ABD'nin Carter Doktrini, İran’a karşı halen kullanışlı

Hürmüz Boğazı’ndaki denizciliği korumak için görevlendirilen Amerikan USS Boxer uçak gemisi (AFP)
Hürmüz Boğazı’ndaki denizciliği korumak için görevlendirilen Amerikan USS Boxer uçak gemisi (AFP)
TT

ABD'nin Carter Doktrini, İran’a karşı halen kullanışlı

Hürmüz Boğazı’ndaki denizciliği korumak için görevlendirilen Amerikan USS Boxer uçak gemisi (AFP)
Hürmüz Boğazı’ndaki denizciliği korumak için görevlendirilen Amerikan USS Boxer uçak gemisi (AFP)

Birçokları, ABD’nin Körfez bölgesine yönelik bağlılığının zamanla 80’li ve 90’lı yıllarda olduğundan farklı bir hale gelebileceğini ve ABD'lilerin çoğunluğunun Ortadoğu’dan tamamen çıkmayı arzuladığını düşünüyor. Gelgelelim gerçek böyle değil.
Eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Ocak 1980 yılında Kongre’de yaptığı seferberlik konuşmasında ilan ettiği ve Körfez’deki ABD çıkarlarını savunma için askeri güce başvurmayı gerektiren Carter Doktrini, halen uygulanabilir bir doktrin durumunda. Zira dünyanın tek en büyük devletinin jeopolitik durumu ile ilişkili olarak ABD, Körfez’de ticari ve askeri çıkarlara sahip.  
Petrol, ABD ile İran arasındaki mevcut çatışmanın ana sebebi olmasa da krizi ateşleyip savaşa dönüştürebilir. Nitekim 70’li yıllardan bu yana dünyanın sahne olduğu savaşların çeyreği ile yarımı arasındaki bir oranı, bir şekilde petrolle bağlantılı.
Carter Doktrini
ABD'nin dış siyaset literatüründe Carter Doktrini olarak adlandırılan şey, ne zaman ABD’nin Arap Körfezi’ndeki çıkarlarını etkileyen şiddetli bir siyasi kriz çıksa Washington’daki sıcak siyasi tartışmaların bir parçası olageldi.
23 Ocak 1980’de eski ABD Başkanı Jimmy Carter, Kongre’deki Senato ve Temsilciler Meclisi önünde yaptığı seferberlik konuşmasında Körfez bölgesinin, 1979 yılında Afganistan’ı işgal edip Hint Okyanusu’nun 300 km uzağı ile Hürmüz Boğazı yakınlarına gelen Sovyet güçleri tarafından tehdit altında olduğunu ve dünyanın petrol ihracatının üçte birinden fazlasını barındıran bu bölgenin ABD için epey stratejik bir önem teşkil ettiğini duyurdu. Sovyetler Birliği harekatının, Ortadoğu’daki petrol trafiği için ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığına dikkat çeken Carter, Körfez’deki bu yeni güvenlik tehdidi ile yüzleşmek için herkesin çabalarını birleştirmesi ve Ortadoğu’nun petrolüne dayananların buna katılması gerektiğini belirtti. Bu tehlike ile yüzleşmenin ayrıca ulusal bir irade, siyasi ve diplomatik bir bilgelik, ekonomik fedakârlık ve haliyle askeri bir güç gerektirdiğini de ekledi.
Carter, dış güçlerin Körfez bölgesine egemen olmak için giriştiği herhangi bir çabayı, ABD’nin hayati çıkarlarına bir saldırı olarak algılayacağı ve askeri güç de dahil olmak üzere gerekli herhangi bir vesile ile saldırıya karşı koyulacağı konusunda oldukça netti.
O zamandan bu yana Carter Doktrini, Irak-İran Savaşı’nın sonunda ve Kuveyt’in Irak işgalinden kurtartılması esnasında işletildi.
İran’a karşı işletilebilir
Washington’daki bazı uzmanlar, Carter Doktrininin zaman aşımına uğradığını ve ABD’nin Ortadoğu petrolünü eskiye nazaran çok daha az tüketmesine dayanarak bugünün koşullarında artık uygun olmadığını düşünse de ABD'li Foreign Policy dergisinden Allen James’ın da aralarında bulunduğu diğerleri, Körfez’in güvenliğini ABD çıkarları için oldukça önemli hale getiren birkaç jeopolitik sebebin olduğu kanaatinde. Buna göre bu sebeplerin ilki ve en önemlisi, bölgedeki nükleer silahlanma yarışının yayılmasını önleme. Bilindiği üzere İran, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırmaya başladı. Bu durum, bölgedeki güvenlik etkileşimlerini ve dinamiklerini değiştirecek. Özellikle de Suudi Arabistan ve BAE, nükleer teknolojiye erişmeye daha fazla önem veriyor ve bunu gerçekleştirmek için de daha iyi bir güce sahip.
İkincisi, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticaret hacminin, petrol zengini Körfez ülkelerinin sahne olduğu kalkınma ile birlikte artış göstermesi. Üstelik Boğaz’ın uluslararası ticaret ve deniz petrol ticaretinin beşte birinin geçiş noktası olmasından kaynaklanan önemi, buradaki denizciliğe yönelik herhangi bir çatışmayı, Körfez bölgesinin ötesine sıçrayan bir ateş fırtınası koparabilecek kadar tehlikeli bir hale getirebilir.
Üçüncüsü, ABD’nin hem Bahreyn hem Katar hem de başka Körfez ülkelerindeki askeri üslerinde yoğun yatırımlara sahip olması ve bunlara yalnızca Hürmüz Boğazı üzerinden deniz yoluyla ulaşabiliyor olması.
Bunlardan dolayı Hürmüz Boğazı, dünyadaki en önemli ticaret ve deniz noktalarından ve petrol fiyatlarının herhangi bir zamanda ne derece düştüğüne ve etkilendiğine bakmaksızın tehlikeye en açık noktalarından biri olmaya devam edecek.
Washington’daki strateji uzmanlarına göre ABD, Körfez ülkelerinin güvenliğine ilgili ve bağlı kalmayı sürdürecek. Nitekim Amerika’nın büyümesinde ve gelişmesinde dayanak olarak aldığı dünya ticaret sisteminin, bölgede herhangi bir nükleer gerilimi önleme ile paralel olarak Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler ve tankerler için güvenli koridorlar oluşturmaksızın doğal olarak faaliyet yürütmesi mümkün olmaz.
Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlama hesapları
1820’den 1970’e kadarki süreçte Körfez’deki deniz ticaret hatlarını güvence altına almak için çabalayan Birleşik Krallıktan farklı olarak ABD’nin Hürmüz Boğazı kıyılarında oturup da Tahran iktidarına boyun eğmeyen etkili oyuncularla bir ilişkisi yok. ABD’nin İran’ın güneybatısındaki Hürmüz Boğazı yakınlarında bulunan çeşitli gruplara ve karmaşık nüfus oluşumuna dair derinlikli bir anlayış geliştirmesi gerekir. Nitekim askerî Larak Adası’nın bulunduğu noktada ya da Arapların oturduğu petrol duraklarında bu gruplara saldırması, askerî bir çatışmanın patlak vermesi halinde iktidar rejimine karşı potansiyel muhalifleri, Irak-İran Savaşı’nda olduğu gibi Tahran’ı desteklemeye sevk edebilir.
Körfez ülkelerinin istikrarı
ABD, bölgede Britanya İmparatorluğu’nun eski rolünü tekrarlama konusunda sınırlı bir ilgiye sahip olmakla birlikte ortakları ile devam etmek ve Arap Körfezi ülkelerinin istikrarını güçlendirmek ile çok ilgileniyor. Nitekim ABD ve İran arasındaki çalkantılı ve gergin geçmiş, kimsenin Washington’a tarafsız bir iktidar olarak bakmayacağı anlamına gelir. Bununla birlikte dünyada başka hiçbir güç, Hürmüz Boğazı’nı dış müdahalelerden uzak ve açık tutamayacağı gibi tarih boyu dünyanın en büyük donanma gücüne sahip tek en büyük ülkesi olan ABD dışında hiçbir devlet de oyunu kontrol altında tutacak yeterli askeri güce sahip değil. 
Tarihten alınacak pek çok ders var. Hatırlanacağı üzere 1987 yılında Amerikan donanması, Kuveyt gemilerine yönelik saldırıyı engellemek için Irak-İran Savaşı’na müdahale etti. Aynı Amerikan donanması 1988 yılında da o dönemde Tankerler Savaşı adı ile bilinen çatışma sırasında İran’a ait gemileri ve tekneleri batırdı. Bundan birkaç sene sonra ABD, Kuveyt’i merhum Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak işgalinden kurtarmak için Körfez Savaşı’nı başlattı.
İran’ın savaş hilesi
Bu seneler boyunca İran, tarihten dersler aldı ve en etkili stratejinin, ekonomik yaptırımları açık bir çatışma ile değil de hile yoluyla sonlandırmak adına daha iyi bir müzakere gerçekleştirme çabası olduğunun ayırdına vardı. Zira açık bir çatışmanın yıkımdan başka fayda sağlamayacağını yakından ve gayet iyi biliyor.
Washington’daki RAND kurumunda siyaset bilimi uzmanı olan Aryan Tabatabai’ye göre “Hürmüz Boğazı’nda askerî çatışma tehlikesinin artması ile İranlı yetkililer bunu, Amerikalılarla görüşmeleri başlatmak için bir müzakere kartı olacak kullanabilecek. Bu, Avrupalılar ile uluslararası toplumu, ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği ‘olabildiğince baskı’ politikasını değiştirmesi için Washington’u zorlamaya sevk etmeye dayalı bir stratejidir.
Bununla birlikte Amerikalı uzman, İran macerasının yol açabileceği sonuçların bilinmediğini açıkladı. Özellikle de Hürmüz Boğazı’nda gerilimin devam etmesi, uluslararası toplumu gelecekte ABD ve İngiltere’nin yanında saf tutmaya itebilecekken.
Petrol ve savaş
İran ile yaşanan kriz Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol trafiği ile değil de İran’ın nükleer programında yaşanan krizle ilişkili olsa da ardışık gelişmeler, petrol tankerlerinin saldırıya uğraması ve İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki tankerleri alıkoyması, bir savaş başlatabilecek çifte bir tehdit oluşturuyor. Hele de araştırmalara göre son on yıllarda dünyanın farklı bölgelerindeki savaşların çıkması ile petrol arasındaki sıkı ilişki ortaya çıktıktan sonra.
Harvard Üniversitesi Kennedy Fakültesi’ndeki Belfer Uluslararası İlişkiler Merkezi’nin hazırladığı bir araştırma, petrolü, savaşları başlatan temel bir sebep olarak görüyor. Araştırmaya göre 1973 yılından bu yana dünyada çıkan savaşların çeyreği ile yarımı arasında bir oranı, bir şekilde petrol ile bağlantılı.
Araştırma, petrolün uluslararası çekişmeleri sekiz farklı yolla ateşlediğine işaret ediyor. Bunlardan biri şu anki krizle ilişkili. Şu an uluslararası denizcilik ve boru hatları gibi enerji ulaşım hatlarını kontrol etmek için çatışmalar ve maceralara tanık olunuyor. Daha önce Rusya, Ukrayna ile gaz taşıyan boru hatları konusunda yaşadığı çekişme sebebiyle Kırım bölgesini işgal ettiğinde yaşanan da buydu.
Sebeplerden bir diğeri ise ülkelerin petrol rezervlerini güç yoluyla ele geçirme çabasıdır. Saddam Hüseyin’in petrol zengini Kuveyt’i işgal etmesi ve Körfez bölgesini tümden tehdit etmesinden sonra ABD ile Irak arasında yaşandığı gibi petrol pazarlarını kontrol etme girişimi de buna örnektir.
Petrolün uluslararası çekişmeleri tutuşturmasının sebeplerinden bir diğeri de isyan hareketlerini finanse etmenin bir aracı olmasıdır. Nitekim İran, petrolden elde ettiği gelirleri Hizbullah’a ve Yemen’deki Husilere aktarmaktadır.
ABD ayrılmayacak
Araştırmaya göre petrol ve gaz sektörlerindeki büyük gelişme ve ABD’deki petrol üretiminin artışı, Washington’un yabancı pazarlardan ve uluslararası hadiselerden ayrı kalmasına bir sebep olmayacak. Zira bir yandan ABD’nin müttefiklerinin enerjiye olan acil ihtiyaçları devam edecek, diğer yandan iç içe geçmiş ve bütünleşik dünya pazarındaki sıkıntı, uluslararası pazarlarla iç içe ve açık olmasından dolayı ABD içindeki yerel pazarlara yönelik etkisini sürdürecek.
İşte bu yüzden ABD, petrol pazarını açık ve istikrarlı tutma konusunda daimî ve güçlü bir çıkara sahip olacak. Görünüşe bakılırsa Washington da şu an bunu arzuluyor.
Independent Arabia’dan Tarık Şami’nin haberine göre



Amerikan ordusu için üretilen mermiler, Meksika’daki kartellerin eline geçiyor

Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
TT

Amerikan ordusu için üretilen mermiler, Meksika’daki kartellerin eline geçiyor

Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)

Meksika'da kartellerin kullandığı mermilerin neredeyse yarısının, ABD ordusuna mühimmat üreten fabrikada yapıldığı tespit edildi.

Meksika Savunma Bakanı General Ricardo Trevilla Trejo, salı günkü açıklamasında, 2012'den bu yana yaklaşık 137 bin adet .50 kalibrelik merminin ele geçirildiğini söyledi. 

Uyuşturucu çeteleri tarafından kullanılan bu mermilerin yüzde 47'sinin, ABD'nin Missouri eyaletinde yer alan Lake City Ordu Mühimmat Fabrikası'nda üretildiğini bildirdi.

New York Times'ın haberine göre sözkonusu tesis, Amerikan ordusunda kullanılan tüfekler için mermi üreten en büyük fabrika.

Ayrıca General Trejo, Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'un göreve başladığı Ekim 2024'ten bu yana polislerin ülkede ele geçirdiği 18 bin ateşli silahtan yaklaşık yüzde 80'inin de ABD menşeli olduğunu söyledi. 

Baskınlarda el konan silahlar arasında .50 kalibrelik Barrett tüfekleri, el bombası fırlatıcıları, roketatarlar ve çeşitli kalibredeki makineli tüfekler var.

Meksika'da silah ruhsatları sıkı denetimlere tabi. Silahlar yasal olarak yalnızca Meksika ordusunun işlettiği iki mağazadan satın alınabiliyor. Belirli kalibre ve özelliklere sahip tabancalar ise sadece ordu ve kolluk kuvvetleri tarafından kullanılabiliyor.

Bu önlemlere rağmen Meksika hükümetinin verilerine göre her yıl 200 bin ila 500 bin adet ateşli silah, ABD'den ülkeye kaçak olarak sokuluyor. 

ABD Yüksek Mahkemesi, Meksika hükümetinin Amerikan silah üreticilerine karşı açtığı davayı geçen yıl oybirliğiyle reddetmişti. Kararda, üreticilerin bağımsız perakendecilerin yasadışı satışlarını durdurmamalarının yardım ve yataklık koşullarını karşılamadığı bildirilmişti. 

Diğer yandan mahkemenin açıklamasında, Meksika devletinin şikayetinde savunduğu gibi "silah satışlarının gerçekleştiğine ve üreticilerin bunun farkında olduğuna dair hiçbir şüphe yok" denmişti. 

Meksika hükümeti, Arizona'daki mahkemeye ABD'li 5 silah şirketi hakkında 2022'de bir dava daha açmıştı. Hukuki süreç devam ediyor. 

Cenevre merkezli sivil toplum kuruluşu Uluslararası Organize Suçla Mücadele Küresel Girişimi (GI-TOC) Direktörü Cecilia Farfan Mendez, şunları söylüyor:  

İronik olan, Meksika ve ABD hükümetlerinin aynı şeyi istemesi: Kartellerin yol açtığı ölümleri azaltmak. Ancak suç örgütleri bu kalibredeki tabancalara kolayca erişebildiği sürece ABD, sanki bu şiddetin ortaya çıkmasını destekliyormuş gibi görünüyor.

 Independent Türkçe, New York Times, BBC


İsrail’de Hamas istihbaratı skandalı: Netanyahu hiçbir şey yapmadı

Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
TT

İsrail’de Hamas istihbaratı skandalı: Netanyahu hiçbir şey yapmadı

Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)

İsrail istihbaratı, Hamas'ın büyük bir saldırı düzenleyeceğine dair bilgileri Başbakan Binyamin Netanyahu'ya 2018'de doğrudan iletmiş.

İsrailli medya kuruluşları Ynet ve Yedioth Ahronoth'un aktardığına göre Hamas, 2018-2022'de İsrail'in güneyindeki askeri üsler ve sivil yerleşimlere karşı koordineli bir saldırı planlamış. 

İstihbarat yetkililerinin "Eriha Duvarı" adını verdiği kapsamlı harekat planının, Hamas'ın 7 Ekim 2023'te düzenlediği Aksa Tufanı saldırısını özetler nitelikte olduğu aktarılıyor. 

New York Times, "Eriha Duvarı" kod adlı 40 sayfalık belgenin, İsrailli yetkililerle paylaşıldığını 2023'teki haberinde bildirmişti. Askeri ve istihbarat yetkililerinin, 2022'de haberdar olduğu planı "hayal ürünü" diye niteleyip gerçekleşmesini çok zor bularak dikkate almadığı öne sürülmüştü. 

Ancak İsrail medyasındaki yeni haberlerde, Başbakan Netanyahu'nun 2018'de planla ilgili birden fazla kez doğrudan bilgilendirildiği ortaya kondu. 

Adlarının paylaşılmaması koşuluyla konuşan yetkililer, "Hamas'ın askeri kanadı, topraklarımızın derinliklerine yönelik geniş çaplı bir saldırı için güç mü topluyor?" alt başlıklı istihbarat raporunun, doğrudan Netanyahu'nun masasına bırakıldığını söylüyor. 

Diğer yandan İsrail Başbakanlık Ofisi, ordunun 7 Ekim'deki başarısızlığına ilişkin devam eden soruşturmada, Hamas'ın saldırı planladığına dair önceden bilgi sahibi olunmadığını iddia etmişti. Ofisin, İsrail Kamu Denetçisi Matanyahu Englman'a gönderdiği açıklamada, "Eriha Duvarı" belgesinin Netanyahu'ya hiç sunulmadığı öne sürülmüştü. 

İsrail İstihbarat Kolordusu'na bağlı Birim 8200'den bazı analistlerin de Hamas'ın saldırı hazırlıklarına dair bilgileri 2018'de orduyla paylaştığı 2023'te ortaya çıkmıştı.  

Kaynaklar, bu planların iç güvenlik teşkilatı Şin Bet tarafından incelendikten sonra doğrudan Netanyahu'ya iletildiğini de savunuyor. 

2022 ve 2023'te "Eriha Duvarı" dosyasının yeni istihbarat bilgileriyle güncellendiği fakat bunların doğrudan Netanyahu'ya ulaşmadığı belirtiliyor. İsrail ordusu ve istihbarat kurumları, Gazze Savaşı'nın fitilini ateşleyen 7 Ekim saldırılarına tüm uyarılara rağmen hazırlıksız yakalandığı gerekçesiyle eleştirilmişti.

Başbakan Netanyahu'ya sunulan istihbaratlarla ilgili bilgi sahibi kaynaklardan biri şunları söylüyor: 

Ordu komutanları parçaları birleştirmekte başarısız olsa bile başbakanın görevi, Hamas'ın hedefleri hakkında yanıt talep etmektir. Netanyahu ise hiçbir şey yapmadı.

Independent Türkçe, Haaretz, Times of Israel, Ynet 


Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
TT

Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile gerçekleştirdiği görüşmede nihai bir anlaşmaya varılmadığını, ancak İran’la müzakerelerin sürdürülmesi konusunda ısrarcı olduğunu belirtti.

Trump, Beyaz Saray’da üç saati aşk süren görüşmeyi “son derece verimli” olarak nitelendirerek, ABD ile İsrail arasındaki mükemmel ilişkilerin devam ettiğini vurguladı.

Toplantıda, İran’la yeni bir nükleer anlaşmaya varma ihtimali ele alındı. Trump, müzakerelerin başarıya ulaşmasının tercih ettiği seçenek olduğunu ve bu tutumunu Netanyahu’ya ilettiğini söyledi. Anlaşma sağlanamaması halinde ise “işlerin nereye varacağını göreceğiz” dedi. Trump, İran’ın geçmişte bir anlaşmayı reddettiğini ve bunun “gece yarısı çekici” olarak nitelendirdiği bir darbeyle sonuçlandığını hatırlatarak, Tahran’ın bu kez “daha rasyonel ve sorumlu” davranmasını umduğunu ifade etti.

cd
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resmi internet sitesinde yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir fotoğraf.

Trump ayrıca Gazze ve genel olarak bölgede “büyük ilerleme” kaydedildiğini savunarak, “Ortadoğu’da barışın fiilen hüküm sürdüğünü” dile getirdi.

Görüşmeye ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth ile özel temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı.

Netanyahu’nun Washington ziyareti, İsrail basını tarafından İran’a karşı stratejik koordinasyon açısından kritik olarak değerlendirildi. Görüşmelerde İran’ın nükleer programının geleceği ve diplomatik sürecin başarısızlığa uğraması halinde İsrail’in askeri hareket serbestisine ilişkin güvenceler öne çıktı.

Netanyahu’nun, müzakerelerin yalnızca nükleer programla sınırlı kalmaması; İran’ın balistik füze programı ve bölgedeki vekil güçlere verdiği desteğin de kapsama alınması için Trump yönetimine baskı yaptığı aktarıldı. ABD’nin diplomatik sürece şans tanıma konusundaki ısrarına karşın Netanyahu’nun, olası bir anlaşma durumunda dahi İsrail’in İran’a karşı “hareket özgürlüğünü” koruması gerektiğini savunduğu belirtildi.

ghyju
Tahran’da devrimin 47. yıl dönümü kutlamaları kapsamında sergilenen bir füzenin yanında konuşan iki din adamı (New York Times)

Görüşmede Gazze dosyası da ele alındı. Taraflar, İsrail’in resmen katıldığı “Barış Konseyi” çerçevesinde Gazze’nin yeniden imarına yönelik planın ikinci aşamasındaki ilerlemeyi değerlendirdi.

Beyaz Saray yetkilileri, görüşmenin Trump ile Netanyahu arasında yakın bir uyum sergilediğini ve İran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi konusunda ortak vizyon bulunduğunu belirtti. Ancak analistler, iki liderin önceliklerinde farklılıklar olabileceğine dikkat çekti. Trump’ın siyasi kazanım olarak sunabileceği hızlı bir diplomatik anlaşmaya eğilimli olduğu; Netanyahu’nun ise İran’a kısmi tavizler içeren bir mutabakata karşı daha katı şartlar talep ettiği ve askeri seçeneğin masada kalmasında ısrar ettiği ifade edildi.

Netanyahu, görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan ayrıldı. Sabah saatlerinde Dışişleri Bakanı Rubio ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile Blair House’ta bir araya gelen Netanyahu, ayrıca Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve Jared Kushner ile de temaslarda bulundu. İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Leiter, görüşmelerde “önemli jeostratejik gelişmelerin” ele alındığını açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, söz konusu temasların siyasi ve güvenlik koordinasyonu çerçevesinde gerçekleştirildiğini bildirdi.

Trump, salı günü yaptığı açıklamada anlaşma sağlanmaması halinde İran’a karşı sert adımlar atılabileceğini söylemişti. Axios’a konuşan Trump, Tahran’ın “bir anlaşma yapmak için güçlü istek duyduğunu” savunarak, İran’ın nükleer silah ya da füze sahibi olmasına izin verilmeyeceğini ifade etti. İsrail’in müzakere sürecini sekteye uğratacak adımlar atmasını istemediğini de sözlerine ekledi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de anlaşma sağlanamaması halinde “başka bir seçeneğin” masada olduğunu belirterek, Trump’ın tüm seçenekleri açık tuttuğunu söyledi. Vance, Washington’un önceliğinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olduğunu, rejim değişikliğinin ise İran halkının vereceği bir karar olduğunu kaydetti.

New York Times, ABD’nin İran’la yürüttüğü dolaylı müzakerelerde ilerleme sağlanmasının zor olduğuna işaret ederken; İsrail’in taleplerinin Washington’da yankı bulduğunu, ancak Tahran’ın balistik füze programı ve bölgesel vekil unsurlar konusunu müzakere kapsamına almaya yanaşmadığını yazdı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı analize göre ABD yönetiminin İran’a baskıyı artırmak amacıyla İran petrolü taşıyan tankerlerin müsaderesini değerlendiriyor. Ancak böyle bir adımın Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini tehdit edebileceği ve küresel enerji piyasalarında dalgalanmaya yol açabileceği uyarıları yapılıyor.

Gazete, ABD Hazine Bakanlığı’nın bu yıl 20’den fazla İran petrol tankerine yaptırım uyguladığını ve Beyaz Saray’ın olası müsadereler için hukuki zemin hazırlığı yaptığını aktardı. ABD’li bir yetkili, Trump’ın diplomatik yolu tercih ettiğini ancak görüşmelerin çökmesi halinde alternatif seçeneklerin hazır tutulduğunu söyledi.

ABD Ulaştırma Bakanlığı ise Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’nde ticari gemilere yönelik potansiyel tehditlere karşı uyarıda bulundu.