Avrupa, Trump'ın nükleer anlaşmadan çıkma çağrısına uymuyor

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, dün Brüksel'de Avrupa Birliği (AB) Genel Merkezi’nde (Reuters)
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, dün Brüksel'de Avrupa Birliği (AB) Genel Merkezi’nde (Reuters)
TT

Avrupa, Trump'ın nükleer anlaşmadan çıkma çağrısına uymuyor

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, dün Brüksel'de Avrupa Birliği (AB) Genel Merkezi’nde (Reuters)
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, dün Brüksel'de Avrupa Birliği (AB) Genel Merkezi’nde (Reuters)

Gün geçtikçe Avrupa’nın Tahran'ın nükleer anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerinden vazgeçmesiyle ilgili endişeleri artıyor. Bu korkular, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani suikastı sonrasında daha da arttı.
İran, nükleer programını geliştirmesini sınırlayan tüm engelleri kaldırdığını açıkladı. Fransa, İngiltere ve Almanya gönderdikleri ortak mesajla Tahran'a, ABD ile arasındaki tırmanıştan kaçınması, anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini azaltma kararı kapsamında geldiği beşinci ve son aşamadan geri adım atması ve anlaşmanın gereklerine uyması çağrısında bulundu. Ancak Avrupa’nın bu uyarısı sonuçsuz kaldı. Bu uyarının üzerinden 2 gün geçtikten sonra Fransa Dışişleri Bakanı, Tahran'a yeniden uyarıda bulunarak, önümüzdeki günlerde anlaşmada öngörülen anlaşmazlıkları çözüm mekanizmasının etkinleştirilmesi yönünde bir karar alınabileceğini bildirdi. Böyle bir karar, dosyanın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) gönderilmesine ve Tahran’a yönelik uluslararası yaptırımların yeniden uygulanmasına yol açabilir.
Ancak Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, İran konulu “Avrupa Dışişleri Bakanları Toplantısı”na katılmak için Brüksel'e gitmeden önce alarm zillerini çaldı ve İran'ın nükleer programının tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. RTL Radio'ya konuşan Le Drian, İran'ın anlaşmadan çıkma yönünde adım atmaya devam ettiği takdirde bir ila iki yıl içinde bir nükleer silah elde edebileceğini söyledi. İranlıların halihazırda bir nükleer silah edinme kapasitesine sahip olmadıklarını kaydeden Le Drian, İran’ın Viyana Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerinden vazgeçmeye devam etmesi halinde bir ila iki yıl arası gibi kısa bir süre içerisinde bir nükleer silah elde etme kapasitesine sahip olabileceğini belirtti ve sürecin bu aşamaya evrilmesini reddettiklerini vurguladı.
Le Drian’ın açıklamaları ne anlama geliyor?
Avrupalı resmi kaynaklar Le Drian’ın bu sözlerinin iki anlama geldiğini söylüyorlar. Bunlardan birincisi elbette bu sözlerin İran'ın neler yapabileceği konusunda bir uyarı niteliği taşımasıdır. Endişelerin ilki ise İranlı teknisyenlerin uranyumun zenginleştirilmesi hususunda yetkin olmaları ve anlaşma öncesinde bu oranın yüzde 20'ye çıkarılmış olmasıdır. Nitekim uzmanlara göre bu yüzdeye ulaşılması, bu oranın daha da artırılmasının zor olmadığı ve nükleer silahlar için gerekli olan zenginleştirilmiş uranyum oranı olan yüzde 90 seviyesine ulaşılabileceği anlamına geliyor. Öte yandan 4, 5 ve 6’ncı nesil binlerce modern santrifüjün kullanılması ise Tahran'ın, belirtilen hedefe ulaşılmasını hızlandıracak ve kısa sürede istediği sonucu elde etmesini sağlayacak. Yetkililerinin açıklamalarına göre İran, anlaşmadan kademeli olarak çıkmadan önce daha önce ürettiklerinin on katını üretmeye başladı.
Bu bağlamda böyle bir sonucun engellenmesi, anlaşmaya olan bağlılığın sürdürülmesi ve bu programın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) denetimi altında olmasıdır. Ancak UAEA müfettişlerinin bugünkü rolü neler olup bittiğini görmekten ve bunları rapor etmekten ibarettir ki bu yeterli değildir.
Kaynakların işaret ettiğine göre Le Drian’ın sözlerinin bir diğer anlamı ise özellikle nükleer anlaşmayı savunmak ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupalılara, Rusya’ya ve Çin’e anlaşmayı bırakmaları yönünde yaptığı çağrıya cevap vermektir. Fransa ve Avrupa bakış açısına göre anlaşmanın nihai bir şekilde terk edilmesi, İran'ın nükleer silaha ulaşmasını veya en azından nükleer eşiğe ulaşmasını hızlandıracaktır.
Paris: Fransa, nükleer anlaşmaya bağlı kalmaya devam ediyor
Avrupa'nın Trump'a verdiği tepki geç verilmiş bir tepki değildi ve bu tepkinin niteliği, anlaşmaya bağlı kalınması ve anlaşmanın savunulmasının sürdürülmesiydi. Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından önceki gün yapılan açıklamada, “Fransa, nükleer anlaşmaya bağlı kalmaya devam ediyor ve anlaşmaya saygı duyulması için diğer taraflarla birlikte çalışıyor” ifadesi yer aldı. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas ise ülkesinin anlaşmayı önemli görmeye devam ettiğini ve anlaşmanın İran'ın nükleer silah edinmesini engelleyeceğini belirtti. Genel kanının bu anlaşmanın faydalı olduğu yönünde olduğunu kaydeden Maas, anlaşmanın İran'ı nükleer silah geliştirmekten alıkoyduğunu söyledi. Bundan dolayı anlaşmanın devam etmesini istediklerini dile getirerek, anlaşmaya uyulduğu takdirde bu gibi sorunların üstesinden gelinebileceğini vurguladı.
Almanya Dışişleri Bakanlığı tarafından daha sonra yapılan bir açıklamada ise anlaşmanın kurtarılması için çaba sarf edildiği ve diplomatik bir çözüme ulaşılması için bütün imkânların kullanılmasının talep edildiği kaydedildi.
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell yaptığı açıklamada, anlaşmayı savundu ve bugün anlaşmaya bağlı kalmanın her zamankinden daha önemli olduğu değerlendirmesinde bulundu. Borrell, Avrupa bakanlarının acil durum toplantısı öncesinde ABD Dışişleri Bakanı ile telefonda görüştü.
Avrupalı kaynakların gözünden İran’ın tutumu
Avrupalı kaynaklar, Tahran'ın hiçbir zaman Avrupa’nın anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmesi ve bunları ihlal etmeyi bırakması yönündeki çağrısına cevap vermeyeceğini, bilakis kademeli olarak anlaşmadan çıkma planını sürdüreceğini düşünüyor. Bununla birlikte kaynaklar, Avrupa’nın ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarından kaynaklanan ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ifadesine göre, 200 milyon dolar tutarında olan zararı karşılaması halinde Tahran’ın geri adım atabileceğine işaret ediyor. Kaynakların açıklamalarına göre Avrupalılar, Tahran'a karşı baskı uygulayabilecekleri tek bir karta sahipler ve sahip oldukları bu kart anlaşmazlıkların çözülmesine ilişkin olarak anlaşmada belirtilen mekanizmadır. Ancak bu kartın İran’ın kırmızı çizgisi olması dolayısıyla Avrupalılar, kartı oynamaktan çekiniyorlar. Aynı şekilde anlaşmadan çıktığı zaman onlara danışmayan ve Kasım Süleymani suikastına ilişkin öncesinde kendilerini bilgilendirmeyen Washington'u etkileyebilecek bir güce de sahip oldukları görünmüyor. Bu perspektiften bakıldığında, Trump'ın anlaşmanın nihai olarak terk edilmesi çağırısına Avrupa’dan olumlu cevap gelmeyecek. Ortaya atılan sorular, İran ile olan çatışmada ABD bakış açısına oldukça yakın olan Londra'nın tutumuna ilişkin oluyor. Birçok kimse İngiltere’nin AB’den çıkmasından sonra onunla Avrupa başkentleri arasındaki boşluğun genişleyeceğine inanıyor.
Avrupalılar için kesin olan şey, anlaşmanın kaderinin büyük ölçüde Washington ile Tahran arasındaki gelişmelere bağlı olmasıdır.  Bu nedenle, daha fazla tırmanış pratikte anlaşmanın bozulduğu anlamına gelecektir ve bundan dolayı Avrupalılar için artık var olmayan bir şeyi savunmaya devam etmek oldukça zor olacaktır. Ancak özellikle Almanların ve Fransızların daha fazla zaman istedikleri açıkça görünüyor. Bunun kanıtı benimsenecek yeni tutumların, UAEA'nın raporlarına dayanacağı yönünde açıklamaların yapılmasıdır. Başka bir deyişle Avrupalılar, İran'ın tehditlerini uygulayıp uygulamadığını kontrol etmek istiyorlar.
Bir diğer mesele ise Trump'ın İranlı liderleri, nükleer meselelerin, balistik füzelerin ve İran’ın bölgesel politikasının ele alınacağı yeni ve kapsamlı bir nükleer anlaşma için müzakere masasına davet etmesidir. Avrupa tarafı başından bu yana reddedici bir tutum takınmasa da ABD yönetiminden anlaşma dâhilinde kalmasını ve yeni bir anlaşma ile bunu tamamlamasını talep etti. Cumhurbaşkanı Macron bu bağlamda pratik teklifler öne sürdü fakat çabaları sonuçsuz kaldı. Çünkü asıl sorun Tahran'ın diyaloğu reddetmesi ve yeni bir anlaşma konusunda müzakere çağrısını kabul etmemesidir.
İran’ın BM Daimi Temsilcisi: Kesinlikle hayır
Bununla birlikte İran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mecit Takht Ravançi dün yaptığı açıklamada, “Ekonomik yaptırımlarla boğaza bıçak dayayıp diyaloğa hazır olduklarını iddia ediyorlar. Kesinlikle hayır. İran halkına karşı bu düşmanca politika devam ettiği sürece diyaloğa hayır” ifadelerini kullandı.
ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Kelly Craft, BMGK’ya gönderdiği mektupta, ABD’nin uluslararası barış ve güvenliğin daha fazla tehlikeye atılmasını ve İran rejiminin gerginliği tırmandırmasını önlenmek için İran ile ön koşulsuz olarak müzakerelere hazır olduklarını belirtmişti.
Gerçek şu ki İran, yaptırımlar devam ettiği sürece diyaloğun mümkün olmadığını düşünüyor. Trump, Macron'un “Tahran'ın anlaşmaya geri dönmesi karşılığında yaptırımları kısmen kaldırma önerilerine” yanıt vermeyi reddetti ve ayrıntıları açıklanmayan ek yaptırımlar uyguladı.
Avrupa’nın oynayabileceği bir rol kaldı mı?
Kaynaklar, Avrupa diplomasisinin Washington ve Tahran arasındaki tırmanışı kontrol etmekte hala bir rol sahibi olduğunu ve bu rolü oynamaya devam ettiğini ifade ediyorlar. Ancak bu nükleer düğümünün çözülebileceği anlamına gelmiyor. Çünkü sahip olduğu ve oyuna sürebileceği baskı kartları yeterli değil.

 


Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak
TT

Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak

İbrahim Hamidi

Dört ay önce Şi Cinping, Donald Trump’ı Pekin’de büyük bir görkem ve kusursuz bir protokolle karşılıyor, ona imparatorluk tarihinin simgeleri arasında rehberlik ediyordu. Şi, Trump’a Çin’in köklü bir geçmişe dayandığını ama artık uyanmış bir güç olduğunu hissettirmek istiyordu: Tarih onun müttefiki, gelecek ise dostuydu.

Geçtiğimiz günlerde ise tablo tersine döndü. Bu kez konuk olan taraf Şi’ydi. Ev sahibi Trump, kendisini karşılamak için uçak merdivenlerinin dibinde bekledi; ardından onu başkanlık helikopteriyle bir tura çıkardı ve ‘özgür ve yükseklerde süzülen Amerika ruhunun’ simgesi olan kel kartal heykeli hediye etti. Semboller savaşı bununla da sınırlı kalmadı. Şi’yi Ulusal Arşivler’e götürdü; Çin Lideri burada Amerika’nın kurucu belgeleri olan Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Haklar Bildirgesi’nin önünde durdu. Sembole yine sembolle karşılık verilmişti: 250 yıllık bir tarih ile altı bin yıllık bir tarih karşı karşıyaydı.

Ancak törenler sona erip masa başı siyasetine geçildiğinde, elde edilen hasat sunulan ziyafete kıyasla oldukça sönük kaldı. Ticaret ateşkesi uzatıldı ve sınırlı uzlaşılar sağlandı; fakat ne büyük bir ticaret anlaşmasına varılabildi ne Tayvan konusunda bir kırılma yaşandı ne de yapay zekâ kurallarında bir mutabakata varılabildi. ABD tarafı Çin’den güvence alındığını söylese de Çin, Trump’ın İran’a verilen her türlü desteğin kesilmesi yönündeki talebine kamuoyu önünde açık bir yanıt vermedi. Ev sahibi ile konuk yer değiştirdi ama temel bir gerçek değişmedi: Bu iki büyük güç, anlaşmazlıklarını çözmek yerine yalnızca idare ediyor.

Belki de en önemli kazanım buydu: Trump ve Şi birbiriyle konuşuyor. Bir ABD-Çin zirvesi, New York’taki BM Zirvesi’nin tüm gölgesini üzerine çekti. Dört ay içinde gerçekleşen iki zirve, açık tutulan iletişim kanalları, uzatılan bir ticaret ateşkesi ve anlaşmazlığı sınırlar içinde tutma çabası... Üstelik iki lider yıl sonundan önce iki kez daha bir araya gelecek: Kasım ayında Çin’de, ardından Aralık ayında ABD’de. Dünyanın en büyük iki ekonomik gücünün liderleri arasında tek bir yılda gerçekleşen dört zirve sıradan bir ayrıntı değil.

Burada, geçmiş dünyadan bir tablo zihinlerde yeniden canlanıyor. Soğuk Savaş döneminde her ABD-Sovyet zirvesinin değeri, iki liderin imzaladığı anlaşmalarla ölçülmezdi. Kapalı kapılar arkasında insanlığı yok etmeye yetecek kadar silaha sahip iki adam otururdu ve bazen sırf buluşmuş olmaları bile riskin yönetilmesinin, nükleer buton etrafındaki olası bir hesap hatasının önüne geçilmesinin bir parçasıydı. Amaç Washington ile Moskova arasındaki anlaşmazlığı bitirmek değil, bu anlaşmazlığın dünyayı bitirmesini engellemekti.

Bugün ABD-Çin zirveleri de benzer bir işlev görmeye başlamış olabilir. Ancak 20. yüzyıldaki büyük korku nükleer silahtan kaynaklanıyordu. Bu korku kaybolmuş değil, fakat yanına yeni bir kaygı eklendi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump-Şi zirvesi, yapay zekâya dair bir uyarının yapılmadığı neredeyse tek bir günün bile geçmediği bir döneme denk geldi. Bu teknolojiyi üretenlerin bazıları gelişme hızına ve denetlenmesinin zorluğuna dikkat çekerken, bazıları daha da ileri giderek yapay zekânın insanlığın varlığına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.

Yarım asır önce en büyük iki gücün liderleri nükleer başlıklar ve füzeler üzerine pazarlık eder, askeri komutanlar ve madalyalı generallerle aynı masaya otururdu. Bugün ise Trump ve Şi, şirket yöneticileri ve milyarderlerle masaya oturuyor; aralarındaki rekabetin merkezinde ise mikroçipler, algoritmalar, veriler, işlem güçleri ve madenler yer alıyor.

Fark sadece araçlarda değil. Soğuk Savaş’ta iki güç, menzilini ve yıkım gücünü bildikleri bir silahı sınırlandırmak için müzakere ediyordu. Bugün ise henüz gücünün sınırlarını bilmedikleri bir teknoloji üzerinden rekabet ediyorlar. Bir füze sayılabilir, izlenebilir ve sökülmesi için müzakere edilebilir; ancak algoritmalar nasıl sayılabilir? Füzeler üslerinde denetlenebilir, peki sürekli gelişen, yeteneklerini ve denetimini öngörmenin zor olduğu bir model nasıl denetlenebilir?

İkinci ‘tuzak’ tam da burada başlıyor. Dört ay önce bu köşede Tukidides Tuzağı’nı yazmıştım: Yükselen bir güç, hâkim güç ve birincisinin yükselişinin ikincisinde yarattığı korku... Şi, bu ‘tuzak’ kavramını Pekin’de gündeme getirmiş, Washington’da da yeniden ona dönmüştü. Ancak iki zirve arasında, birbirini besleyen iki ayrı tuzak olduğu netleşti. İlk tuzak jeopolitik; Çin’in yükselişi ABD’nin kaygılarını artırmakta, Washington’ın yanıtı ise Pekin’deki endişeyi derinleştirmekte. İkinci tuzak ise teknolojik; taraflardan birinin yapay zekâda kaydettiği her ilerleme, geride kalmamak adına diğerini daha da hızlanmaya zorlamakta.

Trump ve Şi bir tehlikenin varlığını biliyor, ancak onunla nasıl başa çıkılacağı konusunda ayrışıyorlar. Şi, yapay zekânın ‘insan denetiminde’ kalması gerektiğini savunurken, Trump Çin ile girilen ‘süper zekâ’ yarışında Amerikan şirketlerini bağlayacak kısıtlamalar istemiyor. Washington’ın en gelişmiş çiplerini Pekin ile yürüttüğü ticaret müzakerelerinin dışında tutması tesadüf değildi. Bu, ticari dengedeki sıradan bir mal değil, yapay zekâ yarışında üstünlük sağlamanın temel araçlarından biridir.

Her iki taraf da teknolojinin getirdiği risklerden korkuyor, fakat diğer tarafın gerisinde kalmaktan çok daha fazla korkuyor. En tehlikeli çelişki de burada yatıyor: Yapay zekâ korkusunun iki ülkeyi temkinli olmaya sevk etmesi gerekirken, ötekinin üstünlük kurma korkusu onları kontrolsüz bir hırsa sürüklüyor. Çin devam ettikçe ABD yavaşlamayacak; Washington koştukça Pekin durmayacak. Böylece teknolojik tuzak jeopolitik tuzağı, jeopolitik tuzak da teknolojik tuzağı beslemekte.

On yıllar önce duyulan korku, insanın kendi elleriyle ürettiği ve gücünü bildiği bir silaha karşıydı; ardından onu kullanmayı önleyecek kurallar konmaya çalışıldı. Bugün ise ABD ve Çin, henüz bir yandan geliştirirken bir yandan da kabiliyetlerini keşfetmeye çalıştıkları bir teknoloji üzerinde yarışıyor. 20. yüzyılda amaç, parmağın o kırmızı düğmeye basmasını engellemekti. 21. yüzyılda ise korku, akıllı düğmelerin insan parmağının denetiminden çıkması, teknolojinin siyasetten daha hızlı hale gelmesidir.

İki güç değişti, araçlar değişti; ancak korku da ‘tuzak’ da varlığını sürdürüyor.


İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
TT

İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın ABD Başkanı Donald Trump’tan teklifine ilişkin ilk tepkiyi aldığını, ancak henüz arabulucular üzerinden resmi bir cevap almadığını söyledi.

Arakçi, İran’ın ABD’nin nihai tutumunun arabulucular tarafından kendisine iletilmesini beklediğini ve bu doğrultuda karar alacağını belirtti.

Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya yönelik sunduğu planı reddetmiş ve ara seçimlerin ardından İran’a yönelik hava saldırılarının yeniden başlayabileceğini öne sürmüştü.


ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
TT

ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, dün (cumartesi) yaptığı açıklamada, İran’ı ekonomik olarak izole etmeye yönelik adımlar atılması için dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderdiğini belirterek İran bankaları ve havayolu şirketlerini hedef alan bir dizi kararı memnuniyetle karşıladı.

Bessent, X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, “Benim talimatımla dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderildi. Bu ekipler ülkelerle temas kurarak İran rejimine karşı adımlar atılmasını talep etti” ifadelerini kullandı.

Bessent, “Bu çabalar sonuç veriyor” dedi.

Bessent, Türkiye ve Umman’ın İran özel havayolu şirketi Mahan Air’in seferlerini durdurduğuna, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ise İranlı havayolu şirketlerinin tüm seferlerini yasakladığına dikkat çekti.

BAE Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü perşembe günü yaptığı açıklamada, “İranlı havayolu şirketlerinin ülkeye ve ülkeden gerçekleştirdiği uçuşların bugünden itibaren ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını” bildirmişti.

Bessent ayrıca İran bankalarına yönelik alınan önlemlere de dikkat çekti.

BAE Merkez Bankası çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın Melli Bankasının şubelerine karşı, “kara para aklama, terörizmin finansmanı ve silahların yayılmasının finansmanıyla mücadele kapsamında ihlaller” nedeniyle tedbirler alındığını duyurmuştu.

Türkiye Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da geçen hafta, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet iznini iptal etmişti.

Bessent, “İran yönetimi bile savaşın ekonomik sonuçlarını kabul etti. Riyalin değeri rekor düşük seviyelere geriledi” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı habere göre ABD Hazine Bakan Yardımcısı ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadele Birimi Başkanı Jonathan Burke, bu ay Ortadoğu ve Avrupa’da iki hafta süren bir ziyaret gerçekleştirdi. ABD Hazine Bakanlığının ayrıca 50’den fazla ülkenin temsilcileriyle görüşmeler yapıldı.

Bessent pazartesi günü CNBC’ye verdiği röportajda, “İran’ın tüm havayolu şirketleri 23 Eylül’den itibaren faaliyetlerini durduracak” demişti.

Bessent, “Bu uçaklar iniş yaparsa kimse onlara yakıt sağlayamayacak, iniş hizmetleri sunamayacak veya biletlerini satamayacak. Aksi takdirde dolar sisteminden çıkarılacaklar” ifadelerini kullanmıştı.

Bununla birlikte İran’daki küçük havayolu şirketleri, özellikle de ABD’nin baskısına uymayı reddeden Çin’e olmak üzere yurt dışı seferlerini sürdürmeye devam ediyor.