İran ve külün altındaki kor

Farklı dönemlerde oğullarını kaybeden üç İranlı kadının sosyal medyada paylaşılan fotoğrafı
Farklı dönemlerde oğullarını kaybeden üç İranlı kadının sosyal medyada paylaşılan fotoğrafı
TT

İran ve külün altındaki kor

Farklı dönemlerde oğullarını kaybeden üç İranlı kadının sosyal medyada paylaşılan fotoğrafı
Farklı dönemlerde oğullarını kaybeden üç İranlı kadının sosyal medyada paylaşılan fotoğrafı

Hasan Fahs*
Yukarıdaki fotoğraf, sosyal medyada paylaşılırken yapılan tanıma göre son 30 yıl içinde evlatlarını kaybetmiş İranlı anneleri temsil ediyor. İçlerinden biri 1999 yılında Tahran Üniversitesi'ndeki öğrenci protestoları sırasında yaşanan olayları, diğeri 2009 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarına itiraz edilen ve ‘Yeşil Hareket’ olarak bilinen protestoları ve üçüncüsü 15 Kasım 2019’da benzin zammına karşı başlayan ve ekonomik koşulların, yoksulluğun ve yolsuzluğun protesto edildiği halk ayaklanmasını temsil ediyor.
Bu kadınları son 30 yılda yaşadıkları kayıplar bir araya getirdi. Çocukları, bu zaman diliminde öğrenci, siyaset, toplum ve yaşam haklarını talep ettikleri protesto gösterilerinde hayatlarını kaybettiler. Bu gençlerin protesto gösterilerine katılma sebeplerinin sadece rejimi devirmek veya rejime karşı komplo kurmak olduğunu söylemek doğru olmaz. Rejimin, protesto hareketlerini ele alışının komplo zihniyetine dayanması ile bu durumu bağdaştırmak imkânsız. Rejimin, İran halkının yine eskisi gibi saygın bir hayat yaşamak için dile getirdikleri haklı taleplerini dinlememe politikalarını sürdürmesinin bir nedeni olamaz. Bu sadece İran'ın artık dayanamaz hale geldiği anda öfkeyle patlamasına neden olan faktörlerin birikmesine katkı sağlayacak bir tutumdur.
Üç ayrı halk ayaklanması
30 yıl, 3 ayaklanma… Rejim, her zaman sistemi ve çıkarlarını halkın ister sosyal, ister kültürel, ister siyasi, isterse de ekonomik olsun tüm taleplerinin üzerinde tutan vizyonundan ayrılmayan tedavi yöntemleri üretti. Stratejik çıkarları çerçevesinde belirlediği bağlamların dışına çıkan baskı merkezlerinin oluşması ihtimalini önlemek amacıyla kendi içinden dahi olsa bu tür protestolar ve itirazlarla başa çıkmak için askeri baskı ve güvenlik dilini benimseyen cerrahi operasyonlar yaptı.
1999 yılında eski reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin göreve geldiği ilk günlerde patlak veren Tahran Üniversitesi'ndeki öğrenci hareketinde yaşanan şiddetli ve kanlı çatışmalarda da bu olmuştu. Bu baskı operasyonlarının ilk hedefi, rejimin desteklediği Cumhurbaşkanı adayı yerine Hatemi'nin bu göreve gelişine yol açan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki ‘hatayı’ düzeltmekti. İkincisi ise rejimin bekası için bir tehdit kaynağına dönüşen öğrenci hareketini ortadan kaldırmaktı. Rejimin tabiri caizse bir nevi ‘zafer’ kazandığı söylenebilir. Rejim özellikle kendi içinden gelen reform talepleri başta olmak üzere reform hareketinin nüfuzunu zayıflatmayı başardı.
Öğrenci hareketi rejimin destekçisi ve muhalifi olan iki zıt harekete dönüştü. Böylece öğrenci hareketi rejime karşı gerçek bir meydan okuma olma olasılığından uzaklaştı. Bu durum rejimin tüm siyasi, sosyal ve sivil risk kaynaklarını susturmaya yönelik politikalarına devam etmesini sağladı. Baskı ve susturma politikası genişledi, itiraz olasılığı azaldı. Ancak tüm bu faktörler, rejimi aldatan ve tekrarlanmayacağına inandıran bir fotoğrafın arka planında birikti ve 2009 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarının reddedildiği protesto gösterilerinde patlak verdi.
Ülkenin ve devletin yönetiminde kullanılan mekanizmaya, reformist adayları destekleyen seçmenlerin dışlanmasına, baskı süreçlerine ve hatta rejimin değişmesi sloganları atmayan muhaliflere karşı bir öfke patlaması yaşandı.
İran’ın birçok şehrini saran protesto gösterileri, halk ayaklanmasına dönüştü ve bu kez öğrencilerin yanı sıra siyasi ve orta sınıftan geniş kesimlerin sokaklara inişiyle genişledi. Ancak itirazlara, baskı ve tutuklama operasyonlarından başka bir karşılık gelmedi. Reformist liderler, ya cezaevine, ya ev hapsine gönderilirken yurtdışına çıkmaları ve hatta isimlerinin basında geçmesi dahi yasaklandı.
Birikimli hareket
Eğer siyasi eylem birikimli ise protesto hareketi de rejimlerin radikal çözümlere başvurmadığı ve halkın bütün taleplerini en azından asgari ölçüde karşıladığı durumlarda da birikimlidir. İran rejiminin tüm kurumları ile gerçekleştiremediği şey işte buydu. Rejim, içindeki karar ve yönetim merkezlerinin kontrolünü sürdürmesine karşı olan herhangi bir girişimin derhal etrafını çevirmeye devam etti. İster ülke içinde, isterse bölgesel çerçevede kazanımlarını ve çıkarlarını korumak için tüm siyasi güçlerle, halkla ve talep hareketleriyle sokakta karşı karşıya geldikten sonra uzlaşmaya hazır olduğunu belirtti. Ülkenin doğusundaki Meşhed şehrinden başlayan protestoların, rejime bağlı mali kurumların, orta sınıfın tüm birikimlerini eritmesi ve yoksullaşması karşısında üstlendiği role karşı bir itiraz anlamı taşıdığı görülebilir. Bu durum, 100'den fazla köy ve şehirde protestoların yaşanmasına neden oldu.
Her ne kadar rejim, bu protestoları mümkün olan en kısa sürede ve en az hasarla kontrol altına alsa da genişleyen, daha kapsamlı bir patlama olasılığı olan ve büyüyen muhalefet ve huzursuzluk hareketi olduğu gerçeğinin önüne geçemedi. Aralık 2017 ile Ocak 2018 arasında yaşanan olaylar, 2009’daki olayların tamamlayıcısı niteliğindeki 15 Kasım 2019’da patlak veren olaylara zemin hazırladı. Bununla birlikte 15 Kasım’da başlayan protestolar benzin zammı kararına karşı açık bir itiraz olmasına rağmen nitelikli bir eksen kayması ve öncekilerden daha derin, daha geniş bir atmosfer yarattı.
Rejim politikaları ile ülke içindeki ve bölgesel arenalardaki nüfuzu temelinde genişleyen daha derin bir durumu ortaya çıkardı. Bu durum, rejimin çıkarlarının halkın çıkarlarının üzerinde tutulmadığı, sansürlerden uzakta demokratik bir siyasi hayatın yaşandığı, devlet güçlerinin rejimin çıkarları için koyduğu engeller veya uyguladığı cezalar olmadan halkın kendi ülkesinde sahip olduğu zenginliklerden yararlandığı normal bir hayata geçme arzusuydu.
Rejim, 1999 yılında öğrenci hareketini bastırabildi ve öğrencileri ‘bozguncular’ olarak tanımladı. 2009 yılında, siyaset literatüründe Yeşil Hareket olarak bilinen hareketi bastırmayı ve yaşananları ‘seçim’ kategorisine sokmayı başarabildi. 2019’daki protesto gösterileri için seçtiği başlık ise dış mihrakların ABD ve İsrail çıkarları için rejimi devirmek amacıyla kurduğu bir ‘komplo’ idi.
Gerçek sayısı henüz bilinmeyen ölü sayısının boyutu, rejimin ülkenin dört bir yanında yaşanan protestolara müdahale etmek için kullandığı baskı ve şiddet derecesini ortaya koyuyor. Rejimin ‘güç kullanarak’ protestoları birkaç gün içinde bastırdığı söylenebilir. Ne zaman baskı operasyonlarında bir aksaklık yaşansa ya da barışçıl protestoların uzun süre devam etmesine izin verilse rejimin kırılgan iç koridorlarını saran korku ve endişenin boyutu ortaya çıkıyor. Rejim, Irak ve Lübnan'da ucu kendisine dokunan deneyimler ve İran’ın dört bir yanını saran protesto hareketlerinin meydanlarda oturma eylemlerine dönüşmesi ihtimali karşısında karşılaşabileceği durumların etkisiyle hızlı davrandı.
En kötü seçenek
Ancak dile getirilemeyen gerçek, İran’daki şehirlerin bu kez farklı bir sahneye tanıklık ettiğiydi. Başta İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) olmak üzere güvenlik birimleri ve askeri birlikler, halka karşı silah kullanacak kadar ileriye gitti. Artık en kötü seçeneği uygulamaya dahi hazırlardı. O da daha iyi bir ekonomi ve hayat talep eden protestocuların öldürülmesiydi. Ancak bu durum daha büyük bir öfke patlamasının tohumlarını ekmekten başka bir şey değildi. Vatandaşların temel haklarını talep etme konusundaki ısrarı, artık rejim için bir tehdittir. Rejim, uyguladığı baskılara rağmen her şeyin protestoların öncesindeki haline dönebileceğini söyleyemez.
Ülkedeki tüm güvenlik birimleri, askeri birlikler ve DMO unsurları, çeşitli adreslerde protesto gösterilerine katılanları takip ederek yurtdışıyla bağlantılı oldukları veya komplo kurdukları şeklindeki suçlamalarla günlük gözaltı operasyonlarına devam ediyorlar. Rejim cenaze törenlerinin protesto hareketlerine dönüşmemesi için olaylar sırasında ölenlerin cenazelerini ailelerine teslim etmeyi reddediyor. Tüm bunlar rejimin hala büyük bir endişe içinde olduğunu gösteriyor. Bu kez durumun önceki olaylardan farklı olduğuna ve rejimin, küllerin altındaki korun yeniden alevlenip bekasını tehdit eden bir yangına dönüşmesinden korktuğuna şüphe yok. Eğer bu ateş yeniden alevlenirse bu kez rejimin bekası için gerçek bir tehdide dönüşebilir.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME