ABD'nin Carter Doktrini, İran’a karşı halen kullanışlı

Hürmüz Boğazı’ndaki denizciliği korumak için görevlendirilen Amerikan USS Boxer uçak gemisi (AFP)
Hürmüz Boğazı’ndaki denizciliği korumak için görevlendirilen Amerikan USS Boxer uçak gemisi (AFP)
TT

ABD'nin Carter Doktrini, İran’a karşı halen kullanışlı

Hürmüz Boğazı’ndaki denizciliği korumak için görevlendirilen Amerikan USS Boxer uçak gemisi (AFP)
Hürmüz Boğazı’ndaki denizciliği korumak için görevlendirilen Amerikan USS Boxer uçak gemisi (AFP)

Birçokları, ABD’nin Körfez bölgesine yönelik bağlılığının zamanla 80’li ve 90’lı yıllarda olduğundan farklı bir hale gelebileceğini ve ABD'lilerin çoğunluğunun Ortadoğu’dan tamamen çıkmayı arzuladığını düşünüyor. Gelgelelim gerçek böyle değil.
Eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Ocak 1980 yılında Kongre’de yaptığı seferberlik konuşmasında ilan ettiği ve Körfez’deki ABD çıkarlarını savunma için askeri güce başvurmayı gerektiren Carter Doktrini, halen uygulanabilir bir doktrin durumunda. Zira dünyanın tek en büyük devletinin jeopolitik durumu ile ilişkili olarak ABD, Körfez’de ticari ve askeri çıkarlara sahip.  
Petrol, ABD ile İran arasındaki mevcut çatışmanın ana sebebi olmasa da krizi ateşleyip savaşa dönüştürebilir. Nitekim 70’li yıllardan bu yana dünyanın sahne olduğu savaşların çeyreği ile yarımı arasındaki bir oranı, bir şekilde petrolle bağlantılı.
Carter Doktrini
ABD'nin dış siyaset literatüründe Carter Doktrini olarak adlandırılan şey, ne zaman ABD’nin Arap Körfezi’ndeki çıkarlarını etkileyen şiddetli bir siyasi kriz çıksa Washington’daki sıcak siyasi tartışmaların bir parçası olageldi.
23 Ocak 1980’de eski ABD Başkanı Jimmy Carter, Kongre’deki Senato ve Temsilciler Meclisi önünde yaptığı seferberlik konuşmasında Körfez bölgesinin, 1979 yılında Afganistan’ı işgal edip Hint Okyanusu’nun 300 km uzağı ile Hürmüz Boğazı yakınlarına gelen Sovyet güçleri tarafından tehdit altında olduğunu ve dünyanın petrol ihracatının üçte birinden fazlasını barındıran bu bölgenin ABD için epey stratejik bir önem teşkil ettiğini duyurdu. Sovyetler Birliği harekatının, Ortadoğu’daki petrol trafiği için ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığına dikkat çeken Carter, Körfez’deki bu yeni güvenlik tehdidi ile yüzleşmek için herkesin çabalarını birleştirmesi ve Ortadoğu’nun petrolüne dayananların buna katılması gerektiğini belirtti. Bu tehlike ile yüzleşmenin ayrıca ulusal bir irade, siyasi ve diplomatik bir bilgelik, ekonomik fedakârlık ve haliyle askeri bir güç gerektirdiğini de ekledi.
Carter, dış güçlerin Körfez bölgesine egemen olmak için giriştiği herhangi bir çabayı, ABD’nin hayati çıkarlarına bir saldırı olarak algılayacağı ve askeri güç de dahil olmak üzere gerekli herhangi bir vesile ile saldırıya karşı koyulacağı konusunda oldukça netti.
O zamandan bu yana Carter Doktrini, Irak-İran Savaşı’nın sonunda ve Kuveyt’in Irak işgalinden kurtartılması esnasında işletildi.
İran’a karşı işletilebilir
Washington’daki bazı uzmanlar, Carter Doktrininin zaman aşımına uğradığını ve ABD’nin Ortadoğu petrolünü eskiye nazaran çok daha az tüketmesine dayanarak bugünün koşullarında artık uygun olmadığını düşünse de ABD'li Foreign Policy dergisinden Allen James’ın da aralarında bulunduğu diğerleri, Körfez’in güvenliğini ABD çıkarları için oldukça önemli hale getiren birkaç jeopolitik sebebin olduğu kanaatinde. Buna göre bu sebeplerin ilki ve en önemlisi, bölgedeki nükleer silahlanma yarışının yayılmasını önleme. Bilindiği üzere İran, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırmaya başladı. Bu durum, bölgedeki güvenlik etkileşimlerini ve dinamiklerini değiştirecek. Özellikle de Suudi Arabistan ve BAE, nükleer teknolojiye erişmeye daha fazla önem veriyor ve bunu gerçekleştirmek için de daha iyi bir güce sahip.
İkincisi, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticaret hacminin, petrol zengini Körfez ülkelerinin sahne olduğu kalkınma ile birlikte artış göstermesi. Üstelik Boğaz’ın uluslararası ticaret ve deniz petrol ticaretinin beşte birinin geçiş noktası olmasından kaynaklanan önemi, buradaki denizciliğe yönelik herhangi bir çatışmayı, Körfez bölgesinin ötesine sıçrayan bir ateş fırtınası koparabilecek kadar tehlikeli bir hale getirebilir.
Üçüncüsü, ABD’nin hem Bahreyn hem Katar hem de başka Körfez ülkelerindeki askeri üslerinde yoğun yatırımlara sahip olması ve bunlara yalnızca Hürmüz Boğazı üzerinden deniz yoluyla ulaşabiliyor olması.
Bunlardan dolayı Hürmüz Boğazı, dünyadaki en önemli ticaret ve deniz noktalarından ve petrol fiyatlarının herhangi bir zamanda ne derece düştüğüne ve etkilendiğine bakmaksızın tehlikeye en açık noktalarından biri olmaya devam edecek.
Washington’daki strateji uzmanlarına göre ABD, Körfez ülkelerinin güvenliğine ilgili ve bağlı kalmayı sürdürecek. Nitekim Amerika’nın büyümesinde ve gelişmesinde dayanak olarak aldığı dünya ticaret sisteminin, bölgede herhangi bir nükleer gerilimi önleme ile paralel olarak Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler ve tankerler için güvenli koridorlar oluşturmaksızın doğal olarak faaliyet yürütmesi mümkün olmaz.
Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlama hesapları
1820’den 1970’e kadarki süreçte Körfez’deki deniz ticaret hatlarını güvence altına almak için çabalayan Birleşik Krallıktan farklı olarak ABD’nin Hürmüz Boğazı kıyılarında oturup da Tahran iktidarına boyun eğmeyen etkili oyuncularla bir ilişkisi yok. ABD’nin İran’ın güneybatısındaki Hürmüz Boğazı yakınlarında bulunan çeşitli gruplara ve karmaşık nüfus oluşumuna dair derinlikli bir anlayış geliştirmesi gerekir. Nitekim askerî Larak Adası’nın bulunduğu noktada ya da Arapların oturduğu petrol duraklarında bu gruplara saldırması, askerî bir çatışmanın patlak vermesi halinde iktidar rejimine karşı potansiyel muhalifleri, Irak-İran Savaşı’nda olduğu gibi Tahran’ı desteklemeye sevk edebilir.
Körfez ülkelerinin istikrarı
ABD, bölgede Britanya İmparatorluğu’nun eski rolünü tekrarlama konusunda sınırlı bir ilgiye sahip olmakla birlikte ortakları ile devam etmek ve Arap Körfezi ülkelerinin istikrarını güçlendirmek ile çok ilgileniyor. Nitekim ABD ve İran arasındaki çalkantılı ve gergin geçmiş, kimsenin Washington’a tarafsız bir iktidar olarak bakmayacağı anlamına gelir. Bununla birlikte dünyada başka hiçbir güç, Hürmüz Boğazı’nı dış müdahalelerden uzak ve açık tutamayacağı gibi tarih boyu dünyanın en büyük donanma gücüne sahip tek en büyük ülkesi olan ABD dışında hiçbir devlet de oyunu kontrol altında tutacak yeterli askeri güce sahip değil. 
Tarihten alınacak pek çok ders var. Hatırlanacağı üzere 1987 yılında Amerikan donanması, Kuveyt gemilerine yönelik saldırıyı engellemek için Irak-İran Savaşı’na müdahale etti. Aynı Amerikan donanması 1988 yılında da o dönemde Tankerler Savaşı adı ile bilinen çatışma sırasında İran’a ait gemileri ve tekneleri batırdı. Bundan birkaç sene sonra ABD, Kuveyt’i merhum Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak işgalinden kurtarmak için Körfez Savaşı’nı başlattı.
İran’ın savaş hilesi
Bu seneler boyunca İran, tarihten dersler aldı ve en etkili stratejinin, ekonomik yaptırımları açık bir çatışma ile değil de hile yoluyla sonlandırmak adına daha iyi bir müzakere gerçekleştirme çabası olduğunun ayırdına vardı. Zira açık bir çatışmanın yıkımdan başka fayda sağlamayacağını yakından ve gayet iyi biliyor.
Washington’daki RAND kurumunda siyaset bilimi uzmanı olan Aryan Tabatabai’ye göre “Hürmüz Boğazı’nda askerî çatışma tehlikesinin artması ile İranlı yetkililer bunu, Amerikalılarla görüşmeleri başlatmak için bir müzakere kartı olacak kullanabilecek. Bu, Avrupalılar ile uluslararası toplumu, ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği ‘olabildiğince baskı’ politikasını değiştirmesi için Washington’u zorlamaya sevk etmeye dayalı bir stratejidir.
Bununla birlikte Amerikalı uzman, İran macerasının yol açabileceği sonuçların bilinmediğini açıkladı. Özellikle de Hürmüz Boğazı’nda gerilimin devam etmesi, uluslararası toplumu gelecekte ABD ve İngiltere’nin yanında saf tutmaya itebilecekken.
Petrol ve savaş
İran ile yaşanan kriz Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol trafiği ile değil de İran’ın nükleer programında yaşanan krizle ilişkili olsa da ardışık gelişmeler, petrol tankerlerinin saldırıya uğraması ve İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki tankerleri alıkoyması, bir savaş başlatabilecek çifte bir tehdit oluşturuyor. Hele de araştırmalara göre son on yıllarda dünyanın farklı bölgelerindeki savaşların çıkması ile petrol arasındaki sıkı ilişki ortaya çıktıktan sonra.
Harvard Üniversitesi Kennedy Fakültesi’ndeki Belfer Uluslararası İlişkiler Merkezi’nin hazırladığı bir araştırma, petrolü, savaşları başlatan temel bir sebep olarak görüyor. Araştırmaya göre 1973 yılından bu yana dünyada çıkan savaşların çeyreği ile yarımı arasında bir oranı, bir şekilde petrol ile bağlantılı.
Araştırma, petrolün uluslararası çekişmeleri sekiz farklı yolla ateşlediğine işaret ediyor. Bunlardan biri şu anki krizle ilişkili. Şu an uluslararası denizcilik ve boru hatları gibi enerji ulaşım hatlarını kontrol etmek için çatışmalar ve maceralara tanık olunuyor. Daha önce Rusya, Ukrayna ile gaz taşıyan boru hatları konusunda yaşadığı çekişme sebebiyle Kırım bölgesini işgal ettiğinde yaşanan da buydu.
Sebeplerden bir diğeri ise ülkelerin petrol rezervlerini güç yoluyla ele geçirme çabasıdır. Saddam Hüseyin’in petrol zengini Kuveyt’i işgal etmesi ve Körfez bölgesini tümden tehdit etmesinden sonra ABD ile Irak arasında yaşandığı gibi petrol pazarlarını kontrol etme girişimi de buna örnektir.
Petrolün uluslararası çekişmeleri tutuşturmasının sebeplerinden bir diğeri de isyan hareketlerini finanse etmenin bir aracı olmasıdır. Nitekim İran, petrolden elde ettiği gelirleri Hizbullah’a ve Yemen’deki Husilere aktarmaktadır.
ABD ayrılmayacak
Araştırmaya göre petrol ve gaz sektörlerindeki büyük gelişme ve ABD’deki petrol üretiminin artışı, Washington’un yabancı pazarlardan ve uluslararası hadiselerden ayrı kalmasına bir sebep olmayacak. Zira bir yandan ABD’nin müttefiklerinin enerjiye olan acil ihtiyaçları devam edecek, diğer yandan iç içe geçmiş ve bütünleşik dünya pazarındaki sıkıntı, uluslararası pazarlarla iç içe ve açık olmasından dolayı ABD içindeki yerel pazarlara yönelik etkisini sürdürecek.
İşte bu yüzden ABD, petrol pazarını açık ve istikrarlı tutma konusunda daimî ve güçlü bir çıkara sahip olacak. Görünüşe bakılırsa Washington da şu an bunu arzuluyor.
Independent Arabia’dan Tarık Şami’nin haberine göre



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME