Holokost'un şahitleri Auschwitz’e 75 yıl sonra geri döndü

Holokost’tan kurtulanlar, 27 Ocak’ta Polonya’da kampın kurtarılmasının 75’inci yıldönümünü andı (Reuters)
Holokost’tan kurtulanlar, 27 Ocak’ta Polonya’da kampın kurtarılmasının 75’inci yıldönümünü andı (Reuters)
TT

Holokost'un şahitleri Auschwitz’e 75 yıl sonra geri döndü

Holokost’tan kurtulanlar, 27 Ocak’ta Polonya’da kampın kurtarılmasının 75’inci yıldönümünü andı (Reuters)
Holokost’tan kurtulanlar, 27 Ocak’ta Polonya’da kampın kurtarılmasının 75’inci yıldönümünü andı (Reuters)

Holokost’tan sağ kurtulanlar, ‘katliamların tekrar etmemesi için’ Auschwitz’e geri döndü.
Randevu, saat 14:00’da Polonya’daki Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi Kütüphane Salonu'nda gerçekleşti. Salon, gazeteciler ve kameralarla doluydu. Hepsi, Holokost’tan kurtulmuş 3 ismi bekliyordu. Kurtulanlar, tarihin en korkunç katliamlardan birinin sembolü haline gelen kampta uzun günler geçirmişlerdi. Söz konusu 3 isim, toplantıya biraz geç gelirken, biz de Şarku’l Avsat olarak onların içeri girme saatini beklemeye koyulduk. Saat 15:00’a geldiğinde sanki 1900’lü yılların başlarından gelen 2 adam ve 1 kadın içeriye girdi. Odanın girişinde kendilerini bekleyen 3 sandalyeye doğru dikkatlice yürüdüler.
Benjamin Lesser, Alina Dabrowska ve Edward Mosberg, kulaklık taksalar da bu görünüşleri aldatıcıydı. Hafızaları, 1900’lü yıllardan gelen insanların hafızalarından farklıydı. Konuşmaya başladıklarında, bizim oturduğumuz yerden birkaç metre uzakta, yaşadıkları acı verici anılardan hiçbir şey kaybetmedikleri açıkça görülüyordu. Auschwitz kampının kapatılmasının 75’inci yıldönümü kutlamalarına katılmak üzere yeniden bu mekana gelmişlerdi. Buna karşın kampa ilk geldikleri korkunç an hakkında konuşmalarını sürdürdüler.
Benjamin, SS subaylarının isteğiyle ayrıldığı kız ve erkek kardeşleriyle nasıl kampa geldiklerini anlattı. Kardeşleri, kendileri dışında binlerce kişiyle derhal bir gaz odasına gönderilmişti. Ancak Benjamin, o dönemde 15 yaşlarında bir gençti ve yalan söyleyerek kendisini kurtarmayı başarmıştı. Zira kendisinin 18 yaşında olduğunu ve her şeyi yapabileceğini belirtmişti.
Alina ise kampa ve kadınlar bölümüne geldiğindeki hissettiği şoku hatırlattı. Kampta, hepsinin saçlarının tıraşlı olduğunu, aynı kıyafeti giydiklerini ve her alanı çığlıkların doldurduğunu söyledi. Bizim açımızdan cehennemin böyle göründüğünden emindi. Alina, o dönemde 20 yaşındaydı. Sonraki haftalarda kendisinden, Almanca bildiği için ölülerin isimlerini yazmasını istendiğini belirtti. Daha sonra 3 ayını listelere binlerce isim ve ölüm sebeplerini yazarak geçirdi: Zatürre. Alina, ölümün günlük hayatı haline geldiğini söyledi.
Auschwitz’e gönderildiğinde 15 yaşında olan Edward’a gelince, kampa ulaştığında ne olduğunu bilmediğini söyledi. Ailesinin 16 üyesini kampta kaybetmişti. Edward, tüm geceyi ağlayarak geçirdiğini hatırlattı. Daha sonra ise SS subaylarının, çocukları ateş çukurlarına attıklarını belirtti. Çünkü o çocuklar, kendileri için yararlı değildi, altın dişleri yoktu ve saçları kesilse de büyüklerinki gibi faydalı değildi.
İki saat boyunca, hayatta kalan bu 3 isim, korkunç tecrübelerini ve ‘içinden canlı olarak nasıl çıktıklarına hala inanamadıkları’ bu mekana dönüş sebeplerini anlattı. Öyle ki hepsi, Holokost’un anısını yaşatmak için bir ‘görevleri’ olduğuna inanıyor. Çünkü ailesinin 7 üyesini kaybeden Benjamin’in söylediği gibi “Hayat devam ediyor ve unutmak kolay”. Benjamin, kampta yaşananların unutulmasına izin vermeyeceğini, çünkü bunun, Auschwitz’de ölen herkesi yeniden öldürmek anlamına geleceğini söyledi. Kampta, çoğu Yahudi olmak üzere 1 milyon kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
Aşırı sağ tehlikesi
Bu tür katliamların tekrar etme korkusu, Polonya hükümetinin müdahale etmeksizin ‘Neo-Nazilere yürüyüş düzenleme izni vermesi’ dolayısıyla yaşadığı ‘şoku’ ifade eden Edward tarafından da dile getirildi. Edward Mosberg, “Nazilerin, bu ülkede atalarını öldürdüğü bir zamanda ülkemde, Nazi elbiseleri giyen ve kendilerine Naziler diyen insanların doğduğuna inanmıyorum. En kötüsü ise hükümetin onları caydırmaması, aksine onları hoş karşılamasıdır” ifadelerini kullandı.
Neo-Naziler, yalnızca Polonya’da halka açık yürüyüşler düzenlemekle kalmıyor. Geçen yıllarda aşırı sağ, anti-Semitizm ve Müslümanlara ve yabancılara yönelik ırkçılık hususunda korkutucu bir tırmanışa tanık olan Almanya’da da Neo- Nazi gruplar bulunuyor. İç istihbarat bile, son zamanlarda Almanya’daki aşırı sağ tehlikesini, ülkedeki radikalizm yanlısı İslamcılar tehdidinden daha tehlikeli olarak niteliyor. Geçmiş yıllarda aşırı sağcı bir adam, mülteci yanlısı politikaları nedeniyle Almanya’nın bir kasabasının belediye başkanını öldürdü. Yabancı kökenli Alman politikacılar, hatta mültecilere yönelik açık bir politikaya destek verenler bile, çoğu silahlı ve eğitimli radikalizm yanlısı gruplardan ölüm tehditleri alıyorlar.
Aşırı sağ tehlikesi, Almanya’daki kamu güvenlik kurumlarına kadar ulaşmış durumda. Ordu ve polis içerisinde, aşırı sağın destekçileri olan bazı unsurların yol açtığı bir dizi skandal sonrasında, iki gün önce askeri istihbaratın, ordudaki yaklaşık 550 üye hakkında, radikal fikirlere sahip oldukları şüphesiyle bir soruşturma başlattığı ortaya çıktı.
Benjamin, tüm bunların uyarı yaptığı nefret söyleminin bir sonucu olduğunu belirtti. Benjamin Lesser, Hitler’in ‘hemen öldürmeye başlamadığına, aksine propaganda yoluyla nefreti yaydığına’ dikkati çekti. Fakat bugün nefret ve Holokost’a zemin hazırlayanlar arasında büyük farklılıklar olduğunu söyleyen Benjamin, “Nefret ve cinayetler hükümet tarafından desteklendi. Bu durum, bugün yaşanmıyor, yalnızca bireysel durumlar mevcut” dedi.
Müslüman alimlerin ziyaret memnuniyet verici
Benjamin, Müslüman alimlerden oluşan bir heyetin Auschwitz’e düzenlediği ziyareti ise ‘nefreti azalttığı için son derece olumlu bir adım’ olarak nitelendirdi. Dünya İslam Birliği Genel Sekreteri Şeyh Muhammed el-İsa başkanlığında 25 Müslüman alimden oluşan bir heyet, geçen perşembe günü Auschwitz kampına ziyarette bulunmuştu. Heyet, kampı gezerken, Nazi kurbanlarının anısına namaz kılmıştı. Ziyaret, Müslüman alimler heyetinin kampa yönelik düzenlediği ilk ziyaret oldu.
Şeyh Muhammed el-İsa, kamptan kurtulandan dinlediği korkunç hikayelerin, ortak insanlığın bir kanıtı olduğunu ifade etti. Yahudileri Holokost'tan kurtarmaya çalışan ve kendilerini büyük bir riske atan Müslümanların varlığına dikkati çeken İsa, “Onlar, İslam’ın gerçek değerlerini temsil ediyor” dedi. İsa, ziyaretinin de ‘dünyada kardeşliği, barışı ve sevgiyi yaymayı’ amaçladığını vurguladı.
Bu ziyaret aynı zamanda, barışı yayma ve nefretten kaçınma çağrısı olarak da nitelendirildi. Aynı şekilde bu çağrı, hayatta kalan 3 ismi, tüm bu acılarla bir kez daha yüzleşmek için tekrar Auschwitz’e gitme zorluğuna katlanmak zorunda bıraktı. İki saatlik konuşmadan ve acı hatıralardan sonra Benjamin, Alina ve Edward, salondan ayrılmak için ayağa kalktı. Gazeteciler, onlarla konuşmak için başlarına yığılırken onlar ise, tüm acılarına rağmen hiçbir gazeteciyi geri çevirmediler. Sürekli tebessüm ettiler ve biz gazetecilerden, ‘nefreti durdurma mesajlarını yaymamızı’ talep ettiler.
Auschwitz-Birkenau, Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma ve sistematik katliam ve imha kampı.
İlk kurulan ana kamp Polonya'nın Krakow şehrinin 60 km batısında, küçük bir şehir olan Oświęcim'in güneybatısında, Auschwitz II Oświęcim'in 3 km batısında Brzezinka (Birkenau) köyünde, I.G. Farben, Krupp, Siemens gibi fabrikalar için yapılan Auschwitz III ise Oświęcim doğusunda Monowice (Monowitz) köyünde inşa edilmişti.
Auschwitz-Birkenau'ya tüm Avrupa'dan 1,3 milyon insan kapatılmıştı. Bunların, 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1 milyon 100 bin insanın öldürüldüğü tahmin edilmekte. Yaklaşık 900 bin kişi kampa geldikleri anda doğrudan gaz odalarına gönderilmiş ya da vurularak öldürülmüştü. Kalan 200 bin kişi, hastalık, eksik beslenme, kötü muamele, tıbbi deneyler nedeniyle ve daha sonra gönderildikleri gaz odalarında katledilmişti. Ortalama 6 ay içinde ölen esirler, en ağır şartlarda günde en az 10 saat çalıştırıldılar. Gaz odalarına gönderilirken, saç kesme, ceset toplama, yakma gibi işlemleri de yine kendileri yapıyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Auschwitz, eski adıyla Oscwinchim, yarısı Yahudi olan 14 bin kişinin yaşadığı sakin bir kasabaydı. Auschwitz ismi, Holokost sürecinde kurban olanların ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı'ndaki Nazi dehşetinin sembolü oldu. Bu kamplarda, Yahudiler, Romanlar, Sosyalistler ve Nazizme muhalif diğer kesimler gibi Nazilerin düşman ilan ettikleri gruplar başta olmak üzere 6 milyon kişi katledildi.
1979'da UNESCO'nun İnsanlığın Kültür Mirası listesine eklenen bu iki kampın kalıntıları ve Yahudi mezarlığı, Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi ve Holokost anma mekânı olarak kamuya açıldı.



ABD ara seçimlerinden sonra… İran’a yönelik bir saldırı, savaşı sona erdirecek mi yoksa genişletecek mi?

Al Majalla – Reuters
Al Majalla – Reuters
TT

ABD ara seçimlerinden sonra… İran’a yönelik bir saldırı, savaşı sona erdirecek mi yoksa genişletecek mi?

Al Majalla – Reuters
Al Majalla – Reuters

Futoshi Matsumoto

Amerikalılar 3 Kasım’da sandık başına gidecek. Seçim kampanyasının odağında, Ortadoğu’daki uzak bir savaş değil, fiyatlar ve yaşam maliyeti yer aldı. Ancak oy sayımının tamamlanmasının ardından Washington’ın dikkatinin yeniden Körfez’e çevrilmesi bekleniyor.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı İran savaşı dokuzuncu ayına girdi. Şubat-nisan ayları arasında devam eden yoğun hava saldırıları savaşın ilk aşamasını, yaz aylarından bu yana süren abluka ve aralıklı çatışmalar ise ikinci aşamasını oluşturdu. Şimdi ise savaş üçüncü bir aşamanın eşiğinde görünüyor. Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalırken, ABD’nin deniz ablukası İran ekonomisini sıkıştırmaya devam ediyor.

En önemli işaret diplomatik kanallar üzerinden geldi. Wall Street Journal gazetesi, 27 Ekim’de Washington’ın diplomatik ve askerî kanallar aracılığıyla bazı Körfez ülkelerine, ara seçimlerin ardından kısa süreli ve yoğun bir askerî harekâta hazırlıklı olmaları gerektiğini bildirdiğini aktardı.

Bu bilgilendirme rutin bir prosedür niteliği taşımıyor. İran, savaş boyunca Körfez genelindeki ABD üslerini, enerji tesislerini ve havalimanlarını hedef aldı. Bu nedenle söz konusu bildirim, fiilen füze savunma sistemlerinin konuşlandırılması ve sivillerin korunmasına yönelik tedbirlerin alınması çağrısı anlamına geliyor. Bu tür uyarılar genellikle askerî harekâttan kısa süre önce yapılıyor.

Başkan Donald Trump 8 Ekim’de, ara seçimlerden önce İran’a saldırmayacaklarını taahhüt etti ancak seçim sonrasına ilişkin herhangi bir güvence vermedi. Yakın zamanda düzenlenen bir seçim mitinginde, Tahran’ın anlaşmayı kabul etmemesi halinde ABD’nin ilkbaharda gerçekleştirdiği bombardıman harekâtına atıfta bulunarak ‘küçük bir Destansı Öfke Operasyonu düzenleyebileceğini’ söyledi. Ekim ayının sonlarında seçimlerin ardından saldırı düzenlenmesi ihtimali sorulduğunda ise “Her şey mümkün” yanıtını verdi.

Askeri hazırlıklar tamamlanıyor

İlk olarak, ABD askerî güçleri bölgede toplanıyor. Halihazırda USS George H. W. Bush ve USS George Washington uçak gemilerinin öncülük ettiği iki taarruz grubu bölgede bulunuyor. Eylül ayının sonunda San Diego’dan ayrılan USS Theodore Roosevelt uçak gemisi taarruz grubu ile USS Makin Island amfibi çıkarma gücü de bölgeye doğru ilerliyor. Kasım ayının sonuna gelindiğinde İran çevresinde üç uçak gemisi taarruz grubu ve iki amfibi çıkarma gücünün konuşlandırılması mümkün. Bu, 2003’teki Irak işgalinden bu yana gerçekleştirilen en büyük askerî yığınak olacak. Ancak uçak gemilerinin görev değişim takvimi, üç grubun aynı anda bölgede ne kadar süre kalabileceğini belirleyecek.

İkinci olarak, savunma sistemleri güçlendiriliyor ve ABD askerlerinin maruz kaldığı risk azaltılıyor. Washington, Teksas’tan İsrail’e ilave bir Patriot hava savunma sistemi bataryası nakletmeye başladı. Saldırıya açık üslerden askerlerini çekti, mühimmat stoklarını yenileme çalışmalarına hız verdi. Bombardıman uçakları ve savaş uçakları da saldırı düzenlemek üzere hazırlık yapıyor. Bu gelişmeler, savaş öncesinde yürütülen olağan hazırlık sürecinin tipik göstergeleri.

Üçüncü olarak, askerî planlar daha somut hâle geldi. New York Times gazetesine göre ABD ve İsrail orduları, İran’ın enerji altyapısını, nükleer tesislerini ve füze ile insansız hava aracı (İHA) cephaneliğini hedef alacak yaklaşık üç günlük bir harekât için ayrıntılı planlar hazırladı. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in de ekim ayının sonlarında İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile yeni saldırıların düzenlenmesini görüştüğü bildirildi.

Dördüncü olarak, İran’ın nükleer programına ilişkin belirsizlik, olası bir saldırı için gerekçe oluşturuyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi, 27 Ekim’de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne yaptığı açıklamada, UAEA’nın hasar gören tesislerde herhangi bir onarım çalışması tespit etmediğini ancak müfettişlerin bu tesislere erişememesi nedeniyle nükleer maddelerin beyan edilen amaçlar dışında kullanılıp kullanılmadığını doğrulayamadıklarını bildirdi.

Natanz yakınlarında bulunan ve Kazma Dağı’nın derinliklerinde inşa edilen tesis ise başlıca endişe kaynaklarından biri olmaya devam ediyor. Doğrulama yapılamaması, tek başına yeni bir savaşın gerekçesi haline gelebilir.

Neden üç gün?

Trump ayrıca, savaşın ‘seçimlerin hemen ardından’ sona ereceğini söyledi. Yeniden saldırı düzenleme ve aynı zamanda savaşı bitirme taahhüdü çelişkili görünebilir. Ancak Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi araştırmacısı Seth Jones, yeni bir saldırı dalgasının kesin sonuç vermese bile Washington’a İran’ın nükleer programını bir kez daha geciktirdiğini ilan etme ve ardından savaştan çekilmeye başlama imkânı sağlayacağını düşünüyor. Bu açıdan bakıldığında üç günlük harekât, uzun süreli bir savaşın başlangıcından ziyade, savaştan çıkışın önünü açacak bir darbe indirmek üzere tasarlanmış görünüyor. Benzin fiyatlarının yükselmesinden duyulan endişe nedeniyle petrol rafinerilerinin hedef alınmasından kaçınılabileceğine ilişkin haberler de bu yorumu destekliyor.

26 Ekim 2026 tarihinde Tahran’da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında düzenlenen dörtlü toplantıdan (Reuters)
26 Ekim 2026 tarihinde Tahran’da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında düzenlenen dörtlü toplantıdan (Reuters)

‘Every War Must End’ adlı ünlü kitabın yazarı Fred Ikle, bu yaklaşımı tırmandırma yoluyla barış sağlama çabası olarak nitelendirirken liderlerin bir sonraki saldırının belirleyici olacağına inanma eğilimine karşı da uyarıda bulundu.

İsrail’de siyasi çıkmaz

27 Ekim’de gerçekleştirilen İsrail seçimleri Netanyahu açısından ne zafer ne de yenilgiyle sonuçlandı; seçimler çıkmaza girdi. Likud en büyük parti olmayı sürdürürken, Netanyahu’nun liderliğindeki sağ ve dinî blok da eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ve partisi Yashar’ın öncülük ettiği muhalefet de çoğunluğu elde etmek için gereken 61 sandalyeye ulaşabildi. Seçimlere katılım oranı yüzde 77,7 olurken, Arap partileri 17 ila 19 arasında değişen rekor sayıda sandalye kazandı. Buna rağmen muhalefetin önde gelen iki ismi Naftali Bennett ve Avigdor Liberman, söz konusu partilerin desteğine dayanacak herhangi bir hükümete katılmayacaklarını açıkladı. Hükümetin kurulması en az birkaç hafta sürecek. Yeni bir seçime gidilmesi ihtimali de bulunuyor. Sonuç kesinleşene kadar Netanyahu geçici hükümetin başbakanı olarak görevini sürdürecek.

Bu siyasi çıkmazın İran dosyası üzerinde de etkileri bulunuyor. İsrailli kamuoyu araştırmacısı Shmuel Rosner, seçimlerden önce yaptığı değerlendirmede, çoğunluğun sağlanamamasının Netanyahu’ya İran’a saldırmak ve ardından savaş sona erene kadar muhalefeti kendi liderliğinde kurulacak bir olağanüstü hâl hükümetine katılmaya davet etmek için teşvik sağlayacağını belirtmişti. Bu senaryonun geçmişte bir örneği de bulunuyor. Benny Gantz’ın partisi, 7 Ekim 2023 saldırısından birkaç gün sonra savaş kabinesine katılmıştı. Zira savaş, özellikle güvenliğin siyasi yaşamda her zaman merkezi bir konumda olduğu bir ülkede, siyasetçileri seçim vaatlerinden geri adım atmaya yöneltiyor.

İsrail muhalefeti de İran konusunda uzlaşmacı bir tutum benimsemiyor. Eisenkot, İran’da rejim değişikliğinin savaşın hedefi olmasına karşı çıkıyor ancak İran’ın nükleer ve füze programlarının yok edilmesini hedefleyeceğini açıkladı. Bu nedenle muhalefetin bazı kesimlerinin, hedefleri yalnızca bu iki programla sınırlı olan ABD öncülüğündeki bir operasyona karşı çıkması zor olacak. Bu durum, Netanyahu’nun Bennett veya Liberman gibi sağcı isimleri ya da Yashar Partisi’nin bazı üyelerini yanına çekerek savaş döneminde bir ulusal birlik hükümetinin başında iktidarını sürdürmesi için en elverişli fırsat olabilir.

Geçici hükümet savaş kararı alabilir mi? İsrail’de yürürlükteki yasa, olağan hükümet ile geçici hükümet arasında ayrım yapmaksızın, savaş kararı alınabilmesi için hükümetin veya güvenlik kabinesinin onayını şart koşuyor. Genelkurmay Başkanı ve hükümetin hukuk danışmanı ihtiyatlı davranılması yönünde çağrıda bulunabilir, ancak kararın alınmasını engelleyecek yasal yetkiye sahip değiller.

Sonuç olarak, ABD’nin onayı olmadan İsrail’in büyük çaplı bir saldırı düzenlemesi beklenmiyor. Önleyici füze stoklarının sınırlılığı ve İran’ın misilleme kapasitesi, inisiyatifi Washington’ın elinde tutuyor. Ancak ABD saldırı kararı alırsa İsrail’in de operasyona katılması neredeyse kesin. Washington’ın saldırıdan kaçınması halindeyse Netanyahu’nun bir koalisyon hükümeti kurma şansı azalacak ve erken seçim ihtimali güçlenecek. Böylece Trump’ın vereceği karar, İsrail’in iç siyasetinin seyrini de belirleyebilecek.

‘Topal ördek’ döneminde Washington’ın fırsatı

ABD’de savaş, kamuoyunun geniş kesimlerinin muhalefetiyle karşı karşıya. Reuters ve Ipsos tarafından ağustos ayında gerçekleştirilen bir ankete göre savaşı destekleyenlerin oranı yüzde 31’de kalırken, Başkan’ın performansından duyulan memnuniyet oranı yüzde 33’e geriledi. Her iki gösterge de şimdiye kadarki en düşük seviyelerine indi. Ayrıca bir galon benzinin fiyatı 3 doların altından 4 doların üzerine çıktı. Trump da bu nedenle seçimlerden önce saldırı düzenlemeyeceğini taahhüt etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026’daki görüşmeleri öncesinde Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nde (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026’daki görüşmeleri öncesinde Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nde (AFP)

Ancak bu kısıtlama 3 Kasım’da ortadan kalkacak. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, yeni Kongre’nin 3 Ocak’ta göreve başlamasından önceki yaklaşık iki aylık dönem, görev süresi sona ermekte olan Kongre’nin çalışmalarını sürdürdüğü ‘topal ördek’ dönemi olarak biliniyor. Demokratların Temsilciler Meclisi’nde kontrolü yeniden ele geçirmesi halinde, ocak ayından itibaren Kongre’de savaş yetkilerine ilişkin baskı artacak. Beyaz Saray açısından kasım ortasından aralık sonuna kadar uzanan dönem, harekete geçmek için elverişli bir fırsat olarak görülebilir. Aynı dönemde bölgedeki askerî takviyelerin de tamamlanması bekleniyor.

Bu arada diplomasi ihtimali giderek zayıflıyor. Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, çatışmaların yeniden başlamasını önlemek amacıyla 26 Ekim’de Tahran’a gitti. Ertesi gün önemli arabuluculardan Katar, İran’ın iyi niyetini ortaya koyabilmesi için komşularını tehdit etmeyi bırakması ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması gerektiğini açıkladı. Aynı gün İran Deniz Kuvvetleri ise bir petrol tankerinin boğazın doğusunda bir mayına çarptığını duyurdu.

Washington’ı bir saldırı düzenlemekten alıkoyan ne?

Henüz hiçbir şey kesinleşmiş değil. Trump daha önce de saldırıları son anda iptal etmişti. İran’ın misilleme kapasitesi ise caydırıcılığın en önemli unsuru olmaya devam ediyor. Tahran, herhangi bir saldırıya karşılık Körfez genelindeki petrol rafinerilerini, elektrik şebekelerini, su tesislerini ve petrol sahalarını hedef alacağı uyarısında bulundu. İran’ın hâlâ yüzlerce, hatta binlerce füzeye sahip olduğu belirtilirken, önceden depoladığı parçaları kullanarak yeni füzeler ürettiğine ilişkin haberler de geliyor. Buna karşılık ABD ve Körfez ülkelerinin önleme füzesi stokları ciddi baskı altında. Ayrıca çok sayıda analist, 20 binden fazla saldırıya dayanmış olan Tahran’ı boyun eğmeye zorlamak için daha fazla bombardıman düzenlemenin işe yarayacağından şüphe ediyor.

Bu göstergeler bir arada değerlendirildiğinde tutarlı bir tablo ortaya çıkıyor. Askerî açıdan planlar hazırlandı, kuvvet yığınağı sürüyor ve Körfez ülkelerine uyarılar iletildi. Washington’da ise ara seçimlerin getirdiği kısıtlama ortadan kalkıyor. İsrail’de siyasi çıkmaz, Netanyahu’nun ABD öncülüğündeki bir operasyona katılma yönündeki motivasyonunu güçlendirdi. Diplomatik cephede de Washington’ın nükleer talepleri ile Tahran’ın şartları arasındaki uçurum kapanmadı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre dört unsurun tamamı aynı yönde işaret veriyor. Uzmanlara göre kasım ortası ile aralık ayı arasında kısa süreli ve yoğun bir ABD-İsrail askerî harekâtı düzenlenmesi ihtimali yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda.

İran bayrağının resmedildiği duvar resminin önünden geçen bir kadın, Tahran, 26 Ekim 2026 (AFP)
İran bayrağının resmedildiği duvar resminin önünden geçen bir kadın, Tahran, 26 Ekim 2026 (AFP)

Buradaki seçenekler yalnızca savaş ile diplomasi arasında şekillenmiyor. En muhtemel senaryo, kısa ve yoğun bir saldırı düzenleyerek bunu zafer olarak sunmak ve ardından bir tür anlaşmaya varmak suretiyle savaşı tırmandırma yoluyla sona erdirmeye çalışmak. Tahran ise Hürmüz Boğazı’nı kısmen yeniden açmak gibi sınırlı bir tavizle bu saldırının önüne geçmeye çalışabilir. Ancak İran’ın Körfez ülkelerindeki enerji tesislerini hedef alarak karşılık vermesi halinde, üç gün sürmesi öngörülen bir operasyon kolaylıkla üç günde sona ermeyen bir savaşa dönüşebilir. Böylece savaştan çıkış yolunu açmak amacıyla düzenlenen bir saldırı, savaşın yeni bir aşamasına giriş kapısı haline gelebilir.

Peki ya Japonya ve Asya?

Japonya, ham petrol ithalatının büyük bölümünü Ortadoğu’dan karşılayan ve Hürmüz Boğazı’nı hayati bir geçiş noktası olarak gören bir ülke. Bu nedenle savaş, uzakta bir yerde alevlenen bir yangından ibaret değil. Saldırıların yeniden başlaması ve Körfez’deki enerji tesislerinin hedef alınması halinde yaşanacak şok, geçen ilkbahardakinden daha ağır olabilir. Enerji ithalatçısı Asya ülkelerinin olası bir enerji arzı, deniz taşımacılığı ve bölgede bulunan vatandaşlarının güvenliği krizine karşı hazırlıklarını gözden geçirmesi ve bu riskleri kriz yönetimi perspektifiyle ele alması gerekiyor. Ayrıca çabalarını hâlâ sürdüren arabulucu ülkeler Katar, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ile yakın iletişimi korumaları da önem taşıyor.

Her savaşın bir gün sona ermesi gerekir. Ancak nasıl sona ereceği, onu bitirme kararını verenlere bağlıdır. Seçim gecesinin ardından bizi ne bekliyor? Savaşı sona erdirecek son bir saldırı mı, yoksa daha uzun ve daha ağır bir çıkmazın başlangıcı mı? Bu yol ayrımına giderek yaklaşıyoruz.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


İspanya'daki tren faciası Başbakan Sanchez'in seçim hesaplarını altüst edebilir

Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
TT

İspanya'daki tren faciası Başbakan Sanchez'in seçim hesaplarını altüst edebilir

Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)

İspanya'da meydana gelen ve en az 69 kişinin hayatını kaybettiği tren kazası, Pedro Sanchez hükümetine yönelik eleştirileri artırdı.

29 Kasım'da yapılacak genel seçimlere haftalar kala yaşanan facia, demiryollarının bakımı, yatırımlar ve personel eksikliği konusundaki endişeleri gündeme taşıdı.

Madrid-Sevilla arasındaki hızlı tren hattının Toledo geçişinde 28 Ekim'de yaşanan kaza, İspanya'da bu yıl gerçekleşen ikinci ölümcül hızlı tren kazası oldu.

Olayın ardından üç gün yas ilan edilirken, hükümet karşıtı protestolar patlak verdi. Facianın yaşandığı akşam Madrid ve Barselona'da düzenlenen eylemlerde göstericiler "Yolsuzluk öldürür" ve "Defolun" yazılı pankartlar taşıdı.

Sanchez bir yıldan kısa sürede iki hızlı tren kazası yaşanmasını "kabul edilemez" diye nitelerken, benzer olayların tekrarlanmaması için güvenlik önlemlerinin artırılacağını söyledi. Ocak ayında Kurtuba'da aynı hat üzerinde meydana gelen kazada 40'tan fazla kişi hayatını kaybetmişti.

Diğer yandan özellikle Ulaştırma Bakanı Oscar Puente'nin, tren kazasının bilgisayar sistemindeki arıza ve insan hatasından kaynaklandığını söylemesi büyük tepki çekti.

Madrid'de Ulaştırma Bakanlığı'nın önünde radikal sağcıların örgütlediği eylemlerde Puente'ye istifa çağrısında bulunuldu.

Bakanın açıklaması, kazanın tüm yönleriyle soruşturulmasını isteyen sendikaların da tepkisini çekti. El Pais'nin aktardığına göre, İspanya'nın en büyük işçi sendikası konfederasyonlarından UGT'den Vicente Almenar, "İnsan hatası mı? Bakan bunu nasıl söyleyebilir?" dedi ve ekledi:

İnsan hataları, işinizi yapmak için gerekli ekipmana sahip olmadığınızda ortaya çıkar. Suçu başkalarına yıkıyorlar. Burada gerekli yatırımlar yapılmadı, personel ve deneyimli çalışan sıkıntısı var. Bu açıklamaların tek yaptığı şey çatışma yaratmak.

Sanchez, ülkedeki konut krizine çözüm içeren kararnamelerin Meclis'te muhalefetteki sağ partiler tarafından reddedilmesinin ardından erken seçime gitme kararı aldığını bu ay başında açıklamıştı.

Sağ kanattaki partiler, tren kazasının ardından Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) hükümetine baskıyı iyice artırdı.  

Muhafazakar çizgideki Halk Partisi (PP) lideri Alberto Núñez Feijóo, dünkü açıklamasında kazadan sorumlu siyasetçilerin hesap vermesi gerektiğini belirterek, "Böyle devam edemeyiz. Bu yönetim anlayışı artık sürdürülemez" dedi.

Radikal sağcı Vox ise Sanchez yönetimini çok daha sert ifadelerle hedef aldı. Parti, hükümeti kazada hayatını kaybedenleri "öldürmekle" suçlarken kötü yönetim ve kayırmacılık iddialarını gündeme taşıdı. Ayrıca Yüksek Mahkeme'den Ulaştırma Bakanı Puente hakkında taksirle öldürme ve ağır ihmal sonucu yaralanmaya neden olma şüphesiyle soruşturma başlatılmasını talep etti.

Independent Türkçe, CNN, Guardian, El Pais, Telegraph


ABD istihbaratına göre İran'la anlaşmanın anahtarı Muhsin Rızai

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
TT

ABD istihbaratına göre İran'la anlaşmanın anahtarı Muhsin Rızai

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)

Amerikan istihbaratı, Tahran'la anlaşma için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'yle diyaloğun en iyi seçenek olduğunu düşünüyor.

David Ignatius, Washington Post'ta bugün yayımlanan yazısında Amerikan istihbaratının, eski Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Rızai'nin İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney'le düzenli temas halinde olduğunu düşündüğünü belirtiyor.  

Wall Street Journal, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in müzakerelerin yeniden başlatılması için Rızai'ye mektup gönderdiğini 28 Ekim'de yazmıştı. Haberde, mektubun ABD Başkanı Donald Trump'ın talimatıyla gönderildiği ileri sürülmüştü.

Ancak Trump mektubun barış müzakereleriyle ilgili olmadığını, İran'ın "tıbbi malzeme ihtiyaçları hakkında görüşüldüğünü" savunmuştu.

İran basını, Tahran yönetiminin mektubu aldığını ancak Washington'a henüz yanıt göndermediğini yazıyor. Rızai geçen haftaki açıklamasında İran'ın temel şartları kabul edilmeden ABD'yle müzakerelere dönülmeyeceğini duyurmuştu.

Ignatius'un yazısında, Vance'in mektubunun ardından Rızai ve Hamaney'in görüştüğü ileri sürülüyor. ABD ve İran heyetleri arasında muhtemel bir toplantı için Türkiye ve Katar'ın değerlendirildiği aktarılıyor.

Suudi Arabistan merkezli medya kuruluşu El Arabiya da olası bir toplantının Türkiye'de düzenlenebileceğini yazmıştı.

Vance ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, nisanda Pakistan'ın başkenti İslamabad'da görüşmüştü.

Makalede, ABD istihbaratının o görüşmeden bu yana Rızai'yi İran yönetimindeki en etkili karar merkezlerinden biri olarak değerlendirdiği belirtiliyor. Eski Devrim Muhafızları mensupları arasındaki nüfuzunun yanı sıra Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi'ni kendi ekibinden isimlerle yeniden yapılandırarak gücünü pekiştirdiği aktarılıyor.

Rızai'nin İran ekonomisini yöneten yetkililerle de yakın çalıştığı, ülkenin ABD yaptırımları ve Hürmüz Boğazı'ndaki abluka nedeniyle yaşadığı ekonomik sıkıntıların farkında olduğu ifade ediliyor.

Ignatius'un köşe yazısına göre Beyaz Saray, İran'la çatışmanın "kritik bir eşiğe yaklaştığını" ve Tahran'a diplomatik girişim çabalarının ciddi olduğunu göstermek istiyor. Diğer yandan Rızai'nin askeri ve siyasi kariyerini "ABD ve İsrail'e karşı muhalefet üzerine kurduğu" hatırlatılıyor. Rızai'nin de girişimiyle Washington'la anlaşmaya varılmasının, Tahran yönetiminde önemli bir politika değişikliği anlamına geleceği yorumu yapılıyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Wall Street Journal, Tesnim