Kuveyt işgali sırasında Arap dünyası nasıl tavır almıştı?

Mısır Devlet Başkanı’nın her bir Arap ülkesinin oylamadaki tutumunu açık bir oturumda ve canlı yayında açıklaması herkes için bir süpriz oldu.

Kuveyt işgali sırasında Arap dünyası nasıl tavır almıştı?
TT

Kuveyt işgali sırasında Arap dünyası nasıl tavır almıştı?

Kuveyt işgali sırasında Arap dünyası nasıl tavır almıştı?

Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinin yarattığı şaşkınlık kadar Arap ülkeleri arasında bu nedenle yaşanan bölünmüşlük de büyüktü. İşgal edilen ülke Kuveyt; Arap ülkelerinin tutumlarını gözlemlerken bazı ülkeler bu işgali kınayarak Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e ön koşulsuz geri çekilme çağrısında bulunurken bazıları da diplomatik düzeyde bile olsa harekete geçmekten kaçındılar.
Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinden (2 Ağustos 1990) birkaç gün sonra 8 Ağustos’ta, krize Arap Birliği çerçevesinde hemen bir çözüm bulmak amacıyla 24 saat içerisinden acil bir Arap Zirvesi düzenlenmesi çağrısında bulunan Eski Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in ifadesi ile: “Tablo korkunç ve çok karamsardı. Hemen bir çözüm bulunmaması halinde Arap ümmeti cansız bir beden gibi düşecek ve varlığının hiçbir anlamı kalmayacaktı.” Nitekim 10 Ağustos 1990’da Kahire’de toplanan zirve sırasında Araplar arasındaki bölünmüşlük tam anlamıyla Mübarek’in bu sözlerini yansıtmıştı.
Son yıllarda Arap ülkelerinin tutumunu takip edenler; Kuveyt’in işgalinin ve bazılarının ifadesi ile Arap ülkeleri ilişkilerindeki tehlikeli etkilerinin, Arap halklarının muzdarip olduğu bölünmüşlüğü bütün boyutları ile tutuşturan kıvılcım olduğunu görecektir. Peki Arap ülkeleri Irak’ın bu işgal girişimine karşı nasıl bir tutum benimsediler, Kuveyt’in kurtarılması krizi ya da uluslararası koalisyonun “Çöl Fırtınası” adını verdiği operasyonda nasıl hareket ettiler?
Fırtına Zirvesi
Eski Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Kahire’de onlarca basın mensubu ve kamera önünde zirve için yaptığı çağrıda; bir çözüme ulaşmak umuduyla Arap ülkelerinden 24 saat içerisinde acil bir zirve için bir araya gelmelerini talep etmişti. Mübarek’in deyimiyle kendisi bu çağrıyı karşılıklı suçlamalar ve hakaretlerde bulunmak için değil Arap ümmeti için daha onurlu olacak olan krizin Arap Birliği çerçevesi içinde çözüme kavuşturulmasını sağlamak için yapmıştı.
Zirvenin düzenleneceğinin açıklanması ile Arap ülkelerinin Irak’ın işgaline karşı nasıl bir tutum  benimseyeceklerini görmek için uluslararası toplumun bakışları onlara çevrildi. Nitekim dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Temsilcisi Robert Comet bu zirve hakkında şunu söylüyor: “Arap Zirvesi’nin nasıl sonuçlanacağını bilmediğimiz için kendisine biraz endişe ile bakıyorduk”. New York Times gazetesinin Irak’ın Kuveyt’i işgalinin yıldönümü vesilesi ile hazırlamış olduğu dosya çerçevesinde görüştüğü ve anılarını naklettiği Comet’e göre; bu Arap zirvesi çok sıkıntılıydı. Sonuç bildirgesinde herhangi bir belirsizlik olması Saddam Hüseyin’in Arap Birliği ve ılımlı ülkelerinin, ABD’nin kendisine yönelik almak istediği katı önlemleri desteklemeyeceğine dair inancını pekiştirebilirdi. Bu nedenle ABD, bunun gibi açık bir saldırının küçük ya da büyük olsun bölge ülkelerinin hiçbirinin çıkarına olmayacağı gerçeğini açıklamak için mümkün olan çok sayıda katılımcı ülkelerin heyetleri ile çalışmaya önem vermişti.
Mısır’ın bir Arap Zirvesi düzenlenmesi çağrısında bulunmasından birkaç saat sonra, 10 Ağustos 1990’da düzenlenmesi kararlaştırılan zirveye katılacak olan Arap ülkelerinin heyetleri Kahire’ye ulaşmaya başladı. İlk ulaşanlar arasında merhum Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ve dönemin Kuveyt Veliaht Prensi Şeyh Saad el-Abdullah es-Sabah vardı.
Kahire’nin bir Arap Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağını deklare etmesinden 1 gün sonra, Arap tutumuna ve uluslararası gelişmelere bir karşılık olarak Irak; 9 Ağustos 1990’da Kuveyt’i topraklarına kattığını ve Kuveyt’in artık Irak’ın 19’uncu ili olduğunu deklare etti. Kuveyt’te mevcut bütün yabancı büyükelçilikler ile dünyanın her yerindeki Kuveyt büyükelçiliklerinin kapatıldığını, başkent Kuveyt’in adını “Kazima” şeklinde değiştirildiğini ve Kuveyt’in ana vatana döndüğünü açıkladı. Bu şekilde Irak, 4 Ekim 1963’te Kuveyt ile sınırlarını resmi bir şekilde tanımasına rağmen 1961 yılında İngiltere’den bağımsız olduğu zamandan beri Kuveyt ile ilgili dile getirdiği taleplerini gerçekleştirmiş oldu.
Kuveyt’in 1991 yılının şubat ayının sonlarında kurtarılmasından çok sonra Al-Arabiya kanalının hazırladığı belgeselde tanıklığına başvurduğu Kuveyt Veliaht Prensi Saad el-Abdullah’a göre; “Kuveyt, Arap zirvesinde çoğunluğun Irak’ın Kuveyt’i işgaline arka çıkmasından ve Saddam Hüseyin’in tutumunu desteklemesinden korkuyordu. Çünkü bu, Arap Birliği’nin işgale karşı olan tutumunun değişeceği anlamına geliyordu. Ayrıca tehlikeli sonuçlar da doğurabilirdi.” Buradan yola çıkarak; ABD ve Sovyetler Birliği’nin BM ve Güvenlik Kurulu’nda liderlik ettikleri uluslararası girişimlere paralel olarak bu “farklı zirve”nin hedef ve içerik olarak Arap tarihinde büyük bir öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz.
O dönemi yaşayanların anılarına ve yazdıklarına göre; bu zirve, Arap Birliği çatısı altında Araplar arasında eşi benzeri görülmemiş bir bölünmeye tanık oldu.
Ünlü gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel “Körfez Savaşı: Güç ve Zafer Hayalleri” adlı kitabında şöyle diyor: “O döneme hakim olan kaos durumu tam anlamıyla Arapların acizliğini vurguluyordu.” Ardından şunu ekliyor: “Arap liderleri daha Kahire yolunda iken bir Arap çözümüne ulaşma  olasılığı azalmıştı. Çünkü Fas zaten Suudi Arabistan’a askeri bir güç göndermişti. Mısır da ileride Suudi Arabistan’da konuşlanacak olan güçlerinin kalacakları yerleri incelemesi için öncü bir idari birlik gönderme hazırlıklarına başlamıştı.”
Dönemin Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa da anılarına yer verdiği kitabında o günlerde yaşananları şöyle anlatıyor: “Arap Birliği Genel Sekreterliği o gün Kahire’ye ulaşamadığı,  bazı liderler geciktiği ve Tunus gibi bazı ülkeler zirveye yönelik çekincelerini belirtip birkaç gün ertlenmesini talep ettikleri için zirve, 9 Ağustos’ta düzenlenemedi. Tartışmaların ardından zirvenin açılış oturumunun 10 Ağustos Çarşamba günü sabah saat 9’da yapılması kararı alındı.”
Kararlanan saat ve günde zirvenin düzenlenmesi ile Arapların, Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı ortak bir tutuma sahip olmadıkları ve aralarında bir anlaşmazlık olduğunu gösteren tablo da netleşmeye başladı. Nitekim Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ile Libyalı mevkidaşı Muammer Kaddafi arasında kameraların önünde cereyan eden tartışma da bunun örneklerinden biriydi. Bu tartışmanın nedeni; Mübarek’in zirvenin sonuç bildirgesinin açık bir oturumda oylanacağını deklare etmesinin ardından Kaddafi’nin konuşmak istediğini belirtip itiraz etmesi ve Mübarek’in ona: “Yaklaşık 7 saattir konuşuyoruz ama krizi kapsayacak bir çözüm ile ilgili bir konuşma bile duymadım. Herkes kendince bir şeyler anlatıyor” karşılığını vermesiydi. Bunun üzerine Kaddafi, karar tasarı ile ilgili oylamanın kapalı bir oturumda yapılmasını önerdi. Ama gerekli sayıya ulaşılamadığı için bu önerisi de kabul edilmeyip bir de çoğunluk (12 ülke) Arap Birliği’nin Kuveyt’in işgalini kınayan sonuç bildirgesini kabul etmesi Kaddafi’nin itirazları daha da yükseldi.
Musa’nın anılarına göre; son oturumda, kriz genel bir şekilde ele alınmadan ve daha sonra Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınayan ve kendisinden kayıtsız şartsız hemen çekilmesini talep eden sonuç bildirgesi oylamaya sunulmadan önce ilk olarak Irak Heyeti Başkanı Taha Hüseyin Ramazan’a daha sonra da Kuveyt Heyeti Başkanı Şeyh Saad el-Abdullah es-Sabah’a söz hakkı verildi. Musa kitabında şunu da ekliyor: “Irak ve Kuveyt heyetleri başkanlarının konuşmalarının ardından salona tam bir kaos hakim oldu. Muhalif ve destekçi herkes kendisine söz hakkı verilmesini talep ediyordu. Bunun  üzerine oturumun başkanı olarak Mübarek müdahalede bulundu ve: “Bütün ülke heyetlerine sabah dağıttığımız karar tasarısını oylamaya açıyorum” dedi. Bu kez de konunun aceleye getirilemeyecek kadar tehlikeli, koşulların  ondan da tehlikeli olduğu ve gerektiği gibi ele alınmadığı gerekçesi ile kararın oylamasının ertelenmesini talep eden sesler yükseldi.”
Mısır Dışişleri Bakanı Musa anılarını şu şekilde noktalıyor: “Mübarek karar tasarısını kabul eden oyları -ki 20 asıl üye ülkeden 12’si bunu kabul etmişlerdi- saydıktan sonra Arap ülkeleri arasında Irak’ın Kuveyt’i işgali ile ilgili bir bölünme olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Bu bölünme, Arap bedeninin bugün hala muzdarip olduğumuz bir zayıflığa yakalanmasına yol açtı. Mısır Devlet Başkanı Mübarek, kararı açık bir oturumda oylamaya sunma kararı ile herkesi şaşırtmasaydı bu karar alınamayabilirdi. Çünkü Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınamayı reddeden ülkelerin, bir araya gelerek bu kararın alınmasını engelleme ya da Arap Birliği’nden ayrılmakla tehdit etme olasılığı vardı. Oturum sona erdikten sonra Yaser Arafat’ın toplantı salonun dışında Irak’ı savunan bir söylev çektiğini gördüm. Bunun üzerine o dönemde Mısır Cumhurbaşkanlığı Hukuk Müşavirliği görevinde bulunan Müfid Şahab da Kuveyt’i savunan benzer bir ateşli söyleve başladı.”
İngiltere’nin savaştan yıllar sonra yayınladığı ve Arap ülkeleri arasındaki bölünmüşlüğü ele alan hükümet arşivleri belgelerine göre;  Araplar bu kriz nedeniyle derin bir ayrışma ve bölünme içindeydi. Özellikle de Kuveyt ve meşru hükümetinin safında yer alanlar ile tarafsız oldukları ve Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesini sağlamak için arabulucululuk yapmak istedikleri konusunda ısrar etmelerine rağmen Saddam Hüseyin’i savunan ve onu  safında yer aldıklarını açıklayan ülkeler arasında bu bölünme daha da derindi.
Kral Hüseyin, Salih ve Arafat Saddam’ı destekledi
Bu belgeler ayrıca Körfez ülkelerinin Kuveytliler ile bu konuda dayanışma içinde olurken Ürdün Kralı Hüseyin, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ve FKÖ Lideri Yaser Arafat’ın bir nevi Iraklıları destekleyen bir tutum benimsedikleri bilgisini veriyor. Yine bu belgeler arasında, İngiltere Dışişleri Bakanı Douglas Hurd’un 31 Ağustos-5 Eylül 1990 tarihleri arasında bölgeye düzenlediği ve birçok Arap lider ile görüşmeler gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İngiltere’nin Amman Büyükelçisi Sir Anthony Reeve’nin hükümetine göndermiş olduğu bir telgraf da bulunuyor. Hurd’un Ürdün Kralı Hüseyin ve Veliaht Prens Hasan ile görüşmeleri hakkında bilgi veren telgrafta: “Kral Hüseyin hala gerilimi azaltmak ve bir orta yol bulmaya çalışmak istiyor. Veliaht ise Güvenlik Kurulu’nun 660 sayılı kararını tam anlamıyla uygulamak ve ufukta görünen ekonomik felaket ile yüzleşmek gerektiğinin daha çok farkında” deniliyor.  Büyükelçi buna benzer bir tutumu, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile Sana’da yaptığı görüşme sırasında da gözlemlediğini sözlerine ekliyor.
Kriz sırasında kim kimi destekledi?
Başta ABD ve Sovyetler Birliği olmak üzere Batılı ülkeler bu süreçte; Güvenlik Kurulu’nda Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınayan kararlar almaya ve Bağdat’ı kayıtsız ve şartsız bir şekilde hatta gerekirse askeri güç kullanarak geri çekilmek zorunda bırakmak için uluslararası bir koalisyon kurmak için destek toplamaya çalışıyordu. İşte Arapların 10 Ağustos’ta kabul ettikleri ve Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınayan, Bağdat’ın Kuveyt’i ilhak etme kararını ve bunun sonuçlarını geçersiz sayan, Irak’ın Körfez ülkelerine yönelik tehditlerini reddeden, Irak güçlerinin Suudi Arabistan sınırında konuşlanmasını kınayıp Riyad’ın topraklarının savunulması için Arap güçleri gönderilmesi talebini kabul eden kararı tam da bu süreçte alındı.
Arap Birliği arşivlerine göre; Irak’ın Kuveyt’i işgalini başta Körfez ülkeleri, Mısır, Suriye ve Fas olmak üzere 12 Arap ülkesi reddederken Libya, Ürdün, Cezayir, Moritanya, Sudan, Yemen ve Yaser Arafat liderliğinde FKÖ’nü kapsayan grup ise bunu desteklemiştir. Yine buna göre Mısır, Suriye ve Fas’ın Kuveyt’in kurtarılmasına katkıda bulunmaları için gönderdikleri askeri birlikler 11 Ağusutos 1990’da Suudi Arabistan’a ulaştı.
Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı Arap ülkelerinin tutumlarını gözlemleyen Independent Arabia’dan Ahmed Abdulhekim’e göre krizin devam ettiği 7 ay içerisinde Arap ülkeleri arasındaki bu bölünme artarak büyük bir çatlağa dönüştü. Arap ülkeleri destekleyenler ile karşı olanlar ve tarafsızlığı seçenler şeklinde birden fazla gruba bölündüler.
Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri, Mısır ve Suriye işgale karşı ortak bir tutumda birleşmişlerdi.  Bu ülkelere göre mevcut krizin nedeni; bir Arap ülkesinin bir başka Arap ülkesini zorla işgal etmesi, topraklarına ilhak etme ve kimliğini ortadan kaldırmaya çalışmasıydı. Bu grup ayrıca bu işgalin neden olduğu bütün sorunların çözümü için öncelikle; kökeninin yani işgalin kendisinin ortadan kaldırılması gerektiğini, ardından Irak’ın geri çekilmesi ve Kuveyt’e meşruiyetin geri dönmesi ile her şeyin eski haline  döneceğini düşünüyordu.
Buna karşılık Ürdün, Libya, Yemen ve Filistin; sorunun temel olarak bunun bir Arap sorunu olduğunu, tek bir ev içerisindeki 2 Arap taraf arasında bir anlaşmazlıkdan kaynaklandığını, uluslararası seferberliği ve yabancı güçlerin yardımını gerektirmediğini düşünüyorlardı. Aynı şekilde; Arap doğal kaynaklarının dağıtımında büyük bir dengesizliğin var olduğunu ve Irak’ın Kuveyt’i işgalinin bu dengesizliğin düzeltilmesi gerektiğini ortaya çıkardığı görüşünü dillendirenler de vardı.
Ürdün, Irak’ın Kuveyt işgalini reddettiğini ve sonuçlarını kabul etmeyeceğini deklare ederken Sudan ve Yemen’in tutumu ise; meselenin kınama meselesi olmadığı, bilakis ilgili taraflar ile diğer Arap ülkeleri arasında yoğun olumlu çabalara ihtiyacı olduğu, yabancı güçlerin varlığının bütün olarak Arapların güvenliğine tehdit oluşturduğu ve sorunun Arap evi içerisinde çözülmesi gerektiğine odaklanıyordu.
Kuzey Afrika’da ise sadece Fas, Irak’ın muhtemel saldırlarını engellemek için Suudi Aarbistan’a askeri güç göndermek başta olmak üzere her türlü yardımı sunarken diğer ülkeler (Tunus, Cezayir ve Moritanya) Körfez krizinde 2 Arap taraf arasında arabuluculuk rolü oynamaya çabaladılar. Bu şekilde Kuveyt’i işgal etmekte ısrar eden Irak ile işgali kınayan Kuveyt, Suudi Arabistan, Mısır, Suriye ve diğer KİK üyesi ülkeler arasında orta bir tutum benimsemeye ve bunu korumaya çalıştılar.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.