Türkiye'nin Kürt dosyası: Tarihin düğümü ve paranoya

​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
TT

Türkiye'nin Kürt dosyası: Tarihin düğümü ve paranoya

​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Kürtler üzerindeki himayesini kaldırmasının ardından Suriyeli Kürtlerin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dolayısıyla maruz kaldıkları durumlar, Kürtlerin tarihi açısından bakıldığında yeni bir şey değil. Kürtler, kendilerini her yönden etkileyen ihanetler ile dolu bir tarihe sahip. Suriye'de, ‘Arap sloganları’ atan Baas rejiminin kurbanı oldular.
Hafız Esed ise PKK'yı, komşu ülkelere ve uluslararası muhaliflerine şantaj yapmak amacıyla bir fırsat olarak gördü. Türkiye tarafından savaşla tehdit edilmesinin ardından Abdullah Öcalan'ın kaderi, İmralı Adası’nda dışarıdan izole edilmiş bir halde hapsedilmesiyle neticelendi. Irak'taki Kürtlerin durumu ise çocuklarına karşı kimyasal silah kullanmakta utanç duymayan Saddam Hüseyin'in ellerinde daha iyi değildi. 
Kürtler, kendilerini devlet sahibi olmaktan mahrum bırakan tarihi bir adaletsizlikle karşı karşıya kaldılar. Hayallerini gerçekleştirme şansı bulmayı umarak uzun zamandan bu yana anlaşmaya çalıştıkları rejimler tarafından uygulanan zulümlere maruz kaldılar. Ancak sırtlarından bıçaklanmaları gecikmedi. Çoğu zaman yanlış hesapların ve bahislerin kurbanları oldular.
DEAŞ’a karşı yapılan bölgesel savaşta, kuzey Suriye’de nüfusun çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu şehirlerin kurtarılmasında ön safta yer alan Kürt kuvvetleri, terör örgütünün ana kalelerinden biri olarak kabul edilen Rakka gibi Arap şehirlerinin kurtarılmasına da yardımcı oldular. Irak'ın kuzeyinde, Ninova eyaletindeki Şengal (Sincar) bölgesinde DEAŞ’lıların ellerine düşen Yezidileri kurtardılar. Görevlerini tamamlamaların ardından artık bu çabalarının meyvesini alacakları zaman geldiğinde, daima kaderlerine hâkim olan zayıflar ve güçlüler denklemiyle bir kez daha karşı karşıya kaldıklarını gördüler. Halihazırda Suriye'nin kuzeyinde meçhul bir geleceğe doğru sürükleniyorlar.
Bu sayfada, Erdoğan’ın terörle mücadele bahanesi altında yürüttüğü kampanya kapsamında Suriye’deki ve Türkiye'deki Kürtlerin durumuna ışık tutmaya çalıştık.
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Birinci Dünya Savaşı'nın nihayetlenmesinin ardından yapılan Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki en büyük kaygıları, Osmanlı Devleti’nin devrilmesine yardım eden ulusal devrimlerle yeni doğan devletin daha fazla toprak kaybetmesiydi. Nitekim hilafetin zeminini oluşturan din bağının, dünyadaki Müslümanların devlete karşı ayaklanmalarının ve bağımsızlık talep etmelerinin önüne geçemediğini gördüler. Böylece Atatürk yeni Türkiye'de eski mirasın kökünü kazıyarak katı bir rejim uyguladı. Derhal halifelik kaldırıldı, Latin harfleri kabul edildi, laik bir sistem getirildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tek bir potada eritilmesi için tek dil, tek kültür, tek ırk söylemi benimsendi.
Bu milliyetçi tutum, her ne kadar Atatürk’ün arkadaşları için oldukça anlaşılır görümse de hiçbir zaman kendilerinin düşmanı olan İslamcıları veya Kürtleri ikna etmedi. Atatürk çeşitli şehirlere gerçekleştirdiği ziyaretlerde gelecek planlarından hiçbirini onlara açıklamadı ve sürekli olarak savaşa destek vermeleri çağrısında bulundu. Kürtler, hedefi halifeliğin kurtarılması olduğunu zannettikleri bu savaşa katıldılar. Dindar Kürtlerin bir kısmı, hilafet devletinin yeniden kurulacağı umuduyla bir Kürt devleti kurulmasını öngören Sevr Anlaşması’nı desteklemediler ve Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. Fakat Kürtler, kendilerini resmi dili Türkçe olan ve Türk bayrağının dalgalandığı bir ulus devlet tarafından yönetilir halde buldular. 1923’te ülkede cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından Türkiye'nin güneydoğusunda bazı Kürt isyanları vuku buldu. Fakat ordu bütün bu isyanları bastırmayı başardı. Kürtçe, yıllarca eğitimde ve hatta günlük hayatta bile yasaklı bir dil olarak kaldı. Kürt gazeteleri, şarkıları ve şiirleri yoktu. Bu, Kürtlerin büyük bir bölümünün Türk toplumu içerisinde erimesine sebep oldu. Öyle ki toplumda ön plana çıkan herhangi bir sanatçı, sporcu veya politikacının kendisinin Kürt asıllı olduğunu açıklamasını insanlar tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılanıyordu. Entegre olanlar, kendi mazilerini terk etkiler ve geleceklerini Türk toplumunda buldular. Özellikle büyük şehirlerde doğan ve yaşayan Kürtlerin çoğu Kürtçe öğrenmedi.
PKK lideri Abdullah Öcalan, Kürt kimliğinin yeninden inşa edilmesi ve Türk milliyetçiliğinden temyiz edilmesi çağrısında bulunan ilk kişi oldu. 1980 darbesi sonrasında tüm ideolojik yönelimleri bastıran devlet rejimine ve askeri vesayete karşı silahlı solcu bir hareket başlattı. Nitekim siyasi ve ideolojik hareketlerin çoğunun lideri işkence gördü ve hatta darbe sırasında hapishanede öldürüldü. Öcalan, Kürt ulusal hafızasında rejim ve askeri vesayete karşı isyanını alevlendirecek güçlü bir dayanak buldu. Askeri darbe tarafından işlenen zulümler ise hareketinin genişlemesine, fikirlerinin hızla yayılmasına ve destek verenlerin sayısının artmasına katkıda bulundu.
PKK, Suriye, İran, Batı ülkeleri ve Rusya gibi bir dizi bölgesel ve uluslararası devletten destek gördü. Öyle ki o zaman ki Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ülkenin güneydoğusundaki özerklik taleplerini kabul etmeyi ciddi olarak düşündü. Bazıları Özal'ın bu yaklaşımının bedelini hayatıyla ödediğini ifade ediyorlar. Nitekim kendisini Öcalan ile dolaylı olarak temaslarda bulunduktan sonra gizemli bir şekilde öldü. Öte yandan bölgesel müdahaleler, Türkiye'nin Kürdistan ile siyasi çözümlere ulaşmasını engelledi.
Kürt hareketi, ABD’nin Abdullah Öcalan’ı kaçırmasından ve 1999’da Türkiye’ye iade etmesinden sonra önemli ölçüde geri çekildi. Ancak o sırada Türkiye’ye egemen olan milliyetçi hareket, bu ihtilafı sona erdirecek siyasi bir çözüm sağlayabilecek bu büyük askeri zaferin yarattığı fırsatı görmezden geldi. Ülke AK Parti’nin 2013 yılında cezaevinde olan Abdullah Öcalan ile barış görüşmelerine başlamasına kadar bekledi. Ancak bu görüşmeler, o sıra başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın iç siyasi çıkarları ve başta İran olmak üzere bölgesel müdahalelerinin yeniden ortaya çıkması dolayısıyla başarısız oldu. Türkiye, her ne kadar son 10 yıl içinde ABD'nin desteğiyle PKK'ya karşı ciddi bir askeri zafer kazanmış olsa da, Suriye'de yaşanan karışıklık, Kürt militanların kuzey Irak'taki Kandil Dağları'ndan veya güneydoğudaki dağlardan daha güvenli bir yer bulmalarını sağladı. 
Türkiye, Kürt meselesini çözmeksizin gerek bölgesel planda gerekse de uluslararası arenada etkili olma hayalini gerçekleştiremeyeceğin farkında. Kürt meselesini çözmeyi başarmış ve Kürtleri yanına almış olsaydı, şu anda Suriye'nin kuzeyini ve kuzey Irak'ı kontrol altına alacak ve İran’a da baskı yapacaktı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı besleyen ve Türklerin duygularına hakim olan milliyetçi hareket bunu engelliyor. Çünkü milliyetçi harekete göre Kürtleri müttefik hale getirmenin bedeli, özerklik taleplerinin ve geleceğin Türkiye Cumhuriyeti'nin üçte birini kapsayacak bağımsız bir devlet talebinin önünü açmak olur.
Bugün Türkiye'deki Kürtler iki ana akıma bölünmüş durumdalar. İlki, Irak’taki Kürtlerin kazandıklarına benzer şekilde PKK’nın özerklik talebini destekliyor. Mevcut durumu kabul eden ikinci akım ise Türk ulus-devleti sınırları dahilinde kültürel reformlar talep eden dini bir harekettir. Özerklik fikri burada anlamsız hale geliyor. Buna karşılık ilk akım, ülke topraklarında Türklerle egemenliğin paylaşılmasında ısrar ediyor, Kürt kimliğinin varlığının anayasada resmi olarak tanınmasını talep ediyor, Kürtçe’nin resmi bir dil olmasını ve ülkenin güneydoğusunda özerk bir yönetimin kurulmasını istiyor.
1999'dan beri Türkiye stratejik bir kavşakta bulunuyor. Batı, Türkiye'nin güçlü bir bölgesel devlet haline gelmesi için Kürtlerle bir anlaşmaya varması ve silahlı örgütleri müttefiki haline getirmesi çağrısında bulunuyor. Ülke içerisindeki milliyetçi güruh, bunu reddediyor ve Türk ulus devletinin devamında ısrar ediyor.
Öte yandan ülke içerisindeki Kürtler ikiye bölünmüş durumdalar. Özerkliğe ve silahlı eyleme sadık olan Kürt partileri, Türkiye'de Kürtlerin oylarının ancak yarısını alabiliyor. Buna karşılık diğerleri, bazı dini endişeler nedeniyle iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi başta olmak üzere Türklere oy vermekte ısrar ediyor. Türkiye içinde yaşana bu bölünme, kaçınılmaz olarak Ankara'nın gerek Suriye’deki ve gerekse de bölgesel Kürt hareketleriyle olan ilişkisine yansıyor.
Türkiye, “ulusal devrimler ve bölünme çağrıları” düğümünü kırabilseydi ve genel olarak Kürtlerle bir ittifak kurmayı başarabilseydi, Suriye'nin kuzeyinde doğal olarak genişleyebilecekti ve Washington'dan daha büyük bir müttefik olacaktı. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkarı, kendisine oy veren milliyetçi harekete bağlı olduğu sürece, Türkiye genelinde ve özellikle Suriye’deki tüm Kürt faaliyetleri, mevcut siyasi rejim için bir tehdit oluşturacak. Suriye Kürtlerine egemen olan siyasi akım, PKK ve Öcalan'ın ideolojisini ve sloganlarını benimsiyor.



BM dışındaki dünya sahnesinde oynanan büyük oyun

Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)
Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)
TT

BM dışındaki dünya sahnesinde oynanan büyük oyun

Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)
Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)

Refik Huri

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in ziyareti, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu’nun üzerine çevrilen spot ışıklarını adeta gölgede bıraktı. Esasen New York’taki bu uluslararası sonbahar sezonu geleneksel olarak iki farklı sahneye ev sahipliği yapar: Biri, dünya sorunları üzerinde son derece kısıtlı bir etkiye sahip olan o en yüksek kürsüden nutukların atıldığı sahne; diğeri ise pratik çıkarların belirlendiği, yetkililer arasındaki kapalı kapılar ardındaki diplomasi trafiği. BM’nin efsanevi Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld’ün şu sözü, aslında oturumların çoğunu özetler nitelikte: “BM’nin amacı insanlığı cennete götürmek değil, cehennemden kurtarmaktır.”

Ancak BM’nin en çok çuvalladığı alan tam da bu görev oldu. Dünya bugün savaşların, krizlerin ve çatışmaların cehenneminde boğulurken BM Güvenlik Konseyi insanlığı kurtarmakta aciz kalıyor. Peki neden? Çünkü asıl sorun, veto yetkisine sahip büyük güçlerin anlaşmazlığında ve ardından yine onların anlaşmasında yatıyor. Anlaşamadıklarında hiçbir sorunu çözecek karar çıkaramıyorlar; anlaştıklarında ise İkinci Dünya Savaşı’nın galip müttefiklerince kendi hegemonyalarına hizmet etmek üzere kurulan BM Güvenlik Konseyi ve diğer BM organlarının yapısında gerekli reformların yapılmasına geçit vermiyorlar. 1945’ten bu yana dünya o kadar değişti ki... Fakat büyük güçlerin bu uluslararası örgütün yönetimindeki tahakkümünden tek bir harf bile eksilmedi.

Bugün dünyada, Ian Bremmer’ın Foreign Policy’deki ifadesiyle ‘üç ayrı sistem’ hüküm sürüyor: Birincisi, hâlâ ‘ABD hegemonyası’ altındaki küresel güvenlik sistemi. İkincisi, ABD’nin yanı sıra Çin, Rusya, Avrupa Birliği (AB), Japonya ve Hindistan’ın paydaş olduğu çok kutuplu küresel ekonomik sistem. Üçüncüsü ise günlük hayatımızın neredeyse her alanına hükmeden yeni güç: küresel dijital sistem. Artık teknoloji devleri; ekonomi, güvenlik ve kültürel politikaların belirlenmesinde hükümetlerden çok daha etkili, bu şirketlerin yıldızları ise devlet liderlerinden çok daha popüler. Gelgelelim BM’deki oyunun kuralları hâlâ olduğu gibi duruyor.

Hangi kurallar mı? BM Şartı’nda yazılı olanlar değil; tam aksine o şartın dışına çıkılırken yine o şartın bu ihlallere alet edildiği kurallar... Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin Rusya-Ukrayna Savaşı’nda, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşta, Husilerin Yemen’deki meşru yönetime karşı yürüttüğü savaşta ve Suudi Arabistan’ı bombalama eylemlerinde hiçbir pratik rolü bulunmuyor. Hizbullah’ın Gazze ve İran’a destek amacıyla İsrail ile girdiği savaşın yönetiminde, bu savaşın yol açtığı İsrail işgalinde ve Lübnan yönetiminin İbrani devletiyle müzakere arayışlarında da yok. İsrail tarafından yerle bir edildikten sonra Gazze’nin geleceğinin düzenlenmesinde veya diğer birçok savaş ve çatışmada da keza öyle...

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Ukrayna’da bir çözüme ulaşmak için Rusya ile müzakereleri ABD yürütüyor. Pakistan ve Katar, ABD ile İran arasındaki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde arabuluculuk yapıyor. ABD, BM Güvenlik Konseyi’ni Lübnan’ın güneyindeki UNIFIL misyonunu sonlandırmaya zorlarken, Lübnan ile İsrail arasındaki müzakerelerde hami rolünü üstleniyor. Gazze’deki çözüm süreçlerini yöneten merci BM Güvenlik Konseyi değil, Başkan Donald Trump’ın icat ettiği Barış Kurulu oluyor. Yemen’deki savaşı bitirecek bir anlaşma içinse birden fazla arabulucu mekik diplomasisi dokuyor.

Fransız Liberation gazetesinin, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Genel Kurul’daki konuşmasını ‘orman kanunları karşısında BM’nin varlığına yönelik bir savunma’ olarak nitelendirmesi son derece manidar. Keza Trump’ın, devlet başkanlarını karşılama konusundaki tüm Amerikan protokol teamüllerini çiğneyip, Beyaz Saray’daki o ihtişamlı ikinci karşılamadan önce Şi’yi bizzat havaalanında karşılamaya gitmesi de öyle... Nitekim bugün dünyadaki büyük oyun, en güçlü iki güç ve en büyük iki ekonomi arasında oynanmakta: ABD ve Çin.

İngiliz tarihçi Niall Ferguson, Grek şair Eshilos’un “Tilki çok şey bilir, fakat kirpi tek ama hayati bir şey bilir” dizesine atıfta bulunarak şöyle der: “Bugünün dünyasında iki süper güç var: ABD ve Çin. ABD tilkidir, Çin ise kirpi.” Amerikan politikası dağınık ve pek çok farklı düzlemde hareket ederken, Çin politikası her şeyi hiç değişmeyen, bütüncül ve tek bir iç vizyona bağlar.

Gerçekte ABD ile Çin arasındaki oyun oldukça karmaşıktır: Rekabetten bir parça, çatışmadan bir parça ve Trump doktrininde Stanley Hoffmann’ın deyimiyle ‘büyük güçler arasındaki o örtülü suç ortaklığından’ bir parça... Şi Cinping, iki süper güç arasında bir savaşın patlak verme ihtimalini göz ardı ediyor ve Tukidides Tuzağı’nın aşılmasından bahsediyor. Evrensel bir çatışmanın ortasındaymış gibi davranan Trump’ı ise Jessica Chen Weiss, ABD’nin düştüğü ‘Çin Tuzağı’ konusunda uyarıyor: “İçeride bir konsensüs sağlamadan, yerel hükümetlerin ve toplumların ne istediğini takdir etmeden, sırf Çin’in dünyadaki nüfuzunu kırma dürtüsüyle hareket etme tuzağı...”

Bir yanda ülkesini nereye götürdüğünü çok iyi bilen, akıl hocası Deng Şiaoping’in “Taşları hissederek nehri geç” tavsiyesini uygulayan ve artık onun ikinci öğüdü olan “Gücünü gizle, vaktini bekle” ilkesine bağlı kalmak zorunda olmadığını düşünen dingin, Makyavelist bir Çin Devlet Başkanı... Diğer yanda ise gürültücü, geveze, narsist, savaşla barışı birbirine karıştıran ve Beyaz Saray’a gelip gitmiş tüm başkanlar arasında eşi benzeri olmayan bir ABD Başkanı... İkisinin arasında ise Şi ile müttefik, Trump’a açık, Ukrayna’da uzun soluklu bir savaş yürüten ve Avrupa’daki NATO’yu tehdit eden kurnaz bir Rus: Vladimir Putin. Dünya da BM’nin sorunları ve çaresizliği de işte bu üçünün ellerine kalmış durumda.


Seçimlerden sonra İsrail ve yakın komşu ülkeler

Axel Rangel Garcia/Majalla
Axel Rangel Garcia/Majalla
TT

Seçimlerden sonra İsrail ve yakın komşu ülkeler

Axel Rangel Garcia/Majalla
Axel Rangel Garcia/Majalla

James Jeffrey

Yaklaşan İsrail seçimleri, Gazze ve Lübnan'dan Suriye, Türkiye ve İran'a kadar bölgesel çatışmalar ve gerilimlerle başa çıkmak için farklı siyasi yaklaşımların önünde yeni ufuklar açabilir. Birçok şey, bir sonraki İsrail hükümetinin bileşimine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'i çevreleyen mevcut çatışma bölgelerini kontrol altına almada ne kadar başarılı olacağına bağlı olacak. Ne var ki, 7 Ekim olayları İsrail'in güvenlik yaklaşımını derinden etkiledi. İsrail'in, koşullar ne olursa olsun ve siyasi liderliğindeki herhangi bir değişiklikten bağımsız olarak, kendini korumak için daha kararlı ve hızlı hareket etmesi bekleniyor.

İsrailli Haaretz gazetesinin 14 Eylül'de yaptığı bir anket, İsraillilerin yüzde 68'inin, 7 Ekim 2023'te Hamas tarafından gerçekleştirilen terör saldırısıyla ilgili meselelerin, 27 Ekim'de yapılması planlanan İsrail seçimlerinde merkezi bir rol oynayacağına inandığını ortaya koydu. Bu bağlamda, İsrail'in seçimlerden önce ve sonra, Gazze, Lübnan ve Suriye gibi yakın çevresi ile özellikle de Türkiye ve İran'ı kapsayan daha geniş bölgesel çevresine yönelik güvenlik politikasının iki ana faktör tarafından şekillendirilmesi bekleniyor. Bunlar, İsrail kamuoyunun 7 Ekim olaylarından çıkardığı dersler ve seçimlerden sonra iktidara gelecek olan koalisyonun niteliğidir.

Bu görüşe göre, 7 Ekim olayları, İsrail bilincinde Pearl Harbor saldırısından ve hatta 11 Eylül saldırılarından bile daha büyük bir etki bıraktı. Zira bir yandan, olaylar, bu Amerikan trajedilerindeki insani kayıpları çok aşan sayıda İsraillinin ölümüne ve rehin alınmasına neden oldu. Öte yandan, Pearl Harbor ve 11 Eylül'den farklı olarak, bizzat İsrail'in varlığı veya İran ve vekilleri çatışmaya baştan dahil olmuş olsaydı, en azından 7 Ekim’den önceki biçimiyle tehdit altında görünüyordu. Bu gerçeklik, İsrail'in çevresindeki tehditlere bakış açısını ve güvenlik politikasının formülasyonunu belirleyici bir şekilde etkiledi. Bugünkü İsrail güvenlik doktrini, askeri uzmanlar ve toplumun büyük bir kesimi arasında geniş bir mutabakatla, hiçbir koşulda risk almamak ilkesine dayanıyor. Bu görüşe göre, tehditler İsrail topraklarına ulaşmadan önce ele alınmalı ve potansiyel rakipler, İsrail'in niyetlerine ilişkin değerlendirmelerine göre değil, İsrail'e karşı beyan ettikleri pozisyonlarına ve gerçek güçlerine göre değerlendirilmelidir; zira İsrail'in onların niyetlerine ilişkin değerlendirmelerinin yanlış ve nesnel olmadığı kanıtlanmış bulunuyor. 7 Ekim olayları, bu konuda tamamen başarısız olduğunu gösterdi.

Bu durum, Gazze'de saldırgan bir nitelik kazanan ve Trump'ın arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes sonrasında bile devam eden bir İsrail askeri tırmandırmasına neden oldu. Bu tırmandırma Lübnan'a, Suriye'nin çeşitli bölgelerine de uzandı ve İran ile doğrudan bir çatışmayı da içerdi. Buna paralel olarak, İsrail, özellikle Yunanistan ve Kıbrıs ile diplomatik çabalar yürütürken, Suriye'de Türkiye'yi hedef alan askeri operasyonlar da gerçekleştirdi. Bu tür operasyonlar sağlayabilecekleri anlık askeri kazanımlar bir yana, kendisine yönelik diplomatik desteğin ciddi şekilde zedelenmesinden sonra, İsrail'in uzun vadeli güvenlik çıkarlarına önemli tehditler de oluşturuyorlar. Hiçbir ülke bu desteği süresiz olarak kaybetmeyi göze alamaz.

İsrail, 1948'den beri bölgede bu kadar izole olmamıştı; ABD'nin iki ana bölgesel ortağı olan Türkiye ve Suudi Arabistan, İsrail ile daha önce daha açık olan ilişkilerinden uzaklaşıyorlar.

csdvf
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026'daki görüşmeleri öncesinde Washington’daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisinde (AFP)

ABD içinde de, her iki siyasi partiden de figürler ve güçler mevcut İsrail hükümetinden uzaklaşmaya başladı. İsrail için en endişe verici olanı ise, bu yabancılaşmanın yavaş yavaş hükümetten İsrail'in kendisine uzanmasıdır. Trump yönetimi çeşitli alanlarda İsrail'e destek vermeye devam etse de, başkan ve yönetimindeki üst düzey yetkililer aynı zamanda İsrail'in Türkiye'ye karşı davranışları ve Gazze, Lübnan ve Suriye'deki politikaları konusunda endişelerini dile getiriyorlar. İsrail, yakın komşularıyla ve Ankara ile olan anlaşmazlığıyla (nispeten kolayca çözülebilecek bir anlaşmazlık) meşgulken, İsrail'in varlığına yönelik tek gerçek tehdidi oluşturan İran, önceliklerini yavaş yavaş yeniden düzenliyor ve bölgedeki konumunu yeniden kazanıyor.

Amerika Birleşik Devletleri içinde de, her iki siyasi partiden figürler ve güçler mevcut İsrail hükümetinden uzaklaşmaya başladı. İsrail için en endişe verici olanı ise, bu yabancılaşmanın yavaş yavaş hükümetten İsrail'in kendisine uzanmasıdır

Bir kez daha, İsrail'in davranışlarının büyük bir kısmı 7 Ekim'in yankılarıyla açıklanabilir. Fakat, İsrail'in yeni güvenlik vizyonunun dayattığı sorunları gözden geçirme veya çözme konusunda tereddütlü görünen mevcut İsrail hükümetinin yapısı ve seçimler öncesinde zayıf görünmekten kaçınma isteği, birçok gözlemciye göre, bu politikaların şu anda yeniden değerlendirilmesini zorlaştırıyor. Ancak seçimlerden sonra durum değişebilir. Seçim hesaplarının yaptığı baskıların sona ermesiyle birlikte farklı bir hükümetin kurulması olasılığı, yeni yaklaşımların ve İsrail'in güvenlik pozisyonlarının tüm yönleriyle yeniden değerlendirilmesinin yolunu açabilir.

Seçimlerin etkileri nelerdir?

İsrail'den daha karmaşık bir seçim ve parti yapısına sahip çok az demokratik ülke vardır. Bu nedenle, dış gözlemcilerin ve hatta bilgili İsraillilerin bile herhangi bir seçimin sonucunu veya yeni bir hükümet koalisyonunun oluşumunu tahmin etmesi zordur. Bununla birlikte, olası birkaç senaryo ve bunların güvenliğe olası yansımaları ve etkileri şu şekilde tartışılabilir.

gthy
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Tel Aviv'de Likud Partisi üyeleriyle birlikte katıldığı Roş Haşana kutlama etkinliğinde konuşuyor, 17 Eylül 2026 (AFP)

Seçim sonuçları, 2022 öncesinde hakim olan kırılgan koalisyonlara geri dönüşten, Başbakan Netanyahu'suz daha ılımlı bir koalisyonun kurulmasına veya Netanyahu'nun başkanlık ettiği ancak aşırı sağcı bakanların daha az temsil edildiği bir hükümete ve hatta mevcut koalisyona benzeyen bir hükümete kadar değişkenlik gösterebilir. Herhangi bir yeni hükümet, mevcut politikaları sürdürme konusunda önemli bir baskıyla karşı karşıya kalacaktır, ancak kurulmasının hemen ardından yeni bir şiddet dalgasını tetiklemesi olası değil. Öte yandan, yeni bir hükümet daha ılımlı bir yaklaşım seçebilir, ancak hükümetin bileşimini veya ülkeyi bahsettiğimiz yönlerden herhangi birine doğru itebilecek liderliğin doğasını önceden tahmin etmek zor. Mevcut koalisyonu altında bile Başbakan Netanyahu, Başkan Trump'ın 2025'te deklare ettiği Gazze'deki ateşkesi ve Başkan Biden'ın 2024'te deklare ettiği Lübnan'daki ateşkesi kabul etti. Bir sonraki herhangi bir İsrail hükümeti, daha ılımlı bir yönelime sahip bir hükümet olsa bile, daha önce de belirtildiği gibi, 7 Ekim olaylarından bu yana İsrail'de kök salmış olan yeni güvenlik perspektifi tarafından kendisini büyük ölçüde sınırlandırılmış bulacaktır.

Komşu ülkelerde seçim sonrası olası senaryolar

Birkaç nedenden dolayı, İsrail, Gazze ve Lübnan'daki ateşkesleri güçlendirebilecek veya zayıflatabilecek büyük güvenlik adımları atmayı planlamıyor gibi görünüyor; ayrıca Suriye ve Türkiye ile gerilimleri azaltmaya veya tırmandırmaya da hazır görünmüyor. Bu temkinli yaklaşım, yeni hükümetin bileşiminden bağımsız olarak, ilk aşamada muhtemelen devam edecektir. Burada en önemli soru şu: İsrail, seçimlerden sonra temel güvenlik bileşenlerini tehlikeye atmadan komşu ülkelerle olan gerilimi azaltmak için hangi adımları atabilir? Aşağıda her arena için birkaç olası senaryo bulunmaktadır.

Gazze ve Lübnan'da İsrail, askeri kazanımlarının ardından (Gazze'de neredeyse tamamlanmış, Lübnan'da sınırlı) oldukça karmaşık bir sonraki aşamayla karşı karşıya bulunuyor. Her iki durumda da, Amerika Birleşik Devletleri, yeni İsrail hükümetini, kapsamlı Amerikan katılımıyla müzakere edilen ateşkes anlaşmalarını uygulamaya koymaya zorlayacaktır. Gazze'de Hamas, en azından teorik olarak, Trump’ın barış planının ikinci aşamasını kabul etti. Plan kapsamında kurulan ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2803 sayılı kararıyla yetkilendirilen Barış Konseyi, İsrail ve Hamas'ın planı uygulamaya koymaları şartıyla, kademeli olarak polis gücünün eğitimi ve konuşlandırılması, uluslararası bir güvenlik gücü oluşturulması ve yerel bir Filistin yönetiminin kurulması üzerinde çalışmaya hazır olduğunu açıkladı. Ancak İsrailliler, Hamas'ın gerçekten silahsızlanmaya ve iktidarı bırakmaya istekli olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler taşıyor. Hamas'ın el konulacak silahlarının akıbeti ve planda belirtilen çeşitli uluslararası kuruluşların gücü etrafındaki soru işaretleri, İsrail'in herhangi bir geri çekilmenin 7 Ekim olaylarının tekrarına yol açmaması gerektiği konusundaki haklı ısrarını güçlendiriyor.

Yeni herhangi bir hükümet, mevcut politikaları sürdürme konusunda önemli bir baskı ile karşı karşıya kalacaktır, ama kurulmasının hemen ardından yeni bir şiddet dalgasını tetiklemesi olası görünmüyor

 Lübnan'da durum daha karmaşık görünüyor. Ateşkes anlaşması, İsrail ile Lübnan hükümeti arasında yapıldı, Hizbullah ile değil; Hizbullah anlaşmayı reddediyor, kendisini ondan uzak tutuyor ve silahsızlanmayı da reddediyor. İsrail, Lübnan Silahlı Kuvvetleri ile hükümetinin, İsrail güçlerinin geri çekileceği bölgelerde güvenliği sağlama gücü ve hatta niyetleri konusunda derin şüpheler besliyor; bu da tüm anlaşmanın temelini oluşturuyor.

Esed sonrası dönemde yeni Suriye hükümetine gelince, öncelikle, Türkiye'nin orada bir üs kurma planlarına ilişkin bilgilere dayanarak İsrail'in Türkiye sınırına yakın bir Suriye askeri üssünü hedef alan gerilimi tırmandırıcı saldırısından, ikinci olarak da Ürdün'ün ev sahipliğinde ve ABD'nin arabuluculuğunda Suriye ile İsrail arasında gerilimi azaltmayı amaçlayan görüşmelerden sonra, yeni hükümetle durum daha istikrarlı hale geldi. İki taraf arasındaki güvensizlik devam etse de, İsrail ile gerilimi azaltmak, birçok cephede önemli zorluklarla karşı karşıya olan Suriyelilerin çıkarınadır. Ayrıca, teorik olarak iki ülkenin diğerininkiyle çatışan temel güvenlik çıkarları yok. Bu, seçimlerden sonra 1974’te imzalanan anlaşmaya geri dönülmesini ve İsrail güçlerinin Esed'in devrilmesinden sonra ele geçirdikleri bölgelerden çekilmesini teorik olarak mümkün kılıyor.

cds
Gazze Şeridi sınırında konuşlandırılmış İsrail tankları ve birlikleri, 10 Haziran 2026 (AFP)

Bununla birlikte, İsrail'in ele almayı gerekli gördüğü ciddi güvenlik endişeleri var. Bunlar arasında, İsrail'deki birçok Dürzi ile aile bağları bulunan Suriye’deki Dürzilerin geleceği, İran ile bağlantılı herhangi bir acil gelişmeye karşı Suriye hava sahasında operasyonel hareket özgürlüğünün korunması ve daha geniş güvenlik hedeflerinin yerine getirilmesi yer alıyor. Genel olarak, İsrail, köklü bir İslamcı arka plana bağlılıkları göz önüne alındığında, Şara ve Nusra Cephesi'ndeki eski müttefikleriyle ilişkilerinin şeklini belirlemekte hâlâ zorlanıyor. Daha sonra ele alacağımız gibi, Türkiye ile olan daha geniş çaplı gerilimler, Şam ve Ankara arasındaki yakın ilişki göz önüne alındığında, İsrail'in kendini güvende hissetmesini zorlaştırdığı için endişelerini daha da artırıyor. Buna mukabil, bir zamanlar bölgede İran'ın en güçlü müttefiki olan Esed'in devrilmesi, İsrail’in güvenlik perspektifine göre olumlu bir gelişmedir.

Kısacası, herhangi bir İsrail hükümeti, Suriye sahnesinde öngörülemeyen gelişmeler olmadığı sürece, mevcut sakinliği korumaya çalışacaktır. Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri, komşu ülkelerle olan sorunlarını ele almaya daha istekli bir İsrail hükümeti üzerinde güçlü bir baskı uygulamak zorunda kalacak ve bu da potansiyel olarak 1974 Anlaşması'na benzer bir anlaşmaya dönüşün yolunu açacaktır. İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesi, iki ülke arasında tam bir uzlaşmanın sağlanmasının önündeki en önemli engellerden biri olmaya devam edecektir.

İran ve Türkiye

İran şüphesiz en büyük tehdidi oluştursa da, en azından yakın gelecekte, İsrail'in bölgede karşı karşıya kaldığı iki yakından ilişkili zorluğa kıyasla yönetilmesi en kolay zorluk olabilir. 2026 başlarında İran'ı hedef alan ortak İsrail-Amerikan saldırılarının ardından, Amerika Birleşik Devletleri artık İran ile olan çatışmada birincil aktör haline geldi. Washington İran'ı çevreleme çabalarına devam ettiği sürece, İsrail'in Amerikan pozisyonuyla çelişen bir politika benimsemesi olası değil. İsrailliler bazı Amerikan kararlarını ne kadar sorgulasalar da, ABD desteği olmadan İran ile kolayca başa çıkılamayacağının farkındalar.

Öte yandan Türkiye, İsrail'in yakın çevresindeki en karmaşık zorluk olabilir. Olumlu yönden bakıldığında, şu anda iki ülke arasında gerilimi azaltmak için acil müdahale gerektirecek doğrudan bir askeri çatışma bulunmuyor. Ancak, böyle bir çatışmanın olmaması, daha büyük sorunların ele alınmasını zorlaştırabilir; zira her iki tarafın da çıkarlarına hizmet eden çatışmasızlık ve ateşkes mekanizmalarının uygulanmasında ortak deneyim kazanmak, güven inşa etmeye ve iletişim kanallarını güçlendirmeye katkıda bulunabilir; bu iki unsur da her iki ülkenin şu anda eksikliğini çok hissettiği unsurlardır.

ascfver
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2025, Ankara (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'ın aksine, Türkiye ve İsrail temelde statüko güçleridir; her ikisi de mevcut bölgesel düzeni yeniden şekillendirmeye çalışmaz, ancak her ikisi de nüfuz alanlarını ve doğrudan çıkarlarını şiddetle savunur. Her ikisi de mevcut bölgesel düzenle etkileşim halindedir ve Washington ile olan yakın ilişkilerine öncelik verir. Bununla birlikte, aralarındaki gerilim farklı bir gerçeklikten kaynaklanıyor: İran, geçici de olsa, zayıflamış ve baskı altında bir güç haline gelirken, Türkiye ve İsrail bölgedeki en etkili ve askeri açıdan en başarılı iki güç olarak öne çıkmıştır. Bu gerçeklik, güvenlik çıkarlarında temel bir çatışma olmamasına rağmen, aralarında yapısal bir gerilim yaratıyor. Yıllardır, mevcut iki lider arasındaki kişisel düşmanlık da bu gerilimleri körükledi. Erdoğan'ın, Türk halkının büyük bir kesimiyle birlikte Filistinlilere verdiği destek ve Gazze'deki İsrail operasyonlarına yönelik eleştirileri, bu gerilimleri daha da büyüttü.

Esed rejimi bir zamanlar iki ülke arasında askeri ve coğrafi bir bariyer görevi görmüştü, ancak bu bariyer artık ortadan kalktı ve hem Türkiye hem de İsrail, farklı yollarla Şam'daki nüfuzlarını ve etkilerini genişletmeye çalışıyor. Bölgesel istikrarın temel taşları olan bu iki güç arasında açık bir çatışmanın neden olabileceği sonuçların büyüklüğü göz önüne alındığında, aralarındaki ilişkilerde gerilimi azaltmak Washington'un önemli ölçüde çıkarınadır. İki ülkeden birinde iktidar yapısında yaşanacak bir değişiklik, mevcut anlaşmazlıkların şiddetini hafifletmeye yardımcı olabilir; ancak her iki tarafta da, tüm taraflarca akıllıca yönetilmediği takdirde çatışmaya yol açabilecek derin köklü kanaatler bulunmaktadır.


Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı

Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı
TT

Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı

Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı

Birleşik Krallık’ta ABD güçleri tarafından kullanılan bir hava üssünün yakınındaki evler polis tarafından boşaltılırken, patlayıcılarla ilgili suçlara karıştıkları şüphesiyle çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre Gloucestershire Polisi, İngiltere’nin batısındaki Fairford bölgesinin yakınlarında bulunan Wilford bölgesinde ‘çok sayıda mülkün’ tahliye edildiğini açıkladı. Söz konusu bölge, İran’la savaş sırasında ABD güçleri tarafından kullanılan İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) ait Fairford Üssü’nün yakınında bulunuyor.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), temmuz ayında söz konusu saldırılarda kullanılan herhangi bir üssün meşru hedef olacağı uyarısında bulunmuştu.

Polis, çok sayıda kişinin ‘Patlayıcılar Yasası kapsamında suç işledikleri şüphesiyle’ gözaltına alındığını belirtirken, mühimmat ve patlayıcılarla mücadele konusunda uzmanlaşmış ordu ekiplerinin bölgede bulunan bazı araçları incelediğini bildirdi.

Birleşik Krallık hükümeti, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda gemilere saldırmak için kullandığı füze mevzilerine yönelik saldırılar düzenlemesi amacıyla ABD’ye RAF’a ait Fairford Üssü’nü kullanma izni vermişti.

scrgtyu
ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Fairford Üssü yakınlarında bir yolu kapatan polis memuru (Reuters)

Reuters’a konuşan bir görgü tanığı, silahlı polisin üssün ana girişine giden yolu kapattığını söyledi. Üssün yakınındaki Fairford köyünde polis, ambulans ve itfaiye araçlarının da aralarında bulunduğu yaklaşık 30 acil durum aracı konuşlandırıldı.

ABD Hava Kuvvetleri Sözcüsü, birliklerin korunmasına ilişkin özel tedbirlerin açıklanmayacağını belirtti. Sözcü, “501. Muharebe Destek Kanadı ile Birleşik Krallık’ta konuşlu diğer kanatlarımız teyakkuz halinde. ABD’li askerler, sivil personel, yükleniciler ve ailelerinin güvenliğini sağlamak için uygun tedbirleri alacaklar” dedi.

Sözcü, “Tesislerimizi, personelimizi ve ailelerini korumak amacıyla uyguladığımız veya değiştirdiğimiz tedbirleri belirleyen çeşitli unsurları sürekli olarak değerlendiriyoruz” ifadesini kullandı.

Birleşik Krallık, DMO’nun ABD bombardıman uçaklarının Fairford Üssü’nden havalanmasına izin verilmesi konusunda uyarıda bulunmasının ardından temmuz ayında silahlı kuvvetlerinin ülkeyi herhangi bir saldırıya karşı korumaya hazır olduğunu açıklamıştı.

İngiliz bakanlar ayrıca, hükümetin olası sabotaj ve siber saldırılara ilişkin endişelerinin arttığı bir dönemde kritik altyapı işletmecilerini Rusya’nın oluşturduğu tehdit konusunda bilgilendirdi. Rusya ise Batılı ülkelere yönelik hibrit ya da çok yönlü saldırılar düzenlediği yönündeki suçlamaları reddediyor.