İran ve külün altındaki kor

Farklı dönemlerde oğullarını kaybeden üç İranlı kadının sosyal medyada paylaşılan fotoğrafı
Farklı dönemlerde oğullarını kaybeden üç İranlı kadının sosyal medyada paylaşılan fotoğrafı
TT

İran ve külün altındaki kor

Farklı dönemlerde oğullarını kaybeden üç İranlı kadının sosyal medyada paylaşılan fotoğrafı
Farklı dönemlerde oğullarını kaybeden üç İranlı kadının sosyal medyada paylaşılan fotoğrafı

Hasan Fahs*
Yukarıdaki fotoğraf, sosyal medyada paylaşılırken yapılan tanıma göre son 30 yıl içinde evlatlarını kaybetmiş İranlı anneleri temsil ediyor. İçlerinden biri 1999 yılında Tahran Üniversitesi'ndeki öğrenci protestoları sırasında yaşanan olayları, diğeri 2009 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarına itiraz edilen ve ‘Yeşil Hareket’ olarak bilinen protestoları ve üçüncüsü 15 Kasım 2019’da benzin zammına karşı başlayan ve ekonomik koşulların, yoksulluğun ve yolsuzluğun protesto edildiği halk ayaklanmasını temsil ediyor.
Bu kadınları son 30 yılda yaşadıkları kayıplar bir araya getirdi. Çocukları, bu zaman diliminde öğrenci, siyaset, toplum ve yaşam haklarını talep ettikleri protesto gösterilerinde hayatlarını kaybettiler. Bu gençlerin protesto gösterilerine katılma sebeplerinin sadece rejimi devirmek veya rejime karşı komplo kurmak olduğunu söylemek doğru olmaz. Rejimin, protesto hareketlerini ele alışının komplo zihniyetine dayanması ile bu durumu bağdaştırmak imkânsız. Rejimin, İran halkının yine eskisi gibi saygın bir hayat yaşamak için dile getirdikleri haklı taleplerini dinlememe politikalarını sürdürmesinin bir nedeni olamaz. Bu sadece İran'ın artık dayanamaz hale geldiği anda öfkeyle patlamasına neden olan faktörlerin birikmesine katkı sağlayacak bir tutumdur.
Üç ayrı halk ayaklanması
30 yıl, 3 ayaklanma… Rejim, her zaman sistemi ve çıkarlarını halkın ister sosyal, ister kültürel, ister siyasi, isterse de ekonomik olsun tüm taleplerinin üzerinde tutan vizyonundan ayrılmayan tedavi yöntemleri üretti. Stratejik çıkarları çerçevesinde belirlediği bağlamların dışına çıkan baskı merkezlerinin oluşması ihtimalini önlemek amacıyla kendi içinden dahi olsa bu tür protestolar ve itirazlarla başa çıkmak için askeri baskı ve güvenlik dilini benimseyen cerrahi operasyonlar yaptı.
1999 yılında eski reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin göreve geldiği ilk günlerde patlak veren Tahran Üniversitesi'ndeki öğrenci hareketinde yaşanan şiddetli ve kanlı çatışmalarda da bu olmuştu. Bu baskı operasyonlarının ilk hedefi, rejimin desteklediği Cumhurbaşkanı adayı yerine Hatemi'nin bu göreve gelişine yol açan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki ‘hatayı’ düzeltmekti. İkincisi ise rejimin bekası için bir tehdit kaynağına dönüşen öğrenci hareketini ortadan kaldırmaktı. Rejimin tabiri caizse bir nevi ‘zafer’ kazandığı söylenebilir. Rejim özellikle kendi içinden gelen reform talepleri başta olmak üzere reform hareketinin nüfuzunu zayıflatmayı başardı.
Öğrenci hareketi rejimin destekçisi ve muhalifi olan iki zıt harekete dönüştü. Böylece öğrenci hareketi rejime karşı gerçek bir meydan okuma olma olasılığından uzaklaştı. Bu durum rejimin tüm siyasi, sosyal ve sivil risk kaynaklarını susturmaya yönelik politikalarına devam etmesini sağladı. Baskı ve susturma politikası genişledi, itiraz olasılığı azaldı. Ancak tüm bu faktörler, rejimi aldatan ve tekrarlanmayacağına inandıran bir fotoğrafın arka planında birikti ve 2009 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarının reddedildiği protesto gösterilerinde patlak verdi.
Ülkenin ve devletin yönetiminde kullanılan mekanizmaya, reformist adayları destekleyen seçmenlerin dışlanmasına, baskı süreçlerine ve hatta rejimin değişmesi sloganları atmayan muhaliflere karşı bir öfke patlaması yaşandı.
İran’ın birçok şehrini saran protesto gösterileri, halk ayaklanmasına dönüştü ve bu kez öğrencilerin yanı sıra siyasi ve orta sınıftan geniş kesimlerin sokaklara inişiyle genişledi. Ancak itirazlara, baskı ve tutuklama operasyonlarından başka bir karşılık gelmedi. Reformist liderler, ya cezaevine, ya ev hapsine gönderilirken yurtdışına çıkmaları ve hatta isimlerinin basında geçmesi dahi yasaklandı.
Birikimli hareket
Eğer siyasi eylem birikimli ise protesto hareketi de rejimlerin radikal çözümlere başvurmadığı ve halkın bütün taleplerini en azından asgari ölçüde karşıladığı durumlarda da birikimlidir. İran rejiminin tüm kurumları ile gerçekleştiremediği şey işte buydu. Rejim, içindeki karar ve yönetim merkezlerinin kontrolünü sürdürmesine karşı olan herhangi bir girişimin derhal etrafını çevirmeye devam etti. İster ülke içinde, isterse bölgesel çerçevede kazanımlarını ve çıkarlarını korumak için tüm siyasi güçlerle, halkla ve talep hareketleriyle sokakta karşı karşıya geldikten sonra uzlaşmaya hazır olduğunu belirtti. Ülkenin doğusundaki Meşhed şehrinden başlayan protestoların, rejime bağlı mali kurumların, orta sınıfın tüm birikimlerini eritmesi ve yoksullaşması karşısında üstlendiği role karşı bir itiraz anlamı taşıdığı görülebilir. Bu durum, 100'den fazla köy ve şehirde protestoların yaşanmasına neden oldu.
Her ne kadar rejim, bu protestoları mümkün olan en kısa sürede ve en az hasarla kontrol altına alsa da genişleyen, daha kapsamlı bir patlama olasılığı olan ve büyüyen muhalefet ve huzursuzluk hareketi olduğu gerçeğinin önüne geçemedi. Aralık 2017 ile Ocak 2018 arasında yaşanan olaylar, 2009’daki olayların tamamlayıcısı niteliğindeki 15 Kasım 2019’da patlak veren olaylara zemin hazırladı. Bununla birlikte 15 Kasım’da başlayan protestolar benzin zammı kararına karşı açık bir itiraz olmasına rağmen nitelikli bir eksen kayması ve öncekilerden daha derin, daha geniş bir atmosfer yarattı.
Rejim politikaları ile ülke içindeki ve bölgesel arenalardaki nüfuzu temelinde genişleyen daha derin bir durumu ortaya çıkardı. Bu durum, rejimin çıkarlarının halkın çıkarlarının üzerinde tutulmadığı, sansürlerden uzakta demokratik bir siyasi hayatın yaşandığı, devlet güçlerinin rejimin çıkarları için koyduğu engeller veya uyguladığı cezalar olmadan halkın kendi ülkesinde sahip olduğu zenginliklerden yararlandığı normal bir hayata geçme arzusuydu.
Rejim, 1999 yılında öğrenci hareketini bastırabildi ve öğrencileri ‘bozguncular’ olarak tanımladı. 2009 yılında, siyaset literatüründe Yeşil Hareket olarak bilinen hareketi bastırmayı ve yaşananları ‘seçim’ kategorisine sokmayı başarabildi. 2019’daki protesto gösterileri için seçtiği başlık ise dış mihrakların ABD ve İsrail çıkarları için rejimi devirmek amacıyla kurduğu bir ‘komplo’ idi.
Gerçek sayısı henüz bilinmeyen ölü sayısının boyutu, rejimin ülkenin dört bir yanında yaşanan protestolara müdahale etmek için kullandığı baskı ve şiddet derecesini ortaya koyuyor. Rejimin ‘güç kullanarak’ protestoları birkaç gün içinde bastırdığı söylenebilir. Ne zaman baskı operasyonlarında bir aksaklık yaşansa ya da barışçıl protestoların uzun süre devam etmesine izin verilse rejimin kırılgan iç koridorlarını saran korku ve endişenin boyutu ortaya çıkıyor. Rejim, Irak ve Lübnan'da ucu kendisine dokunan deneyimler ve İran’ın dört bir yanını saran protesto hareketlerinin meydanlarda oturma eylemlerine dönüşmesi ihtimali karşısında karşılaşabileceği durumların etkisiyle hızlı davrandı.
En kötü seçenek
Ancak dile getirilemeyen gerçek, İran’daki şehirlerin bu kez farklı bir sahneye tanıklık ettiğiydi. Başta İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) olmak üzere güvenlik birimleri ve askeri birlikler, halka karşı silah kullanacak kadar ileriye gitti. Artık en kötü seçeneği uygulamaya dahi hazırlardı. O da daha iyi bir ekonomi ve hayat talep eden protestocuların öldürülmesiydi. Ancak bu durum daha büyük bir öfke patlamasının tohumlarını ekmekten başka bir şey değildi. Vatandaşların temel haklarını talep etme konusundaki ısrarı, artık rejim için bir tehdittir. Rejim, uyguladığı baskılara rağmen her şeyin protestoların öncesindeki haline dönebileceğini söyleyemez.
Ülkedeki tüm güvenlik birimleri, askeri birlikler ve DMO unsurları, çeşitli adreslerde protesto gösterilerine katılanları takip ederek yurtdışıyla bağlantılı oldukları veya komplo kurdukları şeklindeki suçlamalarla günlük gözaltı operasyonlarına devam ediyorlar. Rejim cenaze törenlerinin protesto hareketlerine dönüşmemesi için olaylar sırasında ölenlerin cenazelerini ailelerine teslim etmeyi reddediyor. Tüm bunlar rejimin hala büyük bir endişe içinde olduğunu gösteriyor. Bu kez durumun önceki olaylardan farklı olduğuna ve rejimin, küllerin altındaki korun yeniden alevlenip bekasını tehdit eden bir yangına dönüşmesinden korktuğuna şüphe yok. Eğer bu ateş yeniden alevlenirse bu kez rejimin bekası için gerçek bir tehdide dönüşebilir.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.