Moritanya’da darbeler ve seçimler mevsimi

Moritanya Ulusal Muhafızlar ve Jandarma Genel Komutanı, hâlihazırda seçimlere aday olan eski Savunma Bakanı Muhammed Veled el-Gazvani ileyken. (Independent Arabia)
Moritanya Ulusal Muhafızlar ve Jandarma Genel Komutanı, hâlihazırda seçimlere aday olan eski Savunma Bakanı Muhammed Veled el-Gazvani ileyken. (Independent Arabia)
TT

Moritanya’da darbeler ve seçimler mevsimi

Moritanya Ulusal Muhafızlar ve Jandarma Genel Komutanı, hâlihazırda seçimlere aday olan eski Savunma Bakanı Muhammed Veled el-Gazvani ileyken. (Independent Arabia)
Moritanya Ulusal Muhafızlar ve Jandarma Genel Komutanı, hâlihazırda seçimlere aday olan eski Savunma Bakanı Muhammed Veled el-Gazvani ileyken. (Independent Arabia)

Moritanya’da darbeler ile seçimler arasında bir sıra var. Darbelerin çoğu güz mevsiminde yapılıyor. İlginç olan, iktidarın barışçıl olarak devralınması için darbelerin karşıtı olan seçimler de sadece güz mevsiminde gerçekleştiriliyor. Peki bu tesadüf Moritanya’nın çağdaş tarihine nasıl şekil verdi?
Sivilliğin sonbaharı
Independent Arabia Akrini Veled Meinouh’a konuşan gözlemcilere göre, Moritanya’yı yöneten kimseden bahsederken sivil cumhurbaşkanı nitelemesi, Temmuz 1978 darbesinden bu yana kullanılmıyor. Bu onuncu darbe, Moritanya ordusu subayları tarafından ülkenin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Veled Dade’ye karşı yapılmıştı. Moritanya, 60’lı yıllarda bağımsızlığını kazanan devletin tarihinde iktidara yeniden bir sivil başkan gelmesini 30 yıl bekledi.
Seçim sandığı, Nisan 2007’de Cumhurbaşkanı Seyyid Muhammed Şeyh Abdullah’ı iktidara taşıdı ancak başka subaylar, beyaz bir darbe yoluyla 6 Ağustos 2008’de iktidarı elinden aldı. Bundan üç sene önce, tam olarak 3 Ağustos 2005’te, hemen hemen aynı subaylar Muaviye Veled et-Tai hükümetini bitirdi. Moritanya’ya 21 sene liderlik eden et-Tai, bunun sekiz senesini albay olarak geçirdi. Daha sonra askerî üniformasını çıkararak seçim düzenledi ve bir 13 sene daha iktidar koltuğunda oturdu.
Veled et-Tai, iktidara 1984 yılında Binbaşı Muhammed Hune Veled Heydala’ya karşı gerçekleştirdiği darbe ile geldi. Bununla birlikte bu darbe, darbeler ülkesindeki siyasi temelleri sağlamlaştıran bir istisnaydı.
Niçin sonbahar?
Birçok Moritanyalı, askerlerin darbe yapmak için neden güz mevsimine bu kadar hevesli olduğunu sorguluyor.
2003’teki darbe girişiminin öncülerinden olan Moritanya Hava Kuvvetleri eski subayı Ahmed Veled Ahmed Abd, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Darbelerin çoğu bu mevsimde yapıldı. Bu, tatil mevsimi oluşundan kaynaklanıyor olabilir. Nitekim herkes yıllık iznine girmiş oluyor. Yurt dışında eğitim gören subaylar bile tatile çıkıyor. Böylece yapmaya niyetlendikleri her şeyi hayata geçirmek için uygun bir fırsat doğuyor.”
Birçok ölçüt mevcut
Moritanya ordusunun eski komutanlarından ve Haziran 2003 darbe girişiminin öncülerinden olan Muhammed el-Emin Veled el-Vair de bu görüşe katılıyor. Nitekim Independent Arabia’ya konuşan el-Vair, konuya dair şu değerlendirmelerde bulundu:
“Darbe zamanlamasının seçiminde birçok ölçüt var. Biz kendi tecrübemizde güz mevsimini seçtik. Çünkü askeri bölge komutanlarının çoğu, tatili çölde geçirmeyi ve güz havasından faydalanmayı tercih ettikleri için ortalarda görülmüyor. Her ne kadar biz darbe girişimini haziran ayında, yani güz mevsimi henüz başlamamışken gerçekleştirmiş olsak da o dönemde yurdun bazı bölgelerine güz havası erkenden gelmişti. Bunun için yöneticilerin yokluğundan ve ülkede büyüyen siyasi tıkanıklıktan faydalanmak adına darbe girişimini o zamana göre ayarladık.”
Gazeteci Mahfuz es-Salik de şu değerlendirmelerde bulundu:
“Moritanya’da güz, sakinlik ve dinlenme mevsimidir. Gelgelelim son dönemlerde bu sakinliğin yerinde çok geçmeden darbe fırtınaları esti. Siyasî başkentin güz mevsimi boyunca siyasetçiler, siyasi eylemciler ve herhangi bir kültür ya da öğrenci faaliyetinden boş oluşu, askerlere darbelerini yapmak için bulunmaz bir fırsat sunuyor.”
Güz seçimleri
Moritanya, Fransız sömürgesine maruz kaldığı 40’lı yıllardan bu yana seçimlere aşina. Moritanyalılar, işaret edilen bu seçimlere 40’lı yıllarda tüm sömürgelerin temsilcilerini içeren bir Fransız parlamentosunda, kendi milletvekillerini seçmek için katılmışlardı. O tarihten bu yana Moritanyalılar birçok seçim atlattı ve bunların çoğu da güz mevsiminde yapıldı. 2009 yılında seçimler temmuz ayında düzenlendi. 2014 yılında da haziran ayında yapıldı ve bu seçimlerde görev süresi sona eren Cumhurbaşkanı Muhammed Veled Abdulaziz ikinci kez seçimleri kazandı.
Ağustos 2017’de anayasa değişikliği için bir referandum düzenlendi ve Moritanyalılar, eylül ayında gerçekleştirilen meclis ve belediye seçimlerine katılmaya davet edildi.
Tek mevsimde iki zıt
Moritanya, siyasi yolculuğunda, kendine özgü ilginçliğiyle her zaman benzersiz bir biçimde yol almıştır. İki zıt, olayın özünü etkilemeksizin tek bir olayda bir araya gelebiliyor. Darbelerin seçimlerle aynı zamana denk gelmesi dışarıdan çelişkili gibi görünen ancak Moritanya bağlamında normal olan ikili bir varlığı beraberinde getiriyor. Şöyle ki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde eski bir asker ile bir sivil arasında rekabet olmalıdır. Bu durum adeta Moritanya siyasetinin sabit bir bileşenidir.
Demokratik yolculuğuna başladığından beri Moritanya’da gerçekleşen ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerinde eski Albay Veled et-Tai, siyasi lider Ahmed Veled Dade ile yarıştı. 2009 yılında sivil-asker ikiliği bu sefer de Cumhurbaşkanı Muhammed Veled el-Aziz ile Ahmed Veled Dade arasında kendini gösterdi. Aynı sahne Veled Abdulaziz’in Uyum Partisi Lideri Bejel Veled Hemid ile rekabet ettiği 2014 cumhurbaşkanlık seçimlerinde de tekrarlandı.
Bir darbecinin ölümü
Gariplik burada bitmiyor. Tarih bize, 1984 darbesinin vaftiz babası Fransız General Jeannou Lacaze’ın hikâyesini aktarıyor. Kaynakların belirttiğine Lacaze, silah arkadaşı Muaviye Veled et-Tai tarafından devrilmesi için dönemin Moritanya Cumhurbaşkanı Binbaşı Muhammed Hune Veled Heydala’yı Fransız istihbaratının Burundi’nin başkenti Bujumbura’da gerçekleşecek zirveyi ziyaret etmesi yönündeki tavsiyesine kulak vermeye ikna eden kişidir.
Cumhurbaşkanı Veled et-Tai’ye darbesini yapmasında yardımcı olan bu general, 3 Ağustos 2005’te, Veled et-Tai’nin darbe yaptığı Cumhurbaşkanı’nın devrildiği gün öldü. Moritanya’daki darbeler draması adeta tesadüfleri de aşarak hayale dokunan bir gariplik ağı ile örülmüş durumda.



Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.


Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
TT

Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)

Yemen'in güneybatısında çatışmalar daha şiddetli bir aşamaya girerken, Lahic ile Taiz vilayetleri arasındaki sınır hattında bulunan Makâtıra cephesi, Husilerin ağır kayıplar verdiği bir çatışma alanına dönüştü. Husilerin, Taiz ile güney vilayetlerini birbirine bağlayan en önemli kara güzergâhlarından biri olan Hicetü'l-Abd yolu üzerindeki stratejik yüksek noktaları ele geçirmek amacıyla bölgeye takviye birlikler ve zırhlı araçlar sevk ettiği bildirildi.

Bölgede topçu ateşinin eşlik ettiği geniş çaplı bir Husi saldırısı ve yüksek kesimler üzerinden ilerleme girişimleri yaşandı. Saldırılar sırasında bazı mevzileri ele geçiren Husiler, daha sonra Yemen hükümet güçleri ile Makâtıra, Züreykâ ve Mekâbide bölgelerinden yerel savaşçıların karşı saldırısıyla karşılaştı. Hava ve topçu desteğiyle gerçekleştirilen operasyonlarda Husilerin çok sayıda mensubu ve askerî aracı etkisiz hale getirilirken, Anan Dağı yeniden kontrol altına alındı ve Makâtıra Kalesi'ne yönelik ilerleme girişimi engellendi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Züreykâ çevresinde ise çatışmaların sürüyor.

Husilerin ikmal hatları da takviye birliklerini ve alternatif güzergâhları hedef alan hava saldırılarıyla vuruldu. Öte yandan, örgüt mensubu yaklaşık 60 savaşçının cenazesinin Turbe kentine ulaştığı yönünde haberler yayımlandı.

Taiz'in diğer cephelerinde de güney ve batı kesimlerinde çatışmalar devam etti. Şakab, Akruz ve Misrah bölgelerinde Husi mevzileri ve askerî araçları hedef alındı.