Arjantin’de milletvekilleri ekonomik acil durum nedeniyle 180 gün maaş almayacak

Arjantin’de milletvekilleri ekonomik acil durum nedeniyle 180 gün maaş almayacak
TT

Arjantin’de milletvekilleri ekonomik acil durum nedeniyle 180 gün maaş almayacak

Arjantin’de milletvekilleri ekonomik acil durum nedeniyle 180 gün maaş almayacak

Arjantin Kongresi ekonomik acil durum nedeniyle milletvekillerinin maaşlarını 180 gün süresince dondurdu.
Arjantin Kongresi'nin iki odası, milletvekillerin maaşlarını 180 gün dondurma kararı aldı. Parlamento bir haftadan daha kısa bir süre önce oy birliği ile ekonomik acil durum ilan etmiş ve maaşlarının dondurulmasına lehine oy kullanılmıştı.
Temsilciler Meclisi tarafından düzenlenen kararın açıklamasında, “Milletvekilleri ve senatörlerin görev aldığı şerefli Millet Senatosu’nun üst düzey yetkililerinin aylık ücretleri 180 gün askıya alındı” denildi.
Kararda ayrıca, "Halkın temsilcilerinin bir bütün olarak toplumun ekonomisinin düzelmesi için gösterdikleri çabaları paylaşmaları gerekir. Dayanışma etiğinin rehberliğinde ve gerçekle tutarlı kamu politikalarını teşvik etmek için bu karar alınmıştır" denildi.
Geçtiğimiz Pazartesi günü Arjantin Hükümeti 31 Aralık 2020 tarihine kadar ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durgunluktan kurtulması için çeşitli önlemleri yürürlüğe soktu. Aynı zamanda yürütme yetkisinin genişletilmesi kararını aldı.

 


Buzlar eriyor… Peki sınırlar da değişecek mi?

Arktik Okyanusu’ndaki Çukçi Denizi’nde deniz buzullarının erimesiyle oluşan su birikintilerinden su örnekleri toplayan bilim insanları, 10 Temmuz 2011 (Reuters)
Arktik Okyanusu’ndaki Çukçi Denizi’nde deniz buzullarının erimesiyle oluşan su birikintilerinden su örnekleri toplayan bilim insanları, 10 Temmuz 2011 (Reuters)
TT

Buzlar eriyor… Peki sınırlar da değişecek mi?

Arktik Okyanusu’ndaki Çukçi Denizi’nde deniz buzullarının erimesiyle oluşan su birikintilerinden su örnekleri toplayan bilim insanları, 10 Temmuz 2011 (Reuters)
Arktik Okyanusu’ndaki Çukçi Denizi’nde deniz buzullarının erimesiyle oluşan su birikintilerinden su örnekleri toplayan bilim insanları, 10 Temmuz 2011 (Reuters)

Alaa Emara

İklim değişikliğinin etkileri artık sıcaklık artışları, seller ve kuraklıkla sınırlı kalmayıp, ülkelerin sınırları ile toprakları, suları ve doğal kaynakları üzerindeki egemenliklerini ilgilendiren daha karmaşık bir boyuta ulaştı. Buzulların erimesi, kıyıların gerilemesi ve nehir yataklarının değişmesiyle birlikte, uluslararası sınırların çizilmesinde tarihi olarak kullanılan bazı coğrafi unsurlar istikrarını yitirmeye başladı. Bu durum, benzeri görülmemiş hukuki ve siyasi soruları beraberinde getiriyor: Küresel ısınma nedeniyle iki ülke arasındaki sınırlar değişebilir mi? Bir devlet, topraklarının bir kısmı sular altında kalırsa deniz haklarını koruyabilir mi?

Deniz seviyesinden yaklaşık 3 bin 480 metre yükseklikteki Alpler’in zirvelerinde yer alan küçük bir dağ kulübesi, bu dönüşüme somut bir örnek teşkil ediyor. İtalyanlar tarafından 1984 yılında İsviçre sınırındaki Testa Grigia zirvesi yakınlarında inşa edilen Rifugio Guide del Cervino adlı dağ kulübesi, buzulların gerilemesiyle iki ülke arasındaki sınırın belirlenmesinde temel alınan doğal özelliklerin değişmesi sonucu kendisini bir sınır anlaşmazlığının merkezinde buldu.

İnşa edildiği dönemde İtalya topraklarında yer alan kulübe, Theodul Buzulu’nun bazı kısımlarının erimesiyle birlikte su bölümü çizgisinin (yükseltilerin her iki yanındaki su akış yönlerini ayıran ve dağlık sınırların belirlenmesinde referans alınan çizgi) yer değiştirmesinden etkilendi. Daha önceki coğrafi tahminler, binanın idari ve ekonomik olarak İtalya ile bağı sürmesine karşın, sınırın değişen güzergahına göre yaklaşık üçte ikisinin İsviçre tarafında kalabileceğini göstermişti.

cdhyju
Arjantin’in güneyindeki Patagonya bölgesinde, Santa Cruz eyaletine bağlı El Calafate kenti yakınlarında, Perito Moreno Buzulu’nun ön kenarının çökmesini bekleyen turistler, 2 Mart 2012 (Reuters)

Konu, iki ülke arasında doğal değişiklikleri ve yerel çıkarları gözeten bir uzlaşı bulmak amacıyla müzakerelere dönüştü. Mayıs 2023’te ortak bir komisyon, Testa Grigia, Plateau Rosa, Kouch Karell ve Guba di Rollin bölgelerinde sınırların değiştirilmesine yönelik bir tasarıya varırken, İsviçre Federal Konseyi 27 Eylül 2024’te anlaşmanın imzalanmasını onayladı.

İtalyan basınında yer alan haberlere göre, önerilen düzenlemeler diğer sınır değişiklikleri karşılığında kulübenin İtalya topraklarında kalmasını sağlıyor.

Coğrafyanın oluşumu

Bu olay, iklim değişikliğinin bazı uluslararası sınırların dayandığı coğrafyayı nasıl yeniden şekillendirebileceğini, ancak bunun egemenliğin bir ülkeden diğerine otomatik olarak geçeceği anlamına gelmediğini gözler önüne seriyor. Sınırların su bölümü çizgisini ya da hareketli doğal unsurları takip ettiği bölgelerde çevresel değişiklikler yeniden ölçüm ve sınırlandırma yapılmasını veya yeni anlaşmalara varılmasını zorunlu kılabilirken, sabit koordinatlar veya bağlayıcı anlaşmalarla belirlenen sınırlar kendi yasal kurallarına tabi kalmayı sürdürüyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsviçre Federal Topoğrafya Ofisi’ne göre, toplam 578 kilometre uzunluğundaki İsviçre-İtalya sınırının yaklaşık 40 kilometresi kalıcı karlar veya buzullar üzerinden geçiyor. Theodul Buzulu’nun gerilemesi, 1940 ile 2000 yılları arasında sınır kesimlerinden birinin 100 ila 150 metre arasında yer değiştirmesine neden oldu; bu durum da dağlık bölgelerde meydana gelebilecek değişimlerin boyutunu net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bazı anlaşmalar nehir yatağındaki kademeli değişime bağlı olarak sınırın kaymasına izin verirken, diğer anlaşmalar -özellikle değişim ani bir sapmadan kaynaklandığında- yatak değişse bile sınırı sabit tutuyor.

Mısır’ın Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi eski Koordinatörü Hişam İsa, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, iklim değişikliğinin devletlerin sınırlarını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyebileceğini, hatta ulusal egemenlik, güç dengeleri ve uluslararası jeopolitik çatışmalarda belirleyici bir faktöre dönüşebileceğini belirtti.

Bu riskler yalnızca buzullarla sınırlı kalmayıp, yağış düzenlerindeki değişiklikler ve şiddetli seller, ülkeler arasında sınır oluşturan nehir yataklarını da etkileyebiliyor. Doğal erozyon ve birikme süreçleri zamanla bazı nehir yataklarının değişmesine katkıda bulunurken, seller bu hatlarda ani kaymalara yol açarak arazi mülkiyeti, su hakları ve doğal kaynaklara erişim konularında anlaşmazlıkları tetikleyebiliyor.

Bununla birlikte, söz konusu değişimlerin hukuki etkisi her bir sınırı düzenleyen antlaşmalara göre farklılık gösteriyor. Bazı anlaşmalar nehir yatağındaki kademeli değişime bağlı olarak sınırın kaymasına izin verirken, diğer anlaşmalar -özellikle değişim ani bir sapmadan kaynaklandığında- yatak değişse bile sınırı sabit tutuyor. Bu nedenle iklim değişikliği ile sınır anlaşmazlıkları arasındaki ilişki otomatik ya da kaçınılmaz olmayıp, sınırın niteliğine ve onu düzenleyen hukuki kurallara bağlı olarak şekilleniyor.

Alpler’deki buzulların erimesi karasal sınırların konumunu değiştirebiliyorsa, deniz seviyesinin yükselmesi özellikle deniz alanlarının büyüklüğü ve bazı ekonomik haklarının sınırları kıyı coğrafyalarına bağlı olan kıyı ülkeleri ile küçük ada devletleri açısından daha geniş ve karmaşık sorunları beraberinde getiriyor.

Kıyı arazilerinin kaybı

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) göre, küresel ortalama deniz seviyesi 1901 ile 2018 yılları arasında yaklaşık 20 santimetre yükseldi. Yükselme hızı 1901-1971 yılları arasında yılda ortalama 1,3 milimetre iken, 2006-2018 yılları arasında yılda yaklaşık 3,7 milimetreye ulaştı. Bu durum esas olarak okyanus sularının ısınarak genleşmesinden, ayrıca Grönland ve Antarktika’daki buzullar ile buz tabakalarının erimesinden kaynaklanıyor.

Bu olgunun etkileri, yalnızca kıyı topraklarının kaybıyla sınırlı kalmayıp kıyı erozyonu, deniz taşkınlarının artması, tatlı su kaynaklarına tuzlu su karışması gibi sonuçların yanı sıra altyapı ve yerleşim alanlarını da tehdit ediyor. Aralarında Tuvalu, Kiribati ve Marshall Adaları’nın da bulunduğu alçak rakımlı ada ülkeleri, sınırlı yüzölçümleri ve topraklarının büyük bölümünün deniz seviyesinden sadece birkaç metre yüksekte olması nedeniyle olağanüstü zorluklarla karşı karşıya bulunuyor.

Tuvalu, 2021 yılında İskoçya’nın Glasgow kentinde düzenlenen BM İklim Değişikliği Konferansı (COP26) sırasında bu meseleye dikkat çekmişti. Dönemin Dışişleri Bakanı Simon Kofe, denizin içinde durarak kaydettiği görüntülü mesajla, yükselen okyanus seviyelerinin ülkesi için oluşturduğu varoluşsal tehdidi somut bir şekilde gözler önüne sermişti.

Madde 3, her kıyı devletine karasularının genişliğini esas hatlardan itibaren 12 deniz milini aşmayacak şekilde belirleme hakkı tanırken, 57. madde münhasır ekonomik bölgenin bu hatlardan itibaren 200 deniz milinin ötesine uzanamayacağını hükme bağlıyor.

Uyarı yalnızca evlerin sular altında kalması ve kara kayıplarıyla sınırlı olmayıp, devletin geleceğini, topraklarının büyük bölümü yaşanamaz hale gelse dahi vatandaşlarının vatandaşlık, kimlik ve deniz alanlarındaki egemenlik haklarını koruma mücadelesini de kapsıyordu.

İsa, kıyı devletlerinin kara ve kıyılarında meydana gelen fiziksel değişimlere rağmen egemenlik haklarını koruma zorluğuyla karşı karşıya kalacağını belirterek; deniz sınırlarının hukuki olarak sabitlenmesi, koordinatların belgelenmesi ve iklim değişikliklerinin toprak ya da kaynak çatışmalarına dönüşmesini engelleyecek uluslararası uzlaşıların sağlanmasının önemini vurguladı.

Bu mesele, devletlerin deniz ve okyanuslardaki hak ve yükümlülüklerini düzenleyen 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında özel bir hukuki önem taşıyor. Sözleşmenin 5. maddesine göre karasuları, olağan durumlarda kıyı devletince resmi olarak tanınan deniz haritalarında gösterildiği üzere, kıyı boyunca uzanan en düşük cezir (alçak su) hattından itibaren ölçülüyor.

Sözleşmenin 3. maddesi her kıyı devletine karasularının genişliğini esas hatlardan itibaren 12 deniz milini aşmayacak şekilde belirleme hakkı tanırken, 57. madde münhasır ekonomik bölgenin bu hatlardan itibaren 200 deniz milinin ötesine uzanamayacağını hükme bağlıyor. Her bölgenin hukuki statüsü farklılık gösteriyor; devlet karasuları üzerinde tam egemenliğe sahipken, münhasır ekonomik bölgede doğal kaynakların aranması, işletilmesi ve yönetilmesinin yanı sıra bilimsel araştırmalar ile deniz çevresinin korunmasına ilişkin belirli egemen haklar ve yetkiler kullanıyor.

Kıyıların gerilemesi

Madde 76 ile düzenlenen kıta sahanlığı ise karasularının ötesindeki deniz tabanını ve bunun altını kapsamakta olup, doğal kıta kenarının bu mesafeye ulaşmadığı durumlarda yasal olarak 200 deniz miline kadar uzanmaktadır. Bu mesafe, devletin sözleşmede öngörülen bilimsel ve yasal şartları yerine getirmesi halinde daha da öteye uzanabilir; ancak dış sınırları, bazı durumlarda 350 deniz miline veya 2 bin 500 metre derinlik çizgisine göre ölçülen bir mesafeye ulaşabilen özel kısıtlamalara tabidir.

Bu durum, kıta sahanlığına ilişkin hakların münhasır ekonomik bölge haklarıyla tamamen aynı olmadığını, kıyı devletinin kıta sahanlığında yalnızca deniz tabanı ve altındaki doğal kaynakları araştırma ve işletme yetkisine sahip olduğunu, bu hakların mutlaka üstteki suların mülkiyetini gerektirmediğini ortaya koyuyor.

dvf
Tuvalu’nun en kalabalık adası olan Funafuti’nin havadan çekilmiş bir görüntüsü, 6 Eylül 2024 (Reuters)

Sorun, kıyıların gerilemesi veya bazı kara unsurlarının sular altında kalmasının, deniz alanlarının ölçüldüğü esas hatların konumu ve bu alanların dış sınırlarının doğal değişikliklere göre güncellenip güncellenmemesi gerektiği konusunda soru işaretleri yaratmasında yatıyor. Bu mesele, balıkçılık ya da petrol ve gaz arama çalışmaları için geniş deniz alanlarına bağımlı olan veya erozyona ve su baskınlarına maruz küçük adalara sahip ülkeler açısından giderek daha fazla önem kazanıyor.

Frontiers in Marine Science dergisinde yayımlanan bir araştırmada bilim insanları, uluslararası hukuk, coğrafya ve teknik verileri harmanlayan bir analizle deniz yetki alanları ve sınır belirleme süreçleri üzerinde deniz seviyesi yükselmesinin olası etkilerini ele aldı.

Çalışma, kıyıların değişmesinin ve bazı coğrafi referans noktalarının sular altında kalmasının, özellikle komşu ülkelerin taleplerinin çakıştığı durumlarda deniz alanlarının belirlenmesinde hukuki ve teknik sorunlara yol açabileceğini gösterdi. Ayrıca araştırmada, münhasır ekonomik bölge ile kıta sahanlığı arasındaki farklar ve deniz yetki alanlarının belirlenmesi ile ülkeler arasındaki sınırların çizilmesi arasındaki ayrımın önemi ele alındı.

Bununla birlikte, kıyı çizgisinin gerilemesi bir devletin deniz alanının bir kısmını mutlaka kaybedeceği anlamına gelmediği gibi, uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş sınırlar da deniz seviyesinin yükselmesiyle kendiliğinden değişmiyor. Bu noktada, deniz sınırlarını sürekli coğrafi değişikliklere tabi kılmak yerine istikrarını güçlendirmeye yönelen güncel hukuki gelişmelerin önemi ortaya çıkıyor.

Uluslararası hukuk iklim sınavıyla karşı karşıya

Söz konusu mesele, Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 23 Temmuz 2025 tarihinde devletlerin iklim değişikliği karşısındaki yükümlülüklerine ilişkin yayımladığı tavsiye kararıyla önemli bir hukuki boyut kazandı. UAD kararda, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca hukuka uygun şekilde belirlenmiş ve ilan edilmiş esas hatlar ile deniz alanlarının dış sınırlarına ait haritaların, sırf deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle kıyıların değişmesi gerekçesiyle güncellenmesinin zorunlu olmadığını vurguladı.

Bu yorum, tüm uyuşmazlıkları sona erdirip sınır belirleme süreçlerinin hukuki şartlarını ortadan kaldırmamakla birlikte, deniz sınırlarının istikrarını güçlendiriyor. Nitekim söz konusu yaklaşım, Pasifik Adaları Forumu’nun 2021 yılında kabul ettiği ve deniz seviyesi yükselse dahi yasal olarak belirlenmiş deniz alanlarının korunmasını öngören bildirgesiyle de örtüşüyor.

Getirilen bu koruma, karasal alanlarının küçülmesi nedeniyle geniş deniz ve ekonomi haklarını kaybetme endişesi taşıyan Tuvalu ve Marshall Adaları gibi küçük ada ülkeleri için kritik önem taşıyor. Ancak yanıtı en karmaşık soru, toprakları tamamen sular altında kalan ve nüfusu göç etmek zorunda kalan bir devletin hukuki varlığının gelecekte ne olacağı noktasında toplanıyor.

Güney Amerika’nın güneyinde, Şili ile Arjantin arasında uzanan Güney Patagonya Buz Sahası bölgesi, iklim değişikliğinin uluslararası sınırlar üzerindeki etkisinin bir başka boyutunu gözler önüne seriyor.

UAD, bir devletin kurulduktan sonra unsurlarından birinin ortadan kalkmasının, hukuki varlığının sona ermesi sonucunu doğurmayacağını açıklamakla birlikte; ülke toprağının tamamen kaybedilmesi durumunda egemenliğin kullanılması, kurumların sürekliliği ve nüfusun haklarına ilişkin tüm hususları karara bağlamadı.

İsa, Tuvalu ve Kiribati gibi alçak rakımlı ülkelerin taşkınlar, suların tuzlanması ve yaşanabilir toprak kaybı gibi artan risklerle karşı karşıya kaldığını, hukuki ve pratik karmaşıklıklar sürse de bu devletlerin uluslararası alanda tanınmasını ve egemenlik haklarını korumaya yönelik uluslararası eğilimin güçlendiğini ifade etti.

gh
3 bin 480 metre yükseklikteki Testa Grigia zirvesinde bulunan Rifugio Guide del Cervino adlı dağ kulübesi, 28 Kasım 2020 (AFP)

Güney Amerika’nın güneyinde, Şili ile Arjantin arasında uzanan Güney Patagonya Buz Sahası bölgesi ise iklim değişikliğinin uluslararası sınırlar üzerindeki etkisinin bir başka boyutunu gözler önüne seriyor. İki ülke arasındaki anlaşmazlık, dağ zirveleri ve su bölümü çizgisine ilişkin 1881 Antlaşması ile 1893 Protokolü’nün farklı yorumlanmasına dayanıyor.

İki ülke 1998 yılında sınırın belirli kesimlerinde uzlaşmaya varmış olsa da bir bölümün belirlenmesi ve çizilmesi süreci tamamlanmayı bekliyor. Buzulların erimesi, kayalık alanların ortaya çıkması ve bazı su akış düzenlerinin değişmesiyle birlikte sınır belirlemede kullanılan doğal unsurların tespitini etkileyerek sürece yeni karmaşıklıklar ekliyor.

Deniz anlaşmazlığı

Uydu verileri, son on yıllarda Patagonya buz sahalarının kütle kaybettiğini ve Tyndall Buzulu’nun da aralarında bulunduğu buzulların gerilediğini, bununla eş zamanlı olarak bu buzullarla bağlantılı göllerin genleştiğini doğruluyor.

Bununla birlikte, buzulların erimesi anlaşmazlığı doğrudan ortaya çıkarmadığı gibi, yasal sınırları kendiliğinden değiştirdiğine dair yeterli kanıt da bulunmuyor. Ancak bu durum, coğrafi ölçüm zorluklarını artırırken güncel haritaların önemini vurguluyor; ayrıca su kaynakları ve ekosistemler üzerinde de etkiler yaratıyor.

İsa, iklim değişikliğinin kendiliğinden yeni sınırlar oluşturmadığını, ancak buzulların çekilmesiyle doğal kaynaklara erişimin sağlanması ve ulaşım ile ekonomik faaliyetler için yeni güzergahların açılması sayesinde, özellikle tartışmalı bölgelerin stratejik önemini artırabileceğini ifade etti.

İklim değişikliğinin etkisi, yükselen sıcaklıklar ve azalan deniz buzunun daha önce erişilemeyen bölgelere mevsimsel erişimi kolaylaştırdığı ve bu bölgelerin ekonomik ve stratejik önemini artırdığı Arktik bölgesinde açıkça görülüyor.

En somut örneklerden birini, ABD ile Kanada arasında Alaska’nın kuzeyi ile Yukon bölgesi üzerindeki Beaufort Denizi’nin bir kısmını kapsayan deniz uyuşmazlığı oluşturuyor. Söz konusu uyuşmazlık, Birleşik Krallık ile Rusya arasında 1825 yılında imzalanan antlaşmaya dayanan sınırın farklı yorumlanmasından kaynaklanıyor. İklim değişikliği anlaşmazlığın doğrudan nedeni olmasa da, potansiyel petrol ve gaz rezervlerine yönelik ilginin artmasıyla bölgenin önemini artırdı. Eylül 2024’te iki ülke, çakışan deniz sınırları konusunda müzakerelerde bulunmak üzere ortak bir çalışma grubu kurdu.

Buzulların çekilmesi; seyrüsefer, ekonomik faaliyetler ve deniz güvenliği konularında tartışmaları da beraberinde getiriyor. Ancak çetin kutup koşullarının sürmesi nedeniyle bu durum, bölgenin yıl boyunca kesintisiz seyrüsefere elverişli hale geldiği anlamına gelmiyor. Yaşanan dönüşümler, devletleri coğrafi ölçümleri ve müzakereleri yoğunlaştırmaya, stratejik çıkarlarını yeniden değerlendirmeye sevk edebiliyor.

Alpler’den Pasifik adalarına, Patagonya buz sahalarından Beaufort Denizi’ne uzanan gelişmeler, iklim değişikliğinin coğrafya ile uluslararası hukuk arasındaki ilişkiyi derinden etkilemeye başladığını gösteriyor. Sabit görünen sınırlar değişen nehirler, buzullar ve kıyılara dayanabilirken; devletler egemenliklerini, kaynaklarını ve nüfuslarını korumak için istikrarlı hukuki kurallara ihtiyaç duyuyor.

Bir nehir yatağının değişmesi ya da bir buzul kütlesinin erimesi mutlaka bir sınır anlaşmazlığının doğacağı anlamına gelmiyor. Ancak asıl risk, değişen coğrafya ile mevcut yasal sınırlar arasındaki makasın açılmasında yatıyor; bu durum özellikle sınırlandırması henüz tamamlanmamış bölgelerde ikili anlaşmaların, hassas coğrafi ölçümlerin ve uluslararası iş birliğinin önemini artırıyor.

Buna karşılık, son hukuki gelişmeler iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkeleri korumayı hedefliyor. Deniz sınırlarının istikrarını ve uluslararası hukuki kişiliklerinin devamlılığını güçlendiren bu adımlar, en yüksek emisyona sebebiyet veren devletlerin sorumluluk taşıdığı bir olgu yüzünden söz konusu ülkelerin egemenliklerini ve kaynaklarını kaybetmelerinin önüne geçmeyi amaçlıyor.

İsa, Al Majalla’ye yaptığı açıklamanın sonunda, iklim değişikliğinin dünyanın siyasi haritasını kendiliğinden yeniden çizmediğini, ancak uluslararası ilişkilerin coğrafi, ekonomik ve stratejik temellerini değiştirdiğini vurgulayarak, sınırların korunmasının artık egemenlik, iklim adaleti, güvenlik ve uluslararası hukukla doğrudan bağlantılı bir mesele haline geldiğini ifade etti.


Gerilimi düşürme girişimi Tahran’ın şartlarına takıldı

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in reklam panosunun görüldüğü Tahran’da bir polis memuru trafiği denetliyor (AFP)
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in reklam panosunun görüldüğü Tahran’da bir polis memuru trafiği denetliyor (AFP)
TT

Gerilimi düşürme girişimi Tahran’ın şartlarına takıldı

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in reklam panosunun görüldüğü Tahran’da bir polis memuru trafiği denetliyor (AFP)
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in reklam panosunun görüldüğü Tahran’da bir polis memuru trafiği denetliyor (AFP)

Bölgedeki gerilimi düşürmeye yönelik yoğun diplomatik girişimler, İran’ın savaşın sona erdirilmesi ve yeniden sükûnetin sağlanması için öne sürdüğü şartlara takılıyor.

Üst düzey bir İranlı yetkili dün yaptığı açıklamada, ülkesinin nükleer programını müzakere etmeyeceğini belirterek savaşın kesin olarak sona ermesi için ABD’nin Tahran’ın şartlarını yerine getirmesi gerektiğini vurguladı. İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney de Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ile görüşmesinde, “ne savaş ne barış” durumuna son verilmesi gerektiğini belirtti ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün korunmasının önemine dikkat çekti.

Buna karşılık Katar Dışişleri Bakanlığı, İran’a iyi niyetini ortaya koyma, Körfez ülkelerine yönelik tehditleri durdurma ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açma çağrısında bulundu. Doha yönetimi, bu adımların arabuluculuk çabalarının başarıya ulaşması ve krizin diplomatik yollarla çözülmesi için uygun koşulları oluşturacağını belirtti.

Moskova’da ise Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu kapsamında gerçekleştirdikleri görüşmede müzakerelerdeki son gelişmeleri, Hürmüz Boğazı’nı ve enerji arzını ele aldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Pezeşkiyan, ABD’nin bölgedeki askerî faaliyet ve adımlarının küresel enerji arzını ve piyasalarını ciddi biçimde sekteye uğrattığını söyledi.

İran’da ise bazı milletvekilleri, daha önce de gündeme getirdikleri Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan (NPT) çekilme ve atom bombası edinme yönündeki çağrılarını yineledi.


Eisenkot’tan Netanyahu’ya uyarı: İsrail’in güvenliğini siyasi amaçlarla kullanma

Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, Tel Aviv’de destekçilerine hitap ederken (Reuters)
Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, Tel Aviv’de destekçilerine hitap ederken (Reuters)
TT

Eisenkot’tan Netanyahu’ya uyarı: İsrail’in güvenliğini siyasi amaçlarla kullanma

Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, Tel Aviv’de destekçilerine hitap ederken (Reuters)
Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, Tel Aviv’de destekçilerine hitap ederken (Reuters)

Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, bugün erken saatlerde yaptığı açıklamada, İsrail halkının Başbakan Binyamin Netanyahu’ya karşı değişimi tercih ettiğini söyledi ve yeni bir hükümet kurmak için girişimde bulunacağını belirtti.

Tel Aviv’de destekçilerine hitap eden Eisenkot, kampanyanın son günlerinde İran’a saldırı düzenleyeceği yönündeki uyarılarını yoğunlaştıran Netanyahu’ya üstü kapalı bir uyarıda da bulundu. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre İran’a yönelik olası bir saldırının, hükümet kurmak için yürütülen koalisyon görüşmelerini geciktirebileceği değerlendiriliyor.

Eisenkot, “Netanyahu, İsrail’in güvenliğini siyasi çıkarlarına hizmet etmek için kullanmaya kalkışma” dedi.

Sandık çıkış anketlerine göre muhalefet koalisyonu, Netanyahu liderliğindeki koalisyonun az farkla önüne geçti. Ancak iki bloktan hiçbiri hükümet kurmak için gerekli olan 61 sandalyelik çoğunluğu elde etmeyi garantileyemedi.

Eisenkot, “Halk, Netanyahu’nun iktidarının devam etmesine karşı kararını verdi” dedi. Sözlerini sürdüren Eisenkot, “Bu kadar yüksek katılımla gerçekleşen bir seçimin ardından yeniden seçime gitmek yanlış olur” ifadelerini kullandı.