​Doğu Akdeniz'deki doğalgaz ve petrol mücadelesinin jeopolitik boyutları

​Doğu Akdeniz'deki doğalgaz ve petrol mücadelesinin jeopolitik boyutları
TT

​Doğu Akdeniz'deki doğalgaz ve petrol mücadelesinin jeopolitik boyutları

​Doğu Akdeniz'deki doğalgaz ve petrol mücadelesinin jeopolitik boyutları

Doğu Akdeniz’deki doğalgaz ve petrol zenginlikleri, çıkarlara yönelik çatışma ve anlaşmazlıkların nedenlerine bir yenisini daha ekledi. Doğu Akdeniz, Lübnan ve İsrail arasındaki uzun yıllardır devam eden deniz sınırı ve petrol anlaşmazlığından Türkiye’nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile arasında yeni patlak veren anlaşmazlığa ve Doğu Akdeniz bölgesi ülkelerinden Mısır ile arasındaki üçüncü bir anlaşmazlığa kadar yeni bir gerginlik sahasına dönüştü. Mısır ve Türkiye’nin bir yandan nüfus artışı devam ederken endüstriyel alanda da ilerleme kaydettikleri göz önüne alındığında bu endüstrileri beslemek için yüksek enerjiye ihtiyaç duydukları da ortada.
Türkiye, Rusya ve Hazar Denizi’ne kıyısı olan ülkelerin Avrupa'ya petrol ve doğalgaz ihraç edebilmelerini için önemli bir geçiş noktasıdır. Ancak kendi petrol rezervi olmayan Türkiye’nin gelişen ve büyüyen endüstrileri nedeniyle yıllık petrol ithalatını arttırması gerekiyor. Tam da bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Doğu Akdeniz'de petrol bulma fırsatı yakaladı.
Türkiye’nin Libya’dan cepheye girişinin ana nedeni de budur. Türkiye’nin bu adımı, bölge ülkelerini siyasi ve askeri düzeylerde birlikte hareket etmek amacıyla merkezi Kahire olan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu (DAGF) kurmaya itti. DAGF’nda Doğu Akdeniz bölgesinde gaz üretimi, tüketimi ve geçiş ülkelerinden Mısır, Filistin, Ürdün, İsrail, Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya yer alırken Türkiye siyasi ve stratejik hesaplamalar için dışarıda bırakıldı.
DAGF’nda ekonomist Velid Haduri ve uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Tarık Fehmi'nin katılımıyla Doğu Akdeniz’deki zenginlikler konusunda Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler arasındaki mücadelenin boyutlarına ilişkin bir sunum yapıldı.
Çoğu petrol ve doğalgaz üreticisi olan ülkelerde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarının nedenleri arasına ekonomik ve jeopolitik faktörler de dahil oldu. Jeopolitik anlaşmazlıklar, bazen uluslararası şirketler arasındaki rekabeti yoğunlaştırırken zaman zaman da kalkınmaya yönelik elverişli koşullar elde etmeye odaklanan büyük sanayi ülkeleri arasındaki mücadeleleri barındıracak ölçüde genişleyebiliyor. 
20. yüzyıl boyunca devam eden bu anlaşmazlıklar, yakın zamanda Doğu Akdeniz'deki doğalgaz rezervleri konusunda ortaya çıktı. Mısır’ın İskenderiye ve Port Said limanlarında doğalgaz bulunması, topraklarında petrol rezervlerinin azlığından şikâyetçi olan Doğu Akdeniz bölgesi ülkelerini (Filistin, İsrail, Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve Türkiye) Akdeniz'deki münhasır ekonomik bölgelerinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına başlamak için harekete geçirdi.
Arap-İsrail çatışması
Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervleriyle ilgili ilk jeopolitik anlaşmazlık, Arap-İsrail çatışmasıydı. Anlaşmazlık, Filistin Otoritesi’nin 1999 yılında İngiliz enerji şirketi British Gas (BG) ve ortağı Atina merkezli Uluslararası Konsolide Müteahhitler Şirketi (CCC) ile Filistin Yatırım Fonu (PIF) aracılığıyla Gazze Marinası’nda doğalgaz arama ve sondaj çalışmaları başlatılması için 25 yıllığına bir anlaşma imzalamasının ardından patlak verdi.
BG, 2000 yılında Gazze Marinası’nda yaklaşık 1.4 trilyon metreküp doğalgaz rezervi keşfetti. Ancak üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen İsrail’in karşı çıkması nedeniyle bu sahadaki çalışmalara hala başlanamadı. Hollanda menşeli dünyanın en büyük petrokimya şirketlerinden Royal Dutch Shell kısa süre önce Gazze Marinası sahasındaki çalışmaları da dahil olmak üzere BG’nin tüm varlıklarını satın aldı.
Shell, Gazze Marinası’ndaki doğalgaz sahasında çalışmama kararı alarak buradaki hissesini satışa çıkardı. Şimdi CCC ve PIF kendileriyle birlikte sahada çalışacak bir petrol şirketi bulmak ve doğalgaz zenginliğini kullanabilmek için uygun yollar bulmaya çalışıyor.
Bununla birlikte Filistin Otoritesi’nin yönetimindeki Batı Şeria akaryakıt ihtiyacını yalnızca kendi belirlediği fiyatlarla ve kotalı miktarlarıyla tekelinde bulunduran İsrail’den temin edebiliyor. Aynı durum, Gazze Şeridi için de geçerli.
İsrail'in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ne yönelik akaryakıt tedarikini kesmesi Doğu Akdeniz’deki ilk petrol anlaşmazlığı oldu.
Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama çalışmaları öncesinde deniz sınırlarının çizilmemesi
İkinci anlaşmazlık, doğalgaz ve petrol bulunan alanların birbirine yakın olması nedeniyle arama çalışmalarına başlamadan önce komşu ülkeler arasındaki Münhasır Ekonomik Bölgelerin  (MEB) deniz sınırlarının çizilmemesi sorunuyla ortaya çıktı.
Lübnan, 2007 yılında GKRY ile münhasır ekonomik bölge anlaşması imzaladı. Ancak Lübnan bu anlaşmayı nihai bir anlaşma olarak kabul etmediğini de ekledi. GKRY, Lübnan ve İsrail arasında münhasır ekonomik bölgenin güney noktasının belirlenmesi için üçlü bir toplantı yapılması gerekiyordu. Ancak Lübnan o dönem İsrail ile savaştığı için böyle bir toplantı yapılamadı. Kuzey noktası için ise Suriye önce Lübnan ile deniz sınırının belirlenmesiyle ilgili müzakereleri, ardından da Lübnan, Suriye ve Kıbrıs Adası arasındaki kuzey noktasını tanımayı reddetti.
Lübnan, GKRY ile ortak bir çizgi çizmeye devam etmek için güney ve kuzey noktalarından bazı feragatlerde bulunmak zorunda kaldı.
GKRY ile Lübnan arasındaki deniz sınırı anlaşması, iki tarafın da bir birine danışmadan üçüncü bir tarafla herhangi bir deniz anlaşması yapmalarını engelliyordu.  Bu çözüm, Lübnan için GKRY ile ortak bir çizgi çizmek için kullanılabileceği tek seçenekti. Ancak GKRY daha sonra, Lübnan’a danışmadan İsrail ile iki taraflı bir anlaşma yaparak, münhasır ekonomik bölgesinin sınırlarını İsrail’le sınırlandırıldığını duyurdu. Bu da İsrail'in elini Lübnan’ın güney sularındaki önemli ve petrol bulunması olası olan alanlara uzatmasına yardım etti. ABD, anlaşmazlığı çözmek için arabuluculuk yapmaya çalıştı. Ancak Lübnan’ın, ABD’li arabulucunun talep ettiği siyasi koşulları reddetmesi, müzakerelerin durmasına ve arabuluculuk girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden oldu.
Bununla birlikte İsrail ile Lübnan arasındaki tartışmalı bölgelerin birkaç kilometre kuzeyinde doğalgaz arama faaliyetleri yapan şirketler bulunuyor ve İsrail'in elinin Lübnan’ın güney sularının önemli bir kısmına yetişmesi sorununun yakında Güney Lübnan'da faaliyet gösteren bu şirketler için zorluklar yaratması bekleniyor.
Türkiye-Mısır anlaşmazlığı
Doğu Akdeniz’de son dönemde ortaya çıkan üçüncü anlaşmazlık, nüfuslarındaki artışa paralel olarak endüstriyel ilerlemeler kaydeden ve bu endüstrileri beslemek için yüksek enerji rezervine ihtiyaç duyan bölgenin iki büyük ülkesi Türkiye ve Mısır arasında patlak verdi.
Türkiye, Rusya ve Hazar Denizi’ne kıyısı olan ülkelerin Avrupa'ya petrol ve doğalgaz ihraç edebilmelerini sağlayan önemli bir geçiş noktasıdır. Ancak bununla birlikte kendi petrol ve doğalgaz rezervi olmayan Türkiye’nin gelişen ve büyüyen endüstrileri nedeniyle yıllık petrol ithalatını arttırması gerekiyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘komşu bölgelere doğru genişleme ve İslamcı hareketleri destekleme’ şeklinde iki hedefli bir politika benimserken Doğu Akdeniz’de petrol arama fırsatı yakaladı. Türkiye, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Ceyhan Limanı üzerinden İsrail'in Aşkelon Limanı’na günde yüz binlerce varil petrol ihraç etmesine izin veriyor.
Diğer yandan Mısır’ın artan yıllık petrol tüketimini karşılamak için sürekli olarak yeni petrol ve doğalgaz sahaları araması gerekiyordu. Bu konuda yapılan çalışmalar çerçevesinde İtalyan enerji şirketi Eni, 2015 yılında Mısır açıklarında Akdeniz’in en büyük doğalgaz rezervi olduğu söylenen Zohr sahasını keşfetti. İçeride artan tüketim ve elektrik üretiminin yaklaşık yüzde 85'inin doğalgaza bağımlı olmasının yanı sıra uluslararası doğalgaz boru hatlarından ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) istasyonlarından daha iyi şekilde yaralanma girişimi Mısır'ı arama çalışmalarını yoğunlaştırmaya itti. Mısır’ın arama çalışmalarını yoğunlaştırmak istediği alanlar arasında, Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’ndan etkilenecek olan Libya kara suları yakınlarındaki Batı Akdeniz bölgeleri de bulunuyor.
Her ne kadar Mısır, doğalgaz ve petrol rezervleri konusunda Türkiye’den daha iyi bir konumda olsa da asıl sorunu petrol üretiminin iç tüketim karşısında yetersiz kalması. Doğalgaza ise elektrik üretiminin yüzde 85’i için bağımlı ve her geçen yıl tüketimin artmasıyla bu bağımlılık da artıyor. Bu da Mısır’ı iç tüketimi karşılayabilmek amacıyla yeni doğalgaz sahaları arama çalışmalarını yoğunlaşmaya itiyor.
Türkiye ve GKRY
Ankara, nüfuzunu artırmak için Doğu Akdeniz'deki doğalgaz aramalarına hızlı bir giriş yaptı. Attığı ilk adım, GKRY’nin doğalgaz arama çalışmalarını baskı altına almak oldu.  Ankara, GKRY’nin doğalgaz araması yaptığı bölgelerin Türk kara sularına ait olduğunu iddia etti. Ancak Avrupa Birliği (AB) üyesi GKRY, Türkiye’nin ikazlarına rağmen arama çalışmalarını sürdürdü. Ankara, İtalyan Eni Şirketi’nin Türkiye’deki çalışmalarını askıya alabileceğini söyledi. Fakat AB, Eni ile buna karşı çıktı. Daha sonra Türkiye, Mısır ile GKRY arasında yapılan deniz sınırları yetki anlaşmalarına itiraz etti. Mısır Dışişleri Bakanlığı ise Türkiye'nin GKRY-Mısır deniz sınırları yetki anlaşmasına müdahale etmesi durumunda güçlü bir cevap verileceğini açıkladı.
Mısır, Ocak 2019'un ortalarında Kahire’de Doğu Akdeniz bölgesinde doğalgaz üretimi, tüketimi ve geçiş ülkelerini (Mısır, Filistin, Ürdün, İsrail, Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya) bir araya getiren DAGF’unu kurdu. ABD de Türkiye ile Rusya'nın davet edilmediği DAGF’na destek verdi.
DAGF’nda şuan uygulanmakta olan iki projenin desteklendiği belirtildi. Bunlardan biri Mısır, GKRY ve İsrail’in Mısır’ın LNG istasyonlarından ortak LNG ihracatı projesidir. Bu ortak proje, GKRY ve İsrail'de bulunan doğalgaz rezervinin hala az olması ve ihracat için yeterli ekonomik karşılığı bulunmaması nedeniyle Mısır’daki LNG istasyonunun üç ülkenin de çıkarına çalışmasını amaçlıyor. Ortak LNG ihracatı ile Avrupa pazarı gibi büyük bir pazarın ihtiyacının ,karşılanabilmesi hedefleniyor.
DAGF ayrıca Hayfa’dan, GKRY, Yunanistan ve hatta İtalya'ya denizin içinden uzanan doğalgaz boru hattı inşası projesini büyük bir memnuniyetle karşıladı. Bu proje sayesinde GKRY’inde işlenen İsrail doğalgazı ayrı bir projede birleştirilecek ve Avrupa pazarına ihraç edilecek.  Avrupa da, yaklaşık 7 milyar dolara mal olacak projeyi desteklediğini açıkladı. İlgili ülkelerin liderleri, proje ile ilgili anlaşmayı geçtiğimiz aylarda imzaladılar. Ancak henüz herhangi bir Avrupalı şirketle doğalgaz alım-satımı konusunda bir sözleşmenin imzalanmamış olması büyük bir boşluk yaratıyor. Bu milyarlarca dolara mal olan LNG tesisleri veya ihracat boruları inşa edilmeden önce bir şirketle alım-satım sözleşmesinin imzalandığı genel işleyiş çerçevesinde oldukça şaşırtıcı bir durum.
Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı DAGF’nun Doğu Akdeniz’deki doğalgaz ihracatı ve Mısır'ın Doğu Akdeniz’deki doğalgaz endüstrisi için merkezi bir rol oynaması amacıyla bir yol haritası hazırladığı ortada. Mısır'ın bu öncü rolü almasının ana nedeni ise kara sularında büyük miktarlarda doğalgaz rezervlerinin bulunmuş olmasıdır.
Türkiye ise bu projelere, komşu ülkelerin ‘kara sularındaki’ doğalgaz arama çalışmaları üzerindeki baskısını artırarak yanıt verdi. Ardından Libya ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nı imzaladıklarını duyurdu.
Söz konusu deniz yetki alanı, Yunanistan'ın Girit Adası sahili yakınlarından geçiyor ve şu anda komşu sularda petrol arama çalışmalarını sürdüren Mısır’ın deniz sınırından çok da uzak olmayan Libya'nın batısında sona eriyor. Yunanistan, Türkiye ile Libya arasında imzalanan muhtırayı kınarken Mısır’dan da aynı tepki geldi.
Bununla birlikte Bingazi’deki Libya'nın doğusunu yöneten Tobruk Temsilciler Meclisi (TM), Trablus'taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayiz es-Serrac’ın uluslararası bir anlaşmayı imzalama yetkisi olmadığı gerekçesiyle Ankara ile UMH arasında imzalanan anlaşmalara karşı çıktı. Ayrıca TM Başkanı, yine Ankara ile UMH arasında imzalanan ve Türkiye'nin Libya'ya askeri danışman gönderebilmesini sağlayan Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakatı Muhtırası’nı ülkedeki ciddi güvenlik durumu nedeniyle reddetti. Öte yandan Mısır, Türkiye'nin Libya'daki askeri varlığının ulusal güvenliği için bir tehdit oluşturduğunu söyledi. Bu da Mısır ve Türkiye arasında gelecekte olası çatışmaların yaşanabileceğinin göz ardı edilmemesi gerektiğini gösteriyor.
İsrail petrol ve doğalgaz ihraç etmeyi planlıyor
Doğalgaz arama çalışmalarının başlamasından bu yana İsrail önce içerideki doğalgaz rezervlerini kullanmaya ardındansa doğalgaz ihraç etmeye başladı. Doğalgaz rezervlerinin yüzde 60'ını iç pazar için yüzde 40'ını ise ihracat için ayırmaya karar verdi. Ayrıca İsrail elektrik santralleri için de yoğun olarak doğalgaz kullanımına yöneldi.
Ancak İsrail, doğalgaz ihracatını Asya pazarından ziyade daha büyük bir talep olan Avrupa pazarına yönlendirmeyi istiyor. Tamar ve Levitan sahalarındaki keşiflerden sonra ilk yıllarda gözlerini Avrupa'ya doğalgaz ihracatına çeviren İsrail, iki sahanın yaklaşık 20 milyar doları bulan yüksek maliyeti nedeniyle dikkatini barış anlaşmaları imzaladığı komşu Arap ülkelerine yöneltti. Bu durum Arap ülkelerine doğalgaz ihraç edilecek boru hatlarının kısa mesafeli oluşunun maliyeti düşüreceği için üretici şirketlerin ilgisini daha çok çekti. Bu nedenle İsrail, ABD'nin de desteğiyle Ürdün ve Mısır’a doğalgaz ihraç etme projelerine yöneldi. Bununla birlikte Gazze Marinası’ndaki doğalgazın ihraç edilmesiyle ilgili görüşmeler devam ediyor, ancak görüşmelerin sonuçlarıyla ilgili konuşmak için daha çok erken.
*​ Enerji konularında uzman olan Iraklı yazar



Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak
TT

Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak

İbrahim Hamidi

Dört ay önce Şi Cinping, Donald Trump’ı Pekin’de büyük bir görkem ve kusursuz bir protokolle karşılıyor, ona imparatorluk tarihinin simgeleri arasında rehberlik ediyordu. Şi, Trump’a Çin’in köklü bir geçmişe dayandığını ama artık uyanmış bir güç olduğunu hissettirmek istiyordu: Tarih onun müttefiki, gelecek ise dostuydu.

Geçtiğimiz günlerde ise tablo tersine döndü. Bu kez konuk olan taraf Şi’ydi. Ev sahibi Trump, kendisini karşılamak için uçak merdivenlerinin dibinde bekledi; ardından onu başkanlık helikopteriyle bir tura çıkardı ve ‘özgür ve yükseklerde süzülen Amerika ruhunun’ simgesi olan kel kartal heykeli hediye etti. Semboller savaşı bununla da sınırlı kalmadı. Şi’yi Ulusal Arşivler’e götürdü; Çin Lideri burada Amerika’nın kurucu belgeleri olan Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Haklar Bildirgesi’nin önünde durdu. Sembole yine sembolle karşılık verilmişti: 250 yıllık bir tarih ile altı bin yıllık bir tarih karşı karşıyaydı.

Ancak törenler sona erip masa başı siyasetine geçildiğinde, elde edilen hasat sunulan ziyafete kıyasla oldukça sönük kaldı. Ticaret ateşkesi uzatıldı ve sınırlı uzlaşılar sağlandı; fakat ne büyük bir ticaret anlaşmasına varılabildi ne Tayvan konusunda bir kırılma yaşandı ne de yapay zekâ kurallarında bir mutabakata varılabildi. ABD tarafı Çin’den güvence alındığını söylese de Çin, Trump’ın İran’a verilen her türlü desteğin kesilmesi yönündeki talebine kamuoyu önünde açık bir yanıt vermedi. Ev sahibi ile konuk yer değiştirdi ama temel bir gerçek değişmedi: Bu iki büyük güç, anlaşmazlıklarını çözmek yerine yalnızca idare ediyor.

Belki de en önemli kazanım buydu: Trump ve Şi birbiriyle konuşuyor. Bir ABD-Çin zirvesi, New York’taki BM Zirvesi’nin tüm gölgesini üzerine çekti. Dört ay içinde gerçekleşen iki zirve, açık tutulan iletişim kanalları, uzatılan bir ticaret ateşkesi ve anlaşmazlığı sınırlar içinde tutma çabası... Üstelik iki lider yıl sonundan önce iki kez daha bir araya gelecek: Kasım ayında Çin’de, ardından Aralık ayında ABD’de. Dünyanın en büyük iki ekonomik gücünün liderleri arasında tek bir yılda gerçekleşen dört zirve sıradan bir ayrıntı değil.

Burada, geçmiş dünyadan bir tablo zihinlerde yeniden canlanıyor. Soğuk Savaş döneminde her ABD-Sovyet zirvesinin değeri, iki liderin imzaladığı anlaşmalarla ölçülmezdi. Kapalı kapılar arkasında insanlığı yok etmeye yetecek kadar silaha sahip iki adam otururdu ve bazen sırf buluşmuş olmaları bile riskin yönetilmesinin, nükleer buton etrafındaki olası bir hesap hatasının önüne geçilmesinin bir parçasıydı. Amaç Washington ile Moskova arasındaki anlaşmazlığı bitirmek değil, bu anlaşmazlığın dünyayı bitirmesini engellemekti.

Bugün ABD-Çin zirveleri de benzer bir işlev görmeye başlamış olabilir. Ancak 20. yüzyıldaki büyük korku nükleer silahtan kaynaklanıyordu. Bu korku kaybolmuş değil, fakat yanına yeni bir kaygı eklendi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump-Şi zirvesi, yapay zekâya dair bir uyarının yapılmadığı neredeyse tek bir günün bile geçmediği bir döneme denk geldi. Bu teknolojiyi üretenlerin bazıları gelişme hızına ve denetlenmesinin zorluğuna dikkat çekerken, bazıları daha da ileri giderek yapay zekânın insanlığın varlığına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.

Yarım asır önce en büyük iki gücün liderleri nükleer başlıklar ve füzeler üzerine pazarlık eder, askeri komutanlar ve madalyalı generallerle aynı masaya otururdu. Bugün ise Trump ve Şi, şirket yöneticileri ve milyarderlerle masaya oturuyor; aralarındaki rekabetin merkezinde ise mikroçipler, algoritmalar, veriler, işlem güçleri ve madenler yer alıyor.

Fark sadece araçlarda değil. Soğuk Savaş’ta iki güç, menzilini ve yıkım gücünü bildikleri bir silahı sınırlandırmak için müzakere ediyordu. Bugün ise henüz gücünün sınırlarını bilmedikleri bir teknoloji üzerinden rekabet ediyorlar. Bir füze sayılabilir, izlenebilir ve sökülmesi için müzakere edilebilir; ancak algoritmalar nasıl sayılabilir? Füzeler üslerinde denetlenebilir, peki sürekli gelişen, yeteneklerini ve denetimini öngörmenin zor olduğu bir model nasıl denetlenebilir?

İkinci ‘tuzak’ tam da burada başlıyor. Dört ay önce bu köşede Tukidides Tuzağı’nı yazmıştım: Yükselen bir güç, hâkim güç ve birincisinin yükselişinin ikincisinde yarattığı korku... Şi, bu ‘tuzak’ kavramını Pekin’de gündeme getirmiş, Washington’da da yeniden ona dönmüştü. Ancak iki zirve arasında, birbirini besleyen iki ayrı tuzak olduğu netleşti. İlk tuzak jeopolitik; Çin’in yükselişi ABD’nin kaygılarını artırmakta, Washington’ın yanıtı ise Pekin’deki endişeyi derinleştirmekte. İkinci tuzak ise teknolojik; taraflardan birinin yapay zekâda kaydettiği her ilerleme, geride kalmamak adına diğerini daha da hızlanmaya zorlamakta.

Trump ve Şi bir tehlikenin varlığını biliyor, ancak onunla nasıl başa çıkılacağı konusunda ayrışıyorlar. Şi, yapay zekânın ‘insan denetiminde’ kalması gerektiğini savunurken, Trump Çin ile girilen ‘süper zekâ’ yarışında Amerikan şirketlerini bağlayacak kısıtlamalar istemiyor. Washington’ın en gelişmiş çiplerini Pekin ile yürüttüğü ticaret müzakerelerinin dışında tutması tesadüf değildi. Bu, ticari dengedeki sıradan bir mal değil, yapay zekâ yarışında üstünlük sağlamanın temel araçlarından biridir.

Her iki taraf da teknolojinin getirdiği risklerden korkuyor, fakat diğer tarafın gerisinde kalmaktan çok daha fazla korkuyor. En tehlikeli çelişki de burada yatıyor: Yapay zekâ korkusunun iki ülkeyi temkinli olmaya sevk etmesi gerekirken, ötekinin üstünlük kurma korkusu onları kontrolsüz bir hırsa sürüklüyor. Çin devam ettikçe ABD yavaşlamayacak; Washington koştukça Pekin durmayacak. Böylece teknolojik tuzak jeopolitik tuzağı, jeopolitik tuzak da teknolojik tuzağı beslemekte.

On yıllar önce duyulan korku, insanın kendi elleriyle ürettiği ve gücünü bildiği bir silaha karşıydı; ardından onu kullanmayı önleyecek kurallar konmaya çalışıldı. Bugün ise ABD ve Çin, henüz bir yandan geliştirirken bir yandan da kabiliyetlerini keşfetmeye çalıştıkları bir teknoloji üzerinde yarışıyor. 20. yüzyılda amaç, parmağın o kırmızı düğmeye basmasını engellemekti. 21. yüzyılda ise korku, akıllı düğmelerin insan parmağının denetiminden çıkması, teknolojinin siyasetten daha hızlı hale gelmesidir.

İki güç değişti, araçlar değişti; ancak korku da ‘tuzak’ da varlığını sürdürüyor.


İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
TT

İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın ABD Başkanı Donald Trump’tan teklifine ilişkin ilk tepkiyi aldığını, ancak henüz arabulucular üzerinden resmi bir cevap almadığını söyledi.

Arakçi, İran’ın ABD’nin nihai tutumunun arabulucular tarafından kendisine iletilmesini beklediğini ve bu doğrultuda karar alacağını belirtti.

Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya yönelik sunduğu planı reddetmiş ve ara seçimlerin ardından İran’a yönelik hava saldırılarının yeniden başlayabileceğini öne sürmüştü.


ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
TT

ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, dün (cumartesi) yaptığı açıklamada, İran’ı ekonomik olarak izole etmeye yönelik adımlar atılması için dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderdiğini belirterek İran bankaları ve havayolu şirketlerini hedef alan bir dizi kararı memnuniyetle karşıladı.

Bessent, X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, “Benim talimatımla dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderildi. Bu ekipler ülkelerle temas kurarak İran rejimine karşı adımlar atılmasını talep etti” ifadelerini kullandı.

Bessent, “Bu çabalar sonuç veriyor” dedi.

Bessent, Türkiye ve Umman’ın İran özel havayolu şirketi Mahan Air’in seferlerini durdurduğuna, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ise İranlı havayolu şirketlerinin tüm seferlerini yasakladığına dikkat çekti.

BAE Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü perşembe günü yaptığı açıklamada, “İranlı havayolu şirketlerinin ülkeye ve ülkeden gerçekleştirdiği uçuşların bugünden itibaren ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını” bildirmişti.

Bessent ayrıca İran bankalarına yönelik alınan önlemlere de dikkat çekti.

BAE Merkez Bankası çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın Melli Bankasının şubelerine karşı, “kara para aklama, terörizmin finansmanı ve silahların yayılmasının finansmanıyla mücadele kapsamında ihlaller” nedeniyle tedbirler alındığını duyurmuştu.

Türkiye Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da geçen hafta, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet iznini iptal etmişti.

Bessent, “İran yönetimi bile savaşın ekonomik sonuçlarını kabul etti. Riyalin değeri rekor düşük seviyelere geriledi” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı habere göre ABD Hazine Bakan Yardımcısı ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadele Birimi Başkanı Jonathan Burke, bu ay Ortadoğu ve Avrupa’da iki hafta süren bir ziyaret gerçekleştirdi. ABD Hazine Bakanlığının ayrıca 50’den fazla ülkenin temsilcileriyle görüşmeler yapıldı.

Bessent pazartesi günü CNBC’ye verdiği röportajda, “İran’ın tüm havayolu şirketleri 23 Eylül’den itibaren faaliyetlerini durduracak” demişti.

Bessent, “Bu uçaklar iniş yaparsa kimse onlara yakıt sağlayamayacak, iniş hizmetleri sunamayacak veya biletlerini satamayacak. Aksi takdirde dolar sisteminden çıkarılacaklar” ifadelerini kullanmıştı.

Bununla birlikte İran’daki küçük havayolu şirketleri, özellikle de ABD’nin baskısına uymayı reddeden Çin’e olmak üzere yurt dışı seferlerini sürdürmeye devam ediyor.