İran için güç mücadelesi ve çıkar yılı: 2019

Kasım 2019'da İranlı göstericiler ve güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalar sonrası ortaya çıkan manzaralardan biri (Reuters)
Kasım 2019'da İranlı göstericiler ve güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalar sonrası ortaya çıkan manzaralardan biri (Reuters)
TT

İran için güç mücadelesi ve çıkar yılı: 2019

Kasım 2019'da İranlı göstericiler ve güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalar sonrası ortaya çıkan manzaralardan biri (Reuters)
Kasım 2019'da İranlı göstericiler ve güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalar sonrası ortaya çıkan manzaralardan biri (Reuters)

Hasan Fahs
ABD Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’a gelişinin üzeriden 1 yıl geçmesinin ardından Washington’un İran politikasının yeni rotası çizildi. Beyaz Saray ve Trump, 8 Mayıs 2018'de stratejik bir karar alarak İran ve P5+1 ülkeleri (BMGK’nın 5 daimi üyesi İngiltere, ABD, Çin, Fransa, Rusya ile Almanya) arasında imzalanan nükleer anlaşmadan çekildi. Bu durum, 14 Temmuz 2015'te imzalanan ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olarak da bilinen nükleer anlaşmayla İran ve P5+1 ülkeleri arasında başlayan işbirliğini sona erdirdi.
Trump'ın kararı iki düşünceye dayanıyordu;
Birincisi, yeni başkan Donald Trump'ın selefi Barack Obama'ya yönelik Ortadoğu başta olmak üzere uluslararası dosyaları yönetme konusundaki sert eleştirilerinden kaynaklı bir iç işleri meselesiydi. İkincisi ise, İran'ın nükleer ve balistik füze çalışmalarının ve bölgesel hırslarının Washington için gerçek bir endişe kaynağı olmasıydı.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran’ın ‘tarihin en ağırı’ olarak nitelediği ekonomik yaptırımlardan kaçınması için, yeni nükleer anlaşma öncesinde yerine getirmesi gereken 12 şartı açıkladı.
ABD diplomasisi, Trump'ın İran'a yönelik stratejisine uyum sağlamakta gecikmedi. Bu yüzden Dışişleri Bakanı Pompeo'nun Amerikan vizyonunu karşılayan ve ilk nükleer anlaşmaya dahil edilmeyen bölgesel ve uluslararası kaygılardan oluşan çeşitli dosyaların da bulunduğu yeni bir anlaşmanın başlangıcı olarak İran’ın yerine getirmesi gereken 12 şartı duyurduğu 21 Mayıs 2018 tarihinden günler sonra 'tarihin en ağır yaptırımları' olarak nitelenen ekonomik yaptırımlardan kaçınması için İran’a şu şartları koştu;
1-  Şu anki ve önceki nükleer programın ayrıntılarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) açıklanması ve bu faaliyetlerin tam, doğrulanabilir ve geri dönülmez şekilde durdurulması,
2 - Tüm uranyum zenginleştirme faaliyetleri ile plütonyum üretiminin durdurulması ve ağır su reaktörünün kapatılması,
3 - IAEA uzmanlarına ülkedeki askeri veya sivil tüm nükleer bölgelere koşulsuz erişim izni verilmesi,
4 - Nükleer savaş başlıkları taşıyabilecek balistik füzelerin geliştirilmesi ve fırlatılmasıyla ilgili çalışmaların sonlandırılması,
5 - İran’da tutulan ABD vatandaşlarını ve İran’da gözaltına alınan müttefik ülkelerin vatandaşlarının serbest bırakılması,
6 - Hizbullah, Hamas ve İslami Cihad dahil olmak üzere Ortadoğu’daki ‘terör gruplarına’ desteğin bırakılması,
7 - Irak hükümetinin egemenliğine saygı gösterilmesi ve Şii milislerin silahsızlanmasına ve yeniden topluma entegrasyonuna izin verilmesi,
8 -  Yemen’de Husi milislerin desteklenmesinin bırakılması ve ülkede siyasi bir çözüm için çalışılması,
9 - Suriye’deki İran ve İran yanlısı güçlerin geri çekilmesi,
10 - Afganistan ve bölgedeki Taliban ve diğer teröristlere verilen desteğin sonlandırılmasının yanı sıra El Kaide liderlerine sığınak sağlanmaması,
11 - İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yurt dışı kolu Kudüs Gücü’nün dünyanın dört bir yanındaki terör örgütlerine yönelik desteğinin durdurulması,
12 - Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) hedef alan füzelerin yanı sıra İsrail’e yönelik ‘yok etme ve ortadan kaldırma’ şeklindeki tehditlerin sonlandırılması, uluslararası deniz seyrüsefer özgürlüğü ve siber saldırılar da dahil olmak ABD’nin müttefiki olan komşu ülkelerine tehdit oluşturacak saldırılardan kaçınması.
İran’ın uyumsuzluğu ve yaptırım kılıcı
ABD yönetimi, ‘tarihin en ağır’ ve eşi benzeri görülmemiş ekonomik yaptırımları uygulamada tehditten eyleme geçişini duyurmak için 4 Kasım 2018 tarihini seçti. Bu öyle alelade bir seçim değildi. Aksine iki taraf için de sembolik bir tarihti. Washington bu tarihle İran'ın başkenti Tahran’da devrimci gençlik grupları tarafından büyükelçilik binasının işgal edilişinin yıldönümünü hatırlattı. Tahran ise, iki taraf arasında güçlü bir düşmanlığın ortaya çıkmasına neden olan bu olayı ‘ABD’nin temsil ettiği küresel kibirle mücadelenin pratik bir yanması’ olarak görüyor.
Trump ve yönetimi, İran’a yönelik yaptırımları uygulamaya koymadan önce İran rejimiyle ilişkileri olan ülkelerin ABD’nin tutumundan etkilenerek Tahran’a karşı güvenlerinin azalmasından ve İranlıların Ruhani hükümetinin ekonomi politikalarına yönelik itirazlarından yararlandı. Ayrıca Aralık 2017 ve Ocak 2018 tarihleri arasında Meşhed şehrinde başlayarak ülkenin 100 ayrı şehrine yayılan finans ve emlak şirketleri krizi, İran'ın ekonomik durumunun kırılganlığının, bu siyasi protestoların arka planından çok uzakta olduğunun ciddi bir göstergesiydi. Söz konusu siyasi protestolar ise rejimin kadroları arasındaki çatışma, Ruhani'yi zayıflatma çabaları ve siyasi, güvenlik, askeri ve ekonomik sistemin eklemlerini elinde tutan muhafazakar akım içinde karar birliği anlamına gelen ekonomik ve siyasi projenin bir yansımasıydı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, ABD yönetimi, yaptırımların İran'ı müzakere masasına dönmeye zorlamak için yeniden uygulandığını söyledi. Sonuç olarak, ABD’nin yaptırımları en üst düzeye çıkarması ve İran petrol ihracatını sıfırlama politikasını duyurması, İran’ın içeride veya bölgesel düzeyde yayılmacı politikalarını sürdürmesinin yanı sıra Arap başkentlerindeki ve bölgedeki nüfuzunu ve rolünü artırmaya yönelik çabalarına inen en ağır darbe oldu.
Yaptırımlar ve petrol ihracatını sıfırlama silahı, rejimin Ruhani hükümetinin tüm çabalarını ablukaya alması, İran ile Avrupa’nın tutumları arasındaki farkı artırırken yaptırımları atlatarak aralarındaki ticaret ve finans faaliyetlerini sürdürmek için oluşturulması planlanan ‘INSTEX’ adlı mekanizmaya yönelik tüm çabaları da durdurdu.
İran ekonomisi, özellikle ekonominin bel kemiğini oluşturan sabit para kaynaklarındaki düşüşün ve Ruhani'nin ekonomik büyüme ve ilerlemeyle ilgili vaatlerine yönelik umutların azalmasının ardından aldığı darbelerle daha da kötüleşirken İran para birimi dolar karşısında büyük bir değer kaybetti.
Anlaşma çekişmesi
ABD’nin nükleer anlaşmadan çekildikten sonra İran'a yeniden yaptırımlar uygulaması, muhafazakar akımın eline Cumhurbaşkanı Ruhani ve onu destekleyen reformist ve ılımlı grup ile savaşında kullanabileceği büyük bir koz verdi. Rejim liderlerinin ABD ile müzakere masasına oturmaktan kaçınmaya çalışması ve İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in ABD yönetimini ‘güvenilmez’ olarak nitelemesi, Ruhani ve başta Washington'la müzakereleri destekleyen Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif olmak üzere tüm ekibine, doğrudan müdahale olarak görüldü. Rejim içerisindeki muhafazakar akımdan ve karar alma mercileri nükleer anlaşmadan çekilme çağrıları yaptılar.
Rejim ve hükümete yönelik iç baskı, Ruhani'nin rejimin stratejik politikalarında herhangi bir rolünün olmayışı ve İran ekonomisini tüketen ve rejimin bekasına yönelik bir tehdit haline gelen olumsuz yansımalar çerçevesinde Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, İran’ın nükleer anlaşmadaki taahhütlerini kademeli olarak azaltmaya yönelik bir dizi adımı uygulama kararı aldı. İran her ne kadar anlaşmada kalma sözünü yinelese de bu kararla uçurumun kenarında yürümeyi tercih etti. Bu da İran’ın başta Fransa, Almanya ve İngiltere olmak üzere uluslararası topluma, ABD yaptırımlarının baskısını hafifletebilecek mali ve ekonomik anlaşma vaatlerini pratik adımlara dönüştürmeleri için bir şantaj politikası benimsenmesine izin verdi.
Tüm bölgesel ve uluslararası arabuluculuk girişimleri başarısız oldu
Washington ve Tahran arasındaki kriz, ekonomik yönüyle ve yaptırımlarla sınırlı kalmadı. Tüm bunlara askeri düzeyde bir gerilim ve İran’daki hedeflere yönelik askeri bir operasyon tehdidi de eşlik etti.
Körfez ve Umman (Arap) Denizi suları, özellikle İran'ın petrolünü ihraç etmesinin engellenmesi halinde Hürmüz Boğazı'nı kapatabileceği tehdidinin ardından ABD’nin daha önce eşi benzeri görülmemiş askeri yığınına şahit oldu. BAE’nin Fuceyra limanındaki birkaç petrol tankerinin sabotaja uğraması ve ABD’ye ait bir İnsansız Hava Aracı’nın (İHA) Hürmüz Boğazı semalarında düşürülmesinin ardından gerginlik daha da arttı.
Bu gerilimlerin ve gerginliğin boyutunun bölgede bir savaşın patlak verebileceği raddeye ulaşmasının yankıları tahmin edilemeyen sonuçlar doğurdu. Uluslararası diplomasi, kriz duvarında bir boşluk açacak, krizi sona erdirecek ve yeni bir aşamaya geçilmesine yardım edecek ABD-İran müzakerelerinin önünü açmak için harekete geçti.
Bölgesel ve uluslararası düzeylerde İran krizini çözmek için belki de en önemli adımlar Umman ve Japonya tarafından atıldı. Burada Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'dan doğrudan destek alan Japonya arabuluculuğunun daha ciddi olduğu söylenebilir. Krizin çözümünde neredeyse gerçek bir atılım elde edecekken İran’ın Dini Lideri Hamaney’in, Japonya Başbakanı Şinzo Abe’nin ABD Başkanı Trump’tan getirdiği mesajı almayı reddetmesi Abe’nin arabuluculuk çabalarının önünde engel oluşturdu. Ancak Fransa hem BM Genel Kurul toplantıları hem de ev sahipliği yaptığı G7 Zirvesi’nin oturum aralarında, krizle ilgili tüm uluslararası tarafların Trump ve Ruhani’nin bir araya gelmesine katkıda bulunacak bir formüle ulaşmaya destek vermesine yönelik çabalarını sürdürdü. Fakat tüm bu çabaların karşısına Hamaney’in Ruhani'yi Trump’la müzakere masasına oturtma çabalarına saldırmaktan çekinmeyen sert lider tutumu çıktı. İki adam arasındaki savaş, rejimin kulislerindeki tutumlarla sınırlı kalmazken İran’daki ekonomik koşullarda iki tarafın da sorumlu olduğu belirtilen tartışmalarla kamuoyuna aksetti.
Ruhani, Hamaney ile muhafazakar akımın birlikte siyasi ve ekonomik planlarının ve ABD yönetimiyle yapıcı diyalog olasılığının önüne koyduğu engelleri aşmaya çalıştı. Ruhani, ekonomik krizin üstesinden gelmesini sağlayacak siyasi alanlar arama çabalarının bir parçası olarak bölgesel düzeyde girişimlerde bulunmaya devam etti. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Zarif aracılığıyla Körfez ülkelerine ‘bölgesel saldırmazlık anlaşması’ önerisinde bulundu. Ardından Irak'ın katılımıyla ‘bölgesel güvenlik forumu’ girişimini başlattı. Ruhani, özellikle İran'ın Körfez ve Arap Denizi sularında gerçekleştirdiği provokatif eylemlere karşı uluslararası ve bölge ülkelerinin yanı sıra ABD'den yükselen askeri tehditlerin artmasıyla ‘Hürmüz Boğazı’nın bölgesel güvenliği’ adlı bir girişimi benimsedi. Ancak Saudi Aramco’nun Suudi Arabistan’daki en büyük iki petrol üretim tesisini hedef alan saldırılar, Ruhani hükümetinin uluslararası toplumla ilişkilerini yeniden kurmasını sağlayacak bir adım olarak komşuları olan Arap ülkelerine açılma çabalarını boşa çıkardı.
Muhafazakarlar Ruhani kuşatmasını tamamladı
Ruhani hükümetinin ABD yönetimi ve boğucu yaptırımlarının getirdiği krizden kurtulmak için sarf ettiği tüm çabalar tükendikten sonra Hamaney tarafından desteklenen muhafazakar akım, Ruhani ve onun siyasi ve ekonomik planlarını çevreleyen kuşatmayı tamamladı. Benzine yapılan son zamlar da devenin belini çökerten son saman çöpü olurken Ruhani'yi kritik stratejik kararları uygulayan mekanizmalardan uzaklaştıran bir yol oluşturdu.
Ruhani’nin benzin fiyatları zammının ne zaman uygulanacağını bilmediğini söylemesi bunun bir işaretiydi. Ruhani, kendisinin ve hükümetinin bilgilendirilmeden benzin zamlarının duyurulduğu bir sabaha uyanırken Hamaney çıktı ve Yargı Erki Başkanı, Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanından oluşan Ekonomi Koordinasyon Yüksek Konseyi’nin kararını desteklediğini vurguladı. Ancak Hamaney’in hesaplamadığı bir şey vardı ve rejimin bekasına yönelik bir meydan okumaya dönüşen geniş bir protesto hareketi patlak verdi. Protesto gösterileri hızla ülkenin dört bir yanına yayılırken göstericiler ile güvenlik güçleri arasında daha önce benzerine rastlanmayan çatışmalar yaşandı.
Askeri ve güvenlik birimleri, Ruhani ve başta İçişleri Bakanlığı'na bağlı emniyet güçleri olmak üzere ekibini, İran’ın birçok şehrinde meydana gelen ayaklanmalardan ve bakanlığın sokaklardaki yoğun çatışmalara DMO ve onun diğer kolları başta olmak üzere rejim güçlerinin müdahalede bulunmasını gerektirmeyen bir plan sunmasından dolayı olaylardan sorumlu tutmaya çalıştı.
Rejim, protesto hareketiyle gelen zorluk karşısında, ABD ve İsrail öncülüğünde yurt dışındaki Şah yanlısı muhalif grupların rejime karşı bir darbe yapmak ve onu devirmek için faaliyetlerde bulunmakla suçlayarak siyasi ve güvenlik örtüsünün altına sığındı. Bu da onun akacak kanı hesaba katmadan son seçeneğe giderek mümkün olan en kısa sürede güvenliği sağlama ve dayatma yeteneğini göstermek için sokaklarda protestoculara karşı en üst düzeyde şiddet kullanmasına izin verdi.
Rejim ve bölgede çatışmaya girme seçeneği
Rejim ayrıca, halkın özgürlük ve demokrasi taleplerine karşı Suriye rejiminin yanında olduğunu beyan ettiğinde anayasadaki halkları, özgürlük haklarını ve savunmasız kişileri savunmaya dair tüm ilkeleri ve sloganlarını da terk etti. Bu durum, Suriye’deki stratejik çıkarlarını savunmak, Şam'daki savaşı Tahran surlarını savunmakla eşdeğer olarak düşünmek ve Şam'ı kaybetmenin Ahvaz'ı kaybetmek anlamına geldiğine inanmaktan çok daha zorlu bir hale gelebilir.
İran’daki protestolarla birlikte Lübnan ve Irak’ta tanık olunan halk hareketlerine ve isteklerine karşı aynı yöntemi izlemekten çekinmeyen rejim, bu hareketleri güvenliğine yönelik bir tehdit ve ‘ekonomik krizi sömürerek, içeride istikrarsızlaşmaya neden olarak, Lübnan ve Irak'taki müttefiklerini iktidarlardan uzaklaştırmaya çalışarak rejimin bölgesel nüfuzunu hedef alan ABD-İsrail planıyla’ mücadele açısından ele aldı.
Hamaney’in halkın taleplerini dinlemeden olayları bir ABD-İsrail komplosu olarak değerlendirdiği erken konuşması, İran rejimi ve müttefiklerinin karşı karşıya kaldığı zorlu yaşam şartlarına karşı başlayan ve siyasi boyutlara ulaşan protestolarla başa çıkabilmeleri için ellerindeki seçenekleri sınırladı. Bu durum, İran’ı uluslararası anlaşmalar yapmaya istekli hale getirebilir. Bu da içeride ya da bölgede, konumunu ve nüfuzunu zayıflatan halk protestolarının kontrolünü yeniden kazanmasını sağlayabilir. Belki de ABD’nin şartlarından birini yerine yetirerek Washington'la tutuklu takası yoluna gitmesi bir sonraki aşamanın ve son iki yıldır beklenen tavizlerin bir göstergesi olabilir. Ve belki de bölgedeki sürekli nüfuzunun en azından siyasi imajını korumak ve daha da önemlisi, rejimin hayatta kalması ve onu içeriden etkileyen tehditlerin azaltılması için işbirliğine gitme girişimi olarak görülebilir.



Qualcomm CEO’su Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan’daki yatırımlarımızı genişletiyoruz ve yapay zekâ ekonomisine odaklanıyoruz

Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)
Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)
TT

Qualcomm CEO’su Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan’daki yatırımlarımızı genişletiyoruz ve yapay zekâ ekonomisine odaklanıyoruz

Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)
Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)

Qualcomm’ın yapay zekâ veri merkezleri yolculuğu ABD’li büyük bir bulut bilişim şirketiyle değil, Suudi bir şirketle başladı. Qualcomm CEO’su Cristiano Amon, ABD’nin Hawaii kentinde düzenlenen Snapdragon Summit 2026 kapsamında Şarku’l Avsat’a verdiği özel röportajda, şirketin veri merkezi pazarına giriş vizyonunu ve ürünlerini geliştirmeye başladığında ilk müşterisinin HUMAIN şirketi olduğunu açıkladı.

Amon’un tanımladığı iş birliği yalnızca bu projeyle sınırlı kalmayıp, günümüzde yapay zekâ destekli bilgisayarlar, Aramco ile sanayi alanındaki yapay zekâ çalışmaları, yerel mühendislik ve otomotiv sektörüne kadar uzanıyor. Amon ayrıca, robotik ve şirketin geleneksel olarak derinlemesine yer almadığı diğer alanlarda da geleceğe dönük fırsatlar gördüğünü belirtti.

Şirketin Suudi Arabistan’daki mevcut projelerinin ‘yalnızca bir başlangıç’ olduğunu vurgulayan Amon, Qualcomm’un inşa etmeye çalıştığı teknolojiler ile Krallık’ın yeni teknolojileri benimseme ve bilişim pazarlarını yeniden şekillendiren trendlere erkenden yatırım yapma yönelimi arasında ‘birçok kesişim noktası’ bulunduğuna dikkat çekti.

Suudi Arabistan ile sınır tanımayan ortaklık

Amon, şirketin Suudi Arabistan’daki varlığını yalnızca teknoloji satılan bir pazar anlayışının ötesine taşıyarak yetkinlik inşasında daha geniş bir rol üstlenmesini hedefliyor. Riyad’daki mühendislik merkezinin açılması ve araştırma-geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerinin genişletilmesinin ardından Qualcomm, yapay zekâ, yarı iletkenler ve modern bilişim platformları alanlarında mühendisler istihdam ederek Krallık’ı bölgeye hizmet veren bir merkez haline getiriyor.

sxdv sdv
Qualcomm CEO’su Cristiano Amon (Qualcomm)

Fırsat alanlarının veri merkezleri, bilgisayarlar ve sanayi sektöründeki mevcut projelerle sınırlı olmadığını belirten Amon, robotik ve otomotiv sektörlerini ek iki alan olarak değerlendirirken Krallık ile ortaklık fırsatlarında herhangi bir ‘sınır’ görmediğini ifade etti.

Bu adımlar; HUMAIN, Aramco, KAUST ve diğer Suudi ortakları kapsayan daha geniş bir iş birliği ağının parçası olarak öne çıkıyor. Bu durum, şirketin Krallık ile olan ilişkisinin araştırmadan mühendisliğe, altyapıdan cihazlara ve sanayi uygulamalarına kadar teknoloji değer zincirinin birden fazla katmanına taşındığını yansıtıyor.

Dilden fiziksel dünyaya

Amon’un önümüzdeki döneme yön vereceğine inandığı en önemli alanlardan biri, ‘fiziksel yapay zekâ’ olarak adlandırdığı kavram. Temel olarak dile odaklanan modellerin aksine bu sistemler; sensör verileri, görseller ve sanayi ekipmanları ile ortamlarından gelen sinyaller aracılığıyla fiziksel dünyayla etkileşime giriyor. Bu durum, söz konusu sistemlerin fabrikalar, enerji sektörü, robotik ve araçlarda kullanılmasına olanak tanıyor.

Amon, Aramco ile gerçekleştirilen iş birliğini bu noktada ‘uç yapay zekâ’ (Edge AI) kavramıyla ilişkilendiriyor. Bu yaklaşımda veriler, sürekli olarak uzak bir veri merkezine bağımlı kalmak yerine üretildikleri yere yakın bir noktada analiz ediliyor. Amon ayrıca, Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı, akıllı şehirler ve bilgisayarlı görü (computer vision) ile bağlantılı kullanım alanlarına değinirken sanayi ortamlarına yönelik özel 5G ağları konusunda Aramco ile yapılan iş birliğine de dikkat çekti.

Yapay zekânın yerel düzeyde bulunmasının, uzak konumlar genelinde yayılan sanayi operasyonlarında özel bir önem taşıdığını belirten Amon; bu durumlarda güvenilirlik ve hızlı yanıt verme süresinin yalnızca performans artışı değil, sistem gereksiniminin doğrudan bir parçası haline geldiğini savunuyor.

Endüstriyel otomasyon ve robotiğin fiziksel yapay zekânın en belirgin büyüme itici güçleri arasında yer alacağını değerlendiren Amon, bu doğrultuda sanayi sektörünü tüketici pazarlarının yanı sıra şirketin hedeflediği büyüme alanları arasında konumlandırıyor.

Otomobil de bir başka bilgi işlem platformu

Bu eğilim, Qualcomm’un stratejisinde giderek daha önemli bir paya sahip olan otomotiv sektörüyle de kesişiyor. Amon, otomobilin ‘tekerlekler üzerindeki bir bilgisayara’ dönüşme vizyonu kapsamında, Qualcomm teknolojilerini kullanan Suudi elektrikli otomobil markası Ceer’e dikkat çekti.

Araç içi bilişim artık yalnızca eğlence veya navigasyonla sınırlı kalmayıp; dijital kokpit, araç işlevlerinin kontrolü, yazılım tanımlı araçlar ile sürücü destek ve otonom sistemlerine kadar uzanıyor. Qualcomm’un otomotiv sanayii için en büyük yarı iletken teknolojileri sağlayıcısı olma yolunda ilerlediğini açıklayan Amon, farklı segmentlerdeki otomotiv şirketleriyle çalıştıklarını belirtti.

Amon, yapay zekâ ajanlarının özellikle araçlar için oldukça uygun olduğunu değerlendiriyor. Sürücü bu ajanlarla sesli olarak etkileşime girebilirken; sistemler ise araç içinde ve çevresinde olup bitenleri anlamak için kameralardan, sensörlerden ve anlık bağlamdan yararlanıyor. Böylece otomobil, Amon’un vizyonunda telefon, bilgisayar, gözlük ve kulaklığı bir araya getiren aynı anlayışın bir uzantısı haline geliyor: Farklı cihazlar, fakat bağlama göre bunlar arasında hareket edebilen kişisel bir yapay zekâ.

Ortadoğu’nun önemi neden değişti?

Şarku’l Avsat’ın, Ortadoğu’nun Qualcomm için neden birkaç yıl öncesine kıyasla daha önemli bir bölge haline geldiğini sorması üzerine Amon, Suudi Arabistan’ın teknoloji ile geleceğin sektörlerine yatırım yapan merkezlere dönüşme ve ekonomilerini çeşitlendirme arzusuna dikkat çekti. Amon, bu durumun geçmişte faaliyetleri daha çok telefon pazarına odaklı olan ancak sonrasında yeni pazarlara açılmaya başlayan Qualcomm’un kendi gidişatıyla da kesiştiğini vurguladı.

axscdfvg
Qualcomm, kişisel bilgi işlem kavramını telefon, bilgisayar, kulaklıklar, gözlükler ve otomobilleri de kapsayacak şekilde genişletiyor. (Qualcomm)

Özellikle Suudi Arabistan özelinde Amon, söz konusu ilişkiyi Krallık’ın Qualcomm’un yeni yönelimine erkenden yatırım yapma kararlılığına bağladı. HUMAIN’in, şirketin veri merkezi projesindeki ilk müşterisi olmasını yeniden örnek gösteren Amon, bu durumun bir ‘güven bağı’ ile bu yolculukta birlikte ilerleme arzusu doğurduğunu belirtti. Amon ayrıca bu ilişkinin, şirketin kaynaklarını artırma ve bölgeye odaklanma kararının nedenleri arasında yer aldığını sözlerine ekledi.

Telefon siz olmadan çalışmaya başladığında

Snapdragon Zirvesi’nde tartışmanın diğer boyutu pazarlardan cihazın kendisine kaydı. Amon, yapay zekâ telefonuna geçişi basit bir fikirle açıklıyor: Eskiden bir kişi telefonunu kullanmadığında cihaz beklemedeydi. Ajanlar çağında ise kullanıcı ekrana bakmadığında dahi telefon çalışmaya devam edebilir; çünkü bir ajan kullanıcı adına bir görevi yerine getirebilir, arama yapabilir veya uygulamalarla etkileşime girebilir.

Bu durum, telefonun aynı anda iki tarafa birden hizmet etmesi gerektiği anlamına geliyor: Kullanıcı ve kullanıcının görevleri yürütmek üzere yetkilendirdiği yapay zekâ ajanları. Amon, bunun işlemci tasarımında, işlem gücü kapasitesinde, bellek ve gerekli enerji miktarında köklü değişiklikleri zorunlu kıldığını belirtiyor.

Şirketin bu yıl duyurduğu yenilikler arasında azami hızı 5 GHz’e ulaşan işlemciler yer alıyor. Amon, bu hıza tüm gün süren pil ömrü korunarak ulaşıldığını, ayrıca üst segmentin cihaz üzerinde 30 milyardan fazla parametreye sahip modelleri çalıştırma kapasitesine sahip olduğunu ifade etti.

Qualcomm, Snapdragon 8 Elite Extreme Gen 6’nın yüzde 50 daha büyük birleşik bellek ile 30 milyardan fazla parametreli Mixture of Experts tipi modelleri desteklediğine dikkat çekiyor. Şirket ayrıca bu yıl tek bir seçenekle yetinmek yerine ilk kez premium segmentte iki platform sundu.

Ancak Amon, mevcut sınırların uzun süre yeterli olacağına inanmıyor. Ajanların gereksinimlerinin hızla artması karşısında gelecekte yapay zekaya özel yardımcı birimlere ve bilişim ile bellek arasında daha entegre teknolojilere ihtiyaç duyulacağını dile getirdi.

Yapay zekâ telefonu

Ekonomik açıdan Amon, bu yeteneklerin cihazlar için yeni bir yükseltme (dönüştürme) döngüsü yaratabileceğini değerlendiriyor. Sadece daha iyi bir kamera, daha uzun pil ömrü veya daha yüksek performans elde etmek için yeni bir telefon satın almak yerine; yeni cihazlarda sunulan yapay zekâ yeteneklerinin önceki nesillerden yeterince farklılaşmasıyla birlikte yeni bir satın alma motivasyonu ortaya çıkabilir.

Sektörün mevcut akıllı telefonlardan yapay zekâ telefonlarına geçişi beklediğini belirten Amon, bu durumun yeni kategorilere ve deneyimlere yönelik bir talep yaratacağını öngörüyor. Qualcomm’un her yıl yeni bir nesil geliştirmeye alıştığı akıllı telefon pazarının temposunun, şirkete yapay zekânın mevcut gelişim hızına ayak uydurma ve bu inovasyon modelini diğer pazarlara da taşıma yeteneği kazandırdığına inanıyor.

Tek bir cihaza bağlı olmayan kişisel zekâ

Amon, kişisel bilişimin geleceğini tanımlarken telefonun da ötesine geçiyor. Şarku’l Avsat’ın, Qualcomm’un Snapdragon’u tek bir kişisel yapay zekânın kullanıcının cihazları arasında geçiş yapmasını sağlayan bir bilişim katmanı haline getirmek isteyip istemediğini sorması üzerine Amon, bunun bu yönelimi tanımlamak için ‘iyi bir yol’ olduğunu ifade etti. Şirket bu durumu ‘her yerde bağlantılı yapay zekâ’ olarak adlandırıyor. Snapdragon; telefonda, akıllı gözlüklerde ve araç içindeki dijital kokpitte yer alırken platform akıllı kolyeler, takılar ve ses cihazları gibi yeni kategorilere doğru genişliyor. Amon, gelecekte hareketlilik kavramının tek bir cihazla değil, tamamı yapay zekâ ajanları için temas noktasına dönüşen bir cihazlar bütünüyle ilgili olacağını sözlerine ekledi.

Sesli cihazlar

Bu yönelim ses cihazlarında da kendini gösteriyor. Qualcomm, zirve sırasında kulaklıkları ve giyilebilir cihazları yalnızca ses çalmanın ötesine taşıyarak kişisel yapay zekânın sürekli çalışan arayüzleri haline getirmek üzere tasarlanan Snapdragon Sound Elite Gen 2 platformunu tanıttı.

Şirket, platformun bir önceki nesle kıyasla cihaz üzerinde iki kata kadar daha fazla yapay zekâ kapasitesi sunduğunu, güç tüketimini ise yüzde 40’a varan oranlarda azalttığını ve bağlantıyı her zaman telefon üzerinden aktarmaya gerek kalmadan Wi-Fi aracılığıyla bulut hizmetlerine doğrudan bağlantıyı desteklediğini belirtiyor. Hedeflenen kullanım alanları; geleneksel kulaklıklardan sesli gözlüklere ve yeni giyilebilir cihazlara kadar uzanan kategorilerde akıllı asistanları, çeviriyi, deşifreyi ve bağlam anlamayı kapsıyor.

xascdsv
Gizlilik, güvenlik ve kişisel verilerin kontrolü, buluta aktarılacak verilerin belirlenmesine duyulan ihtiyaçla birlikte temel unsurlar haline geldi. (Qualcomm)

Aynı anlayış, Snapdragon X Elite platformuyla çalışan ve Gemini Intelligence etrafında tasarlanan yeni bir dizüstü bilgisayar kategorisi olan Googlebook duyurusunda da görülüyor. Qualcomm; Dell ve HP cihazlarının yerel Android uygulamaları desteği, bilgisayar ile telefon arasında entegrasyon ve cihaz içi yapay zekâ yetenekleriyle bu kategorideki ilk ürünler arasında yer alacağını ifade ediyor.

Güveni eşitlemek ve sürtünmeyi azaltmak

Kullanıcıyı birden fazla cihaz arasında takip eden kişisel yapay zekânın onun hakkında pek çok şey bilmesi gerekiyor; bu noktada en hassas konulardan biri ortaya çıkıyor. Amon, bu deneyimin başarısını birbiriyle bağlantılı iki faktör arasında konumlandırıyor: Güven ve sürtünmeyi azaltmak.

Ajan kullanıcının bağlamını bilmediği takdirde yeterince yararlı olamayacak ve kişi görevi kendisi yapmayı daha kolay bulacaktır. Buna karşılık kullanıcı, verilerine erişim, bunların depolanması veya kullanılması hususunda güvenmediği bir ajana bu bağlamı sağlamayacaktır.

Amon; ajanın erişebileceği verileri belirleyen bir izin sistemiyle birlikte tüketicinin, hangi bilgilerin bulut hizmetlerine gönderileceğini ve hangilerinin cihazda tutulacağını seçme hakkına sahip olması gerektiğini belirtiyor. Amon’a göre Qualcomm, kullanıcının verilerin nerede depolanacağını belirleyebilmesi ve uygun izinleri verebilmesi için bu mekanizmaları platformun içine inşa etmek üzere çalışıyor. İşlem hızının yanı sıra gizlilik ve kontrol ihtiyacının, cihaz üzerindeki yerel yapay zekâyı bulutla eş zamanlı olarak önemli kılan nedenler arasında yer aldığını vurguluyor. Amon bu durumu çözülmüş bir sorun olarak sunmayarak açıkça, “Bütün cevaplara sahip olduğumuzu düşünmüyorum” ifadesini kullandı.

Kişisel hafızadan egemenliğe

Bu durum, egemen yapay zekâ alanında daha geniş bir kavrama kapı aralıyor. Cristiano Amon egemenliği yalnızca devletlerin savunma sistemlerini, finansal hizmetleri veya kamu işlevlerini yönetme biçimiyle sınırlı görmüyor; bunun vatandaşların verilerine ve yapay zekâ ajanlarının erişimine sunmak istedikleri kısımları ne derece kontrol edebildiklerine kadar uzanabileceğini belirtiyor. Amon’a göre bu sorular; veri merkezlerindeki yerel kapasiteleri cihazlar üzerinde çalışan yapay zekayla birleştiren egemen modeller için daha büyük fırsatlar sunuyor. Şirketin HUMAIN ile gerçekleştirdiği iş birliği de tam olarak bu bağlama oturuyor.

Ajan kullanıcı adına hareket ettiğinde

Güvenlik sorunu, ajanın yalnızca bilgi edinmekle kalmayıp kullanıcının kimlik bilgilerini kullanmaya ve onun adına dış hizmetlerle etkileşime girmeye başladığı noktada daha karmaşık hale geliyor. Amon, bu durumun ajanın gerçekten yetkili kişi adına çalıştığından emin olmak için yeni düzeylerde sürekli kimlik doğrulamayı gerektirdiğini, biyometrik verilerin ile hassas bilgilerin ve kimlik bilgilerinin güvenli bölgelerde depolanmasının daha büyük bir rol üstlenmesi gerektiğini belirtiyor. Bu durum, kullanıcının kendisi için tanımladığı ve korunması gereken ‘kişisel bellek haritası’ kavramını da kapsıyor. Amon, bu güvencelerin önemli bir kısmının sisteme eklenen sıradan bir yazılım katmanı olarak kalmayıp doğrudan donanım düzeyinde desteklenmesi gerektiğini vurguluyor ve bunu Snapdragon platformlarında bulunan güvenlik mekanizmalarıyla ilişkilendiriyor.

Cihaz ve bulut birlikte büyüyor

Qualcomm’un yerel yapay zekâya odaklanmasına rağmen Amon, cihazların bulutun yerini almasını beklemiyor. Mevcut telefon uygulamalarını örnek gösteren Amon, kullanıcının genelde uygulamanın hangi kısmının cihaz üzerinde, hangi kısmının ise veri merkezinde çalıştığını bilmediğini ve bunu bilmeye ihtiyaç da duymadığını belirtiyor.

Yapay zekânın da aynı şekilde çalışacağını öngören Amon, görevlerin istenen hizmete, performansa, gizliliğe ve kullanıcının belirlediği izinlere göre cihaz ile bulut arasında sorunsuz bir şekilde geçiş yapacağını ifade ediyor.

sadvdsv
HUMAIN şirketinin Snapdragon X2 Elite platformuyla çalışan HUMAIN Horizon Ultra cihazı (Şarku’l Avsat)

Yük dağıtım süreci kullanıcının kendisi için şeffaf hale gelse bile, kullanıcıya bu seçimler üzerinde net bir yetki veren bir gelecek istediğini sözlerine ekledi. Amon ayrıca cihazlardaki bilişim gücünün artmasının veri merkezlerine olan talebi düşüreceği hipotezini de reddediyor. İki alanın birlikte büyüdüğünü belirten Amon, yerel olarak gerçekleşmesi gereken işlevlerin yanı sıra diğer görevlerin bulutun daha büyük kapasitelerine ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Ajanların sayısı ve gün içindeki kullanım sıklığı arttıkça, yükün yalnızca bir yerden başka bir yere kayması yerine her iki taraftaki toplam bilişim talebinin artabileceğini değerlendiriyor.

Bilgi işlem kapasitesinin üst sınırı henüz belirlenmedi

Bu durum, Qualcomm’un Snapdragon 8 Elite üst segmentinde ilk kez iki platform sunma kararını da açıklıyor. Geleneksel amiral gemisi telefonlar halen daha iyi bir kamera, daha yüksek performans, daha uzun pil ömrü ve gelişmiş oyun deneyimleri sunmak zorundayken; bazı ajan tabanlı kullanım şekilleri bilişim gücüne yönelik yeni bir talep düzeyi eklemeye başladı.

Sektörün şu anda akıllı telefonlardan yapay zekâ telefonlarına geçiş sürecinden geçtiğini belirten Amon, yeni uygulamaların ihtiyaç duyacağı üst güç sınırının henüz nerede olduğunun bilinmediğini ifade etti. Yapay zekâ şirketlerinin ve kullanıcıların ‘daha fazla bilişim gücü istediğini’ kaydeden Amon, şirketin bu talebin ne kadar ileri gidebileceğini test etmeye devam ettiğini sözlerine ekledi.

Bahsin başarısı

Amon, ajanlar çağına yapılan yatırımın başarısını yalnızca bir işlemci hızıyla veya çalıştırılabilecek model sayısıyla ölçmüyor. Şarku’l Avsat’ın önümüzdeki üç yıl içinde stratejinin başarılı olduğuna dair neleri kanıt kabul edeceğini sorması üzerine Amon, üç temel gösterge belirledi: İlk olarak, günlük kullanımın uygulama merkezli bir modelden insanların görevleri tamamlamak için ajanlara daha fazla güvendiği bir modele evrilmesi. İkinci olarak; kişisel bilişim deneyiminin gözlükler, saatler, kolyeler ve diğer kişisel yapay zekâ kategorilerinin yaygınlaşmasıyla daha fazla cihaza dağılması. Üçüncü olarak ise tüketicinin, tıpkı önceki teknolojik dönüşümlerin kullanıcıları yeni nesil cihazlara yönlendirdiği gibi, yeni bir yapay zekâ telefonuna ihtiyaç duyduğunu söylemeye başladığı net bir yükseltme (dönüştürme) döngüsünün ortaya çıkması.

Ancak bu vizyonun başarısı nihayetinde henüz netleşmemiş bir denkleme bağlı kalacaktır: Ajan kullanıcı hakkında ne kadar çok şey bilirse o kadar yararlı hale geliyor; ajana ne kadar çok yetki verilirse gizlilik, güvenlik ve kontrol hakkındaki sorular da bir o kadar hassaslaşıyor. Yapay zekâyı arka planda sürekli çalışır kılma arzusu ile kararları ve verileri kullanıcının kontrolü altında tutma ihtiyacı arasında Amon, sektörün insanların fiilen kabul edeceği sınırları belirleme sürecinin henüz başında olduğuna inanıyor.


Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak
TT

Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak

İbrahim Hamidi

Dört ay önce Şi Cinping, Donald Trump’ı Pekin’de büyük bir görkem ve kusursuz bir protokolle karşılıyor, ona imparatorluk tarihinin simgeleri arasında rehberlik ediyordu. Şi, Trump’a Çin’in köklü bir geçmişe dayandığını ama artık uyanmış bir güç olduğunu hissettirmek istiyordu: Tarih onun müttefiki, gelecek ise dostuydu.

Geçtiğimiz günlerde ise tablo tersine döndü. Bu kez konuk olan taraf Şi’ydi. Ev sahibi Trump, kendisini karşılamak için uçak merdivenlerinin dibinde bekledi; ardından onu başkanlık helikopteriyle bir tura çıkardı ve ‘özgür ve yükseklerde süzülen Amerika ruhunun’ simgesi olan kel kartal heykeli hediye etti. Semboller savaşı bununla da sınırlı kalmadı. Şi’yi Ulusal Arşivler’e götürdü; Çin Lideri burada Amerika’nın kurucu belgeleri olan Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Haklar Bildirgesi’nin önünde durdu. Sembole yine sembolle karşılık verilmişti: 250 yıllık bir tarih ile altı bin yıllık bir tarih karşı karşıyaydı.

Ancak törenler sona erip masa başı siyasetine geçildiğinde, elde edilen hasat sunulan ziyafete kıyasla oldukça sönük kaldı. Ticaret ateşkesi uzatıldı ve sınırlı uzlaşılar sağlandı; fakat ne büyük bir ticaret anlaşmasına varılabildi ne Tayvan konusunda bir kırılma yaşandı ne de yapay zekâ kurallarında bir mutabakata varılabildi. ABD tarafı Çin’den güvence alındığını söylese de Çin, Trump’ın İran’a verilen her türlü desteğin kesilmesi yönündeki talebine kamuoyu önünde açık bir yanıt vermedi. Ev sahibi ile konuk yer değiştirdi ama temel bir gerçek değişmedi: Bu iki büyük güç, anlaşmazlıklarını çözmek yerine yalnızca idare ediyor.

Belki de en önemli kazanım buydu: Trump ve Şi birbiriyle konuşuyor. Bir ABD-Çin zirvesi, New York’taki BM Zirvesi’nin tüm gölgesini üzerine çekti. Dört ay içinde gerçekleşen iki zirve, açık tutulan iletişim kanalları, uzatılan bir ticaret ateşkesi ve anlaşmazlığı sınırlar içinde tutma çabası... Üstelik iki lider yıl sonundan önce iki kez daha bir araya gelecek: Kasım ayında Çin’de, ardından Aralık ayında ABD’de. Dünyanın en büyük iki ekonomik gücünün liderleri arasında tek bir yılda gerçekleşen dört zirve sıradan bir ayrıntı değil.

Burada, geçmiş dünyadan bir tablo zihinlerde yeniden canlanıyor. Soğuk Savaş döneminde her ABD-Sovyet zirvesinin değeri, iki liderin imzaladığı anlaşmalarla ölçülmezdi. Kapalı kapılar arkasında insanlığı yok etmeye yetecek kadar silaha sahip iki adam otururdu ve bazen sırf buluşmuş olmaları bile riskin yönetilmesinin, nükleer buton etrafındaki olası bir hesap hatasının önüne geçilmesinin bir parçasıydı. Amaç Washington ile Moskova arasındaki anlaşmazlığı bitirmek değil, bu anlaşmazlığın dünyayı bitirmesini engellemekti.

Bugün ABD-Çin zirveleri de benzer bir işlev görmeye başlamış olabilir. Ancak 20. yüzyıldaki büyük korku nükleer silahtan kaynaklanıyordu. Bu korku kaybolmuş değil, fakat yanına yeni bir kaygı eklendi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump-Şi zirvesi, yapay zekâya dair bir uyarının yapılmadığı neredeyse tek bir günün bile geçmediği bir döneme denk geldi. Bu teknolojiyi üretenlerin bazıları gelişme hızına ve denetlenmesinin zorluğuna dikkat çekerken, bazıları daha da ileri giderek yapay zekânın insanlığın varlığına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.

Yarım asır önce en büyük iki gücün liderleri nükleer başlıklar ve füzeler üzerine pazarlık eder, askeri komutanlar ve madalyalı generallerle aynı masaya otururdu. Bugün ise Trump ve Şi, şirket yöneticileri ve milyarderlerle masaya oturuyor; aralarındaki rekabetin merkezinde ise mikroçipler, algoritmalar, veriler, işlem güçleri ve madenler yer alıyor.

Fark sadece araçlarda değil. Soğuk Savaş’ta iki güç, menzilini ve yıkım gücünü bildikleri bir silahı sınırlandırmak için müzakere ediyordu. Bugün ise henüz gücünün sınırlarını bilmedikleri bir teknoloji üzerinden rekabet ediyorlar. Bir füze sayılabilir, izlenebilir ve sökülmesi için müzakere edilebilir; ancak algoritmalar nasıl sayılabilir? Füzeler üslerinde denetlenebilir, peki sürekli gelişen, yeteneklerini ve denetimini öngörmenin zor olduğu bir model nasıl denetlenebilir?

İkinci ‘tuzak’ tam da burada başlıyor. Dört ay önce bu köşede Tukidides Tuzağı’nı yazmıştım: Yükselen bir güç, hâkim güç ve birincisinin yükselişinin ikincisinde yarattığı korku... Şi, bu ‘tuzak’ kavramını Pekin’de gündeme getirmiş, Washington’da da yeniden ona dönmüştü. Ancak iki zirve arasında, birbirini besleyen iki ayrı tuzak olduğu netleşti. İlk tuzak jeopolitik; Çin’in yükselişi ABD’nin kaygılarını artırmakta, Washington’ın yanıtı ise Pekin’deki endişeyi derinleştirmekte. İkinci tuzak ise teknolojik; taraflardan birinin yapay zekâda kaydettiği her ilerleme, geride kalmamak adına diğerini daha da hızlanmaya zorlamakta.

Trump ve Şi bir tehlikenin varlığını biliyor, ancak onunla nasıl başa çıkılacağı konusunda ayrışıyorlar. Şi, yapay zekânın ‘insan denetiminde’ kalması gerektiğini savunurken, Trump Çin ile girilen ‘süper zekâ’ yarışında Amerikan şirketlerini bağlayacak kısıtlamalar istemiyor. Washington’ın en gelişmiş çiplerini Pekin ile yürüttüğü ticaret müzakerelerinin dışında tutması tesadüf değildi. Bu, ticari dengedeki sıradan bir mal değil, yapay zekâ yarışında üstünlük sağlamanın temel araçlarından biridir.

Her iki taraf da teknolojinin getirdiği risklerden korkuyor, fakat diğer tarafın gerisinde kalmaktan çok daha fazla korkuyor. En tehlikeli çelişki de burada yatıyor: Yapay zekâ korkusunun iki ülkeyi temkinli olmaya sevk etmesi gerekirken, ötekinin üstünlük kurma korkusu onları kontrolsüz bir hırsa sürüklüyor. Çin devam ettikçe ABD yavaşlamayacak; Washington koştukça Pekin durmayacak. Böylece teknolojik tuzak jeopolitik tuzağı, jeopolitik tuzak da teknolojik tuzağı beslemekte.

On yıllar önce duyulan korku, insanın kendi elleriyle ürettiği ve gücünü bildiği bir silaha karşıydı; ardından onu kullanmayı önleyecek kurallar konmaya çalışıldı. Bugün ise ABD ve Çin, henüz bir yandan geliştirirken bir yandan da kabiliyetlerini keşfetmeye çalıştıkları bir teknoloji üzerinde yarışıyor. 20. yüzyılda amaç, parmağın o kırmızı düğmeye basmasını engellemekti. 21. yüzyılda ise korku, akıllı düğmelerin insan parmağının denetiminden çıkması, teknolojinin siyasetten daha hızlı hale gelmesidir.

İki güç değişti, araçlar değişti; ancak korku da ‘tuzak’ da varlığını sürdürüyor.


İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
TT

İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın ABD Başkanı Donald Trump’tan teklifine ilişkin ilk tepkiyi aldığını, ancak henüz arabulucular üzerinden resmi bir cevap almadığını söyledi.

Arakçi, İran’ın ABD’nin nihai tutumunun arabulucular tarafından kendisine iletilmesini beklediğini ve bu doğrultuda karar alacağını belirtti.

Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya yönelik sunduğu planı reddetmiş ve ara seçimlerin ardından İran’a yönelik hava saldırılarının yeniden başlayabileceğini öne sürmüştü.