadar tehdit eden yüksek kirlilik oranı ve iklim değişikliğinin etkilerine yönelik artan ilginin bir yansıması.
AB’nin ekonomik ve politik ağırlık noktası olan en büyük ülkesi Almanya’da çevreci partiler koalisyonu, oyların yüzde 20.05’ini alarak, yarışı ikinci sırada tamamladı. Bu başarı, gençlerin çevreyi tehdit eden ve hızlı ve etkin bir şekilde baş edilmesi gereken tehlikeler konusunda farkındalık yaratmak amacıyla ülkenin dört bir yanında gerçekleştirdiği pek çok faaliyetle belirgin bir rol oynadığı bir seçim kampanyasının ardından geldi. Kalabalıklar, her cuma günü büyük şehirlerin tamamında ‘Gelecek İçin Cuma’ sloganı ile toplanıyor. Almanya’daki seçim kampanyası esnasındaki en büyük gösterinin, çevreci partiler koalisyonunun yüksek endüstriyel kirlilikten ötürü yok olma tehlikesi ile yüzleşen arıları savunmak için Berlin’de düzenlediği gösteri olması ise dikkat çekiciydi.
İklim Değişikliği Anlaşması’nı kabul ettirmek ve uygulamaya sokmak için harcadığı diplomatik çabalara yatırım yapmış olan Fransa’da ise ‘Yeşiller’, sonuçları senelerdir köklü değişikliklere uğrayan Fransa siyaset sahnesinin yeniden oluşturulmasında öne çıkan bir adım olan seçimlerde oyların yüzde 12.8’ini alarak daha önce de belirtildiği gibi üçüncü sırada yer almıştı. Bu seçimin sonuçları Emmanuel Macron’u aşırı sağın karşısındaki yenilgisi ve halk gösterileri sebebiyle azalan popülaritesinden sonra ön seçim çağrısı yapma veya siyasetini değiştirerek önceliklerini yeniden belirleme konusunda büyük bir baskı altına sokmuştu. Ancak şu zamana kadar attığı tek adım, belki de ‘Yeşilller’i yeni Avrupa Parlamentosu’nda liberaller ve sosyalistler ile kurmaya çalıştığı koalisyona çekmek için, çevre dosyasını hükümetin öncelikleri arasına almak oldu.
Diğer yandan senelerdir Polonya ve Macaristan’da köklülüğünü ispat eden aşırı sağ, Fransa’daki kararlılığını da ortaya koymakla birlikte, nitelikli sıçrayışını İtalya’da yaptı. İtalya’da Kuzey Birliği partisinin lideri Matteo Salvini, oyların yüzde 34.6’sını kazanarak, başta koalisyon hükümetindeki ortağı Beş Yıldız Hareketi olmak üzere tüm rakiplerini geride bıraktı. Bu haliyle Salvini, oyların yüzde 20.7’sini alarak ikinci sıraya yerleşen Demokrat Parti ile arasındaki fark ile İtalya siyaset sahnesinin ön taraflarındaki yerini koruyor. Bu sonuç, en yakın üç yardımcısına uzanan mali yolsuzluk söylentileri ve kilise ve insan hakları kuruluşlarının yoğun eleştirilerine maruz kalan göçmenlere yönelik aşırı politikasından sonra onun gerilemesini muhtemel gören tüm beklentileri yıktı. Beklentilerin aksine Salvini, şu ana dek bu zaferi iktidar koalisyonundaki denklemi lehine değiştirmek için kullanma teşebbüsünde bulunmayarak, hükümet programında koyduğu ve iktidardaki ortakları tarafından uygulamaya sokulması reddedilen maddelere odaklanmakla yetindi. Bununla birlikte birçoklarının adlandırmasıyla Akdeniz, Trumpı’nın Avrupa’nın üçüncü ekonomik gücünde iktidar dizginlerini tam anlamıyla ele almak için elverişli koşulları beklediğine şüphe yok.
Bundan dolayı ilk fırsatta meclisi feshederek, ön seçim çağrısı yapmak için bir hükümet krizi çıkarması uzak bir ihtimal değil. O, İtalya seçim sistemi gereğince desteğini yüzde 40’a çıkarmayı umacak. Zira tek başına yönetmek veya Avrupa seçimlerinde yüzde 6.46 oranında oy alan ve tarihi faşist lider Benito Mussolini’nin torunu tarafından yönetilen İtalya Kardeşliği adındaki yeni faşistlerle koalisyon kurmak için yeterli meclis çoğunluğunu ona ancak bu sayı verebilir.
Yeni Avrupa Parlamentosu
-Avrupa Halk Partisi (muhafazakârlar): 180 koltuk (yüzde 23.97)
-Sosyal Demokratlar (sosyalistler-ilericiler): 146 koltuk (yüzde 19.44)
-Liberaller (merkezciler): 109 koltuk (yüzde 14.51)
-Yeşiller (çevreciler): 69 koltuk (yüzde 9.18)
-Reformcu muhafazakârlar: 59 koltuk (yüzde 7.86)
-İngiltere Brexit Partisi: 58 koltuk (yüzde 7.72)
-Bağımsızlar: 54 koltuk (yüzde 7.19)
-Birleşik Sol: 39 koltuk (yüzde 5.19)
-Çeşitli partiler: 29 koltuk (yüzde 3.86)
-Kayıtlı olmayanlar: 8 koltuk (yüzde 1.07)
Birlik hakkındaki bilgiler
Hatırlatmakta fayda var ki Avrupa Parlamentosu, AB vatandaşlarının orantılı sisteme ve kapalı listelere göre doğrudan seçim yapabildikleri tek kurum.
Sloganı, ‘Çeşitlilikte Birleşenler’ ve görev süresi 5 yıl.
Merkez binası Belçika’nın başkenti Brüksel’de. İkinci binası ise Fransa’nın Strazburg şehrinde ve burada ayda bir kez bir haftalık bir toplantı düzenleniyor.
1952 yılında kurulduğunda, üye ülkeler tarafından görevlendirilen ancak yasama yetkisine sahip olmayan 78 üyesi bulunuyordu. Bu üyelerin ilk toplantısı, Avrupa Ekonomi Topluluğu ve daha sonra AB’nin çekirdeği olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu çerçevesinde Strazburg şehrinde yapıldı.
Yetkileri birkaç kez genişletildi. En belirgin yetki genişletmesi, 1992 yılındaki Maastricht Sözleşmesi gereğince yapılıp sonuncusu 2007 yılında Lizbon Sözleşmesi gereğince yapıldı.
2014 yılında Avrupa Konseyi, Avrupa kurumlarındaki üst düzey yetkililerin parlamento yetkileri ve denetimi altında atanmasını belirleyen bir karar aldı. Ancak AB’nin büyük ülkelerinin hükümetleri, kurumların mevcut başkanlarının atanması halinde parlamentonun bu yetkilerden çekilmesine itiraz etti. Şimdiye kadarki tüm göstergeler, bu rolü sürdürmek konusunda ısrarcı olacaklarına işaret ediyor.



İngiltere'de bir hava üssünü hedef almayı planladıklarından şüphelenilen 5 kişi gözaltına alındı

İngiltere'deki Fairford Hava Üssü'nde konuşlu ABD'ye ait B-1 bombardıman uçağı (AP)
İngiltere'deki Fairford Hava Üssü'nde konuşlu ABD'ye ait B-1 bombardıman uçağı (AP)
TT

İngiltere'de bir hava üssünü hedef almayı planladıklarından şüphelenilen 5 kişi gözaltına alındı

İngiltere'deki Fairford Hava Üssü'nde konuşlu ABD'ye ait B-1 bombardıman uçağı (AP)
İngiltere'deki Fairford Hava Üssü'nde konuşlu ABD'ye ait B-1 bombardıman uçağı (AP)

İngiliz polisi dün ülkenin güneybatısındaki bir hava üssü yakınlarında, patlayıcı madde ve terör bağlantılı eylem hazırlığında olduklarından şüphelenilen 5 kişiyi gözaltına aldı.

Soruşturmayı yürüten müfettişler, dün erken saatlerde Fairford Hava Üssü'ne doğru ilerlediği değerlendirilen 3 şüpheli araç ihbarı üzerine harekete geçildiğini doğruladı. Emniyet yetkilileri daha sonra yaptıkları açıklamada, durumun kontrol altına alındığını bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump, şüphelilerin tesise "ağır hasar vermeyi" hedeflediklerini belirterek, İngiliz ve ABD makamlarının bir süredir bu kişileri zaten takip ettiğini ve incelemenin sürdüğünü ifade etti.

Fairford Hava Üssü, ABD Hava Kuvvetleri'ne bağlı 501. Savaş Desteği Kanadı'na ev sahipliği yapıyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun İngiltere'yi ABD bombardıman uçaklarının bu üsten havalanmasına izin vermemesi yönünde uyarılarda bulunmasının ardından Londra yönetimi temmuz ayında, silahlı kuvvetlerinin ülkeyi her türlü saldırıya karşı korumaya hazır olduğunu açıklamıştı.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre soruşturmaya yakın bir kaynağa göre, şüphelilerin İran bağlantılı bir saikle hareket etmiş olması ihtimali en güçlü seçenek olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte şüphelerin Rusya'nın olası bir sabotaj girişimini veya radikal İslamcı grupların bir komplosunu da kapsadığı belirtiliyor.


İsrail, Ramallah’taki Hollandalı diplomatların diplomatik statüsünü iptal etti

Batı Şeria’nın kuzeydoğusundaki Ebu Felah köyünde İsrailli yerleşimcilerin düzenlediği saldırıda kırılan pencereler (AFP)
Batı Şeria’nın kuzeydoğusundaki Ebu Felah köyünde İsrailli yerleşimcilerin düzenlediği saldırıda kırılan pencereler (AFP)
TT

İsrail, Ramallah’taki Hollandalı diplomatların diplomatik statüsünü iptal etti

Batı Şeria’nın kuzeydoğusundaki Ebu Felah köyünde İsrailli yerleşimcilerin düzenlediği saldırıda kırılan pencereler (AFP)
Batı Şeria’nın kuzeydoğusundaki Ebu Felah köyünde İsrailli yerleşimcilerin düzenlediği saldırıda kırılan pencereler (AFP)

İsrail Dışişleri Bakanlığı dün yaptığı açıklamada, Ramallah’taki Hollanda Temsilcilik Ofisi’nde görev yapan Hollandalı diplomatların diplomatik statüsünü iptal ettiğini bildirdi. Kararın, Hollanda hükümetinin Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinden gelen ürünlerin ithalatını yasaklama kararına misilleme olarak alındığı belirtildi.

Bakanlık, söz konusu diplomatların diplomatik statüsünün yedi gün içinde sona ereceğini açıkladı.


Trump, kadın muhabirin sözünü kesti: Sessiz ol

ABD Başkanı Donald Trump, Barack Obama'nın "Yönetimde kadınlar olsaydı işler daha iyi yürürdü" ifadesine itiraz ederek gazetecilere şunları söyledi: "Bu çok saçma. Kadınları çok severim. Bence harikalar. Ama ne kadar da saçma bir ifade" (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Barack Obama'nın "Yönetimde kadınlar olsaydı işler daha iyi yürürdü" ifadesine itiraz ederek gazetecilere şunları söyledi: "Bu çok saçma. Kadınları çok severim. Bence harikalar. Ama ne kadar da saçma bir ifade" (AFP)
TT

Trump, kadın muhabirin sözünü kesti: Sessiz ol

ABD Başkanı Donald Trump, Barack Obama'nın "Yönetimde kadınlar olsaydı işler daha iyi yürürdü" ifadesine itiraz ederek gazetecilere şunları söyledi: "Bu çok saçma. Kadınları çok severim. Bence harikalar. Ama ne kadar da saçma bir ifade" (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Barack Obama'nın "Yönetimde kadınlar olsaydı işler daha iyi yürürdü" ifadesine itiraz ederek gazetecilere şunları söyledi: "Bu çok saçma. Kadınları çok severim. Bence harikalar. Ama ne kadar da saçma bir ifade" (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, basınla yaşadığı son gergin diyalogda bir kadın muhabire "sessiz olmasını" söyledi ve ardından kadınların erkeklerden daha iyi yönetim sergilediği fikrini "çok saçma" bularak reddetti.

80 yaşındaki başkan bu ifadeleri cumartesi günü Tennessee'de oynanacak üniversite düzeyindeki Amerikan futbolu maçı için yola çıkmadan önce, Beyaz Saray'ın önünde gazetecilerle konuşurken dile getirdi.

Başkanın geçen hafta CNN, MS NOW ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişini yasaklamasının ardından bir kadın gazeteci Trump'a Beyaz Saray basın havuzunda sadece kendisini "destekleyen" yayın organlarının mı yer almasını istediğini sordu. Federal bir yargıç perşembe günü bu kararı engellemiş olsa da Trump cumartesi günü CNN'in başkanlık uçağı Air Force One'a alınmasını engelledi ve bu kanalın yerine LindellTV'yi dahil etti.

Trump, "Hayır, hayır" diye yanıt verdi.

Sizinki gibi yalan haberler değil, doğru haberler istiyorum. Dinleyin, doğru haberler istiyorum. Açık ve özgür basını severim. Sevmediğim şey yalan haber.

Trump sözlerine CNN ve MS NOW'ın reytinglerinin düşük olduğunu öne sürerek devam etti. Aynı muhabir, yani MS NOW'dan Akayla Gardner, "Zor sorular istemiyor musunuz?" diye ek bir soru sorduğunda ise Trump onun sözünü kesti.

Trump işaret parmağını kaldırarak, "Bekle, bekle, sessiz ol" dedi.

Sevmediğim şey yalan haberler. Ve onlar yalan haber yapıyor.

Gazetecileri taraflı ve adil olmayan haberler yapmakla suçlayan Trump basınla uzun süredir kavgalı. Ayrıca daha önce gazetecilere yönelik kişisel hakaretlerde bulunmuş ve bazılarının cezalandırılması gerektiğini ima etmişti.

Trump sıklıkla kadın muhabirleri hedef alıyor. Haziranda CNN muhabiri Kaitlan Collins'e sert tepki göstermiş, onun "gözlerinde nefret olduğunu" ve "yüzünde hiç gülümseme görmediğini" söylemişti. Daha önce de Collins'in Beyaz Saray balo salonuyla ilgili sorular sormasının ardından onu "aptal ve edepsiz" diye nitelemişti.

Geçen kasımda Trump, Jeffrey Epstein hakkında soru sormaya çalışan Bloomberg muhabiri kadına "Sessiz ol, domuzcuk" demişti. Beyaz Saray'ın bu söze getirdiği açıklama, Trump'ın "herkese karşı son derece açık ve dürüst" olduğuydu.

Cumartesi sabahı Trump'a eski ABD Başkanı Barack Obama'nın kadınların yönetimde olmasıyla ilgili bu haftaki yorumları da soruldu.

Obama pazartesi günü, "Kadınları iki yıl kadar bütün hükümetlerin başına getirseniz ve ardından işlerin nasıl gittiğine baksanız, her şeyin mükemmel olmayacağına ama daha iyi olacağına güçlü biçimde inanıyorum" demişti.

Trump bu konuda, "Bu çok saçma" yorumunu yaptı.

Kadınları çok severim. Bence harikalar. Ama ne kadar da saçma bir ifade.

Trump başka birçok konuya da değindi. Bir kez daha "süper zeka" diye tanımladığı yapay zekanın geliştirme çalışmalarını Birleşik Devletler'in "frenlemeyeceğini" söyledi.

Bunun yanı sıra Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'ye, Rusya'nın Ukrayna'daki savaşını sona erdirmek için "bir anlaşma yapması" çağrısında bulundu ve ABD'nin Hürmüz Boğazı üzerinde "tam kontrole" sahip olduğunu öne sürdü.

Independent Türkçe