İsrail: Siyahi Yahudilerin ırkçılığa isyanı sadece bir başlangıç

Falaşa Yahudilerinden 2 İsrail askeri (Reuters)
Falaşa Yahudilerinden 2 İsrail askeri (Reuters)
TT

İsrail: Siyahi Yahudilerin ırkçılığa isyanı sadece bir başlangıç

Falaşa Yahudilerinden 2 İsrail askeri (Reuters)
Falaşa Yahudilerinden 2 İsrail askeri (Reuters)

Rachel Gil Yosef, Etiyopya kökenli Falaşa Yahudilerinin protesto gösterilerini örgütleyen aktivistlerden biri.
Independent Arabia’dan Emel Şehade Falaşalarla buluştu. Şehade’ye konuşan Yosef, Tel Aviv’deki Rabin Meydanı’nda durup yoldan geçenler ile konuşmaya başladı. Güzel siyahi kadın büyük bir hayal kırıklığı ile konuşuyordu. Çünkü sabahtan beri burada durarak  insanlara soydaşları Falaşa Yahudilerinin (İsrailliler kendilerini bu şekilde adlandırıyor) sorunlarını anlatmaya çalışıyordu. Ancak bir polisin yaklaştığını görünce yeniden canlanarak güvenlik güçleri aleyhine sloganlar atmaya başladı. Ardından şunları söylemeye başladı: “İsrail hükümeti bizim sorunumuz ile yüzleşmekten kaçınıyor. Sanki kendi kendisine Falaşalar Yahudi değildir diyor. Sorunumuzu çözmeye çalışmıyor. Halk bizim sorunumuza önem vermedikçe bizler ölen çocuklarımız saymaya devam edeceğiz. Bizler korku içinde yaşıyoruz. Etiyopyalı anne ve babalar çocukları için korkuyorlar. Bizden biri sokağa çıktığında evine ölü mü yoksa diri mi döneceğini bilemiyor.”
Yarı ayaklanma
Yosef; son 2 hafta içerisinde Falaşa Yahudilerinin düzenledikleri ve bir isyana dönüşen sansasyonel gösterilerine öncülük eden yüzlerce saha aktivistinden biri.
Bu protesto gösterilerinin nedeni ise Solomon Tekah adlı bir Etiyopyalı gencin, kendisi ve bir grup siyahi genç ile çatışan beyaz bir İsrail polisinin açtığı ateş sonucu yaşamını yitirmesiydi.
Göstericiler polisi kasıtlı olarak ateş açmakla suçladı. Rachel Yosef; “Kurban siyahi olduğunda beyaz polis tetiğe daha kolay basıyor” diye konuştu. Ardından da şunu ekledi: “Bugün onların yüzüne şunu haykırmak için gösteri yapıyoruz: Bundan sonra susmayacağız. Etiyopyalılar artık İsrail’deki beyazların ırkçılığına karşı isyan bayrağını açmıştır. İsrail’in Apartheid devletine dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Tüm gücümüzle onlarla mücadele edeceğiz. Bizler de onlar gibi İsrailliyiz.”
Generaller Partisi Mavi-Beyaz’dan milletvekili seçilerek İsrail meclisi Knesset’e giren ilk Etiyopya asıllı kadın olan Pnina Tamano-Shata da topluluğun hükümete yönelik öfkesini dile getirdiğini ve bu gösterilerin sadece bir başlangıç olduğunu belirtti ve “Şu andan itibaren güvenlik güçleri ile sorunumuza köklü bir çözüm bulunana kadar susmayacağız” diye ekledi. Ancak Etiyopyalıların sorunu; bir polisin derisinin rengi nedeniyle bir vatandaşı öldürmesinden çok daha derin.
Etiyopya asıllı Tekah’ın öldürülmesi üzerine düzenledikleri büyük protesto gösterileri ne ilk ne de son. Çünkü İsrail polisi benzer şüpheli koşullarda 11 Etiyopya asıllı İsrailli gencini daha öldürdü ve Etiyopyalılar bunun için 2015, 2011 ve 2006 yılları başta olmak üzere birçok kez sokağa döküldü. Bu gösterilerin tamamının arkasındaki neden de kendilerine yönelik bazen ölümcül olan ırkçı uygulamalardı. Nitekim bu tür uygulamalara bugün hala maruz kalmaktalar.
Yahudiler arasında ırkçılık
Irkçılık sorunu İsrail Yahudi toplumunda kökleri çok eski olan bir sorun. Etiyopyalı Yahudiler, İsrail içerisinde veya dışında olsun derilerinin rengi nedeniyle egemen seçkinler tarafından istenmeyen kesimi oluşturmakta.
İsrail devletinin kuruluşundan önce bile 18. yüzyılda Etiyopya topraklarında Yahudi gezginler tarafından keşfedildiklerinde Yahudi olduklarına dair açık ve net şüpheler vardı.
1960 yılında ilk Etiyopyalı Yahudi gelip İsrail’e taşındığında hapsedildi. Ardından onu Etiyopya’dan turist olarak gelen onlarca Yahudi takip etti. Bu kişiler vizelerinin süresi bittiğinde ülkede kaldılar ve Yahudi oldukları ve yasalara göre İsrail vatandaşı olma hakkına sahip olduklarında direttiler. İsrail yasalarına göre bir Yahudi  İsrail’e göç etme kararı aldığı anda vatandaşlık alma hakkını kazanmakta. Doğu Yahudileri Başhahamı Ovadia Yosef de o dönemde; Etiyopya Yahudileri yaklaşık 2000 yıl önce Mısır ve Sudan’a sürgün edilen Hz. Yakup’un oğlu Dan’ın soyundan gelen Yahudiler olduklarından dolayı  onları “ Yüzde 100 Yahudi” kabul eden bir fetva yayınladı. Ama Aşkenazi Yahudileri topluluğunun dini liderleri bunu kabul etmeyerek uzun ve acı bir Yahudileştirme sürecinden geçmedikçe Yahudi olduklarını kabul etmeyeceğini deklare etti.
70’li yılların sonunda, kurulan ilk İsrail sağcı hükümetinin Başbakanı olan Menahem Begin, dindar Doğu Yahudileri temsil eden ve hükümet ortağı olan Şas Partisi’nin lideri olan Başhaham Yosef’in isteği üzerine Etiyopyalıları Yahudi olarak tanımayı kabul etti. Etiyopya’dan İsrail’e getirilmelerine karar verildi. Ancak sayıları konusundaki ihtilaf nedeniyle bu operasyon birçok kez gecikti, ertelendi ya da iptal edildi. Yahudi Ajansı’na göre Etiyopya Yahudilerinin sayıları 25 bindi ama İsrail’e göç talebinde bulunanların sayısı yaklaşık 100 bine ulaşmıştı. Bunun üzerine başkent Addis Ababa yakınlarında kurulan geçici bir kampa yerleştirilmeleri, durumları ile Yahudi olup olmadıklarının dikkatlice incelenmesine karar verildi. Bu incelemenin ardından 1981 yılında 6 bin, 1985 yılında da 15 bin kişi İsrail’e getirildi. Daha sonra sınırlı bir şekilde de olsa İsrail’e göç etmelerine izin verildi. Bugün İsrail’de yaşayan Etiyopya asıllı Yahudilerin sayısı 155 bin.
“Sağlık” yoluyla soykırım
İsrail’e ulaşır ulaşmaz kendilerine yönelik ırkçılık gün yüzüne çıkmaya başladı. Beyaz İsrailliler buna gerekçe olarak da çoğu zaman Etiyopyalıları gerçekten de Yahudi olduklarına dair şüpheleri gösterdiler. Çünkü Yahudi Ajansı’nın yayınladığı resmi istatistiklere göre Etiyopyalıların en az %40’ı Yahudi değil. Hatta yüzde 70’nin Yahudi olmadığını söyleyenler de var. Ardından ırkçı uygulamaları için bir gerekçe daha buldular o da Etiyopyalıların sınırlı bir kültür ve eğitime sahip oldukları iddiası. Gerçekten de Etiyopyalı Yahudiler’in yüzde 75’i okuma yazma bilmiyordu. Daha sonra onların İbraniceyi öğrenmekte başarısız olduklarını iddia ettiler.
İsrail Sağlık Bakanlığı aralarında çok sayıda AIDS vakası keşfedildiği gerekçesi ile Etiyopyalı Yahudilerin hastanelerde yaptıkları kan bağışlarını reddedecek kadar ileri gitti. 1993 yılında Kan Bankası’nın Etiyopyalıların yaptıkları kan bağışlarını çöpe attığı ortaya çıktı. Birçok şehirde ilkokullar ile anaokulları Etiyopyalı çocukları kabul etmedi.
Falaşa Yahudilerine yönelik korkunç uygulamalar yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Örneğin; Etiyopyalı kadınların doğurganlık oranlarının düşmesi için kendilerine ilaç verildiği ortaya çıktı.
Addis Ababa yakınlarında Yahudi Ajansı ile İsrail hükümetinin kurmuş oldukları geçici toplama kampına başvuran her genç kıza, “Medroksiprogesteron Asetat” türü bir aşı yapıldığı ve kendilerine İsrail’e ulaşana kadar bu ilaçtan verilmeye devam edildiği anlaşıldı. O dönemde yapılan soruşturmaya göre bu aşı, Etiyopya’dan gelen kadınlar arasında doğurganlık oranının yarı yarıya gibi keskin bir şekilde düşmesine yol açtı. Bu uygulama, özellikle de tansiyon ve psikolojik rahatsızlıkları nedeniyle ilaç kullanan kadınlarda aşının yan etkilerinin ortaya çıkması başlaması ile gündeme geldi.
Ordu da onları kabul etmedi
Bu sorunun gündeme geldiği aynı zamanda İsrail ordusu içerisinde de bir skandal patlak verdi. Her ne kadar İsrail ordusunda zorunlu hizmet kuralına uyan gençlerin oranı Etiyopyalılar arasında %86’ya ulaşsa da –bu nüfusu oluşturan gruplar arasında en yüksek orandır- bunların yarısı disiplin suçları nedeniyle hapse girmektedir. Bu da dönemin İsrail ordusu İnsan Kaynakları yetkilisini, endişesini dile getirdiği bir açıklama yapmak zorunda bırakmıştı. Yetkili ayrıca; hapse giren askerlerden %20’sinin Etiyopya Yahudileri’nden oldukları gibi elinde başka kötü bilgiler olduğunu da eklemişti. Ardından ordu komutanlığına; bu olgu ile mücadele etmek, bu askerlerin sosyal ve ekonomik sorunlarını çözmek, farklı kültür ve zihniyetlerini anlamaya çalışmak ve onlar ile ilgili sorunlara hassasiyetle yaklaşmak gibi kendisini kökünden çözmeye yardımcı olacak gerekli önlemleri alma çağrısında bulundu.
İsrail’in kuzeyinde bir okulun, Etiyopyalı öğrencilerini dışlayarak diğer öğrencilerden farklı bir sınıfta topladığı ve ırkçı bir politika izlediği ortaya çıktı. Bu okul, sağcı Yahudi partilere bağlıydı.
Etiyoplılara yönelik bu argümanlar, beyazlara onları toplumdan dışlamak ve onlara üstünlük taslayan bir ırkçılık ve kaba bir ayrımcılık ile davranmak için gerekçeler sunuyordu. Gönderildikleri her yerleşim yerinde kapalı bir “Getto” içerisindeler imiş gibi yaşadılar. Topluluk içerisinden yapılan evlilik oranları hala çok yüksek. Evliliklerin yüzde 88’i topluluk içinde gerçekleşmekte ve çiftlerin ikisi de genellikle Etiyopyalıdır. Yapılan bir ankete göre yüzde 92’si hayatlarından bir kez de olsa ırkçı ayrımcılığa maruz kalmış. İsrail nüfusu içerisinden toplam oranları yüzde 2’ye ulaşırken ceza gerektiren suçlardan tutuklananlar arasında oranları yüzde 20’den fazla. İsrail’in resmi istatistik merkezine göre Etiyopya gençlerinin yüzde 40’ı lise eğitimini tamamlamakta. Ayrıca yüzde 48’i de yoksulluk sınırının altında. Bir sosyal araştımalar merkezinin 2015 yılında yayınladığı araştırma; “Falaşa Yahudileri”nin çoğu yüksek eğitim düzeyi gerektirmeyen temizlik, bakım ve gıda gibi düşük ücretli işlerde çalıştıklarını, İsrail’deki diğer topluluklara oranla Etiyopyalı Yahudi ailelerinin ortalama gelirlerinin %35 daha az olduğunu ortaya çıkardı.
Ayrımcılık kurbanlarının bir bölümü
Etiyopyalı Yahudiler, Afrikalı mülteciler, Filistinli ve Rusya göçmeni İsrail vatandaşları gibi İsrail’de diğer ezilen grupların ayrılmaz bir parçası. Aralarındaki tek fark, mücadalelerine sıfırın da altında başlamaları. Çünkü ne onları koruyacak kurumları ne de onlar adına konuşacak partileri bulunmakta. Ayrıca toplumun diğer kesimleri hatta kendileri gibi ezilen toplumlar ile aralarında gerçek bir dayanışma da yok.
Düzenledikleri son gösterilerde bazı Etiyopyalı gençlerin “Allahu Ekber” ve “Yahudileri öldürün” sloganları attığı gözlemlendi. Bunun üzerine başta Arapların gösterilere karışıp bundan yararlanmaya çalıştıkları düşünüldü  ama daha sonra bu gençlerin Arap olmadığı ve kendilerine sert bir şekilde müdahale eden polislerin canını incitmek isteyen Etiyopyalılar oldukları ortaya çıktı. İsrail vatandaşı Filistinliler, Etiyopyalıların gösterilerine katılmadılar. Aynı şekilde Rusya göçmenleri hatta Yahudi olmayan, İsrail’e sızan ve gönderilmemeleri için zorlu bir mücadele veren Etiyopyalı mülteciler bile dayanışma amacıyla bu gösterilere katılmadılar. Bu nedenle güvenlik güçleri “mesleki bahaneler” altında kolayca gösterilerine sert bir şekilde müdahale edip onlara karşı acımasız davranabiliyor.
Eski Polis Genel Müfettişi Ronnie Elşeh’in  Etiyopyalılara yönelik ırkçılığın nedenlerini açıklarken söyledikleri halen İsraillilerin aklında. Avukatlar Birliği’nin düzenlediği konferansta yaptığı konuşmada eski polis müffetişi şöyle demişti: “Araştırmalar, göçmenlerin toplumun diğer kesimlerine göre suça daha fazla karıştıklarını vurgulamaktadır. Dolayısıyla kendilerinden daha çok şüphelenilmesi doğaldır.”
Polis müffetişi 2 grubu: Araplar ve Etiyopyalıları ele alarak sözlerine şunu da eklemişti: “Bir polis böyle birisi ile karşılaştığında aklı ona daha çok şüphelenmesi gerektiğini telkin eder. Bu da doğaldır.”
Polis müffetişi böyle düşünen tek kişi değil. Irkçılığı destekleyen bir başka açıklama da Sağ Partileri Birliği liderlerinden biri olan Bakan Betzalel Smotrich’den geldi. Betzalel twitter hesabından paylaştığı mesajında: “Eşim hiçbir şekilde ırkçı değildir ama yeni doğum yapan bir Arap kadın ile aynı odada kalmak istememesi doğaldır. Çünkü kadının bebeği 20 yıl sonra onun oğlunu öldürmek isteyebilir” diye yazdı.
Ordu Mezunları Akademisi Başkanı Haham Eleazar Kachtiel ise ırkçı olmakla övünerek öğrencilerine Arapların genetik sorunları olduğunu, devlet yönetme yeteneğine sahip olmadıklarını ve köle olmak istediklerini, bu yüzden de Yahudilerin onlara yardım etmesi gerektiğini söylemişti.
Buradan yola çıkarak Etiyopyalıların kendilerine yönelik ırkçılığa karşı mücadelelerinde zayıf noktalarının İsrail’deki diğer ırkçı kurbanlarını mücadelelerine ortak etmemeleri, diğer kurbanların zayıf noktalarının da bu politika ve uygulamalara karşı bir araya gelip birbirleri ile dayanışma içinde olmamaları olduğunu söyleyebiliriz.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.