Irak’ın Kuveyt’i işgal süreci: 2 Ağustos’ta diplomatik çabalara kurşun sıkıldı

AFP
AFP
TT

Irak’ın Kuveyt’i işgal süreci: 2 Ağustos’ta diplomatik çabalara kurşun sıkıldı

AFP
AFP

2 Ağustos 1990 kara perşembenin üzerinden 29 yıl geçti. Körfez’deki dengelerin nasıl sarsıldığını gözler önüne seren siyasi ve ekonomik belgeler, o günlere ışık tutmaya devam ediyor.
Mevcut Kuveyt hükümetinin tanıtmaya çalıştığı şekliyle ‘Saddam’ın Kuveyt’i işgal ettiği’ iki ülke tarihindeki o müstesna gün, üzerinden geçen zamana ve Kuveyt’in geçmişi geride bırakarak geleceğe bakma çabalarına rağmen, siyasi ve askeri derslerde bugün de okutuluyor.
Aşılması güç bir dönem
Irak-Kuveyt sınırının 60 kilometre güneyindeki Ali Es Salim Hava Üssü’nden emekli Orgeneral Sabır Suveydan, Independent Arabia’dan Raşid el-İyd’e işgal günleri için şunları diyor;

“Unutulması mümkün olmayan anılar. Kim o işgali, yıkımı ve sürgünü unutabilir ki? Bu aşılması oldukça güç bir dönem.”
2 Ağustos 1990 henüz şafak daha sökmeden Saddam güçleri hem zamanlama hem de iki ülke arasındaki gerilimli siyasi ve askeri ilişkilere rağmen beklenmedik bir anda Kuveyt’e saldırdı.
Askeri Danışman Dr. Nasır el-Mısri, yaptığı açıklamada, “Şüphesiz o dönem güvenlik raporları, uydu görüntüleri, Irak içindeki ve dışındaki kaynakların ve dost ülkelerin sağladığı bilgiler, bu işgalin gerçekleşeceğini gösteriyordu. Tüm bu bilgiler, Irak’ın üç aydan uzun bir süre işgal hazırlığı yaptığını ortaya koyuyordu” dedi.
Fırtına öncesinde tırmanan gerilim
Irak’ın Kuveyt’i işgali öncesinde 28 Mayıs 1990’da Irak’ın başkenti Bağdat’ta düzenlenen Arap Birliği Zirvesi’ndeki toplantıda, gerginlik had safhaya tırmandı. Zirveye o dönem başkanlık eden Saddam Hüseyin, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ın Arap ulusal güvenliğini ele alma çağrısı üzerine yapılan görüşmede, beklenmedik bir çıkış yaparak Kuveyt’i “Irak petrolünü çalmakla” suçladı.
Bu suçlamayı, iki ülke arasında tansiyonu yükselten siyasi gelişmeler izledi. Sözgelimi 16 Temmuz 1990’da Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin kapasitesinden fazla petrol üretimi yaptığını ve bunun Irak ekonomisi üzerinde olumsuz sonuçlara neden olduğu gerekçesiyle Arap Birliği’ne protesto notası verdi.
Saddam’dan tehdit
17 Temmuz 1990’da Saddam, 1968 Temmuz Devrimi yıldönümü dolayısıyla halka hitap ettiği konuşmasında, başta Kuveyt olmak üzere Körfez ülkelerini Irak’a karşı petrol suikastı düzenlemekle suçladı ve “uygun bir cevap” vermekle tehdit etti.
İşgalin ayak sesleri
Saddam’ın yönelttiği bu suçlamaları, ‘gerçek olmayan ve dayanaksız’ şeklinde niteleyen Mısri, “Saddam’ın petrol çalındığını iddia ettiği petrol sahası kapalıydı. Aynı zamanda o dönem Kuveyt’in günlük petrol üretimi 1 milyon varili aşmazdı” dedi.
Mısri, “Irak’ın zayıf düşürülmesinde Kuveyt’in hiçbir rolü yok. Bilakis Kuveyt, Tahran’a karşı yürüttüğü savaşta Bağdat’a destek verdi. Kuveyt’in Irak’tan hiçbir çıkarı yoktu” diye konuştu.
Ali Es Salim Hava Üssü’nden emekli Orgeneral Suveydan ise şöyle diyor;
“Evet, Saddam o konuşmasıyla (17 Temmuz 1990) Kuveyt’in geçim kaynağını değil gırtlağının kesilmesini istediğini açık bir şekilde dile getirdi. Bu kapsamda, dönemin Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz’in Kuveyt’e yönelttiği suçlamalar bir nevi işgalin ayak sesleriydi.”
Mısri ise Saddam’ın açıklamasına ilişkin şunları söyledi;
“O konuşma, Saddam tarafından açık bir şekilde dillendirilen Irak tehdidinin ilkiydi. Saddam aynı gün başka münasebetlerle yaptığı uyarılarda, bu işgalin kaçınılmaz olduğu mesajlarını da verdi. Iraklı askerler hazırlıklarını yaptı ve Kuveyt’in bitişindeki Irak’a ait askeri hava üssünde mevzilendi. Bu hazırlıkların haberleri Kuveyt’in Basra’daki askeri kaynakları aracılığıyla Kuveytli yöneticilere ulaşmıştı.”
Irak’ın gerilimi tırmandırma adımları sürdü
Gerilim, konuşmanın ertesi günü yani 18 Temmuz’da da sürdü. Saddam’ın görevlendirmesiyle Tarık Aziz, Arap Birliği Genel Sekreteri’ne bir mektup teslim etti. Mektupta, Kuveyt, Irak’a karşı düşmanca politikalar gütmek ve Irak topraklarında sistematik ve aşamalı bir şekilde ilerleyerek askeri, güvenlik ve petrol tesislerinin yanı sıra çiftlik kurmakla suçlanıyordu. Mektupta, ayrıca Kuveyt ve BAE’nin petrol fiyatlarını ve dolayısıyla Irak’ın petrol ihraç gelirlerini düşürmek amacıyla kasten kapasitesinden fazla petrol üretimi yaptığı ileri sürülüyordu.
Irak’ın tehlikeli suçlamaları, bölgedeki tansiyonu iyiden iyiye tırmandırırken, bazı Arap ülkeleri iki taraf arasındaki sorunların diplomatik yollarla çözümü için harekete geçti.
Arap devletlerinin girişimleri
“İki taraf arasındaki gerilimin düşürülmesi hedefiyle birçok Arap lideri çaba gösterdi” diyen Suveydan, özellikle bu konuda dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in girişimlerine övgüde bulundu. Suveydan, bu yönde çaba gösterenler arasında ayrıca Ürdün Kralı Hüseyin bin Abdullah ve Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ın da olduğunu kaydetti.
Kuveyt’in attığı adımlar
Kuveyt o dönem tüm bu tehditler karşısında sessiz kalmadı. Bu bağlamda Kuveyt Ulusal Meclisi, düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın Kuveyt’e yönelik tutumuna eleştiriler yöneltti.
Kuveyt Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah el-Ahmed es-Sabah, Arap liderleriyle yaptığı görüşmelerde, Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed’in ülkesinin artan Irak tehdidine karşı tutumunu belirten mesajını iletti.
Gerginliğin iyice gün yüzüne çıktığı 19 Temmuz 1990’da Arap başkentleri arasında Irak-Kuveyt ilişkilerinin düzeltilmesi hedefiyle yoğun telefon görüşmeleri gerçekleştirildi.
Ertesi günü yani 20 Temmuz’da Mısır kriz hattına doğrudan girerek, sorunu kardeşçe bir diyalog kapsamında çözme çağrısında bulundu.
İşgale işaret eden göstergeler giderek arttı
Görüşmelerin sürdüğü bir dönemde, Kuveyt Kamu Çalışanları Federasyonu, Kadisiye gazetesine demeç veren Irak ordusundan bir yetkilinin, “Kuveyt’e yönelik askeri operasyon ihtimali masada” sözlerine işaret ederek, Irak’ı Kuveyt’e savaş ilan etmekle suçladı. 21 Temmuz 1990 tarihli açıklamada, Iraklı askeri yetkili, ülkesinin çıkarlarını korumak amacıyla gerekli tüm önlemleri alacaklarını ifade ediyordu.
22 Temmuz’da Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz’i kabul etti. Aziz, görüşme sırasında Saddam’ın mesajını sözlü olarak Mübarek’e iletti. Görüşme sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Aziz, “Onlar (Kuveyt) bizi tehdit ediyorlar. Biz kimseyi tehdit etmiyoruz” ifadelerini kullanmıştı
Günler geçtikçe gerilimin dozu da bir hayli yükseliyordu. 23 Temmuz’da Irak’ın niyetinden endişe etmeye başladığına dair sinyaller veren Kuveyt, buna rağmen krizin Arap ailesi içinde kalmasını sağlayarak, Birleşmiş Milletler’den (BM) uzlaşı için herhangi bir müdahale talebi olmadığını vurguladı.
Aynı gün bu sefer Şam yönetimi kriz hattına girerek taraflara sakinleşme çağrısında bulundu. Şam yönetimi, ayrıca daha önce Mısır’ın uzlaşı için önerdiği 4 maddeyi desteklediğini duyurdu.
O dört madde ise şöyle;
Güce başvurmaya dönük herhangi seçenekten uzak durmak, iki taraf arasında görüş birliği sağlamaya çalışmak, Kahire’de uzlaşı toplantısı düzenlemek ve iki ülke arasında gerginliği tırmandıran medya savaşlarına son vermek.”
Uzlaşı görüşmelerine geçiş için o dönem Cezayir’in başkentinde düzenlenen Arap Mağrip Birliği Zirvesi’nin kapanış oturumunda Körfez’deki gerilimin düşürülmesi hedefiyle arabuluculuk faaliyetlerini yürütecek bir özel temsilcinin atanmasına karar verildi.
24 Temmuz’da Hüsnü Mübarek, gerginliğin düşürülmesi hedefiyle Irak, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmek üzere bölge turuna çıktı.
Bu ziyaretlerin ardından Mübarek, 29 Temmuz’da yaptığı açıklamayla, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları ele almak üzere Irak ve Kuveytli yetkililerin Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ikili görüşmeler için bir araya geleceklerini duyurdu. Mübarek, açıklamasında, ayrıca iki ülke medyasının gerginliği tırmandırmaya dönük yayınlara son verilmesinin görüşmenin gündeminde olacağını sözlerine ekledi.
26 Haziran 1990’da iki ülke arasındaki medya savaşları resmen son buldu. Washington’dan da Iraklı yetkililerin ABD yönetimine askeri operasyona başvurmama yönünde güvence verdiğini belirten açıklamalar geliyordu.
Ufuktaki uzlaşı işaretleri
29 Haziran 1990’da Irak-Kuveyt ilişkilerinin yumuşamaya başladığına işaret eden gelişmeler yaşandı. Sözgelimi Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC, petrolün varil fiyatını 18 dolardan 21’e çıkarırken, Kuveyt ve BAE ise petrol üretimini düşürerek günlük 1 milyon varilin altına ineceklerini duyurdu.
Cidde toplantısı
30 Haziran’da Suudi Arabistan, Irak ve Kuveyt heyetlerinin Cidde kentinde ikili görüşmeler gerçekleştireceklerini ilan etti. Bu duyuru iki tarafın da onayı alındıktan sonra geldi.
Emekli Orgeneral Suveydan, görüşme talebinin merhum Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdulaziz’den geldiğini belirtti.
31 Temmuz’da iki ülke arasında müzakereler başladı. Müzakerelerde Kuveyt tarafını Başbakan ve Veliaht Prens Şeyh Sad el-Abdullah, Irak tarafını ise Devrim Komuta Konseyi'nin Başkan Yardımcısı olan İzzet İbrahim Duri temsil etti.
Toplantının hemen öncesinde açıklamalarda bulunan Şeyh Sad, ‘İbrahim ile tanışmayı gönülden istediğini’ dile getirirken, görüşmenin olumlu geçmesi ve iki ülke arasındaki başlıca sorunlara nihai ve adil bir çözüm sağlaması temennisini dile getirdi.
Görüşmenin ardından İzzet İbrahim, bütün olasılıklara kapıları açık bırakarak, umre ibadeti için müzakerenin yapıldığı yeri terk etti.
Suveydan, konuyla ilgili olarak şunları kaydetti;
“Herkes bu toplantının diplomatik çözümle sonuçlanmasını bekliyordu. Ancak maalesef Kuveyt heyeti Irak’ın reddiyle karşılaştı. Irak heyetinin toplantıyı başarısızlığa uğratmak için geldiği ortaya çıktı. Kuveyt tarafı özellikle borçlar konusunda verdiği tavizlere rağmen Irak heyetinin başındaki ismin, umre için ayrılmasıyla birlikte bu zirvenin akamete uğratılmak istendiği anlaşıldı. Bu nedenle Kuveyt heyetinin 1 Ağustos gecesi ülkesine dönmekten başka seçeneği kalmamıştı. Bununla beraber Kuveyt, sonraki görüşmenin bir hafta sonra Bağdat’ta düzenlenmesini düşünüyordu. Ancak bu olmadı.”
Ancak Kuveyt’i kriz yönetiminde başarısız olmakla suçlayan Nasıri ise şöyle diyor;
“Irak’ın işgal niyetinde olduğuna işaret eden bilgiler açıktı. Kuveyt tarafı bunun için hazırlık yapmakta serbestti. Kuveyt silahlı güçlerin tek başına Irak askerlerini püskürtmesi mümkün değildi. Ancak Kuveyt, (Körfez Arap ülkelerinin kurduğu) El-Cezire Kalkanı güçleri ile işbirliğine giderek veya ABD ve İngiltere ile olan askeri anlaşmaları aktif hale getirmek suretiyle askeri yardım alarak bu büyük fitnenin önüne geçebilirdi.”
İşgal gecesi
İşgal gecesine dair anılarını aktaran Suveydan, şunları kaydetti;
“2 Ağustos 1990’da akşam saat 08.00 ila 22.00 arası, Kuveyt sınırında konuşlu Irak güçleri bombalamaya başladığı Kuveyt topraklarına girmeye başladı. İşgal gecesi saat 22.00 ila 04.00 arası Ali Es Salim Hava Üssü’ne çağrıldım. Dışişleri Bakanı Şeyh Sad el-Abdullah da orada gelişmeleri takip ediyordu. Sınır bölgesindeki birçok bölge Iraklı güçlerin eline geçti. Üsteki tüm Kuveytli güçlere hazırlıklı olmalarını söyledik. Sabah saat 02.30 sularında alarm seviyesini en üst dereceye çıkardım. Bu seviye savaşa hazırlık anlamına geliyor.”
Suveydan, konuşmasını şöyle tamamladı;
“Irak tarafının öncü saldırı güçleri Cumhuriyet Muhafızlarından oluşan üç gruptan ibaretti. Bu güçler 2 Ağustos sabahı erken saatlerde 6. ve 32. Tugay’a saldırdılar. Aynı dakikalarda Ahmed el-Cabir ve Ali el-Cabir hava üsleri bombalanmaktaydı. O sırada savaş uçakları üste bulunuyordu. 2 Ağustos sabahı üslere ve tugaylara yönelik saldırılar sürdü. Irak güçleri Ummu Kasr, el-Abduli ve es-Salimi tarafından Kuveyt topraklarına girdi. Güneş batımına dek Irak güçleri Kuveyt topraklarının çoğunu işgal etmişti. Kuveyt, kardeş ve dost ülkelerden yardım talebinde bulundu, ancak iş işten geçmişti. Kuveyt 2 Ağustos akşamı düşmüştü. Bunda şaşılacak bir durum yok. Zira saldıran tarafta 150 bin asker vardı, karşısında ise sadece 17 bin.”



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.