Sovyetler Birliği'ne karşı kurulan NATO'nun hedefi Çin https://turkish.aawsat.com/home/article/2020711/sovyetler-birli%C4%9Fine-kar%C5%9F%C4%B1-kurulan-natonun-hedefi-%C3%A7in
Sovyetler Birliği'ne karşı kurulan NATO'nun hedefi Çin
Londra/Şarku’l Avsat
TT
TT
Sovyetler Birliği'ne karşı kurulan NATO'nun hedefi Çin
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği'ne karşı kurulan NATO’nun, 70. yıldönümündeki zirvesinde yapılan açıklamada, yükselen askeri gücü göz önüne alındığında Çin’in, “ortak eylem gerektiren bir tehdit unsuru” olduğuna dikkat çekildi.
NATO tarafından yapılan açıklamanın tam metni, Londra’nın ev sahipliği yaptığı bugünkü görüşmenin sonunda yayınlanacak. Açıklamada, “Çin'in artan etkisinin ve uluslararası politikasının hem fırsat hem de tehdit olduğunu kabul ediyoruz. Bir müttefik olarak, bu durumu ortaklaşa ele almalıyız” ifadeleri yer aldı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Avrupa’yı ve ABD’yi vurabilecek füzeler dâhil, Çin’in gelişen askeri yeteneklerine değindi ve NATO’nun bu konuyu ortaklaşa ele alması gerektiğini belirtti. Stoltenberg, “Çin’in yükselişinin tüm müttefik ülkeler üzerinde güvenlik etkileri yarattığını şimdi anladık. Çin, dünyanın ikinci en büyük savunma bütçesine sahip bir ülke ve son zamanlarda tüm Avrupa'ya ve ABD'ye ulaşabilecek uzun menzilli füzeler dâhil olmak üzere birçok yeni ve modern silahların tanıtımını yaptı. Üzerinde ciddi tartışmaların yaşandığı Güney Çin Denizi, Pekin ve Washington arasında gergin bir nokta haline gelmiştir. ABD, Çin’i korkutma politikası izlemekle suçluyor” dedi. Yeni kutup: Çin ve NATO
Pekin, bölgede çok sayıda askeri tesis kurarak, Güney Çin Denizi’ndeki ihtilaflı adaların kara sularında birçok yabancı bayraklı gemiye tacizde bulundu. Çin ihtilaflı bölgedeki denize araştırma gemileri gönderdi. NATO’nun savunma görevi Avrupa ve Kuzey Amerika’yla sınırlı, ancak Stoltenberg, Çin'in etkisinin NATO’nun kıyılarına ulaşmaya başladığını söyledi. Stoltenberg, “Mesele, NATO’yu Güney Çin Denizi’ne taşımakla ilgili değil. Fakat Çin’in Kuzey Kutbu’nda ve Afrika’da NATO’ya yaklaştığı göz önünde bulundurulmalı. Avrupa'daki altyapımıza ve siber alanlarda büyük yatırımlar yapıyor. NATO’nun yeni yaklaşımı yeni bir düşman yaratmak üzerine değil, ancak Çin’in oluşturduğu tehditleri dengeli bir şekilde analiz etmek, anlamak ve yanıtlamak gerekiyor” dedi. Huawei endişesi
Açıklamada, NATO ülkelerinin (29 ülke) beşinci nesil standart mobil ağı, potansiyel bir sorun alanı olarak kabul ettiğine dikkat çekildi. Çinli Huawei şirketi, beşinci nesil mobil ağında öncü olarak kabul ediliyor. NATO'nun açıklamasında, "Güvenli ve dirençli sistemlere güvence verme gereğini kabul ediyoruz" ifadeleri yer aldı. ABD’nin tüm adımlarına rağmen İngiltere ve Almanya gibi ülkeler, defalarca Washington’un Huawei eleştirisine katılmadıklarını belirtti. ABD, Huawei ürünlerini kullanarak güvenli ağların kurulamayacağına inanıyor. Washington ayrıca, bazı durumlarda şirketin, kullanıcılarının bilgilerini Pekin hükümetine iletebileceğini iddia ediyor. Alman hükümetinin taleplerine binaen Kuzey Atlantik Konseyi’nin (NATO) nihai ifadesinde NATO ortakları arasındaki siyasi koordinasyonun güçlendirilmesi gerektiğine vurgu yapıldı. Ancak NATO üyeleri bir çalışma grubunun belirlenmesi konusunda anlaşamadılar. Açıklamada, yalnızca Genel Sekreterden “ilerici refleks süreci” ile ilgili bir teklif sunması istendi. Macron’un açıklamaları ve etkisi
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, NATO’nun reformu için bir komite kurulmasını önerdi. Bu adım iki hafta önce Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO hakkında tartışmalara neden olan açıklamasının ardından atıldı. Macron, ABD ve Türkiye gibi NATO üyesi ülkelerin siyasi güvenlik boyutunda tek taraflı adımlar atmasını eleştirmiş ve NATO’nun "beyin ölümünün" gerçekleştiğini söylemişti.
Macron, NATO eleştirisini yineledi ve Türkiye'ye Suriye'nin kuzeyindeki Kürtlere karşı askeri operasyon gerçekleştirdiği için eleştiriler yöneltti. Macron, Salı günü Londra'da yaptığı açıklamada, NATO’nun "beyin ölümünün" gerçekleştiğini belirttiği daha önceki sözlerine atıfta bulunarak, “Sözlerim tepkilere neden oldu ama sözlerimin arkasındayım” dedi. NATO için Rusya
NATO’dan yapılan açıklamada, Rusya ile ilgili olarak, önceki açıklamalarda olduğu gibi, Rusya’nın agresif operasyonlarının Avrupa-Atlantik güvenliği için tehdit oluşturduğu belirtildi ancak Moskova ile diyaloğa açık olunduğu ifade edildi. Stoltenberg, NATO’nun Rusya’yı düşman olarak görmediğini, ancak Polonya’ya veya Baltık devletlerine karşı başlatabileceği her türlü saldırıya cevap verileceğini söyledi. Genel Sekreter Stoltenberg, “Biz Rusya'ya (düşman olarak) bakmayız. Ama Ukrayna'da yaşananların tekrarlanma ihtimalinin olmadığından emin olmalıyız. Ya da Rusya’nın diğer NATO üyesi komşu ülkelere silahlı saldırıda bulunma ihtimalinin olmadığından emin olmalıyız” dedi. Türkiye’nin tutumu
Türkiye, Batılı güçlerin, Ankara’nın terör örgütü olarak gördüğü Kürt birliklerini terör örgütü olarak ilan etmesine dek NATO’nun Baltık ülkeleri ve Polonya’nın olası bir Rus saldırısına karşı korunması için hazırladığı savunma planını bloke etmekle tehdit etti. Bir Polonya gazetesine konuşan ve Polonya ile Baltık ülkelerindeki NATO varlığını doğrulayan Stoltenberg, “Rusya’ya güçlü bir mesaj gönderiyoruz; Polonya’ya veya Baltık devletlerinden herhangi birine saldırı olursa NATO topyekûn cevap verecek” dedi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Trump ile ortak düzenlediği bir basın toplantısı sırasında Rusya ile saflıktan uzak stratejik bir diyalog kurulması çağrısında bulundu. Macron, "Çatışmaları azaltmak için, Rusya ile aptallıktan uzak bir diyalog başlatmalıyız. Rusya ve Ukrayna arasındaki ihtilafların çözümü konusunda bu diyaloğun ön koşulu olarak önceden bir soruşturma yapılmalı” dedi. 9 Aralık'ta Rus ve Ukrayna liderleri arasında gerçekleşecek toplantıda Macron ve Almanya Başbakanı Angela Merkel de hazır bulunacak. Macron, "Ortak tehditleri belirlemek için Avrupalılar ve diğer NATO müttefikleri arasında bir gündem belirlemeliyiz. İlk ortak tehdit uluslararası terörizm ve DEAŞ terörüdür" dedi. Nükleer silahlanma
NATO’nun açıklamasında aynı zamandan, NATO üyesi ülkelerin etkili bir caydırıcılık sağlamak için nükleer silah yarışında olmaya devam edeceği vurgulandı. Açıklamada belirtildiğine göre “Nükleer silahlar olduğu sürece NATO nükleer bir ittifak olarak kalacaktır” ifadeleri yer aldı. ABD Başkanı Donald Trump, Salı günü yaptığı açıklamada, Rusya'nın silah kısıtlaması ve nükleer anlaşma yapmak istediğini ve Çin'i bu anlaşmalara şimdi ya da daha sonra dâhil etme niyetinde olduğunu söyledi. Trump, İngiltere’deki NATO zirvesinde şunları söyledi: “Rusya'nın silah kontrolü konusunda bir anlaşma yapmak istediğini söylemeliyim. Rusya bu anlaşmayı iki hafta içinde sonuçlandırmak istiyor. Rusya'nın silah kontrolü ve nükleer anlaşma yapılması yönünde güçlü bir isteği var. Bu anlaşmaya Çin’i de dâhil edeceğiz. Belki daha sonra ya da şimdi.” Orta menzilli nükleer silahlar üzerinde yeni bir anlaşma yapılması çağrısında bulunan Macron, “Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri şu anda yeni Rus füzelerinin tehdidi altında. Rusya karşısında hiçbir şekilde saflık yapmamalıyız. Olayları olduğu gibi bırakmanın en iyi çözüm olduğunu zannetmiyorum“ dedi.
Nükleer anlaşma konusunda açıklamalarını sürdüren Trump, “Orta menzilli silah anlaşmasına son verdik, çünkü diğer taraf (Rusya) buna uymadı, ama bir yandan da anlaşma yapmak istiyor. Biz de istiyoruz” dedi.
Trump, “Nükleer silahlar için bir çözüm bulunabileceğini düşünüyoruz. Biz onların (Rusların) da bu niyette olduğunu düşünüyoruz. Onların bu konuda bir çözüm istediğini biliyoruz, biz de aynı şekilde istiyoruz" dedi. Rusya ile Ukrayna arasındaki ihtilafın çözüme ulaşılabileceği yönündeki iyimserliğini de dile getiren Trump, “Rusya ile Ukrayna arasındaki toplantıların çok önemli olduğunu düşünüyorum, kayda değer bir ilerleme sağlanabilir. Barış istiyorlar, çünkü uzun zamandır savaşıyorlar. Bence bunu gerçekleştirmek için harika fırsatlar var” ifadelerini kullandı.
Seçimlerden sonra İsrail ve yakın komşu ülkelerhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5323118-se%C3%A7imlerden-sonra-i%CC%87srail-ve-yak%C4%B1n-kom%C5%9Fu-%C3%BClkeler
Yaklaşan İsrail seçimleri, Gazze ve Lübnan'dan Suriye, Türkiye ve İran'a kadar bölgesel çatışmalar ve gerilimlerle başa çıkmak için farklı siyasi yaklaşımların önünde yeni ufuklar açabilir. Birçok şey, bir sonraki İsrail hükümetinin bileşimine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'i çevreleyen mevcut çatışma bölgelerini kontrol altına almada ne kadar başarılı olacağına bağlı olacak. Ne var ki, 7 Ekim olayları İsrail'in güvenlik yaklaşımını derinden etkiledi. İsrail'in, koşullar ne olursa olsun ve siyasi liderliğindeki herhangi bir değişiklikten bağımsız olarak, kendini korumak için daha kararlı ve hızlı hareket etmesi bekleniyor.
İsrailli Haaretz gazetesinin 14 Eylül'de yaptığı bir anket, İsraillilerin yüzde 68'inin, 7 Ekim 2023'te Hamas tarafından gerçekleştirilen terör saldırısıyla ilgili meselelerin, 27 Ekim'de yapılması planlanan İsrail seçimlerinde merkezi bir rol oynayacağına inandığını ortaya koydu. Bu bağlamda, İsrail'in seçimlerden önce ve sonra, Gazze, Lübnan ve Suriye gibi yakın çevresi ile özellikle de Türkiye ve İran'ı kapsayan daha geniş bölgesel çevresine yönelik güvenlik politikasının iki ana faktör tarafından şekillendirilmesi bekleniyor. Bunlar, İsrail kamuoyunun 7 Ekim olaylarından çıkardığı dersler ve seçimlerden sonra iktidara gelecek olan koalisyonun niteliğidir.
Bu görüşe göre, 7 Ekim olayları, İsrail bilincinde Pearl Harbor saldırısından ve hatta 11 Eylül saldırılarından bile daha büyük bir etki bıraktı. Zira bir yandan, olaylar, bu Amerikan trajedilerindeki insani kayıpları çok aşan sayıda İsraillinin ölümüne ve rehin alınmasına neden oldu. Öte yandan, Pearl Harbor ve 11 Eylül'den farklı olarak, bizzat İsrail'in varlığı veya İran ve vekilleri çatışmaya baştan dahil olmuş olsaydı, en azından 7 Ekim’den önceki biçimiyle tehdit altında görünüyordu. Bu gerçeklik, İsrail'in çevresindeki tehditlere bakış açısını ve güvenlik politikasının formülasyonunu belirleyici bir şekilde etkiledi. Bugünkü İsrail güvenlik doktrini, askeri uzmanlar ve toplumun büyük bir kesimi arasında geniş bir mutabakatla, hiçbir koşulda risk almamak ilkesine dayanıyor. Bu görüşe göre, tehditler İsrail topraklarına ulaşmadan önce ele alınmalı ve potansiyel rakipler, İsrail'in niyetlerine ilişkin değerlendirmelerine göre değil, İsrail'e karşı beyan ettikleri pozisyonlarına ve gerçek güçlerine göre değerlendirilmelidir; zira İsrail'in onların niyetlerine ilişkin değerlendirmelerinin yanlış ve nesnel olmadığı kanıtlanmış bulunuyor. 7 Ekim olayları, bu konuda tamamen başarısız olduğunu gösterdi.
Bu durum, Gazze'de saldırgan bir nitelik kazanan ve Trump'ın arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes sonrasında bile devam eden bir İsrail askeri tırmandırmasına neden oldu. Bu tırmandırma Lübnan'a, Suriye'nin çeşitli bölgelerine de uzandı ve İran ile doğrudan bir çatışmayı da içerdi. Buna paralel olarak, İsrail, özellikle Yunanistan ve Kıbrıs ile diplomatik çabalar yürütürken, Suriye'de Türkiye'yi hedef alan askeri operasyonlar da gerçekleştirdi. Bu tür operasyonlar sağlayabilecekleri anlık askeri kazanımlar bir yana, kendisine yönelik diplomatik desteğin ciddi şekilde zedelenmesinden sonra, İsrail'in uzun vadeli güvenlik çıkarlarına önemli tehditler de oluşturuyorlar. Hiçbir ülke bu desteği süresiz olarak kaybetmeyi göze alamaz.
İsrail, 1948'den beri bölgede bu kadar izole olmamıştı; ABD'nin iki ana bölgesel ortağı olan Türkiye ve Suudi Arabistan, İsrail ile daha önce daha açık olan ilişkilerinden uzaklaşıyorlar.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026'daki görüşmeleri öncesinde Washington’daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisinde (AFP)
ABD içinde de, her iki siyasi partiden de figürler ve güçler mevcut İsrail hükümetinden uzaklaşmaya başladı. İsrail için en endişe verici olanı ise, bu yabancılaşmanın yavaş yavaş hükümetten İsrail'in kendisine uzanmasıdır. Trump yönetimi çeşitli alanlarda İsrail'e destek vermeye devam etse de, başkan ve yönetimindeki üst düzey yetkililer aynı zamanda İsrail'in Türkiye'ye karşı davranışları ve Gazze, Lübnan ve Suriye'deki politikaları konusunda endişelerini dile getiriyorlar. İsrail, yakın komşularıyla ve Ankara ile olan anlaşmazlığıyla (nispeten kolayca çözülebilecek bir anlaşmazlık) meşgulken, İsrail'in varlığına yönelik tek gerçek tehdidi oluşturan İran, önceliklerini yavaş yavaş yeniden düzenliyor ve bölgedeki konumunu yeniden kazanıyor.
Amerika Birleşik Devletleri içinde de, her iki siyasi partiden figürler ve güçler mevcut İsrail hükümetinden uzaklaşmaya başladı. İsrail için en endişe verici olanı ise, bu yabancılaşmanın yavaş yavaş hükümetten İsrail'in kendisine uzanmasıdır
Bir kez daha, İsrail'in davranışlarının büyük bir kısmı 7 Ekim'in yankılarıyla açıklanabilir. Fakat, İsrail'in yeni güvenlik vizyonunun dayattığı sorunları gözden geçirme veya çözme konusunda tereddütlü görünen mevcut İsrail hükümetinin yapısı ve seçimler öncesinde zayıf görünmekten kaçınma isteği, birçok gözlemciye göre, bu politikaların şu anda yeniden değerlendirilmesini zorlaştırıyor. Ancak seçimlerden sonra durum değişebilir. Seçim hesaplarının yaptığı baskıların sona ermesiyle birlikte farklı bir hükümetin kurulması olasılığı, yeni yaklaşımların ve İsrail'in güvenlik pozisyonlarının tüm yönleriyle yeniden değerlendirilmesinin yolunu açabilir.
Seçimlerin etkileri nelerdir?
İsrail'den daha karmaşık bir seçim ve parti yapısına sahip çok az demokratik ülke vardır. Bu nedenle, dış gözlemcilerin ve hatta bilgili İsraillilerin bile herhangi bir seçimin sonucunu veya yeni bir hükümet koalisyonunun oluşumunu tahmin etmesi zordur. Bununla birlikte, olası birkaç senaryo ve bunların güvenliğe olası yansımaları ve etkileri şu şekilde tartışılabilir.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Tel Aviv'de Likud Partisi üyeleriyle birlikte katıldığı Roş Haşana kutlama etkinliğinde konuşuyor, 17 Eylül 2026 (AFP)
Seçim sonuçları, 2022 öncesinde hakim olan kırılgan koalisyonlara geri dönüşten, Başbakan Netanyahu'suz daha ılımlı bir koalisyonun kurulmasına veya Netanyahu'nun başkanlık ettiği ancak aşırı sağcı bakanların daha az temsil edildiği bir hükümete ve hatta mevcut koalisyona benzeyen bir hükümete kadar değişkenlik gösterebilir. Herhangi bir yeni hükümet, mevcut politikaları sürdürme konusunda önemli bir baskıyla karşı karşıya kalacaktır, ancak kurulmasının hemen ardından yeni bir şiddet dalgasını tetiklemesi olası değil. Öte yandan, yeni bir hükümet daha ılımlı bir yaklaşım seçebilir, ancak hükümetin bileşimini veya ülkeyi bahsettiğimiz yönlerden herhangi birine doğru itebilecek liderliğin doğasını önceden tahmin etmek zor. Mevcut koalisyonu altında bile Başbakan Netanyahu, Başkan Trump'ın 2025'te deklare ettiği Gazze'deki ateşkesi ve Başkan Biden'ın 2024'te deklare ettiği Lübnan'daki ateşkesi kabul etti. Bir sonraki herhangi bir İsrail hükümeti, daha ılımlı bir yönelime sahip bir hükümet olsa bile, daha önce de belirtildiği gibi, 7 Ekim olaylarından bu yana İsrail'de kök salmış olan yeni güvenlik perspektifi tarafından kendisini büyük ölçüde sınırlandırılmış bulacaktır.
Komşu ülkelerde seçim sonrası olası senaryolar
Birkaç nedenden dolayı, İsrail, Gazze ve Lübnan'daki ateşkesleri güçlendirebilecek veya zayıflatabilecek büyük güvenlik adımları atmayı planlamıyor gibi görünüyor; ayrıca Suriye ve Türkiye ile gerilimleri azaltmaya veya tırmandırmaya da hazır görünmüyor. Bu temkinli yaklaşım, yeni hükümetin bileşiminden bağımsız olarak, ilk aşamada muhtemelen devam edecektir. Burada en önemli soru şu: İsrail, seçimlerden sonra temel güvenlik bileşenlerini tehlikeye atmadan komşu ülkelerle olan gerilimi azaltmak için hangi adımları atabilir? Aşağıda her arena için birkaç olası senaryo bulunmaktadır.
Gazze ve Lübnan'da İsrail, askeri kazanımlarının ardından (Gazze'de neredeyse tamamlanmış, Lübnan'da sınırlı) oldukça karmaşık bir sonraki aşamayla karşı karşıya bulunuyor. Her iki durumda da, Amerika Birleşik Devletleri, yeni İsrail hükümetini, kapsamlı Amerikan katılımıyla müzakere edilen ateşkes anlaşmalarını uygulamaya koymaya zorlayacaktır. Gazze'de Hamas, en azından teorik olarak, Trump’ın barış planının ikinci aşamasını kabul etti. Plan kapsamında kurulan ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2803 sayılı kararıyla yetkilendirilen Barış Konseyi, İsrail ve Hamas'ın planı uygulamaya koymaları şartıyla, kademeli olarak polis gücünün eğitimi ve konuşlandırılması, uluslararası bir güvenlik gücü oluşturulması ve yerel bir Filistin yönetiminin kurulması üzerinde çalışmaya hazır olduğunu açıkladı. Ancak İsrailliler, Hamas'ın gerçekten silahsızlanmaya ve iktidarı bırakmaya istekli olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler taşıyor. Hamas'ın el konulacak silahlarının akıbeti ve planda belirtilen çeşitli uluslararası kuruluşların gücü etrafındaki soru işaretleri, İsrail'in herhangi bir geri çekilmenin 7 Ekim olaylarının tekrarına yol açmaması gerektiği konusundaki haklı ısrarını güçlendiriyor.
Yeni herhangi bir hükümet, mevcut politikaları sürdürme konusunda önemli bir baskı ile karşı karşıya kalacaktır, ama kurulmasının hemen ardından yeni bir şiddet dalgasını tetiklemesi olası görünmüyor
Lübnan'da durum daha karmaşık görünüyor. Ateşkes anlaşması, İsrail ile Lübnan hükümeti arasında yapıldı, Hizbullah ile değil; Hizbullah anlaşmayı reddediyor, kendisini ondan uzak tutuyor ve silahsızlanmayı da reddediyor. İsrail, Lübnan Silahlı Kuvvetleri ile hükümetinin, İsrail güçlerinin geri çekileceği bölgelerde güvenliği sağlama gücü ve hatta niyetleri konusunda derin şüpheler besliyor; bu da tüm anlaşmanın temelini oluşturuyor.
Esed sonrası dönemde yeni Suriye hükümetine gelince, öncelikle, Türkiye'nin orada bir üs kurma planlarına ilişkin bilgilere dayanarak İsrail'in Türkiye sınırına yakın bir Suriye askeri üssünü hedef alan gerilimi tırmandırıcı saldırısından, ikinci olarak da Ürdün'ün ev sahipliğinde ve ABD'nin arabuluculuğunda Suriye ile İsrail arasında gerilimi azaltmayı amaçlayan görüşmelerden sonra, yeni hükümetle durum daha istikrarlı hale geldi. İki taraf arasındaki güvensizlik devam etse de, İsrail ile gerilimi azaltmak, birçok cephede önemli zorluklarla karşı karşıya olan Suriyelilerin çıkarınadır. Ayrıca, teorik olarak iki ülkenin diğerininkiyle çatışan temel güvenlik çıkarları yok. Bu, seçimlerden sonra 1974’te imzalanan anlaşmaya geri dönülmesini ve İsrail güçlerinin Esed'in devrilmesinden sonra ele geçirdikleri bölgelerden çekilmesini teorik olarak mümkün kılıyor.
Gazze Şeridi sınırında konuşlandırılmış İsrail tankları ve birlikleri, 10 Haziran 2026 (AFP)
Bununla birlikte, İsrail'in ele almayı gerekli gördüğü ciddi güvenlik endişeleri var. Bunlar arasında, İsrail'deki birçok Dürzi ile aile bağları bulunan Suriye’deki Dürzilerin geleceği, İran ile bağlantılı herhangi bir acil gelişmeye karşı Suriye hava sahasında operasyonel hareket özgürlüğünün korunması ve daha geniş güvenlik hedeflerinin yerine getirilmesi yer alıyor. Genel olarak, İsrail, köklü bir İslamcı arka plana bağlılıkları göz önüne alındığında, Şara ve Nusra Cephesi'ndeki eski müttefikleriyle ilişkilerinin şeklini belirlemekte hâlâ zorlanıyor. Daha sonra ele alacağımız gibi, Türkiye ile olan daha geniş çaplı gerilimler, Şam ve Ankara arasındaki yakın ilişki göz önüne alındığında, İsrail'in kendini güvende hissetmesini zorlaştırdığı için endişelerini daha da artırıyor. Buna mukabil, bir zamanlar bölgede İran'ın en güçlü müttefiki olan Esed'in devrilmesi, İsrail’in güvenlik perspektifine göre olumlu bir gelişmedir.
Kısacası, herhangi bir İsrail hükümeti, Suriye sahnesinde öngörülemeyen gelişmeler olmadığı sürece, mevcut sakinliği korumaya çalışacaktır. Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri, komşu ülkelerle olan sorunlarını ele almaya daha istekli bir İsrail hükümeti üzerinde güçlü bir baskı uygulamak zorunda kalacak ve bu da potansiyel olarak 1974 Anlaşması'na benzer bir anlaşmaya dönüşün yolunu açacaktır. İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesi, iki ülke arasında tam bir uzlaşmanın sağlanmasının önündeki en önemli engellerden biri olmaya devam edecektir.
İran ve Türkiye
İran şüphesiz en büyük tehdidi oluştursa da, en azından yakın gelecekte, İsrail'in bölgede karşı karşıya kaldığı iki yakından ilişkili zorluğa kıyasla yönetilmesi en kolay zorluk olabilir. 2026 başlarında İran'ı hedef alan ortak İsrail-Amerikan saldırılarının ardından, Amerika Birleşik Devletleri artık İran ile olan çatışmada birincil aktör haline geldi. Washington İran'ı çevreleme çabalarına devam ettiği sürece, İsrail'in Amerikan pozisyonuyla çelişen bir politika benimsemesi olası değil. İsrailliler bazı Amerikan kararlarını ne kadar sorgulasalar da, ABD desteği olmadan İran ile kolayca başa çıkılamayacağının farkındalar.
Öte yandan Türkiye, İsrail'in yakın çevresindeki en karmaşık zorluk olabilir. Olumlu yönden bakıldığında, şu anda iki ülke arasında gerilimi azaltmak için acil müdahale gerektirecek doğrudan bir askeri çatışma bulunmuyor. Ancak, böyle bir çatışmanın olmaması, daha büyük sorunların ele alınmasını zorlaştırabilir; zira her iki tarafın da çıkarlarına hizmet eden çatışmasızlık ve ateşkes mekanizmalarının uygulanmasında ortak deneyim kazanmak, güven inşa etmeye ve iletişim kanallarını güçlendirmeye katkıda bulunabilir; bu iki unsur da her iki ülkenin şu anda eksikliğini çok hissettiği unsurlardır.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2025, Ankara (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'ın aksine, Türkiye ve İsrail temelde statüko güçleridir; her ikisi de mevcut bölgesel düzeni yeniden şekillendirmeye çalışmaz, ancak her ikisi de nüfuz alanlarını ve doğrudan çıkarlarını şiddetle savunur. Her ikisi de mevcut bölgesel düzenle etkileşim halindedir ve Washington ile olan yakın ilişkilerine öncelik verir. Bununla birlikte, aralarındaki gerilim farklı bir gerçeklikten kaynaklanıyor: İran, geçici de olsa, zayıflamış ve baskı altında bir güç haline gelirken, Türkiye ve İsrail bölgedeki en etkili ve askeri açıdan en başarılı iki güç olarak öne çıkmıştır. Bu gerçeklik, güvenlik çıkarlarında temel bir çatışma olmamasına rağmen, aralarında yapısal bir gerilim yaratıyor. Yıllardır, mevcut iki lider arasındaki kişisel düşmanlık da bu gerilimleri körükledi. Erdoğan'ın, Türk halkının büyük bir kesimiyle birlikte Filistinlilere verdiği destek ve Gazze'deki İsrail operasyonlarına yönelik eleştirileri, bu gerilimleri daha da büyüttü.
Esed rejimi bir zamanlar iki ülke arasında askeri ve coğrafi bir bariyer görevi görmüştü, ancak bu bariyer artık ortadan kalktı ve hem Türkiye hem de İsrail, farklı yollarla Şam'daki nüfuzlarını ve etkilerini genişletmeye çalışıyor. Bölgesel istikrarın temel taşları olan bu iki güç arasında açık bir çatışmanın neden olabileceği sonuçların büyüklüğü göz önüne alındığında, aralarındaki ilişkilerde gerilimi azaltmak Washington'un önemli ölçüde çıkarınadır. İki ülkeden birinde iktidar yapısında yaşanacak bir değişiklik, mevcut anlaşmazlıkların şiddetini hafifletmeye yardımcı olabilir; ancak her iki tarafta da, tüm taraflarca akıllıca yönetilmediği takdirde çatışmaya yol açabilecek derin köklü kanaatler bulunmaktadır.
Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5323111-birle%C5%9Fik-krall%C4%B1k%E2%80%99ta-abd-g%C3%BC%C3%A7lerinin-kulland%C4%B1%C4%9F%C4%B1-bir-hava-%C3%BCss%C3%BCn%C3%BCn-yak%C4%B1n%C4%B1ndaki-evler
Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı
Birleşik Krallık’ta ABD güçleri tarafından kullanılan bir hava üssünün yakınındaki evler polis tarafından boşaltılırken, patlayıcılarla ilgili suçlara karıştıkları şüphesiyle çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre Gloucestershire Polisi, İngiltere’nin batısındaki Fairford bölgesinin yakınlarında bulunan Wilford bölgesinde ‘çok sayıda mülkün’ tahliye edildiğini açıkladı. Söz konusu bölge, İran’la savaş sırasında ABD güçleri tarafından kullanılan İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) ait Fairford Üssü’nün yakınında bulunuyor.
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), temmuz ayında söz konusu saldırılarda kullanılan herhangi bir üssün meşru hedef olacağı uyarısında bulunmuştu.
Polis, çok sayıda kişinin ‘Patlayıcılar Yasası kapsamında suç işledikleri şüphesiyle’ gözaltına alındığını belirtirken, mühimmat ve patlayıcılarla mücadele konusunda uzmanlaşmış ordu ekiplerinin bölgede bulunan bazı araçları incelediğini bildirdi.
Birleşik Krallık hükümeti, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda gemilere saldırmak için kullandığı füze mevzilerine yönelik saldırılar düzenlemesi amacıyla ABD’ye RAF’a ait Fairford Üssü’nü kullanma izni vermişti.
ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Fairford Üssü yakınlarında bir yolu kapatan polis memuru (Reuters)
Reuters’a konuşan bir görgü tanığı, silahlı polisin üssün ana girişine giden yolu kapattığını söyledi. Üssün yakınındaki Fairford köyünde polis, ambulans ve itfaiye araçlarının da aralarında bulunduğu yaklaşık 30 acil durum aracı konuşlandırıldı.
ABD Hava Kuvvetleri Sözcüsü, birliklerin korunmasına ilişkin özel tedbirlerin açıklanmayacağını belirtti. Sözcü, “501. Muharebe Destek Kanadı ile Birleşik Krallık’ta konuşlu diğer kanatlarımız teyakkuz halinde. ABD’li askerler, sivil personel, yükleniciler ve ailelerinin güvenliğini sağlamak için uygun tedbirleri alacaklar” dedi.
Sözcü, “Tesislerimizi, personelimizi ve ailelerini korumak amacıyla uyguladığımız veya değiştirdiğimiz tedbirleri belirleyen çeşitli unsurları sürekli olarak değerlendiriyoruz” ifadesini kullandı.
Birleşik Krallık, DMO’nun ABD bombardıman uçaklarının Fairford Üssü’nden havalanmasına izin verilmesi konusunda uyarıda bulunmasının ardından temmuz ayında silahlı kuvvetlerinin ülkeyi herhangi bir saldırıya karşı korumaya hazır olduğunu açıklamıştı.
İngiliz bakanlar ayrıca, hükümetin olası sabotaj ve siber saldırılara ilişkin endişelerinin arttığı bir dönemde kritik altyapı işletmecilerini Rusya’nın oluşturduğu tehdit konusunda bilgilendirdi. Rusya ise Batılı ülkelere yönelik hibrit ya da çok yönlü saldırılar düzenlediği yönündeki suçlamaları reddediyor.
Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)
Qualcomm’ın yapay zekâ veri merkezleri yolculuğu ABD’li büyük bir bulut bilişim şirketiyle değil, Suudi bir şirketle başladı. Qualcomm CEO’su Cristiano Amon, ABD’nin Hawaii kentinde düzenlenen Snapdragon Summit 2026 kapsamında Şarku’l Avsat’a verdiği özel röportajda, şirketin veri merkezi pazarına giriş vizyonunu ve ürünlerini geliştirmeye başladığında ilk müşterisinin HUMAIN şirketi olduğunu açıkladı.
Amon’un tanımladığı iş birliği yalnızca bu projeyle sınırlı kalmayıp, günümüzde yapay zekâ destekli bilgisayarlar, Aramco ile sanayi alanındaki yapay zekâ çalışmaları, yerel mühendislik ve otomotiv sektörüne kadar uzanıyor. Amon ayrıca, robotik ve şirketin geleneksel olarak derinlemesine yer almadığı diğer alanlarda da geleceğe dönük fırsatlar gördüğünü belirtti.
Şirketin Suudi Arabistan’daki mevcut projelerinin ‘yalnızca bir başlangıç’ olduğunu vurgulayan Amon, Qualcomm’un inşa etmeye çalıştığı teknolojiler ile Krallık’ın yeni teknolojileri benimseme ve bilişim pazarlarını yeniden şekillendiren trendlere erkenden yatırım yapma yönelimi arasında ‘birçok kesişim noktası’ bulunduğuna dikkat çekti.
Suudi Arabistan ile sınır tanımayan ortaklık
Amon, şirketin Suudi Arabistan’daki varlığını yalnızca teknoloji satılan bir pazar anlayışının ötesine taşıyarak yetkinlik inşasında daha geniş bir rol üstlenmesini hedefliyor. Riyad’daki mühendislik merkezinin açılması ve araştırma-geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerinin genişletilmesinin ardından Qualcomm, yapay zekâ, yarı iletkenler ve modern bilişim platformları alanlarında mühendisler istihdam ederek Krallık’ı bölgeye hizmet veren bir merkez haline getiriyor.
Qualcomm CEO’su Cristiano Amon (Qualcomm)
Fırsat alanlarının veri merkezleri, bilgisayarlar ve sanayi sektöründeki mevcut projelerle sınırlı olmadığını belirten Amon, robotik ve otomotiv sektörlerini ek iki alan olarak değerlendirirken Krallık ile ortaklık fırsatlarında herhangi bir ‘sınır’ görmediğini ifade etti.
Bu adımlar; HUMAIN, Aramco, KAUST ve diğer Suudi ortakları kapsayan daha geniş bir iş birliği ağının parçası olarak öne çıkıyor. Bu durum, şirketin Krallık ile olan ilişkisinin araştırmadan mühendisliğe, altyapıdan cihazlara ve sanayi uygulamalarına kadar teknoloji değer zincirinin birden fazla katmanına taşındığını yansıtıyor.
Dilden fiziksel dünyaya
Amon’un önümüzdeki döneme yön vereceğine inandığı en önemli alanlardan biri, ‘fiziksel yapay zekâ’ olarak adlandırdığı kavram. Temel olarak dile odaklanan modellerin aksine bu sistemler; sensör verileri, görseller ve sanayi ekipmanları ile ortamlarından gelen sinyaller aracılığıyla fiziksel dünyayla etkileşime giriyor. Bu durum, söz konusu sistemlerin fabrikalar, enerji sektörü, robotik ve araçlarda kullanılmasına olanak tanıyor.
Amon, Aramco ile gerçekleştirilen iş birliğini bu noktada ‘uç yapay zekâ’ (Edge AI) kavramıyla ilişkilendiriyor. Bu yaklaşımda veriler, sürekli olarak uzak bir veri merkezine bağımlı kalmak yerine üretildikleri yere yakın bir noktada analiz ediliyor. Amon ayrıca, Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı, akıllı şehirler ve bilgisayarlı görü (computer vision) ile bağlantılı kullanım alanlarına değinirken sanayi ortamlarına yönelik özel 5G ağları konusunda Aramco ile yapılan iş birliğine de dikkat çekti.
Yapay zekânın yerel düzeyde bulunmasının, uzak konumlar genelinde yayılan sanayi operasyonlarında özel bir önem taşıdığını belirten Amon; bu durumlarda güvenilirlik ve hızlı yanıt verme süresinin yalnızca performans artışı değil, sistem gereksiniminin doğrudan bir parçası haline geldiğini savunuyor.
Endüstriyel otomasyon ve robotiğin fiziksel yapay zekânın en belirgin büyüme itici güçleri arasında yer alacağını değerlendiren Amon, bu doğrultuda sanayi sektörünü tüketici pazarlarının yanı sıra şirketin hedeflediği büyüme alanları arasında konumlandırıyor.
Otomobil de bir başka bilgi işlem platformu
Bu eğilim, Qualcomm’un stratejisinde giderek daha önemli bir paya sahip olan otomotiv sektörüyle de kesişiyor. Amon, otomobilin ‘tekerlekler üzerindeki bir bilgisayara’ dönüşme vizyonu kapsamında, Qualcomm teknolojilerini kullanan Suudi elektrikli otomobil markası Ceer’e dikkat çekti.
Araç içi bilişim artık yalnızca eğlence veya navigasyonla sınırlı kalmayıp; dijital kokpit, araç işlevlerinin kontrolü, yazılım tanımlı araçlar ile sürücü destek ve otonom sistemlerine kadar uzanıyor. Qualcomm’un otomotiv sanayii için en büyük yarı iletken teknolojileri sağlayıcısı olma yolunda ilerlediğini açıklayan Amon, farklı segmentlerdeki otomotiv şirketleriyle çalıştıklarını belirtti.
Amon, yapay zekâ ajanlarının özellikle araçlar için oldukça uygun olduğunu değerlendiriyor. Sürücü bu ajanlarla sesli olarak etkileşime girebilirken; sistemler ise araç içinde ve çevresinde olup bitenleri anlamak için kameralardan, sensörlerden ve anlık bağlamdan yararlanıyor. Böylece otomobil, Amon’un vizyonunda telefon, bilgisayar, gözlük ve kulaklığı bir araya getiren aynı anlayışın bir uzantısı haline geliyor: Farklı cihazlar, fakat bağlama göre bunlar arasında hareket edebilen kişisel bir yapay zekâ.
Ortadoğu’nun önemi neden değişti?
Şarku’l Avsat’ın, Ortadoğu’nun Qualcomm için neden birkaç yıl öncesine kıyasla daha önemli bir bölge haline geldiğini sorması üzerine Amon, Suudi Arabistan’ın teknoloji ile geleceğin sektörlerine yatırım yapan merkezlere dönüşme ve ekonomilerini çeşitlendirme arzusuna dikkat çekti. Amon, bu durumun geçmişte faaliyetleri daha çok telefon pazarına odaklı olan ancak sonrasında yeni pazarlara açılmaya başlayan Qualcomm’un kendi gidişatıyla da kesiştiğini vurguladı.
Qualcomm, kişisel bilgi işlem kavramını telefon, bilgisayar, kulaklıklar, gözlükler ve otomobilleri de kapsayacak şekilde genişletiyor. (Qualcomm)
Özellikle Suudi Arabistan özelinde Amon, söz konusu ilişkiyi Krallık’ın Qualcomm’un yeni yönelimine erkenden yatırım yapma kararlılığına bağladı. HUMAIN’in, şirketin veri merkezi projesindeki ilk müşterisi olmasını yeniden örnek gösteren Amon, bu durumun bir ‘güven bağı’ ile bu yolculukta birlikte ilerleme arzusu doğurduğunu belirtti. Amon ayrıca bu ilişkinin, şirketin kaynaklarını artırma ve bölgeye odaklanma kararının nedenleri arasında yer aldığını sözlerine ekledi.
Telefon siz olmadan çalışmaya başladığında
Snapdragon Zirvesi’nde tartışmanın diğer boyutu pazarlardan cihazın kendisine kaydı. Amon, yapay zekâ telefonuna geçişi basit bir fikirle açıklıyor: Eskiden bir kişi telefonunu kullanmadığında cihaz beklemedeydi. Ajanlar çağında ise kullanıcı ekrana bakmadığında dahi telefon çalışmaya devam edebilir; çünkü bir ajan kullanıcı adına bir görevi yerine getirebilir, arama yapabilir veya uygulamalarla etkileşime girebilir.
Bu durum, telefonun aynı anda iki tarafa birden hizmet etmesi gerektiği anlamına geliyor: Kullanıcı ve kullanıcının görevleri yürütmek üzere yetkilendirdiği yapay zekâ ajanları. Amon, bunun işlemci tasarımında, işlem gücü kapasitesinde, bellek ve gerekli enerji miktarında köklü değişiklikleri zorunlu kıldığını belirtiyor.
Şirketin bu yıl duyurduğu yenilikler arasında azami hızı 5 GHz’e ulaşan işlemciler yer alıyor. Amon, bu hıza tüm gün süren pil ömrü korunarak ulaşıldığını, ayrıca üst segmentin cihaz üzerinde 30 milyardan fazla parametreye sahip modelleri çalıştırma kapasitesine sahip olduğunu ifade etti.
Qualcomm, Snapdragon 8 Elite Extreme Gen 6’nın yüzde 50 daha büyük birleşik bellek ile 30 milyardan fazla parametreli Mixture of Experts tipi modelleri desteklediğine dikkat çekiyor. Şirket ayrıca bu yıl tek bir seçenekle yetinmek yerine ilk kez premium segmentte iki platform sundu.
Ancak Amon, mevcut sınırların uzun süre yeterli olacağına inanmıyor. Ajanların gereksinimlerinin hızla artması karşısında gelecekte yapay zekaya özel yardımcı birimlere ve bilişim ile bellek arasında daha entegre teknolojilere ihtiyaç duyulacağını dile getirdi.
Yapay zekâ telefonu
Ekonomik açıdan Amon, bu yeteneklerin cihazlar için yeni bir yükseltme (dönüştürme) döngüsü yaratabileceğini değerlendiriyor. Sadece daha iyi bir kamera, daha uzun pil ömrü veya daha yüksek performans elde etmek için yeni bir telefon satın almak yerine; yeni cihazlarda sunulan yapay zekâ yeteneklerinin önceki nesillerden yeterince farklılaşmasıyla birlikte yeni bir satın alma motivasyonu ortaya çıkabilir.
Sektörün mevcut akıllı telefonlardan yapay zekâ telefonlarına geçişi beklediğini belirten Amon, bu durumun yeni kategorilere ve deneyimlere yönelik bir talep yaratacağını öngörüyor. Qualcomm’un her yıl yeni bir nesil geliştirmeye alıştığı akıllı telefon pazarının temposunun, şirkete yapay zekânın mevcut gelişim hızına ayak uydurma ve bu inovasyon modelini diğer pazarlara da taşıma yeteneği kazandırdığına inanıyor.
Tek bir cihaza bağlı olmayan kişisel zekâ
Amon, kişisel bilişimin geleceğini tanımlarken telefonun da ötesine geçiyor. Şarku’l Avsat’ın, Qualcomm’un Snapdragon’u tek bir kişisel yapay zekânın kullanıcının cihazları arasında geçiş yapmasını sağlayan bir bilişim katmanı haline getirmek isteyip istemediğini sorması üzerine Amon, bunun bu yönelimi tanımlamak için ‘iyi bir yol’ olduğunu ifade etti. Şirket bu durumu ‘her yerde bağlantılı yapay zekâ’ olarak adlandırıyor. Snapdragon; telefonda, akıllı gözlüklerde ve araç içindeki dijital kokpitte yer alırken platform akıllı kolyeler, takılar ve ses cihazları gibi yeni kategorilere doğru genişliyor. Amon, gelecekte hareketlilik kavramının tek bir cihazla değil, tamamı yapay zekâ ajanları için temas noktasına dönüşen bir cihazlar bütünüyle ilgili olacağını sözlerine ekledi.
Sesli cihazlar
Bu yönelim ses cihazlarında da kendini gösteriyor. Qualcomm, zirve sırasında kulaklıkları ve giyilebilir cihazları yalnızca ses çalmanın ötesine taşıyarak kişisel yapay zekânın sürekli çalışan arayüzleri haline getirmek üzere tasarlanan Snapdragon Sound Elite Gen 2 platformunu tanıttı.
Şirket, platformun bir önceki nesle kıyasla cihaz üzerinde iki kata kadar daha fazla yapay zekâ kapasitesi sunduğunu, güç tüketimini ise yüzde 40’a varan oranlarda azalttığını ve bağlantıyı her zaman telefon üzerinden aktarmaya gerek kalmadan Wi-Fi aracılığıyla bulut hizmetlerine doğrudan bağlantıyı desteklediğini belirtiyor. Hedeflenen kullanım alanları; geleneksel kulaklıklardan sesli gözlüklere ve yeni giyilebilir cihazlara kadar uzanan kategorilerde akıllı asistanları, çeviriyi, deşifreyi ve bağlam anlamayı kapsıyor.
Gizlilik, güvenlik ve kişisel verilerin kontrolü, buluta aktarılacak verilerin belirlenmesine duyulan ihtiyaçla birlikte temel unsurlar haline geldi. (Qualcomm)
Aynı anlayış, Snapdragon X Elite platformuyla çalışan ve Gemini Intelligence etrafında tasarlanan yeni bir dizüstü bilgisayar kategorisi olan Googlebook duyurusunda da görülüyor. Qualcomm; Dell ve HP cihazlarının yerel Android uygulamaları desteği, bilgisayar ile telefon arasında entegrasyon ve cihaz içi yapay zekâ yetenekleriyle bu kategorideki ilk ürünler arasında yer alacağını ifade ediyor.
Güveni eşitlemek ve sürtünmeyi azaltmak
Kullanıcıyı birden fazla cihaz arasında takip eden kişisel yapay zekânın onun hakkında pek çok şey bilmesi gerekiyor; bu noktada en hassas konulardan biri ortaya çıkıyor. Amon, bu deneyimin başarısını birbiriyle bağlantılı iki faktör arasında konumlandırıyor: Güven ve sürtünmeyi azaltmak.
Ajan kullanıcının bağlamını bilmediği takdirde yeterince yararlı olamayacak ve kişi görevi kendisi yapmayı daha kolay bulacaktır. Buna karşılık kullanıcı, verilerine erişim, bunların depolanması veya kullanılması hususunda güvenmediği bir ajana bu bağlamı sağlamayacaktır.
Amon; ajanın erişebileceği verileri belirleyen bir izin sistemiyle birlikte tüketicinin, hangi bilgilerin bulut hizmetlerine gönderileceğini ve hangilerinin cihazda tutulacağını seçme hakkına sahip olması gerektiğini belirtiyor. Amon’a göre Qualcomm, kullanıcının verilerin nerede depolanacağını belirleyebilmesi ve uygun izinleri verebilmesi için bu mekanizmaları platformun içine inşa etmek üzere çalışıyor. İşlem hızının yanı sıra gizlilik ve kontrol ihtiyacının, cihaz üzerindeki yerel yapay zekâyı bulutla eş zamanlı olarak önemli kılan nedenler arasında yer aldığını vurguluyor. Amon bu durumu çözülmüş bir sorun olarak sunmayarak açıkça, “Bütün cevaplara sahip olduğumuzu düşünmüyorum” ifadesini kullandı.
Kişisel hafızadan egemenliğe
Bu durum, egemen yapay zekâ alanında daha geniş bir kavrama kapı aralıyor. Cristiano Amon egemenliği yalnızca devletlerin savunma sistemlerini, finansal hizmetleri veya kamu işlevlerini yönetme biçimiyle sınırlı görmüyor; bunun vatandaşların verilerine ve yapay zekâ ajanlarının erişimine sunmak istedikleri kısımları ne derece kontrol edebildiklerine kadar uzanabileceğini belirtiyor. Amon’a göre bu sorular; veri merkezlerindeki yerel kapasiteleri cihazlar üzerinde çalışan yapay zekayla birleştiren egemen modeller için daha büyük fırsatlar sunuyor. Şirketin HUMAIN ile gerçekleştirdiği iş birliği de tam olarak bu bağlama oturuyor.
Ajan kullanıcı adına hareket ettiğinde
Güvenlik sorunu, ajanın yalnızca bilgi edinmekle kalmayıp kullanıcının kimlik bilgilerini kullanmaya ve onun adına dış hizmetlerle etkileşime girmeye başladığı noktada daha karmaşık hale geliyor. Amon, bu durumun ajanın gerçekten yetkili kişi adına çalıştığından emin olmak için yeni düzeylerde sürekli kimlik doğrulamayı gerektirdiğini, biyometrik verilerin ile hassas bilgilerin ve kimlik bilgilerinin güvenli bölgelerde depolanmasının daha büyük bir rol üstlenmesi gerektiğini belirtiyor. Bu durum, kullanıcının kendisi için tanımladığı ve korunması gereken ‘kişisel bellek haritası’ kavramını da kapsıyor. Amon, bu güvencelerin önemli bir kısmının sisteme eklenen sıradan bir yazılım katmanı olarak kalmayıp doğrudan donanım düzeyinde desteklenmesi gerektiğini vurguluyor ve bunu Snapdragon platformlarında bulunan güvenlik mekanizmalarıyla ilişkilendiriyor.
Cihaz ve bulut birlikte büyüyor
Qualcomm’un yerel yapay zekâya odaklanmasına rağmen Amon, cihazların bulutun yerini almasını beklemiyor. Mevcut telefon uygulamalarını örnek gösteren Amon, kullanıcının genelde uygulamanın hangi kısmının cihaz üzerinde, hangi kısmının ise veri merkezinde çalıştığını bilmediğini ve bunu bilmeye ihtiyaç da duymadığını belirtiyor.
Yapay zekânın da aynı şekilde çalışacağını öngören Amon, görevlerin istenen hizmete, performansa, gizliliğe ve kullanıcının belirlediği izinlere göre cihaz ile bulut arasında sorunsuz bir şekilde geçiş yapacağını ifade ediyor.
Yük dağıtım süreci kullanıcının kendisi için şeffaf hale gelse bile, kullanıcıya bu seçimler üzerinde net bir yetki veren bir gelecek istediğini sözlerine ekledi. Amon ayrıca cihazlardaki bilişim gücünün artmasının veri merkezlerine olan talebi düşüreceği hipotezini de reddediyor. İki alanın birlikte büyüdüğünü belirten Amon, yerel olarak gerçekleşmesi gereken işlevlerin yanı sıra diğer görevlerin bulutun daha büyük kapasitelerine ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Ajanların sayısı ve gün içindeki kullanım sıklığı arttıkça, yükün yalnızca bir yerden başka bir yere kayması yerine her iki taraftaki toplam bilişim talebinin artabileceğini değerlendiriyor.
Bilgi işlem kapasitesinin üst sınırı henüz belirlenmedi
Bu durum, Qualcomm’un Snapdragon 8 Elite üst segmentinde ilk kez iki platform sunma kararını da açıklıyor. Geleneksel amiral gemisi telefonlar halen daha iyi bir kamera, daha yüksek performans, daha uzun pil ömrü ve gelişmiş oyun deneyimleri sunmak zorundayken; bazı ajan tabanlı kullanım şekilleri bilişim gücüne yönelik yeni bir talep düzeyi eklemeye başladı.
Sektörün şu anda akıllı telefonlardan yapay zekâ telefonlarına geçiş sürecinden geçtiğini belirten Amon, yeni uygulamaların ihtiyaç duyacağı üst güç sınırının henüz nerede olduğunun bilinmediğini ifade etti. Yapay zekâ şirketlerinin ve kullanıcıların ‘daha fazla bilişim gücü istediğini’ kaydeden Amon, şirketin bu talebin ne kadar ileri gidebileceğini test etmeye devam ettiğini sözlerine ekledi.
Bahsin başarısı
Amon, ajanlar çağına yapılan yatırımın başarısını yalnızca bir işlemci hızıyla veya çalıştırılabilecek model sayısıyla ölçmüyor. Şarku’l Avsat’ın önümüzdeki üç yıl içinde stratejinin başarılı olduğuna dair neleri kanıt kabul edeceğini sorması üzerine Amon, üç temel gösterge belirledi: İlk olarak, günlük kullanımın uygulama merkezli bir modelden insanların görevleri tamamlamak için ajanlara daha fazla güvendiği bir modele evrilmesi. İkinci olarak; kişisel bilişim deneyiminin gözlükler, saatler, kolyeler ve diğer kişisel yapay zekâ kategorilerinin yaygınlaşmasıyla daha fazla cihaza dağılması. Üçüncü olarak ise tüketicinin, tıpkı önceki teknolojik dönüşümlerin kullanıcıları yeni nesil cihazlara yönlendirdiği gibi, yeni bir yapay zekâ telefonuna ihtiyaç duyduğunu söylemeye başladığı net bir yükseltme (dönüştürme) döngüsünün ortaya çıkması.
Ancak bu vizyonun başarısı nihayetinde henüz netleşmemiş bir denkleme bağlı kalacaktır: Ajan kullanıcı hakkında ne kadar çok şey bilirse o kadar yararlı hale geliyor; ajana ne kadar çok yetki verilirse gizlilik, güvenlik ve kontrol hakkındaki sorular da bir o kadar hassaslaşıyor. Yapay zekâyı arka planda sürekli çalışır kılma arzusu ile kararları ve verileri kullanıcının kontrolü altında tutma ihtiyacı arasında Amon, sektörün insanların fiilen kabul edeceği sınırları belirleme sürecinin henüz başında olduğuna inanıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة