Atlantik Diyalogları Konferansı, küresel ekonomik kriz oturumlarıyla sona erdi

Marakeş’teki Atlantik Diyalogları Konferansı kapsamında gerçekleşen ‘Amerikan düzeni sonrası dünya düzeni’ adlı oturumdan bir kare
Marakeş’teki Atlantik Diyalogları Konferansı kapsamında gerçekleşen ‘Amerikan düzeni sonrası dünya düzeni’ adlı oturumdan bir kare
TT

Atlantik Diyalogları Konferansı, küresel ekonomik kriz oturumlarıyla sona erdi

Marakeş’teki Atlantik Diyalogları Konferansı kapsamında gerçekleşen ‘Amerikan düzeni sonrası dünya düzeni’ adlı oturumdan bir kare
Marakeş’teki Atlantik Diyalogları Konferansı kapsamında gerçekleşen ‘Amerikan düzeni sonrası dünya düzeni’ adlı oturumdan bir kare

Fas merkezli Yeni Güney için Politikalar Merkezi (The Policy Center for the New South - PCNS) tarafından ‘Kaos Döneminde Güney’ başlığı altında düzenlenen 8’inci Atlantik Diyalogları Konferansı, yaklaşan küresel ekonomik ve finansal krizle ilgili bir dizi problemin yanı sıra Latin Amerika’daki mevcut durumla ilgili tartışmalarla sona erdi.
PCNS Başkanı Karim El Aynaoui, konferansla ilgili olarak “Farklılıkların bir arada olduğu yapıcı bir tartışma kültürü içinde gerçeğe dayalı analiz ve çalışma değerlerini yansıtan önemli bir deneyim oldu” değerlendirmesinde bulundu.
Atlantik Diyalogları Konferansı’nın ilk iki gününde popülizm, eğitim, enerji ve iklim, teknoloji, demokrasi ve mülteciler gibi büyük öneme sahip konular tartışılırken üçüncü günde ekonomiye ağırlık verildi. Genel olarak konferansta Atlantik Okyanusu’nun güneyi ve kuzeyinin karşı karşıya kaldığı çeşitli zorluklar ele alınırken özellikle güney bölgesi, çeşitli düzeylerdeki tartışmaların merkezinde yer aldı.
Gelecekteki ekonomik kriz üzerine yoğunlaşan konferansın son gününde Avrupa-Akdeniz Ekonomik Araştırmalar Ağı’ndan (EMNES) Rym Ayadi, küresel ekonomideki önemli eğilimlerden, son birkaç yıla kıyasla ticaret kanunlarında yaşanan esneklikten ve mali sistem için problem yaratan faktörlerden bahsetti. İklim değişikliğinin mali denge üzerindeki etkisine dikkati çeken Ayadi, bunun ekonominin durumuna yönelik riskleri nasıl artırdığını anlattı. Bu riskler nedeniyle sigorta şirketlerinin tüm dünyada artmakta olan çeşitli doğal afetlerle başa çıkabilmek için daha kaynak toplamak zorunda kalacağını ve bununda finansal rezervler üzerinde baskı yaratacağını söyleyen Ayadi, “Uluslararası kurumlar tüm bu krizleri etkin bir şekilde izleme yeteneğine sahip değiller” dedi.
Ayadi şöyle devam etti;
“Bugünlerde mali performans yeniden değerlendirmeli ve sürdürülebilir performansla ilişkilendirmeliyiz. Para kazanırken gezegeni, toplumları ve toplulukları rahatsız ediyorsunuz.   Bu, uzun vadede hasara yol açacak ve sürdürülebilir olmayacaktır. Bu nedenle çevreyle ilgili ihtiyaçlar konusunda daha dikkatli olmak zorundayız.”
Öte yandan Malta Maliye Bakanı Edward Scicluna teknoloji, göç ve iklim değişikliklerinde yeni bir seviyeye dair değişen manzaradan bahsetti. Scicluna, “Bugünün dünyasına belirsizliğin hakim olmasından dolayı Avrupa bu değişik manzaraya hazır değil. Büyük riskler var. Göç, uluslararası camianın yıllardır gündeminde olan bir konu. Ancak Avrupa ülkeleri buna hazır değil ve göç dalgalarıyla başa çıkmakta zorlanıyor. Bununla birlikte herhangi bir yük paylaşımı da yok” şeklinde konuştu.
Gelişmekte Olan Pazarlar Forumu Kurucu Direktörü ve İcra Kurulu Başkanı Harinder Kohli ise mali krizlerin geçmişine ve küreselleşmeden öğrendiklerimize bir göz atmamız gerektiğini düşünüyor. Her 10 yılda bir tekrarlanan mali krizlerin bir geçmişi olduğunu söyleyen Kohli, artık bu krizlerin daha derin ve daha pahalı hale geldiğini vurguladı. Kohli, “Bu krizlerin nereden geleceğini ve nereye gideceğini bilmiyoruz” ifadelerini kullandı.
PCNS kıdemli üyesi Otaviano Canuto da, “Eğer Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası'na Afrika’nın dış borcunu sorsanız hiçbiri bu borcun boyutunu hesaplayamaz” diye konuştu.
Küresel ticaret sistemiyle ilgili ikinci oturumda ise eski Fransa Dış Ticaret Bakanı Matthias Fekl şu değerlendirmelerde bulundu;
“Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) katıldığı içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında biraz saftık. Avrupa Birliği Konseyi’nde, Çin’in WTO’ya katılabileceği koşulları tartışıyorduk ve katılım protokolünde çok fazla belirsizlik vardı. Ticaretin özgürlük, demokrasi ve sürdürülebilirlik getireceğine inandık. Serbest ticaret, ülkeler arasındaki eşitsizliği azaltırken, içlerindeki eşitsizliği arttırdı. Bu da popülizme yol açarak doğru seçimler yapıp yapmadığımızdan şüphelenmemize neden oldu. Küreselleşmeyle başa çıkmak için bu yönde daha fazla mekanizmaya ihtiyacımız var. İnsanlar işlerini kaybederken ve çocuklarını kendilerinden daha kötü bir geleceğin beklediğini düşünürken onlardan küreselleşmenin tarafında olmalarını nasıl bekleyebiliriz? Küreselleşmeyi kabul etmeleri için bunun kazananı olmalılar.”
Bir diğer PCNS kıdemli üyesi olan Uri Dadush ise “ABD, Sovyetler Birliği'nin ortadan kaldırmak istediği kapitalizmin temeli olarak Soğuk Savaş sırasındaki kontrollere dayanan bir ticaret sistemine ihtiyaç duydu. Tüm bunların arka planında jeo-politik düşünceler yatıyordu. Şimdi ABD ve Çin arasındaki ticari çekişmeyle ikinci bir soğuk savaşa tanık oluyoruz. Bugün Çin, ticareti zayıflatmaya çalışan bir ülke olmasından değil, kontrollere ve çoğulculuğa dayanan bir ticaret sisteminin öncüsü olmasından dolayı jeo-politik düşüncelerde köklü bir değişikliğe neden oldu” yorumunda bulundu.
Brezilya merkezli Getulio Vargas Vakfı'ndan (FGV) Renato Flores de konuşmasında şu değerlendirmelerde bulundu;
“Hiç şüphe yok ki çok kutuplu bir dünyada, minimal kontrollere dayalı bir sisteme sahip olmamız gerekir. Ancak WTO’nun mevcut sistemi sürdürülebilir olmayacak. Büyük bir değişim olacak. Kontrollere dayalı yeni bir ticaret sistemimiz olana kadar kaos devam edecek. Ticaret sisteminin daha ne kadar hayatta kalabileceğini sorgulamak yerine yeni kontrolleri tanımlayacak bir ittifak oluşturmakla ilgili; ‘Gelişmekte olan ülkeler burada bir rol oynayacak mı? Yeni ittifaklar kuracak mıyız? Büyük, orta ve küçük güçler, yeni kontroller düzeyinde uzlaşmayı ve söz sahibi olmayı nasıl başaracak?’ soruları sorulmalı.”
Diğer yandan Avrupa Birliği'nin (AB) ABD Büyükelçisi Joao Vale de Almeida ‘Amerikan düzeni sonrası dünya düzeni’ başlıklı oturumda küresel düzeni tehdit eden birçok tehlike olduğunu belirtti. İlk tehlikenin düzenin çöküşü olduğunu söyleyen Vale de Almeida, ikincisinin ticaretin silah haline gelmesi, üçüncüsünün ise iki paralel düzenin ortaya çıkması olduğunu vurguladı. Bu risklerin oluşmasının engellenmesi gerektiğini ifade eden Vale de Almeida “Güçlünün önüne gelen her şeyi yiyip bitirdiği milliyetçilik okyanusu içinde küreselleşmiş bir adada yaşayamayız. Sistemi tümüyle yeniden düzenleme gibi bir görevimiz var” dedi.
Afrika Birliği Komisyonu Barış, Kadın ve Güvenlikten Sorumlu Özel Temsilcisi Bineta Diop ise Sahel bölgesindeki son durumdan söz etti. Bölgedeki durumun yalnızca bir güvenlik sorunundan ibaret olmadığını, güvenlik ve askeri önlemler almaktan daha fazlasına ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Diop, “Güvenliği tehdit eden temel sorunları ele almalıyız. Suya, sağlığa, eğitime ve diğer öncelikli sektörlere yatırım yapmak bu hedeflere ulaşmamıza yardımcı olabilir” ifadelerini kullandı.
Afrika’nın içinin düzenlenmesi ve temizlenmesi gerektiğini belirten Diop, daha iyi yönetim ve koruma mekanizmasına odaklanılması gerektiğini söyleyerek yolsuzlukla mücadele çağrısı yaptı.
G5 Sahel Grubu Genel Sekreterliği’nde güvenlik ve savunma uzmanı olan Mohamed Znagui Ould Sid'Ahmed Ely’e göre eğer uluslararası baskın örgütler olmasaydı, dünyada istikrar sağlanamazdı.
Dünyanın geçmişi ve geleceğinin kalbinin attığı yer olarak nitelediği Ortadoğu’yu örnek veren Znagui, eğer dünya güçlerinden önce ortak bir sesle konuşabilecek yeni ve güçlü uluslararsı kuruluşlar olmazsa bölgedeki ve ötesindeki güvensizlik ortamının daha uzun yıllar süreceğini kaydetti.
G5 Sahel Grubu’nun dünyanın en fakir ve en az nüfusa sahip ülkelerinden (Mali, Moritanya, Çad, Burkina Faso ve Nijer) oluştuğunu söyleyen Znagui, grubun gelişimsel, kültürel ve siyasi zorluklarla karşı karşıya olduğuna dikkati çekti. Ancak Znagui, bölgenin umutlarla dolu olduğunun altını çizdi.
G5 Sahel Grubu’nun sadece bir güvenlik kuruluşu değil, aynı zamanda bir çeşit kalkınma olduğunu vurgulayan Znagui, yönetim, altyapı, insani gelişim ve güvenlik gibi birçok meseleyle ilgilendiklerini belirtti. Sahel bölgesindeki güvenlik sorunun küresel olduğuna işaret eden Znagui, “Eğer bu tehdit sona ermezse tüm Mağrip ve Akdeniz bölgesinin güvenliği riske girecek” dedi.
Fransa’nın eski Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine ise dünyanın kaos içinde olduğunu söyledi. Vedrine, “Uluslararası toplum diye bir şey yok, fakat nispeten iyi çalışan çok taraflı bir sistem var.  Dünya düzeni yok” ifadelerini kullandı.
‘Latin Amerika'da Değişim Zamanı: Yeni Rüzgarlar Esiyor” başlıklı oturumun konuşmacılarından olan Ekvador eski Devlet Başkanı Jamil Mahuad konuşmasında, “Politika yapmanın birçok yolu vardır.  Her ülke ve bölge, yönetimi için daha uygun olduğuna inanılan bir sisteme sahiptir. Bunların en ideali ise halk için demokrasi olacaktır” yorumunda bulundu.
Latin Amerika ile ilgili olarak Mahuad, insanların çoğunun önce iyi bir hayat için bir iş istediğini ve ardından düzenlemeleri ve yasaları tartıştığını söyledi. Mahuad, bunun halkın Batı başta olmak üzere diğer bölgelere göre önceliklerinin kültürel farklılıklar gösterdiği anlamına geldiğini söyledi.
Atlantik Diyalogları Konferansı’nın konuşmacılarından Arjantin eski Devlet Başkanı Ramon Puerta, teknoloji çağının sorunlarını küresel iletişimi kolaylaştıracak şekilde çözmenin bir yolu olduğunu belirtti. Puerta, “Mobil cihazlar ve teknolojinin insanları ‘her ayaklanmanın özel taleplerden kaynaklandığı’ şeklinde bir olgudan yola çıkarak daha fazla talep için baskı yapmaya başlamalarını sağladı” şeklinde konuştu.



Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, devletin ülkenin güneyine geri döneceğine söz verdi

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
TT

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, devletin ülkenin güneyine geri döneceğine söz verdi

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, halk ve siyasi partiler tarafından sıcak bir şekilde karşılanan iki günlük bölge gezisi sırasında, İsrail sınırındaki köylerdeki altyapının ‘birkaç hafta içinde’ yeniden inşa edilmesi ve güneydeki devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi için çalışacağına söz verdi.

Başbakan Selam şunları söyledi:

“Bu bölgenin devlete geri dönmesini istiyoruz ve ordunun güneyde sorumluluklarını yerine getirmeye devam etmesinden memnunuz. Ancak egemenlik sadece orduyla değil, aynı zamanda hukuk ve kurumlarla, halka sosyal koruma ve hizmetlerin sağlanmasıyla da tesis edilir.”

Bu ziyaret, Hizbullah ile Başbakan arasındaki siyasi farklılıkların önemli ölçüde aşıldığını gösterdi, zira Başbakan, birden fazla durakta Hizbullah, Emel Hareketi, Değişim bloğundan diğer milletvekilleri ve hatta etkinliklere katılan Hizbullah muhalifleri tarafından karşılandı.

Öte yandan Kuveyt Dışişleri Bakanlığı'nın Güvenlik Konseyi'nin VII. Bölüm Kapsamındaki Kararlarının Uygulanması Komitesi, terör listesine Lübnan’daki sekiz hastaneyi ekledi. Bu hastanelerin en az dördü Hizbullah tarafından işletiliyor.

Lübnan Sağlık Bakanlığı, ‘bu konuda Kuveytli yetkililerden herhangi bir inceleme veya bildirim almadığını’ açıklarken ‘konuyu açıklığa kavuşturmak, karışıklığı önlemek için doğru bilgileri sunmak ve Lübnan sağlık sistemini korumak için gerekli temasları kuracağını’ bildirdi.


İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
TT

İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)

İran ile yaşanan gerilimler ve Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmaz ortamında, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında, önümüzdeki çarşamba gününe ertelenen ve büyük bir merakla beklenen bir görüşme planlanıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, yapılması planlanan görüşmenin, Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmazın aşılması karşılığında İran'a yönelik baskının artırılması konusunda pazarlık içerebileceği ihtimalini göz ardı etmiyorlar.

Amerikan haber sitesi Axios'a göre 19 Şubat'ta yapılması planlanan ve ikinci aşamayı ilerletmesi beklenen Gazze "Barış Konseyi" toplantısı öncesinde, Netanyahu'nun ofisi, İran ile müzakereleri görüşmek üzere çarşamba günü Washington'da Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini belirtti. Açıklamada ayrıca, "İran ile yapılacak herhangi bir müzakerenin, balistik füzelerin sınırlandırılmasını ve bölgedeki İran'ın vekillerine verilen desteğin durdurulmasını içermesi gerektiğine inanılıyor" denildi.

Çarşamba günü yapılacak görüşme, ABD Başkanı Trump'ın Ocak 2025'te göreve dönmesinden bu yana Netanyahu ve Trump arasında gerçekleşecek yedinci görüşme olacak.

Mısır Dışişleri Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Rakha Ahmed Hassan, Netanyahu'nun "Barış Konseyi" toplantısından önce Washington'a yaptığı ziyaretin zamanlamasının, "özellikle İran ve Gazze konularında, Washington ve Tel Aviv arasında çoğu noktada varılan anlaşma çerçevesinde" pozisyonların koordinasyonunu yansıttığına inanıyor.

Hassan, özellikle Washington'un "İran'a yapılacak bir saldırının kendi çıkarlarına daha büyük zarar vereceğinin farkına vardığı ve bunun Netanyahu için kabul edilemez göründüğü" göz önüne alındığında, iki konunun geleceğiyle ilgili "uzlaşma" olasılığına işaret etti.  

Filistinli siyasi analist Ayman al-Raqab, "uzlaşmanın mümkün olduğunu" ve Trump'ın "İran ve Gazze'nin birbirine bağlı meseleleri konusunda bir koordinasyon sağlamak isteyebileceğini ve birçok Amerikalı elçiyle, en son Steve Wittkoff ile görüşen ve başta uluslararası istikrar gücü, Hamas'ın silahsızlandırılması, yeniden yapılanma ve İsrail'in çekilmesi olmak üzere çetrefilli konuları ele alan Netanyahu ile meseleleri sonuçlandırmak isteyebileceğini" değerlendiriyor.

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati ise dün Yunanistan Dışişleri Bakanı Giorgos Gerapetritis ile yaptığı telefon görüşmesinde, "ABD başkanının planının ikinci aşamasının gereklerini yerine getirmek için çalışmanın gerekliliğini" vurgulayarak, "Mısır'ın Barış Konseyi'ne desteğini" belirtti.

Abdulati, "Mısır'ın Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi'nin çalışmalarına tam desteğini" yineleyerek, bunun nüfusun günlük işlerini yönetmeyi amaçlayan ve Filistin Yönetimi'nin Şeritteki tüm sorumluluklarını yeniden üstlenmesinin yolunu açan geçici bir çerçeve olduğunu ifade etti.

Mısır Dışişleri Bakanı, "ateşkesi izlemek, Gazze Şeridi'ne insani yardım ve kurtarma desteği sağlamaya devam etmek ve erken toparlanma ile yeniden yapılanmanın yolunu açmak için uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasının acil gerekliliğini" vurguladı.

Hassan, "Mısır, Gazze anlaşmasının tam olarak uygulanmasına bağlıdır ve gerek Barış Konseyi ve ona katılımı yoluyla gerekse uluslararası ortaklarla yapılan görüşmeler ve toplantılar yoluyla bu sürecin tamamlanmasını desteklemek için her cephede çalışmaktadır" dedi. Al-Raqab, Gazze anlaşmasının kalan konularının "barış sürecinin ilerlemesi için son derece önemli" olduğunu belirterek, İsrail'in "anlaşmada ilerlemenin önüne çok sayıda engel koyduğunu ve Trump ile Netanyahu arasındaki görüşmenin bu konuda çok önemli olacağını" ifade etti.


Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.