Arap komünistler siyasal İslam’ı nasıl beslediler?

Arap zihin dünyasında komünist imajı, dinsiz ve din düşmanı şeklindedir (Reuters)
Arap zihin dünyasında komünist imajı, dinsiz ve din düşmanı şeklindedir (Reuters)
TT

Arap komünistler siyasal İslam’ı nasıl beslediler?

Arap zihin dünyasında komünist imajı, dinsiz ve din düşmanı şeklindedir (Reuters)
Arap zihin dünyasında komünist imajı, dinsiz ve din düşmanı şeklindedir (Reuters)

Arap dünyasındaki komünist partilere mensup kültür ve düşünce eliti, siyasal İslam’ın üretilmesine ve siyaset, kültür, düşünce ve medya alanında varlık gösterdikleri yaklaşık bir asır boyunca toplumlarında dindarlık olgusunun teşvik edilmesine farkında olarak veya olmayarak nasıl katkıda bulundu?
Bu soru, biraz garip gelebilir. Öyle ya, Arap zihin dünyasında komünizm, genel anlamda din düşmanı ve ateist bir imaj çizerken nasıl olur da dinin varlığının kökleşmesine katkı sağlayabilir?
Komünist Arap partileri, tarihî siyaset savaşlarında genel topluluklara veya seçkin kesimlere ulaşmak için ‘engelsiz’ ideolojik yollar araştırdı durdu. Nihayetinde rakipleri olan İslamcı ve geleneksel ulusalcı partilerin yaptığı gibi onlar da İslam’ı kullanmayı tercih etti. Zira din, en çok rağbet gören halk kültürüydü. Aynı zamanda bu İslamcı ideolojik çıkış, komünizmin savunucusunun şahsiyetine yapışıp kalan ateizm yaftasının uzaklaştırılmasında da yardımcı olabilirdi.
Seçtikleri bu siyasal İslamcı halkçılık ile komünistler, siyaset ve inanç bakımından farklılaştıkları diğer siyasi ve kültürel akımlar tarafından ‘şeytanlaştırılan’ düşüncelerine milli bir karakter kazandırmaya çalışıyorlardı.
Arap kültürü, düşünce ve medya tarihini takip eden kişi, kendini şu gerçeğin yanı başında bulur: Komünist partiler, 50’li yıllardan 70’lerin sonuna kadar geçen tarihî süreçte kültür, düşünce ve üniversite hayatının tüm iliklerine işlemiş bir haldeydi. Hatta dergiler, gazeteler ve yayınevlerinden oluşan kültür ve edebiyat dünyasında ağırlık sahibi birçok platformun kontrolünü ellerinde tutuyorlardı.
Şiirde, romanda, yazıda, edebiyat eleştirisinde, tarihte ve felsefede birçok yaratıcı isim ve kalem, komünist partilerin söylemlerini ve metinlerini tutan bir duruş tarafından desteklenerek sahnede boy gösteriyordu. Kültür, siyaset ve edebiyat pazarına bir dolap dolusu kitap bir torba dolusu teori ürettiler.
İşte bugün biz soğukkanlılıkla bu kitaplığı tekrar gözden geçirip derinlemesine inceliyoruz. Bakalım ne bulacağız?
Komünist Arap partileri, genel anlamda dini, özel olarak İslam’ı siyaset sahnesinden ve ideolojik bir ticari kayıt olarak kullanılmaktan uzak tutmayı hedef edinen siyasi faaliyetlerinde başarısız olmuşlar ve bu durum diğerlerini bu kullanışa mecbur etmişti.
Komünist partiler, din ve devlet arasındaki ilişki sorununun bir çözüm yolu olarak laiklik fikrini yeterince savunmadılar. Manevi hayatın mümin ile Rabbi arasındaki bireysel bir mesele olduğu fikrini açıkça öne sürmediler. Komünistler, laikliği vatandaşlık başta olmak üzere bireysel ve kitlesel özgürlüklere saygı esasına dayalı toplumsal düzenlemenin bir yolu olarak kullanmak yerine çoğu zaman laikleri, burjuva sınıfına dahil ettiler. Yani komünizmin düşmanı bellediler. Zira laiklik, komünizmin karşı çıktığı cinsel tercihler de dahil olmak üzere bireysel ve kitlesel özgürlükleri savunma temeline dayanıyordu.
İslamcılar tarafından suikasta uğrayan Dr. Hüseyin Merve, birkaç hafta önce aramızdan ayrılan Tayyib Teyzini, Muhammed Abid el-Cabiri, Gali Şükrü, Mahmud Emin el-Alem, hatta başlarda Muhammed Amara, Said Binsaid, Hüseyin Şaban ve diğer gibi pek çok yazar ve düşünür, İslam ile komünizmi kendi bildikleri yoldan uzlaştırmaya çalıştılar ancak sonuç hep aynı oldu. Herkes gerek Kur’an metninde gerek Peygamberin hadislerinde gerek siyerde gerekse de bazı sahabi ve halifelerin hayat hikâyelerinde olmak üzere İslam’da komünist ve sosyalist düşüncelerin izini sürdü.
Bu doğrultuda adaletten, yetimlerden ve yolda kalmışlardan bahseden bazı Kur’an ayetlerini ele alıp İslam’ın yoksul ve işçi sınıfın dini olduğunu, dolayısıyla İslam ile komünizm arasında adaleti ve yoksulların hakkını savunma konusunda bir karşıtlık olmadığını delillendirmeye uğraştılar.
İncelemelerin neticesinde Peygamberin bazı hadislerinde de mal biriktiren ve yetim ile güçsüzün malını yiyenlerin yerildiğine işaret edildi. Yani bize diyorlardı ki İslam, feodalizm ve burjuva karşıtı bir dindir ve tıpkı komünizm gibi bu ikisini kınar ve mücadele eder!
Bununla da bitmiyor ve bazı sahabiler ile halifeler arasındaki anlaşmazlıklara da değiniliyordu. Karşımıza çıkarılan tablo ise şuydu: Sahabeden bir kısmı, proleteryanın öncüleriydi. Tıpkı Avrupa’daki bazı komünist parti liderleri gibi!
Bazı sahabi isimler hakkında Troçki, Che Guevara, Martin Luther King, Nelson Mandela, Gandi, Ho Chi Minh ve daha başkalarına benzeyen imajlar oluşturmuşlardı.
Yetmedi, Arap şiir tarihinde de kazı yaptılar. Urve b. el-Verd, es-Selik b. es-Selike, Teebbata Şerran ve eş-Şefri gibi yoksul şairlerden Mayakovski, Puşkin, Aragon, Paul Eluard, Brecht, Neruda ve Nazım Hikmet için bir imaj çıkardılar.
Bazıları ilgi çekici değerlendirmelerinde ileri giderek İslam tarihinde (hicrî birinci asır ile beşinci asır arasında) yaşanan Karmatî devrimi ve Zencî ayaklanması gibi devrim ve ayaklanmalardan sanki İslamcı Paris Komünü ya da Müslüman proleteryanın Ekim Devrimi imiş gibi bahsediyordu!!
Bu değerlendirmeler İslam tarihinde ticaret, edebiyat, siyaset ile tanınan bazı kadın şahsiyetlere dek uzanıyordu. Sözgelimi Nesibe binti Ka’b, Harun Reşid’in karısı Zübeyde ve Rabia el-Adeviye’yi dinlerken zihnimizde adeta Rosa Luxemburg, Elsa Triolet, Simon Weil ve Angela Davis gibi kadınlar canlandırılıyordu.
Tüm bunlar bize İslam’ın kadın özgürlüğünü savunan ve onun iş, siyaset, savaş ve hitabet dünyasına çıkışına davet eden bir din olduğunu anlatmak içindi. İslam, bu konuda kadın özgürlüğüne çağıran komünist değerlerden ayrı düşmüyordu ki! Kadının sınıf mensubiyeti haricinde erkekten bir farkı yoktu ki! 
Arap komünistlerin (özellikle de resmi komünist partilerin) düşünce sisteminde siyasi çıkışlar bulmaya çalışırken kapıldıkları bu dinî kaygının neticesinde bazı komünist liderler adeta Allah’ın veli kulları oldu çıktı!
Fransa’nın Cezayir’e yönelik sömürgesinin azılı düşmanlarından biri olan komünist mücadeleci el-Mekki eş-Şebah’ın yoğun mücadeleci hayatından her bahsedilişinde Cezayirli Müslüman Alimler Birliği ile olan ilişkisi keskin bir şekilde sansürlenir.
Şeyh Abdulhamid b. Badis’in onu ağırladığı ve Rıza Hoho ile dostluğu söylenmez ve Bin Kane feodalizmine ve ırkçı Fransız sömürgesine karşı büyük mücadelesi neredeyse yok hükmünde olurdu.
Aynı şekilde Irak Komünist Partisi ile birlikte en büyük Arap komünist partilerden biri olan Sudan Komünist Partisi'nin camilerle ilişkisi ve oraları kullanması hakkında konuşulurken de yine aynı şekilde ‘Allah’ın salih kulu bir veliden’ bahseder gibi bahsedilirdi.
Namaz ve oruç gibi dinî vecibeleri yerine getiren bazı öncü komünistlerden övgü ve hayranlıkla bahsedildiği bile olurdu. Sanki Arap komünistler halka, komünizmin ateizm demek olmadığını açıklamak istiyorlardı. Ancak aynı zamanda ateizmin, inancı lanetleme veya kötüleme değil de bir felsefe ve bireysel bir özgürlük olduğunu unuttular.
Arap komünistler, Karl Marx, Engels, Lenin, Troçki, Althusser vd. filozofların sunduğu sosyalist teorilerin kaynaklarına doğrudan başvurmak ve düşünsel, felsefi, siyasi ve ekonomik bir kanaat olarak onu yayıp savunmaya çalışmak yerine din kapısından geçmeyi yeğlediler. Tüm yazılarında partilerini milli bir karaktere büründürmek için dinî bir kılıf arıyorlar, söylemlerinde de siyasi bakımdan halkçı, inanç bakımından selefi akımdan uzak kalamıyorlardı.
Bununla birlikte İhvan-ı Müslimin ve türevleri gibi İslamcı rakipleri, siyasî bir hilekârlık ve fikrî bir uyanıklıkla onlara şöyle karşılık veriyorlardı: Madem İslam’da sosyalizmin tüm özellikler var; öyleyse tarihsel materyalizm teorisini ve sınıf çatışması felsefesini niçin benimsiyoruz? Gelin şeriatı uygulayalım, Batılı ve garip düşünceleri ithal etmekten vazgeçelim!



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.