ABD savaşından 18 yıl sonra 'El Kaide'

ABD, 11 Eylül saldırısından sonra 50'den fazla ülkeyi içeren uluslararası bir koalisyonun bir parçası olarak Afganistan'daki Taliban ve El Kaide savaşçılarını yok etmek için bir savaş başlattı (AFP)
ABD, 11 Eylül saldırısından sonra 50'den fazla ülkeyi içeren uluslararası bir koalisyonun bir parçası olarak Afganistan'daki Taliban ve El Kaide savaşçılarını yok etmek için bir savaş başlattı (AFP)
TT

ABD savaşından 18 yıl sonra 'El Kaide'

ABD, 11 Eylül saldırısından sonra 50'den fazla ülkeyi içeren uluslararası bir koalisyonun bir parçası olarak Afganistan'daki Taliban ve El Kaide savaşçılarını yok etmek için bir savaş başlattı (AFP)
ABD, 11 Eylül saldırısından sonra 50'den fazla ülkeyi içeren uluslararası bir koalisyonun bir parçası olarak Afganistan'daki Taliban ve El Kaide savaşçılarını yok etmek için bir savaş başlattı (AFP)

Dr. Hasan Ebu Talib
Washington ve New York’ta ABD politika ve ekonomisinin simgelerine zarar veren 11 Eylül 2001 saldırılarının yıldönümü ile birlikte olayın ülke ve uluslararası toplumdaki sonuçları ile ilgili çok sayıda analiz yapıldı. ABD’nin bu saldırılarla özellikle de El Kaide ve o dönemde Afganistan’ı yöneten, başta Usame bin Ladin olmak üzere örgüt liderlerine sığınak temin eden Taliban ile nasıl başa çıktığını ele alan kitap, analiz ve belgeseller yayınlandı.
Bu çalışmaların birçoğunda ilk kıvılcımı 7 Ekim 2001’de çıkan ABD savaşının El Kaide, ideolojik fikirleri, örgütsel yapısı ve sonraki hareketleri üzerindeki etkisi hakkındaki asıl sorunun cevabı ya yok ya da çok az değiniliyor.
George W. Bush yönetimi tarafından saldırıdan yaklaşık bir ay sonra ortaya atılan, savaş ve intikamı halkı gösteren yeni slogan saldırıları gölgede bırakmıştı. Bu savaş,  terör, örgütler, El Kaide’yi barındırıp sığınak sağlayan, onları finanse eden, herhangi bir kolaylık sağlayan, örgütün varlığını sürdürmesi, gizlenmesi ve terörist faaliyetlerine devam etmesine olanak veren herkese karşı açılmıştı.
Savaşa rağmen El Kaide hala aktif
ABD hazinesine 500 milyar dolardan fazla bir tutara mal olan ve binlerce kişinin zarar gördüğü savaşın üzerinden geçen 18 yılın ardından bugün, yalnızca ulaşılan başarıları değil, aynı zamanda başarılamayan ve fiyasko ile sonuçlananlar ve bunların tüm bulguların hala hayatta olduğuna işaret ettiği El Kaide’nin akıbeti ile ilişkisi hakkında sorular sormak meşru görünüyor. El Kaide bugün zayıflamış olsa da dünyanın bir çok yerinden terör saldırıları gerçekleştirebilecek güce sahip.
Sınırları aşan, kendinde bir ülkeden diğerine taşınma herhangi bir ülkeye yerleşme hakkını kendinde gören, devletleri tarafından terkedilmiş veya güvenlikleri sağlanamamış, El Kaide üyeleri arasında kendi hallerine bırakılmış bir grup insan için basit bir yönetim sistemi oluşturan örgütlerden birinin akıbeti hakkında konuşmak birbiri ile entegre üç boyutlu bir araştırma yapılmasını gerektirir.
Öncelikle örgütsel yapı ve düzenli, daha güçlü ve daha donanımlı bir askeri güç ile çatışmaya girdiğindeki dayanıklılığı araştırılmalı. Örgütün başlıca liderleri ve simge isimlerinin akıbeti buna bağlıdır.
İkinci olarak, örgütün inşa edildiği ideoloji, entelektüel ve dini vizyona bakılmalıdır. Bu da örgütün kararlılık göstermesi veya gerilemesi açısından önem taşıyor.
Üçüncü olarak ise örgütteki küçülme, körelme veya dikey ve yatay genişleme, yayılması incelenmeli. Bu da hezimete uğrama halinde yaşanan küçülme, askeri saldırılarla başa çıkma ardından, yerel, bölgesel veya küresel olarak yayılma ve genişlemenin gözlenmesi bakımından önemli.
Bu üç boyut birlikte ele alındığında, ABD’nin Taliban hükümetine karşı şiddetli bir savaş açmasının ardından El Kaide’nin akıbeti hakkında daha objektif bir vizyona sahip olunabilir. Taliban, ABD’nin sivil ve askeri tesis ve çıkarlarına saldırıda bulunan, çok dayıda ABD’linin ölümüne neden olan Bin Ladin’in yargılanmak üzere Bush yönetimine teslim etmeyi kabul etmemişti. Taliban o dönemde bu tavrını, Bin Ladin ve arkadaşlarının şeriata göre sığınmacı konumunda olduğu ve buna göre korunmalarının gerekli olduğunu söyleyerek haklı göstermeye çalışmıştı. Ayrıca Taliban’a göre ABD El Kaide ve Bin Ladin’in 11 Eylül saldırıları ile bağlantılı olduğunu ispatlayan herhangi bir kesin delil sunulmamıştı. İleri sürülen bu iki sebep, gerek hükümet gerekse de siyasi bir hareket olarak Taliban ve El Kaide arasındaki ilişkinin ideolojik açıdan ne denli derin ve bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Taliban, bu ideolojiye tamamı bir tarafa bir kısmına dahi itiraz etmeksizin doğruluk ve meşruiyetinden zerrece şüphe etmeden inanıyor.
Tam bir hezimet değil, geçici felç
Her durumda savaş kızıştı ve El Kaide, Tora Bora dağlık bölgesindeki sığınağının tam göbeğinde vuruldu. Çok sayıda kurban verdi. Bunun üzerine liderlerin birçoğu ve simge isimler bir süreliğine ortadan kayboldu. Taliban ve El Kaide’ye ait web siteler erişime kapatıldı. Bu web siteler her iki oluşumun da dünya çapındaki üyeleri ve sempatizanları ile iletişim kurmalarına olanak sağlıyordu. El Kaide’nin fiili olarak felç geçirdiğinden bahsedilmeye başlandı. Ancak tam bir hezimete uğramadı. Bu, Bush yönetiminin Afganistan’da daha uzun süre kalmasını, ayrıca toplumsal ve politik değerler sisteminde köklü bir değişikliği yapmak siyasi sistemini yeniden inşa etmeyi gerekli gösteren yasal ve uluslararası bir çerçeve oluşturmasına neden oldu. Bu yasal ve uluslararası çerçeve, El Kaide’nin yeniden ortaya çıkması ve genel olarak ABD ve Batı çıkarlarını tehdit etmesini engellemeye çalışıyordu. Burada büyük bir ironi gizli.
Şu an ise Afganistan'daki Birleşmiş Milletler Yardım Misyonu’nun (UNAMA) raporuna göre ABD, Afganistan’ın yaklaşık olarak yarısını ve nüfusun neredeyse yüzde 35’ini özellikle de kırsal alanlarda yaşayanları egemenliği altında bulunduran Taliban’la bir barış anlaşması imzalamaya çalışıyor. Bu durum bize ABD’nin Taliban’a açtığı savaşın ana  hedeflerinden biri olan hareketi ortadan kaldırıp yeniden siyasi hayata dönüşünü engellemenin gerçekleştirilemediğini gösteriyor. Taliban’la ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı gibi bölgede istihbarat görevleri için asgari sayıda ABD askeri kalmasını sağlayabilmek ve hükümete katıldıkları takdirde El Kaide, DEAŞ veya ABD çıkarlarını tehdit eden herhangi bir tarafa destek verilmemesi için müzakereler devam ettiği sürece, Washington’un askeri çatışma stratejisinin kısmen de olsa başarısızlığa uğradığını gösteren pratik bir sonuçla karşı karşıyayız. Taliban’ın El Kaide’ye destek sağlamaması üzerine odaklanıldığı göz önüne alındığında, geçtiğimiz 18 yıl boyunca sarf edilen çabalara rağmen El Kaide’nin hala tehdit oluşturduğu sonucuna varıyoruz.
ABD Dışişleri Bakanlığı Terörle Mücadele Dairesi Koordinatörü Nathan A. Sales de 2 Ağustos’ta yaptığı ve Bloomberg tarafından yayınlanan bir değerlendirmede, “Terörist El Kaide örgütü, daha önce olduğu gibi ABD için bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. ABD tüm dikkatini Irak ve Suriye’de faaliyet gösteren DEAŞ’ın ortadan kaldırılmasına verdiği sıralarda El Kaide, kendini yeniden inşa etti. Ülke yönetimi, aralarında eş- Şebab hareketinin saldırılar gerçekleştirdiği Somali de dahil olmak üzere El Kaide’nin dünya çapındaki faaliyetlerini yakından takip ediyor” ifadelerini kullanmıştı.
ABD’nin, El Kaide’nin tehdit oluşturduğu konusundaki itirafı 2001 yılının Eylül ayında olduğu gibi örgütün doğrudan bir doğrudan bir tehlike oluşturduğu anlamına gelmiyor. ABD’nin dünya genelindeki çıkarları ve Ortadoğu’dakiler başta olmak üzere çok sayıda büyük müttefikini tehdit ediyor. Maruz kaldığı tüm saldırılara ve başta kurucusu olan ve simgesi haline gelen Usame bin Ladin olmak üzere çok sayıda lider ve elemanının ölümüne rağmen El Kaide, hala birçok Arap ve Müslüman ülkesinde cazibesini devam ettiren bir ideolojiye sahip bir örgüt olarak varlığını sürdürüyor.  Usame bin Ladin, 2010 yılının Mayıs ayında, Pakistan’ın Abbottabad şehrindeki sığınağında özel bir ABD birimi tarafından öldürülmüştü.
Yönetim yapısının değişimi
Bir örgüt olarak varlığını sürdürüyor olmak, 2001 öncesinde sahip olduğu merkezi yönetim yapısının devam etmesini zorunlu kılmıyor. ABD’nin askeri operasyonu başlamadan önce örgütün ana özelliğini oluşturan merkezi yapıda büyük bir dönüşüm gözlemliyoruz. Örgütün kurucu lideri ve sembolü Usame bin Ladin’in ölümü ve ardından yerine geçen Eymen ez-Zevahiri döneminde de Adem-i merkeziyetçiliğe geçiş yapıldığını söyleyebiliriz.
Bin Ladin’in öldürüldüğü gün sığınağında bulunan, ilerleyen zaman içerisinde basına sızdırılan ve ABD işgalini takip eden dönemde yayılım ve El Kaide liderlerinin dağılımının yapıldığı belgelere göre örgüt liderleri iki gruba ayrıldı. Bunlardan ilki, Pakistan’da bulunan örgüt lideri Usame bin Ladin ve yardımcısı Eymen ez- Zevahiri’ye tabi oldu. Seyf el-Adil, Ebu Hafs el-Mortitani, Süleyman Ebu Gays, Ebu Yahya el-Libi, El Kaide’nin Irak’taki lideri Ebu Musab ez- Zerkavi ve Yemen’deki lideri Nasır el-Vuheyşi gibi çok sayıda önemli lideri kapsayan ikinci grup ise sınırı aşarak İran’a geçti.
El Kaide örgütünün ‘Hukuk Komitesi Lideri’ olarak görev yapan ve uzun bir süre Usame bin Ladin’in yakınında çalışan Mahfuz Veled el-Valid isimli bir lider ile yapılan röportajda, yayılımın yeni gerçeklikle yüzleşmenin bir gereği olduğunu söylüyor. Artık örgütün bir zamanlar olduğu gibi bir kurucusu, finansörü ya da yönetimi yok. Coğrafi olarak yayılmış durumda. Örgütün bir kolunun bulunmadığı bölge neredeyse kalmadı. Güvenlik kovuşturmaları ve yaşadığı zor durumlar içeresinde art arda gerçekleştirilen saldırılar sonucunda merkezi olarak zayıf düştü. Merkezi güçteki bu eksilmeyi dallanıp budaklanarak giderdi. Bu kollarını Arabistan Yarımadası, Kuzey Afrika (Mağrib) ve daha sonraki süreçte gelişerek Suriye ve Irak’ta oluşturduğu DEAŞ örgütü ile Mezopotamya’ya uzattı. Dalları son zamanlarda Afrika’daki Nijerya ve Somali’de olduğu gibi Güneydoğu Asya’ya da uzandı. Bu yayılım örgüt fikirleri ve faaliyetlerinin gelişimine neden oldu.
Ancak örgüt liderine biat en güçlü bağ olarak kaldı. Biat, geniş anlamda komutan tarafından verilen emir ve direktiflere tam sadakat, bağlılık ve uyumluluktur. Dar anlamda ise her kol içerisindeki lider tarafından verilen direktiflere bağlı olmaktır. İhtiyarlar heyeti tarafından hazırlanan ve örgütün benimsediği şer’i tanımlamalara, özellikle de muafiyet ve bağlılık ilkesine göre biat bir anlamda da örgütün bütün fikirlerine en önemlisi de ‘Kafirlerle, kıyamet gününe kadar mücadele etme, DEAŞ devleti için çalışma, toplumun Müslümanlaştırılması için gayretle çalışmaya’ bağlılık sözü vermektir. Bu tanımlamalara göre Müslüman olan herkese bağlılık gösterilmeli ancak Müslüman olmayan herkesten de uzak durulmalı.
Yayılım sorunları ve merkezi yönetimin zayıflığı
Birden fazla ülkeye uzanan bu kollar, bu ideolojik vizyon kapsamda faaliyet gösteriyor. Ancak uygulamada her bir kolun yerel gerçekliğe uygun olarak içtihatta bulunma hakkına sahip. Kollar içerisinde farklı içtihatlarda bulunulması nedeniyle özellikle de hayatta iken Ebu Musab ez-Zerkavi’nin yönetiminde bulunan Şam ve Mezopotamya ülkelerindekiler başta olmak üzere, örgütün faaliyet gösterdiği bölgelerdeki sakinlere muamele konusunda farklı ve zorlu tavırlar sergilendi.
Farklılık Şiiler, Hristiyanlar ve Yezidiler gibi Sünnilerden farklı inanç ve mezhep benimseyen bölgelerde daha yoğun şekilde gözlendi. Bunlar daha sonraki süreçte, Irak ve Şam’daki El Kaide örgütünün deri değiştirerek Zerkavi’nin ardından başa gelen Ebubekir el-Bağdadi liderliğinde DEAŞ ismiyle tanınacak olan örgüte dönüşmesine neden olacak olan fikri ayrılıklardı.
Zerkavi, Bin Ladin ve Zevahiri arasında öne çıkan fikir ayrılıkları, Şii halk ve kanaat önderlerine nasıl davranılacağı, bölgeye yerleşip entegre olması DEAŞ örgütünü kurması ve cihada öncelik verilmesi konusundaydı.
El Kaide örgütü kollarına Müslümanlara ve Irak’taki Şiilere saldırmama çağrısında bulunurken Zerkavi, bunların kafir olduğunu iddia ederek saldırılarda bulundu. Bin Ladin’e göre öncelik, Müslüman ülkelerinden çıkmaları için en büyük düşman olan ABD ve Batı ile savaşmaktı. Zerkavi ve daha sonraki DEAŞ’a göre öncelik, kendi yorumlarına göre kafir olarak nitelenen yerel yöneticileri ortadan kaldırmaktı.
Zerkavi’ye göre düşmanlarla mücadele ertelenebilir. DEAŞ, El Kaide’nin yaptığı gibi destekçi toplamakla ilgilenmeyerek cebren itaat etmeye zorladı. DEAŞ, herhangi bir meşru denetim olmaksızın halkı zelil edip korkutmaya dayanan mutlak şiddet odaklı ‘vahşi yönetim stratejisi’ olarak isimlendirilen yöntemi benimsedi. Halkı terörize etmek için yalnızca örgüt ve ilkelerini ihlal etmek yeterliydi.
Bin Ladin’in sığınağında ele geçirilen belgelere göre El Kaide, bir hilafet devleti inşa etmenin mevcut koşullarda mümkün olmadığını düşünüyor. Bu, El Kaide ve ideolojisi topluma hakim olana kadar ertelenen bir durumdu. Daha sonra DEAŞ’ın "Hilafet Devleti"nin kurulduğunu ilan etti. Zerkavi, ardından da Bağdadi önceliklerini bölgeye yerleşmek ve halkı örgütün tüm talimatlarına uymaya zorlamak olarak belirledi.  DEAŞ’ın talimatları toplum kuralları olarak dayatıldı. Bu büyük anlaşmazlıklar sonucunda, iki örgüt arasındaki ilişkiler bir çatışmaya dönüştü. El Kaide, DEAŞ ve liderlerini Hariciler olarak niteliyordu. DEAŞ ise El Kaide ve liderleri arasında kafirler bulunduğunu bu nedenle onlara uyulamayacağını düşünüyordu. Afganistan’daki gelişmeler ışında ABD ile bir barış anlaşması imzalandığı takdirde, ülkedeki El Kaide üyeleri ve 43 vilayetten 24’ünde faaliyet gösteren DEAŞ’a biat edenler arasında şiddetli bir savaşa yaşanması bekleniyor.
Coğrafi yayılma ve adem-i merkeziyetçi yönetim aşamasında DEAŞ ve El Kaide arasındaki ideolojik ve örgütsel çatışma El Kaide’nin karşılaştığı ve karşılaşmakta olduğu en büyük sorunlardan birini oluşturuyor. Finans kaynaklarının kuruması, örgüt kollarının yerel hükümetler tarafından baskı altına alınması, ABD’nin uluslararası terörle mücadele kampanyasının devam ediyor olması El Kaide’nin karşısına çıkan diğer sorunlardan bazıları. ABD gerçekleştirdiği operasyonlarda özellikle Yemen, Somali ve El Kaide örgütleri üzerine odaklanıyor. Pakistan ve İran ile ilişkileri yönetmekte El Kaide’nin karşısına çıkan sorunlardan. Her iki ülke de 2001 yılından sonra örgütün önemli isim ve liderlerine sığınak ve barınak sağladı. ABD'nin baskısı ile Pakistan örgüte desteği resmen kesti. Ancak bazıları Pakistan ile Afganistan arasındaki sınırda yaşayan Peştun kabileleriyle olan eski bağlarından faydalandı. Bazı örgüt üyeleri ise Pakistan’ın coğrafi koşullarından yararlanarak ülkeyi gizlenmek için kullandı. İran’ın ise uzun zamandır El Kaide liderleri ve ailelerine ev sahipliği yaptığı kanıtlandı. Bazılarının Pakistan ve Irak’a gitmelerine olanak sağladı. Bunlar arasında DEAŞ’ın manevi babası Zerkavi de bulunuyordu.
El Kaide, örgütün simge isim ve liderlerinden birçoğu ölmesine, bazılarının Guantanamo Kampı’nda ABD’nin elinde mahkum olmasına ve 18 yıl boyunca askeri, politik ve ekonomik baskı rağmen fikirler, coğrafi olarak uzanan kolları ile varlığını sürdürdü. ABD ve Batı istihbarat değerlendirmeleri, tehdit teşkil etmeye devam ettiğini gösteriyor.
Öncekine göre daha az da olsa dini, siyasi ve fikri bir güvenlik sorunu oluşturuyor. Küresel ve yerel olarak mücadele için yeni bir strateji gerektiriyor. Bu da bir bütün olarak uluslararası sisteme bir meydan okumadır.



Türkiye, İran'a üç tır dolusu insani yardım gönderdi

Tahran'da bir konut binasına düzenlenen hava saldırısının ardından enkaz arasında tahrip olmuş bir araç (Reuters)
Tahran'da bir konut binasına düzenlenen hava saldırısının ardından enkaz arasında tahrip olmuş bir araç (Reuters)
TT

Türkiye, İran'a üç tır dolusu insani yardım gönderdi

Tahran'da bir konut binasına düzenlenen hava saldırısının ardından enkaz arasında tahrip olmuş bir araç (Reuters)
Tahran'da bir konut binasına düzenlenen hava saldırısının ardından enkaz arasında tahrip olmuş bir araç (Reuters)

Türkiye Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, insani yardım malzemeleriyle dolu üç tırın dün Türkiye üzerinden İran'a gireceğini duyurdu.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Bakan, “X” platformunda şunları yazdı: “Tıbbi malzeme ve ekipman yüklü tırlarımız komşumuz İran'a doğru yola çıktı” diyerek, Türkiye’nin “ezilenlerin yaralarını sarmak” arzusunu vurguladı. Sağlık Bakanlığı sözcüsü AFP'ye yaptığı açıklamada, üç tırın Türkiye-İran sınırını yerel saatle 14:30'da geçmesinin planlandığını belirtti.

Bakanlık, Washington ve Tahran arasındaki ateşkes göz önüne alındığında, önümüzdeki günlerde İran'a başka yardım tırlarının gönderilip gönderilmeyeceği konusunda açıklama yapmadı.


İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde bir askerin öldüğünü duyurdu

Güney Lübnan'dan İsrail'e doğru giden zırhlı bir aracın içindeki İsrail askeri (Reuters)
Güney Lübnan'dan İsrail'e doğru giden zırhlı bir aracın içindeki İsrail askeri (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde bir askerin öldüğünü duyurdu

Güney Lübnan'dan İsrail'e doğru giden zırhlı bir aracın içindeki İsrail askeri (Reuters)
Güney Lübnan'dan İsrail'e doğru giden zırhlı bir aracın içindeki İsrail askeri (Reuters)

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, bir önceki gün Güney Lübnan'da bir askerinin öldüğünü ve kara operasyonlarının başlangıcından bu yana bölgedeki ölü sayısının 12'ye yükseldiğini duyurdu.

Ordu, Güney Lübnan'daki çatışmalarda öldürülen askerin Golani Tugayı'ndan 30 yaşındaki Başçavuş Tofel Yosef Lifshitz olduğunu açıkladı. Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre aynı olayda 5 askerin de yaralandığı bildirildi.

İsrail güçleri, Hizbullah'ın 2 Mart'ta İran ile yaşanan çatışmaya dahil olması ve İsrail'e roket fırlatmasıyla birlikte Lübnan'da Hizbullah ile çatışıyor.

İsrail, ABD ve İran arasında varılan ateşkes anlaşmasının ardından Hizbullah'ın kuzey İsrail ve Lübnan'daki İsrail güçlerine yönelik saldırılarını durdurmasına rağmen, dün Lübnan'a geçen ay çatışmanın başlamasından sonra en yoğun hava saldırılarını gerçekleştirdi.

İsrail ordusu, savaşın en büyük koordineli saldırısını gerçekleştirdiğini iddia ederken, Beyrut'ta bir dizi güçlü patlama meydana geldi ve gökyüzüne duman bulutları yükseldi. Açıklamada, Beyrut, Bekaa Vadisi ve Güney Lübnan'da 100'den fazla Hizbullah komuta merkezi ve askeri tesisinin hedef alındığı belirtildi.

Lübnan Sivil Savunması, İsrail saldırılarında Lübnan genelinde ölü sayısının 254'e yükseldiğini açıkladı.


Bilinen en eski ahtapotun aslında ahtapot olmadığı tespit edildi

Pohlsepia mazonensis aslında bugün okyanuslarda yaşayan kabuklu canlılar olan notilusların akrabasıymış (Reading Üniversitesi)
Pohlsepia mazonensis aslında bugün okyanuslarda yaşayan kabuklu canlılar olan notilusların akrabasıymış (Reading Üniversitesi)
TT

Bilinen en eski ahtapotun aslında ahtapot olmadığı tespit edildi

Pohlsepia mazonensis aslında bugün okyanuslarda yaşayan kabuklu canlılar olan notilusların akrabasıymış (Reading Üniversitesi)
Pohlsepia mazonensis aslında bugün okyanuslarda yaşayan kabuklu canlılar olan notilusların akrabasıymış (Reading Üniversitesi)

Dünyanın en eski ahtapotu kabul edilen 300 milyon yıllık fosilin aslında ahtapot olmadığı ortaya çıktı.

ABD'nin Illinois eyaletindeki Mazon Creek fosil yatağında 2000'de yapılan çalışmalarda yumuşak çamurda korunmuş bir fosil keşfedilmişti.

8 kol ve bacağı, iki gözü ve mürekkep kesesi olduğu anlaşılan fosilleşmiş canlının ahtapotların atası olduğu öne sürülmüştü. 300 milyon yıllık örnek, bu canlıların sanılandan 150 milyon yıl önce ortaya çıktığına işaret ediyordu.

Pohlsepia mazonensis adı verilen bu tür, bilinen en eski ahtapot unvanıyla Guinness Rekorlar Kitabı'na da girmişti.

Ancak Birleşik Krallık'taki Reading Üniversitesi'nden Thomas Clements ve ekibi, yeni görüntüleme tekniklerini kullanarak bu türün aslında ahtapot değil, bugünkü notilusların eski bir akrabası olduğunu tespit etti.

Bilim insanları hayvanın fosilleşmeden önceki birkaç haftada çürüdüğünü ve bu nedenle yanlış tanımlandığını düşünüyor.

Fosilin kötü bir şekilde korunması, 26 yıl önce onu inceleyen araştırmacıların çalışmasını kısıtlamıştı.

Ancak fosilleri parçalamadan içlerini görmeyi sağlayan yeni teknolojiler Pohlsepia mazonensis'in sırlarını açığa çıkardı.

Güneşten daha parlak ışık demetleri kullanan modern bir teknik olan senkrotron görüntülemeden yararlanan ekip, hepsi yan yana dizilmiş 11 küçük diş benzeri yapıyla karşılaştı. Bilim insanları bunun, dişçiklerle kaplı dil benzeri organı ifade eden radula olduğunu düşünüyor.

Öte yandan ahtapotların radulasında genellikle bir sırada 7-9 dişçik bulunurken, notilusların yakın akrabası nautiloidlerde 13 adet oluyor.

Araştırmacılar ellerindeki örneği, bölgede daha önce bulunan nautiloid türü Paleocadmus pohli'yle karşılaştırınca iki canlının radulasının birbirine benzediğini gördü.

Ekip ayrıca mürekkep kesesinin de gerçekten mürekkep kesesi olduğuna dair yeterince kanıt bulamadı. 

Bulguları hakemli dergi Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences'ta bugün (8 Nisan) yayımlanan çalışmaya göre Pohlsepia mazonensis aslında ayrı bir ahtapot türü değildi.

Clements "Dünyanın en ünlü ahtapot fosilinin aslında hiç de ahtapot olmadığı ortaya çıktı" diyerek ekliyor: 

Haftalarca çürüdükten sonra gömülen ve daha sonra kayada korunan bir notilus akrabasıymış ve bu çürüme nedeniyle bu kadar inandırıcı bir şekilde ahtapota benzemiş.

Bulgular ahtapotların tarihini 150 milyon yıl kısaltırken, nautiloidlerin de sanılandan 220 milyon yıl daha eski olduğunu gösteriyor. Yani ahtapotlar Jura döneminde, sanılandan çok daha sonra ortaya çıkmış.

Clements "Şimdiye kadar bulunan, nautiloidlere ait en eski yumuşak doku kanıtına ve ahtapotların ilk ne zaman ortaya çıktığına dair çok daha net bir tabloya sahibiz" ifadelerini kullanıyor:

Bazen tartışmalı fosilleri yeni tekniklerle tekrar incelemek, gerçekten heyecan verici keşiflere yol açan küçük ipuçlarını ortaya çıkarıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, BBC, Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences