11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları
TT

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

11 Eylül saldırıları… İslam âlemindeki iç savaş ve ülkelerin, kuruluşların ve örgütlerin büyük kayıpları

Mustafa el-Ensari
El Kaide Örgütü halen gerçekleştirmiş olduğu 11 Eylül saldırıları ile İslam’a hizmet ettiğini iddia ederek böbürlenmeye devam ediyor. Oysa kaynaklar, örgütün “Hz. Muhammed’in davetinin düşmanlarından olan Haçlılara, Siyonistlere ve onların müttefiklerine karşı gerçekleştirdiğini” iddia ettiği saldırıların İslam’ın ve Müslümanların imajına ciddi ahlaki ve maddi zararlar verdiği konusunda hemfikir.
Örgütün eski lideri Usame bin Ladin, Katar merkezli el-Cezire televizyonunda yayınlanan bir kayıtta, “ABD’nin bugün tattığı şey, bizim onlarca yıldır tattığımızın sadece küçük bir parçasıdır” dedi. Ayrıca adamları tarafından gerçekleştirilenin bir fetih ve zafer olduğunu belirterek, 80 yıldan bu yana halkına karşı saldırılarda bulunan kimselerden intikam aldığını söyledi. Bununla birlikte rakamlar ve istatistikler Bin Ladin’in söylediklerinin aksini gösteriyordu. Bu saldırılar gerek İslam devletlerine gerekse de İslami örgütlere ve kurumlara çok büyük zararlar verdi. Bunlardan ilki, örgüt mensuplarını barındıran Afganistan Talibanı’ydı. Ayrıca ABD’de ve dünyada, onların davasını desteklediği iddia edilen Müslümanlardan bahsetmiyorum bile.
Müslümanların maruz kaldığı zararlarına ilişkin CIA değerlendirmesi
CIA, 11 Eylül olayları ile ABD’de yaşayan Müslümanlara verilen devasa zararların boyutunu ortaya koydu. İnternet sitesi üzerinden yayınladığı 15 Temmuz 2003 tarihli bir raporda, devlet politikalarının ABD’deki Müslümanlara karşı önemli bir ayrımcılık kaynağı haline geldiği, terörle mücadele yasasının yetkililer tarafından denetimlerin benzeri görülmemiş bir şekilde genişletilmesini sağladığı ve herhangi bir kanıt sunulmaksızın şahısların suç sayılan eylemlere karıştıklarının iddia edildiği kaydedildi.
Rapor kapsamında, 50 bin ila 70 bin arasında göçmenin ABD Göçmenlik Bürosu'na zorunlu kayıt yaptırdığı, 8 bin kadar Müslüman ve Arap'ın sorgulandığı, Ağustos 2002 itibariyle 738 kişinin tutuklandığı ve bu kişilerin gerek sözlü gerekse de fiziksel istismar gibi kötü ve ayrılıkçı muamelelere maruz kaldığı ifade ediliyor.
Öte yandan El Kaide’nin eylemlerinden zarar görenler sadece ABD’deki Müslümanlar değildi. Nitekim Independent Arabia'nın, ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin ‘terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin dini mensubiyetine dair verilerinden’ aktardığına göre, son 5 yılda gerçekleştirilen saldırılarda ölenlerin yüzde 82 ila 97'sini Müslümanlar oluşturuyor. Ayrıca bu verilere göre Müslümanlar, diğerlerine nazaran söz konusu saldırılara karşı en çok savunmasız olan kimseler olarak kaydediliyor. Bu eylemlerin bütünü her ne kadar El Kaide tarafından gerçekleştirilmemiş olsa da, prensipleri ve ilkeleri en nihayetinde ona kadar uzanıyor. Nitekim bu kanlı yarışa katılan DEAŞ örgütü, onun bir parçasıydı.
Aralarında el-Ezher Şeyhi Ahmed et-Tayyib’in de bulunduğu İslam âlimleri, El Kaide’den ve benzeri diğer örgütlerden en çok Müslümanların zarar gördüğünü belirtiyorlar. İslam bayrağı altında ağır suçların işlendiği terör eylemleriyle, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Müslümanların hedef alındığına dair kesin kanıtlar var. "Allahu Ekber" nidalarıyla birlikte Müslümanların başları kesildi ve İslam dininin bu olduğu lanse edildi. Tüm bunlar, El Kaide’nin fitne bahanesi altında haklı çıkarmaya çalıştığı eylemleriyle pratikte ne yaptığını açık bir şekilde gösteriyor.
Uluslararası İslam Âlimleri Birliği Başkanı Moritanyalı Şeyh Abdullah bin Bayyah, terörizm fitnesinin insanların gözünde İslam’ın imajını bozduğunu, oysa şeriatın amaçlarından birinin bu imajı iyileştirmek olduğunu söyledi. Bununla birlikte gerçekleştirilen terör eylemleriyle masum insanların öldürüldüğünü, gerek İslam âlemindeki gerekse de dünya üzerindeki saygın yerlerin tahrip edildiğini ve Müslüman ülkelerin işgal edildiğini dile getirdi.
Şeyh Abdullah bin Bayyah, Usame bin Ladin ve halefi Zevahiri’nin sözleriyle El Kaide'nin eylemlerini halkı çıkarmak üzere dile getirdiği bahanelere ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu;
“Şeriat adaletsizliği ve zulmü reddeder. Adalet ve eşitlik bizim inancımızın bir parçasıdır. Bu, terörizmin dayandığı gerekçeyi ortadan kaldırıyor. Terörizm bütün dünyaya zarar verdi. Bunların başında da İslam âlemi geliyor. Çünkü Müslümanlar hem kurban oldular hem de suçlu.”
Moritanya'daki Müslüman Toplumlarda Barışı Destekleme Forumu'nun kurucusu Şeyh Abdullah bin Bayyah, barış çağrısında bulunuyor ve terörizmin sadece samimi ve etkili bir uluslararası dayanışma yoluyla ortadan kaldırılabileceğini söylüyor. Ayrıca bu dayanışmanın anlamının, ‘üzerinde ittifak edilen araçlarla ve ittifak edilen temel prensipler doğrultusunda, üzerinde uzlaşılan hedeflere doğru ilerlemek’ olduğunu ifade ediyor.
Masum kurbanlar
Suudi araştırmacı Dr. Muhammed es-Selumi, bu olayların hayır kurumları üzerindeki etkilerini, “Teröre Karşı küresel Savaşın Masum Kurbanları” ve “Yardım Sektörü ve Terör İddiaları” kitaplarıyla izliyor. Ayrıca Eylül saldırılarının ardından 17 ülkedeki 150 İslami kurumu ziyaret ettikten sonra yazmış olduğu yaklaşık 500 sayfalık bir kitapla, yaşananların İslami yardım çalışmalarına verdiği zararları anlatıyor.
Yaşananların büyük olumsuz etkilerinin olduğunu belirten es-Selumi şunları söylüyor;
“Bu olayların, Arap ve Müslüman dünyasındaki yardım çalışmaları üzerinde ciddi olumsuz yansımaları oldu. Bu savaşın kurbanlarının ortak paydası ‘insani ve dini’ eylemdir. Bu yüzyılın başında yaşananların en büyük mağdurlarının, gerek programları ve gerekse de faaliyetleri, fonları ve çalışanlarıyla birlikte İslami yardım ve eğitim kurumları olduğu görüldü. Bu İslami kurumlar, 11 Eylül saldırılarının ardından, gerek faaliyetlerinin askıya alınması gerekse de varlıklarının dondurulması ve delile dayanmayan bazı asılsız suçlamalar yoluyla ortadan kalktı. 10 hayır kurumu olaylardan kısa bir süre sonra terör listesine eklendi. Bu kurumlar: Mukaddes Topraklar Vakfı (ABD), Haremeyn Vakfı’nın Bosna ve Somali'deki iki şubesi, Dünya Yardımlaşma Vakfı (ABD),  Küresel Merhamet Vakfı (ABD), Aksa Vakfı (Almanya ve Avrupa), Filistin Yardımlaşma Vakfı (Fransa), Interpal (İngiltere), Filistin Derneği (Avusturya), Sanabel Yardımlaşma ve Kalkınma Derneği (Lübnan) ve Yeşil İklim Fonu’dur (Pakistan).”
11 Eylül saldırılarının ardından kapatılan Suudi Haremeyn Vakfı’nın çalışmalarına göz atıldığı takdirde bu olayların yardım kuruluşlarına verdiği zararının ne ölçüde olduğunun görülebileceğini ifade eden es-Selumi sözlerini şöyle sürdürdü;
“Haremeyn Vakfı, bazı eski ABD hükümet yetkilileri tarafından United Way benzeri bir kuruluş olarak nitelendirildi. Vakıf, 1988'de Pakistan'ın Karaçi kentinde çalışmalarına başladı ve 1991 yılında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ı ana merkez olarak belirleyerek çalışmalarını sürdürdü. Haremeyin Vakfı kapatıldıktan sonra el-Hayat Gazetesi tarafından 6 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan bir rapora göre vakıf, kuruluşundan bu yana insani yardım çalışmaları kapsamında bir milyardan fazla Suudi riyali (1 dolar= 3.75 riyal) tutarında harcama yaptı. Filistin halkına ve Suudi Arabistan'daki fakirlere yardım konusunda önemli bir rol oynadı. Vakıf 1992-2002 yılları arasında 1200 cami inşa etti, 2002-2001 döneminde 25 milyon öğün verdi ve 1992-2001 yılları arasında yaklaşık 100 bin kurban dağıttı.”
“ABD’de yayınlanan bir rapor, Haremeyn Vakfı’nın yardım, davet, eğitim, cami ve sosyal bakım evleri inşası ve yetimlerin sahiplenilmesi gibi bir dizi alanda faaliyet gösteren İslami hayır kurumlarından biri olduğu teyit ediliyor. Öte yandan vakıf, Afganistan, Keşmir, Çeçenistan, Kosova, Bosna Hersek ve birçok bölgedeki krizlerde büyük katkılarda bulundu. Raporda, vakfın yıllık faaliyetleri kaydediliyor ve İslam kültürünü yaymaya istekli bir kuruluş olarak nitelendiriliyor. Vakfın söz konusu faaliyetleri arasında, 13 milyon İslami kitap basımı, açılan 6 internet sitesi, görevlendirilen 3 binden fazla davetçi, inşa edilen 1100’den fazla cami, okul ve İslami kültür merkezi ve İslam'a davet çağrısı kapsamında gönderilen 350 binden fazla mesaj yer alıyor.”
Afganistan'da bombalamalar ve dünya üzerindeki kaynakların kurutulması
Roketler ve uçaklar Tora Bora dağlarını bombalarken, çeşitli hükümetler, bombardımanların etkisiyle ve cihad çağrılarıyla taşınan fikirlerle mücadele etmek amacıyla sıkı güvenlik uygulamalarına başvurdu. Kuzey Afrika'daki yardım çalışmaları ve selefi davet de bu uygulamalardan ve suçlamalardan nasipsiz kalmadı. İslami tebliğ çalışmaları dünyanın her yerinde terörizm şeklinde taftalanarak hedef haline getirildi.
Teröre karşı yürütülen savaş, 11 Eylül saldırganlarının düşündüğünün aksine İslam’ın ve Müslümanların imajını çarpıttı. Kazablanka saldırılarının ardından Fas’ın da aralarında bulunduğu birçok ülkede İslami referanslar doğrultusunda hareket eden partiler yasaklandı. Selefi Çağrı örgütü ve mensupları yaşananlar dolayısıyla ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. Ayrıca Novakşot’taki İmam Üniversitesi’nin çalışmaları donduruldu. Onlarca Kuran kursu kapatıldı ve güvenlik operasyonlar kapsamında Selefi Çağrı mensubu olan yüzlerce kişi tutuklandı.
Faslı siyasi analist İdris el-Kenburi, o sıra Fas’ta terörle mücadele yasasının Meclis'ten geçmesinin ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından benimsediği güvenlik stratejisiyle ilişkili olduğunu söyledi. Kenburi, bu kapsamda, davetçilere, cami hatiplerine ve Selefi Çağrı mensuplarına yönelik güvenlik operasyonlarının gerçekleştirildiğini, camilerin, ibadet yerlerinin ve Kuran kurslarının sıkı bir şekilde denetlendiğini ve bu bağlamda planların oluşturulduğunu belirtti. Ayrıca ordu tarafından yayınlanan bir notayla, personel ve çalışanların sakal bırakmasının ve başörtüsü takmasının yasaklandığını kaydetti.
İslami hareketlerin ve eğilimlerin, siyasi organların en büyük endişesi haline geldiğini belirterek devam eden el-Kenburi, o dönemde ülkede başlatılan kampanyaların özellikle farklı dini akımların üyelerini hedef aldığını söyledi. Ayrıca hükümetin o sıra Selefi Çağrı’ya karşı yürüttüğü kampanyalar ile birlikte ülkede artık ‘birlikte yaşama’ aşamasından ‘çatışma’ aşamasına geçildiğini dile getirdi.
Öte yandan 11 Eylül saldırılarının tetiklediği savaş Moritanyalı gençler arasında büyük bir öfke dalgası meydana getirdi. Carnegie Orta Doğu Merkezi’nden araştırmacı Friedrich, 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’nın önderlik ettiği terörle mücadelenin, Muaviye Veled Seyyid Ahmed et-Tayi rejimi karşıtı olan savaşçıları harekete geçirmek için kuvvetli bir unsur olduğunu söyledi. Friedrich, İmam Selefi’nin şu sözlerini buna delil olarak getirdi: “Moritanya rejimi, terörle mücadele pazarı aracılığıyla aşırılıkçılığın azaltılmasından ziyade artmasına katkıda bulunuyor. Terörizmle savaşan insanlar, terörizmin doğuşuna sebep oluyorlar.”
Bununla birlikte araştırmacı, 11 Eylül sonrası dönemde devlet kontrolünde olmayan camilerin, okulların ve kapatılması ve 35 kadar Müslüman hâkimin ve imamların tutuklanmasıyla neticelenen operasyonlar gibi terörle mücadele kapsamında yürütülen kampanyaların bazı görünümlerini dile getirdi. Ayrıca söz konusu rakamın, Moritanya standartlarına göre oldukça büyük bir rakam olduğunu belirtti.
Arap Dünyasındaki Laik Çalışmalar ve Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olan Mahmud Caber ise Afrika'da terörist grupların ve el-Kaide’nin varlığının, kıtadaki çatışmaların ve huzursuzluğun istihdam edilmesi aracılığıyla Afrika’daki Müslüman unsurlar arasında aşırılıkçılığı yayma sürecinin bir parçası olduğunu söyledi. Ayrıca 11 Eylül’de yaşananların Faslı Selefi örgütler arasında niteliksel bir sapmaya sebep olduğu değerlendirmesinde bulundu.
Radikalizm radikalizmi doğurdu
Fas'ta bulunan Abdulmelik es-Sadi Üniversitesi'nde din felsefesi alanında görevli öğretim üyesi olan Dr. Ahmed Buud, söz konusu saldırıların İslam’a etkilerini ‘savunmacı bir pozisyon belirleme, suçlamaları def etmeye çalışma ve İslamofobi gibi terörizmi körükleyen İslam karşıtı afetlerin ortaya çıkması’ olarak özetliyor.
Hiç kimsenin 11 Eylül saldırılarının gerek Batı’daki Müslümanlar gerekse de İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini inkâr edemeyeceğini belirten olan Dr. Ahmed Buud, önemli gördüğü birkaç noktayı şöyle dile getiriyor:
“Öncelikle bu olayların İslam’ı temsil etmediğinin bilinmesi gerekiyor. Bunlar Kur'an naslarının ve Hz. Peygamber'in sünnetinin aşırı bir yorumudur. Bu tür radikal eylemler her ne kadar daha öncede meydana gelmiş olsa da, hiçbirinin etkisi 11 Eylül saldırılarında olduğu kadar büyük olmadı.  Ayrıca, bu olayların ABD’nin Müslüman dünyasına karşı güttüğü politikaya cevap olarak geldiğini unutmamalıyız. Öyle ki, aşırılıkçılık aşırılıkçılıkla karşılandı. Bu olayların ardından bir dizi İslami örgütün ve kuruluşun, gerek ülke içerisinden gerekse de dışarıdan gelen “radikal” suçlamasını def etmek için literatürlerini gözden geçirmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.”
Peygamber’e hakaret
Bu saldırının sebep olduğu bir diğer olgu olarak İslomofobi’ye dikkat çeken Dr. Ahmed Buud, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu olaylardan sonra İslamofobik bir söylem işitmeye başladık. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) kadın ve çocukların katili olan eli kanlı biri olarak lanse edildi. Bununla birlikte İslam dininin öldürme ve terör dini olduğu söylendi. Bu tür konuşmalar sadece Batı’da değil, Doğu medyasında da yer almaya başladı. Bundan dolayı insanlar gerek İslami olan gerekse de İslam’la herhangi bir şekilde ilgisi bulunan her şeyden nefret eder oldular. Batı’daki Müslümanlara yönelik uygulanan birtakım kısıtlamalara tanık olduk.”
Şubat 2002’de Amerikan Değerler Enstitüsü tarafından yayınlanan ve 60 ABD’li aydının hazırladığı “Hangi temelde savaşıyoruz?” bildirisini buna örnek olarak gösterebiliriz. Söz konusu entelektüeller, bu bildirileriyle, ABD’nin bazı Müslüman ülkelere karşı açtığı savaşı haklı çıkarmaya çalıştılar. Suudi entelektüeller daha sonra buna cevap olarak, “Hangi temelde bir arada yaşıyoruz” başlığıyla bir bildiri yayınladılar.
İslam kendini savunma pozisyonuna çekildi
Dr. Buud, saldırılar sonrasında genel bir savunmacı tutumun hâkim olduğunu kaydettiği açıklamalarına şöyle devam etti:

“Batı'da İslam'ı terörizm lekesinden temizlemeye çalışan birtakım düşünürler çıktı ve İslam'ın hoşgörü ve barış dini olduğunu vurguladılar. Burada İngiliz dinler tarihçisi Karen Armstrong'un, "Hz.Muhammed Bir Batılının Gözünden Son Peygamber'in Hayatı" ve ABD’li Carl Ernst'in “Hz. Muhammed'in Yolunda” isimli kitaplarını zikredebiliriz. Müslümanlar ve Müslümanlara sempati duyan kimseler, İslam’ın ölçülerinin açıklanması gibi temel bir mesele üzerinde kafa yordular, fakat savunmacı bir mantık ile… Bu aşamada ilk olarak, söz konusu suçlamalarla uğraşmak yerine İslam’ın ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve diğer birtakım alanlar bakımından sunmuş olduğu alternatifler konuşuldu.”
İslam içerisindeki iç savaş
Arap dünyasındaki siyasetçilere göre 11 Eylül saldırılarının ve sonrasında yaşananların verdiği en büyük zarar, İslam içerisinde bir iç savaşın ilk kıvılcımlarını çakması ve Arap dünyasındaki mezhepsel ve dini bölünmelerin derinleşmesi oldu.
Ülkesini Kudüs'ün koruyucusu olarak kabul ederek bu mefhumu siyasi ve dini tutumuna taşıyan Ürdün Kralı Abdullah bin el-Hüseyin, tüm dünya ülkelerinin ılımlılıkla aşırılıkçılık arasında yaşanan bir savaşa tanık olduğunu dile getirerek, “Bugün İslam içerisinde de bir iç savaş var.  Ne yazık ki, biz Araplar ve Müslümanlar henüz bu durumun ciddiyetinin farkına varmadık” ifadelerini kullanmıştı.
Bununla birlikte 2014 yılında AFP’nin yayınladığı olduğu bir haberde Kral Hüseyin’in şu sözleri yer alıyordu:
“Bu aşırılıkçı tutum İslam’la sınırlı değil. Bilakis İsrail siyasi arenasında da bunun karşılığı var. İslami aşırılıkçılığın karşılığı olarak Siyonist bir radikal tutum var. Aşırılıkçılıkla mücadele etmek isteyen tüm bölgesel ve uluslararası tarafların meselenin sadece İslami radikalizm ile ilgili olan boyutunu görmemesi lazım. Bilakis tüm taraflarda aşırılıkçılığın mevcut olduğunun itiraf edilmesi gerekiyor.”
Ürdün Kralı, Arap Baharı'ndan önce bile ‘Şii Hilali’ adını verdiği tehlikeye ve ‘İran'ın Şam ve Sana’da alınan kararlar üzerindeki hâkimiyetine’ ilişkin uyarılarda bulunmasıyla biliniyor. Bunun bölge ülkeleri içinde mezhepsel gerginliği kışkırtmak için bir tehdit olduğunu dile getiren Kral Hüseyin, söz konusu tehdidin Sünni ayağını el-Kaide’nin, Şii ayağını ise Hizbullah’ın oluşturduğunu belirtmişti.
TERÖRLE SAVAŞARAK GEÇEN 18 YILIN ARDINDAN ABD VE ORTADOĞU
11 EYLÜL SALDIRILARIN YIL DÖNÜMÜNDE ABD'NİN KABİL BÜYÜKELÇİLİĞİ'NDE PATLAMA
USAME BİN LADİN, 11 EYLÜL SALDIRILANDI NEDEN SUUDİ ARABİSTANLILARI TERCİH ETTİ?



Amerikan ordusu için üretilen mermiler, Meksika’daki kartellerin eline geçiyor

Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
TT

Amerikan ordusu için üretilen mermiler, Meksika’daki kartellerin eline geçiyor

Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)

Meksika'da kartellerin kullandığı mermilerin neredeyse yarısının, ABD ordusuna mühimmat üreten fabrikada yapıldığı tespit edildi.

Meksika Savunma Bakanı General Ricardo Trevilla Trejo, salı günkü açıklamasında, 2012'den bu yana yaklaşık 137 bin adet .50 kalibrelik merminin ele geçirildiğini söyledi. 

Uyuşturucu çeteleri tarafından kullanılan bu mermilerin yüzde 47'sinin, ABD'nin Missouri eyaletinde yer alan Lake City Ordu Mühimmat Fabrikası'nda üretildiğini bildirdi.

New York Times'ın haberine göre sözkonusu tesis, Amerikan ordusunda kullanılan tüfekler için mermi üreten en büyük fabrika.

Ayrıca General Trejo, Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'un göreve başladığı Ekim 2024'ten bu yana polislerin ülkede ele geçirdiği 18 bin ateşli silahtan yaklaşık yüzde 80'inin de ABD menşeli olduğunu söyledi. 

Baskınlarda el konan silahlar arasında .50 kalibrelik Barrett tüfekleri, el bombası fırlatıcıları, roketatarlar ve çeşitli kalibredeki makineli tüfekler var.

Meksika'da silah ruhsatları sıkı denetimlere tabi. Silahlar yasal olarak yalnızca Meksika ordusunun işlettiği iki mağazadan satın alınabiliyor. Belirli kalibre ve özelliklere sahip tabancalar ise sadece ordu ve kolluk kuvvetleri tarafından kullanılabiliyor.

Bu önlemlere rağmen Meksika hükümetinin verilerine göre her yıl 200 bin ila 500 bin adet ateşli silah, ABD'den ülkeye kaçak olarak sokuluyor. 

ABD Yüksek Mahkemesi, Meksika hükümetinin Amerikan silah üreticilerine karşı açtığı davayı geçen yıl oybirliğiyle reddetmişti. Kararda, üreticilerin bağımsız perakendecilerin yasadışı satışlarını durdurmamalarının yardım ve yataklık koşullarını karşılamadığı bildirilmişti. 

Diğer yandan mahkemenin açıklamasında, Meksika devletinin şikayetinde savunduğu gibi "silah satışlarının gerçekleştiğine ve üreticilerin bunun farkında olduğuna dair hiçbir şüphe yok" denmişti. 

Meksika hükümeti, Arizona'daki mahkemeye ABD'li 5 silah şirketi hakkında 2022'de bir dava daha açmıştı. Hukuki süreç devam ediyor. 

Cenevre merkezli sivil toplum kuruluşu Uluslararası Organize Suçla Mücadele Küresel Girişimi (GI-TOC) Direktörü Cecilia Farfan Mendez, şunları söylüyor:  

İronik olan, Meksika ve ABD hükümetlerinin aynı şeyi istemesi: Kartellerin yol açtığı ölümleri azaltmak. Ancak suç örgütleri bu kalibredeki tabancalara kolayca erişebildiği sürece ABD, sanki bu şiddetin ortaya çıkmasını destekliyormuş gibi görünüyor.

 Independent Türkçe, New York Times, BBC


İsrail’de Hamas istihbaratı skandalı: Netanyahu hiçbir şey yapmadı

Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
TT

İsrail’de Hamas istihbaratı skandalı: Netanyahu hiçbir şey yapmadı

Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)

İsrail istihbaratı, Hamas'ın büyük bir saldırı düzenleyeceğine dair bilgileri Başbakan Binyamin Netanyahu'ya 2018'de doğrudan iletmiş.

İsrailli medya kuruluşları Ynet ve Yedioth Ahronoth'un aktardığına göre Hamas, 2018-2022'de İsrail'in güneyindeki askeri üsler ve sivil yerleşimlere karşı koordineli bir saldırı planlamış. 

İstihbarat yetkililerinin "Eriha Duvarı" adını verdiği kapsamlı harekat planının, Hamas'ın 7 Ekim 2023'te düzenlediği Aksa Tufanı saldırısını özetler nitelikte olduğu aktarılıyor. 

New York Times, "Eriha Duvarı" kod adlı 40 sayfalık belgenin, İsrailli yetkililerle paylaşıldığını 2023'teki haberinde bildirmişti. Askeri ve istihbarat yetkililerinin, 2022'de haberdar olduğu planı "hayal ürünü" diye niteleyip gerçekleşmesini çok zor bularak dikkate almadığı öne sürülmüştü. 

Ancak İsrail medyasındaki yeni haberlerde, Başbakan Netanyahu'nun 2018'de planla ilgili birden fazla kez doğrudan bilgilendirildiği ortaya kondu. 

Adlarının paylaşılmaması koşuluyla konuşan yetkililer, "Hamas'ın askeri kanadı, topraklarımızın derinliklerine yönelik geniş çaplı bir saldırı için güç mü topluyor?" alt başlıklı istihbarat raporunun, doğrudan Netanyahu'nun masasına bırakıldığını söylüyor. 

Diğer yandan İsrail Başbakanlık Ofisi, ordunun 7 Ekim'deki başarısızlığına ilişkin devam eden soruşturmada, Hamas'ın saldırı planladığına dair önceden bilgi sahibi olunmadığını iddia etmişti. Ofisin, İsrail Kamu Denetçisi Matanyahu Englman'a gönderdiği açıklamada, "Eriha Duvarı" belgesinin Netanyahu'ya hiç sunulmadığı öne sürülmüştü. 

İsrail İstihbarat Kolordusu'na bağlı Birim 8200'den bazı analistlerin de Hamas'ın saldırı hazırlıklarına dair bilgileri 2018'de orduyla paylaştığı 2023'te ortaya çıkmıştı.  

Kaynaklar, bu planların iç güvenlik teşkilatı Şin Bet tarafından incelendikten sonra doğrudan Netanyahu'ya iletildiğini de savunuyor. 

2022 ve 2023'te "Eriha Duvarı" dosyasının yeni istihbarat bilgileriyle güncellendiği fakat bunların doğrudan Netanyahu'ya ulaşmadığı belirtiliyor. İsrail ordusu ve istihbarat kurumları, Gazze Savaşı'nın fitilini ateşleyen 7 Ekim saldırılarına tüm uyarılara rağmen hazırlıksız yakalandığı gerekçesiyle eleştirilmişti.

Başbakan Netanyahu'ya sunulan istihbaratlarla ilgili bilgi sahibi kaynaklardan biri şunları söylüyor: 

Ordu komutanları parçaları birleştirmekte başarısız olsa bile başbakanın görevi, Hamas'ın hedefleri hakkında yanıt talep etmektir. Netanyahu ise hiçbir şey yapmadı.

Independent Türkçe, Haaretz, Times of Israel, Ynet 


Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
TT

Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile gerçekleştirdiği görüşmede nihai bir anlaşmaya varılmadığını, ancak İran’la müzakerelerin sürdürülmesi konusunda ısrarcı olduğunu belirtti.

Trump, Beyaz Saray’da üç saati aşk süren görüşmeyi “son derece verimli” olarak nitelendirerek, ABD ile İsrail arasındaki mükemmel ilişkilerin devam ettiğini vurguladı.

Toplantıda, İran’la yeni bir nükleer anlaşmaya varma ihtimali ele alındı. Trump, müzakerelerin başarıya ulaşmasının tercih ettiği seçenek olduğunu ve bu tutumunu Netanyahu’ya ilettiğini söyledi. Anlaşma sağlanamaması halinde ise “işlerin nereye varacağını göreceğiz” dedi. Trump, İran’ın geçmişte bir anlaşmayı reddettiğini ve bunun “gece yarısı çekici” olarak nitelendirdiği bir darbeyle sonuçlandığını hatırlatarak, Tahran’ın bu kez “daha rasyonel ve sorumlu” davranmasını umduğunu ifade etti.

cd
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resmi internet sitesinde yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir fotoğraf.

Trump ayrıca Gazze ve genel olarak bölgede “büyük ilerleme” kaydedildiğini savunarak, “Ortadoğu’da barışın fiilen hüküm sürdüğünü” dile getirdi.

Görüşmeye ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth ile özel temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı.

Netanyahu’nun Washington ziyareti, İsrail basını tarafından İran’a karşı stratejik koordinasyon açısından kritik olarak değerlendirildi. Görüşmelerde İran’ın nükleer programının geleceği ve diplomatik sürecin başarısızlığa uğraması halinde İsrail’in askeri hareket serbestisine ilişkin güvenceler öne çıktı.

Netanyahu’nun, müzakerelerin yalnızca nükleer programla sınırlı kalmaması; İran’ın balistik füze programı ve bölgedeki vekil güçlere verdiği desteğin de kapsama alınması için Trump yönetimine baskı yaptığı aktarıldı. ABD’nin diplomatik sürece şans tanıma konusundaki ısrarına karşın Netanyahu’nun, olası bir anlaşma durumunda dahi İsrail’in İran’a karşı “hareket özgürlüğünü” koruması gerektiğini savunduğu belirtildi.

ghyju
Tahran’da devrimin 47. yıl dönümü kutlamaları kapsamında sergilenen bir füzenin yanında konuşan iki din adamı (New York Times)

Görüşmede Gazze dosyası da ele alındı. Taraflar, İsrail’in resmen katıldığı “Barış Konseyi” çerçevesinde Gazze’nin yeniden imarına yönelik planın ikinci aşamasındaki ilerlemeyi değerlendirdi.

Beyaz Saray yetkilileri, görüşmenin Trump ile Netanyahu arasında yakın bir uyum sergilediğini ve İran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi konusunda ortak vizyon bulunduğunu belirtti. Ancak analistler, iki liderin önceliklerinde farklılıklar olabileceğine dikkat çekti. Trump’ın siyasi kazanım olarak sunabileceği hızlı bir diplomatik anlaşmaya eğilimli olduğu; Netanyahu’nun ise İran’a kısmi tavizler içeren bir mutabakata karşı daha katı şartlar talep ettiği ve askeri seçeneğin masada kalmasında ısrar ettiği ifade edildi.

Netanyahu, görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan ayrıldı. Sabah saatlerinde Dışişleri Bakanı Rubio ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile Blair House’ta bir araya gelen Netanyahu, ayrıca Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve Jared Kushner ile de temaslarda bulundu. İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Leiter, görüşmelerde “önemli jeostratejik gelişmelerin” ele alındığını açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, söz konusu temasların siyasi ve güvenlik koordinasyonu çerçevesinde gerçekleştirildiğini bildirdi.

Trump, salı günü yaptığı açıklamada anlaşma sağlanmaması halinde İran’a karşı sert adımlar atılabileceğini söylemişti. Axios’a konuşan Trump, Tahran’ın “bir anlaşma yapmak için güçlü istek duyduğunu” savunarak, İran’ın nükleer silah ya da füze sahibi olmasına izin verilmeyeceğini ifade etti. İsrail’in müzakere sürecini sekteye uğratacak adımlar atmasını istemediğini de sözlerine ekledi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de anlaşma sağlanamaması halinde “başka bir seçeneğin” masada olduğunu belirterek, Trump’ın tüm seçenekleri açık tuttuğunu söyledi. Vance, Washington’un önceliğinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olduğunu, rejim değişikliğinin ise İran halkının vereceği bir karar olduğunu kaydetti.

New York Times, ABD’nin İran’la yürüttüğü dolaylı müzakerelerde ilerleme sağlanmasının zor olduğuna işaret ederken; İsrail’in taleplerinin Washington’da yankı bulduğunu, ancak Tahran’ın balistik füze programı ve bölgesel vekil unsurlar konusunu müzakere kapsamına almaya yanaşmadığını yazdı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı analize göre ABD yönetiminin İran’a baskıyı artırmak amacıyla İran petrolü taşıyan tankerlerin müsaderesini değerlendiriyor. Ancak böyle bir adımın Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini tehdit edebileceği ve küresel enerji piyasalarında dalgalanmaya yol açabileceği uyarıları yapılıyor.

Gazete, ABD Hazine Bakanlığı’nın bu yıl 20’den fazla İran petrol tankerine yaptırım uyguladığını ve Beyaz Saray’ın olası müsadereler için hukuki zemin hazırlığı yaptığını aktardı. ABD’li bir yetkili, Trump’ın diplomatik yolu tercih ettiğini ancak görüşmelerin çökmesi halinde alternatif seçeneklerin hazır tutulduğunu söyledi.

ABD Ulaştırma Bakanlığı ise Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’nde ticari gemilere yönelik potansiyel tehditlere karşı uyarıda bulundu.