Arafat'ın kefiyesi, Abbas'ın kravatı ve Filistin devleti düşünün mirası -1-

Arafat'ın kefiyesi, Abbas'ın kravatı ve Filistin devleti düşünün mirası -1-
TT

Arafat'ın kefiyesi, Abbas'ın kravatı ve Filistin devleti düşünün mirası -1-

Arafat'ın kefiyesi, Abbas'ın kravatı ve Filistin devleti düşünün mirası -1-

Ahmed Abdulhakim
Filistin’in efsane lideri Yaser Arafat’ın başına doladığı kefiyenin yerini halefi Mahmud Abbas’ın kravatının alması gibi Arapların ve Müslümanların gözündeki ‘Tarihi Filistin toprakları’ da Siyonistlerin özlemlerindeki ‘vaat edilmiş topraklar’ lehine büyük bir değişim yaşadı. Siyonizmin küresel ölçekteki kurucusu Theodor Herzl ‘Yahudi Devleti’ kitabında Tevrat’ın Filistin’i Yahudilere vaat ettiğini savunuyordu. Böylelikle modern zamanların en uzun ihtilafı nihai bir çözüm olmaksızın süregelecekti. Birleşmiş Milletler (BM), 1947 yılından bu yana İsrail-Filistin çatışmasına dair binin üzerinde karar almasına rağmen sorunun çözümünde başarısız oldu.  

Filistin’e göç eden Yahudiler (AFP)

Filistinlilerin ve Arapların zihninde Nekbe (felaket) günü, İsraillilerin gözünde ise İsrail’in kuruluşu olarak görülen 1948’den bu yana BM’nin 181 ve 194 sayılı ‘bölünme’ kararları, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 kararlarında iki devletli bir çözüm hedefleniyordu. Camp David ve Oslo anlaşmalarında Filistin Devleti’nin geleceği tartışılmaktaydı. Çeşitli Arap ve uluslararası girişimler Filistin meselesinin iki devletli çözüm temelinde adil bir şekilde sonuçlandırılmasını amaçlıyordu. Son olarak ABD yönetimi Yüzyılın Anlaşması adı altında bir ‘barış planı’ öne sürdü. Tüm bu süreçlerde İsrail devleti kurulmadan önce toplamda 27 bin km kare olan tarihi Filistin topraklarından geriye sadece yüzde 15’i kalmıştı. Bununla birlikte Filistinliler halen bağımsız devletleri için mücadele etmeyi sürdürüyor. Filistin davası şairi Mahmud Derviş’in dediği gibi: “Filistinli olmak, tedavisi mümkün olmayan bir umut illetine yakalanmak anlamına gelir.”
The Independent Arabia’nın Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan arasındaki coğrafyada yer alan ve Akdeniz’e açılan ‘Tarihi Filistin haritasının’ nasıl küçüldüğünü ve sınırlarının nasıl değiştirildiğini belgelemek amacıyla hazırladığı ve Şarku’l Avsat tarafından aktarılan habere göre meselenin geçmişi oldukça uzun.
Filistin meselesi her ne kadar yaklaşık 100 yıl önce başlasa da sınırlarının değişimi fiili olarak Mayıs 1948'de İbrani devletinin kuruluşundan aylar öncesine dayanıyor. ‘İki devletli çözümün’ uygulanmasına dair uluslararası girişimler ve BM kararları, Filistinlilerin savunduğu hakların meşruiyetinin temelini oluşturuyor. Dünya üzerindeki çoğu ülke çözümün ‘iki devlet’ temeli üzerinden gerçekleşmesini destekliyor.
Filistin davasının tarihinde bazı dönüm noktaları var. En önemli dönüm noktası ise 1948’de İsrail’in kurulması. Tarihi olarak iki Filistin intifadası ve Trump’ın ‘barış planına’ kadar geçen süreçte oldukça fazla şey yaşandı.
Göç dalgaları ve toprakların alınması
Yakın tarih uzmanlarına göre Mayıs 1948’de İsrail’in kurulması, Filistinlilerin topraklarına silah zoruyla el konulmasının başlangıcı değil. Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırlayan ilk girişim Balfour Deklarasyonu’dur. Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Siyonist hareketin önemli isimlerinden Baron Walter Rothschild'e (Rothschild ailesinin bir üyesi) 2 Kasım 1917’de yazdığı mektupta Filistin topraklarında Yahudilere bir "vatan" kurulması vaadini veriyordu. Mektupta şu ifadeler yer almıştı:
“Majestelerinin hükümeti, Filistin'de Museviler için bir milli yurt kurulmasını uygun görmektedir ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır.”
Daha önce Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresinde olan Filistin, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, 25 Nisan 1920'de alınan Milletler Cemiyeti kararıyla (BM’nin o zamanki adı) İngiltere'ye bölgenin manda idaresi için yetki verildi. İngiltere manda yönetimi bu bölgede 1922 - 1947 yılları arasında hüküm sürdü. Bu süreçte özellikle 1930’larda Almanya’daki Nazi yönetiminden kaçan Avrupalı Yahudilerin bu topraklara göçü ciddi anlamda artış gösterdi.
Filistin Enformasyon Merkezi'ne göre Yahudi göç dalgaları, Manda hükümeti tarafından teşvik edilmekteydi. İngiliz Manda hükümeti aynı zamanda Yahudilere kamu topraklarını hibe etti ve Filistin’de toprak satın almalarına da kolaylık sağladı. Osmanlı döneminde ise sınırlı sayıda Yahudi göçü gerçekleşmişti.

İsrail’in ilk Başbakanı David Ben-Gurion ve eşi Paola, 1948'de Hayfa Limanı’nda. (Getty)

Tarihçiler ve ‘Modern İbrani Edebiyatı’ kitabının yazarı Zeynelabidin Ebu Hadra, Yahudilerin Filistin’e 1881-1948 tarihleri arasında toplamda beş toplu göç gerçekleştirdiğini aktarıyor. 1881’de Doğu Avrupa ve Rusya'dan yaklaşık 30 bin kişi Filistin’e gelerek burada ‘çiftçi yerleşimleri’ kurdu. İkinci göç dalgası, 1904-1914 tarihleri arasında 35 ila 40 bin civarında Yahudi’nin bölgeye akın etmesiyle yaşandı. 1914’e gelindiğinde Filistin’deki Yahudilerin sayısı 85 bine, yerleşim yerleri de 44’e ulaşmıştı.
Filistin Enformasyon Merkezi, üçüncü göç dalgasının 1919-1923 yılları arasında yaşandığını kaydediyor. Çarlık Rusya’sında Bolşevik Devrimi’nin yaşanmasının ardından Rusya, Romanya, Polonya ve ABD’den 35 binden fazla Yahudi göçmen Filistin topraklarına geldi. 1924-1932 yılları arasında da 89 bin Yahudi göçmen Filistin’e ulaştı. Beşinci büyük göç dalgası ise 1933-1938 tarihleri arasında gerçekleşti. Bu tarihlerde Filistin’e 174 bin Yahudi göç etti. Bu göçmenlerin çoğu Nazi Almanya’sı ve Orta Avrupa ülkelerinden gelen Yahudilerdi. Bu göçlerin ardından Filistin’deki Yahudi sayısı 370 bini aşmış oldu. İngiliz Manda yönetiminin Yahudi göçmenlere tanıdığı imtiyazlar Arap Filistin halkının öfkesine neden oldu. 1936 yılında ‘büyük devrim’ olarak bilinen başkaldırı girişimi oldu, Filistinliler İngiliz yönetimine karşı bağımsızlık mücadelesini başlatmıştı.  
Filistin Enformasyon Merkezi, bilinen bu göç dalgalarının yanı sıra gizli göçlerin de olduğunu belirtiyor. Doğu Yahudilerinin 1940’lı yıllarda ülkeye gizlice getirildiği biliniyor. Bu Yahudiler Yemen, Etiyopya, Kuzey Afrika, Türkiye ve İran’dan Filistin’e göç etmişti. Böylelikle Filistin’e göç eden Yahudilerin sayısı 650 bini aşmış oldu.
Filistin Felaketi Ansiklopedisi, Yahudilerin Filistin’deki varlıklarına dair şu verileri aktarıyor:
Yahudiler 1918 yılında Tarihi Filistin topraklarında 240 bin dönüm araziye sahipti. Bu da Filistin topraklarının yüzde 1.50’sini teşkil ediyordu. Bu oran 1948’e kadar sadece yüzde 1.85’e yükselebilmişti.  Yahudi nüfusu oranları ise şöyleydi: 1800’de Filistin üzerinde 5 bin Yahudi yaşıyordu, 1948’de ise sayıları 650 bine ulaştı. Bu sayı o zamanlardaki Filistin nüfusunun yüzde 31.7’ine tekabül ediyordu.

David Ben-Gurion 1948 yılında ‘Yahudi Bağımsızlık Bildirgesi’ni okurken, (AFP)​

1948 Nekbe Felaketi ve paylaşım planı
Yahudiler ve Araplar arasındaki karşılıklı şiddetin artması üzerine İngiltere yönetimi meseleyi 1947 yılında Birleşmiş Milletler’e taşıdı. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından BM Genel Kurulu'nun ortaya koyduğu Paylaşım Planı kapsamında İngiliz manda rejiminin sonlandırılması, Filistin toprakları üzerinde birisi Arap diğeri Yahudi olmak üzere iki bağımsız devletin kurulması öngörülüyordu. İki taraf arasındaki çözümün önünde bir engel olarak görülen Kudüs'ün ise BM Vesayet Konseyi'nin himayesinde silahlardan arındırılmış, uluslararası bir statüye sahip olması planlanıyordu. BM kararına göre söz konusu statü 10 yıl yürürlükte kalacak, daha sonra referandum yoluyla halkın görüşüne sunularak gözden geçirilecekti. BM kararı, 33 devletin onayı, 13 devletin reddi ve 10 devletin çekimser kalmasıyla onaylandı. Paylaşım Planı kapsamında Filistin üç idari bölgeye ayrılıyordu. Filistin Arap Devleti toprakların yüzde 43’ü, Yahudi Devleti yüzde 56’sı, Kudüs ve Beytüllahim ise BM Vesayet Konseyi’nin yönetiminde yüzde 1’lik bir kısmı oluşturuyordu.
Kararın üzerinden altı ay geçtikten sonra, 14 Mayıs 1948'de İsrail kendine ayrılan bölge üzerinde bağımsızlığını ilan etti. Bunun üzerine Arap-İsrail savaşı başladı. Savaş sonrasında İsrail Filistin’e ayrılan bölgelerin yüzde 77’sini işgal etti. Ayrıca Kudüs’ün büyük kısmını da ele geçirdi. Bunun sonucunda Filistinlilerin yarısı topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Ürdün ve Mısır ise BM’nin 181 sayılı kararı ile Filistinlilere tanıdığı toprakların geri kalanını ele geçirdi.
Paylaşım Kararı’nın üzerinden bir yıl geçtiğinde BM, 11 Aralık 1948'de 194 sayılı kararı aldı. Bu karar, Filistinli mültecilerden evlerine geri dönmek isteyenlere izin verilmesini, geri dönmemeye karar verenlere de toprakları için tazminat ödenmesini öngörüyordu. Ayrıca Kudüs’ün statüsünün daimi olarak BM gözetimine alınması ve  Filistin için BM’de bir ‘uzlaştırma komisyonu’ kurulması kararlaştırılmıştı. Kutsal bölgeleri ise herkesin ziyaret etme hakkı olduğu vurgulanmıştı.

Truman'ın çağrısının ardından bin 14 Yahudi göçmeni taşıyan gemi Hayfa Limanı’nda. (Getty)

Cenevre merkezli Barınma ve Göç Merkezi, Alternatif Filistin Merkezi ile birlikte yaptığı çalışma sonucu Mayıs 2005’te yayınladığı raporda Mayıs 1948’de İsrail kurulduğunda Yahudilerin Filistin’in sadece yüzde 10’una sahip olduğunu kaydetti. Ancak günümüzde İsrail, askeri olarak tarihi Filistin topraklarının yüzde 90’ının kontrolünü elinde tutuyor.
Barınma ve Göç Merkezi, Alternatif Filistin Merkezi Müdürü Scott Lake’ye göre İsrail devletinin kuruluş sürecinde, 1948 ve 1949 yılları arasında gerçekleştirilen 30'dan fazla askeri operasyon sonucunda 800 bin Filistinli yerinden edildi. Filistinlilerin yaşadığı 531 şehir, kasaba ve köy yok edildi. Lake açıklamasında “İnsanların yerinden edilmesi, evlerinin yıkılması, topraklarının çalınması ve ırkçı kurallara mazur bırakılmaları insanlığa karşı işlenen suçlar bağlamında değerlendirilir” dedi.
Barınma ve Göç Merkezi’nin raporu, İsrail’in Filistinlilerin topraklarını gasp etmek için uluslararası yasaları nasıl suiistimal ettiğini de gözler önüne seriyor. İsrail, BM’nin Filistinlilerin kendi topraklarına dönüş kararlarını uygulamamakta ısrarcı davranıyor. Rapora göre İsrail anayasasındaki ilgili yasalar, üzerinde ikamet etmeyenlerin haklarını yok sayacak şekilde kurgulanmış durumda. Bu şekilde Filistinlilerin mülkiyet taleplerinin önüne geçilmesi hedefleniyor. Filistinlilerin bireysel ya da kolektif olarak sahip olduğu toprakların yüzde 90’ına, yaklaşık 20 bin km karesine 1949’dan itibaren İsrail tarafından el konuldu.

BM toplantısında İsrail heyeti – 1949. (Getty)

İsrail kurulduktan sonra çıkardığı birçok yasa ile Yahudi göçünü teşvik eden adımlar attı. 1950'de çıkarılan Geri Dönüş Yasası ve 1952'de çıkarılan İsrail Vatandaşlığı Yasası kısa süre içinde dünyadaki birçok Yahudi’nin gelmesini sağladı.
Filistin Merkezi İstatistik Bürosu'nun verilerine göre 1948'de “işgal altındaki bölgelerde” yaşayan 1,4 milyon Filistinliden yaklaşık 800 bini köylerini ve şehirlerini terk etmek zorunda kalarak Batı Şeria’ya, Gazze Şeridi'ne ve komşu Arap ülkelerine göç etti. İsrail’in kontrolünde olan bölgelerde de demografik değişimler yaşandı. Nekbe’den önce Filistinliler 1300 yerleşim yerinde ikamet etmekteydi, Nekbe’den sonra İsrail 774 yerleşim yerini yıktı ya da işgal etti. 534 belde ve köy tamamıyla tahrip edildi. Şu an tarihi Filistin topraklarında 12 milyon kişi yaşıyor. Bunların yüzde 51’ini oluşturan Yahudiler toprakların da yüzde 85’ine yayılmış durumda. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) verilerine göre Filistinli mültecilerin sayısı 5,3 milyonu aşmış durumda. Bu sayı tüm dünyadaki Filistinlilerin yüzde 45,7’sine tekabül ediyor.
Edward Said, 1979'da yayınlanan ‘Filistin Davası’ kitabında Siyonistlerin Filistin’i işgali ve İsrail devletini ilan etmelerinin amacının Filistin halkının var olma hakkını sistematik bir şekilde inkâr etmek olduğunu söylüyor. İsrail devlet müessesinin Filistin’in yerli halklarıyla her türlü iş birliğini dışladığını vurgulayan Said, dünyadaki tüm Yahudilere kucak açılarak bölgenin yerlilerinin kovulmasının hedeflendiğinin altını çiziyor.
İKİ SAVAŞ VE İKİ İNTİFADA: İSRAİL YERLEŞİM BİRİMLERİ ALTINDA GÖMÜLÜ FİLİSTİN HARİTASI -2-

 


Hamas: Filistinlilerin kanının İsrail seçimlerine malzeme edilmesini reddediyoruz

Hamas Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye (Arşiv- AP)
Hamas Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye (Arşiv- AP)
TT

Hamas: Filistinlilerin kanının İsrail seçimlerine malzeme edilmesini reddediyoruz

Hamas Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye (Arşiv- AP)
Hamas Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye (Arşiv- AP)

Hamas lideri Halil el-Hayye yaptığı açıklamada, Filistinlilerin kanının İsrail’deki seçim kampanyalarına malzeme edilmesini reddettiklerini söyledi. Hayya, bütün İsrail partilerini Filistinlilerin öldürülmesine ortak olmakla suçladı.

Hayya, “Dünyaya mesajım şu: Filistinlilerin kanının İsrail seçimlerine malzeme edilmesini asla kabul etmiyoruz” dedi. “Herkes, tabir yerindeyse, bizim kanımıza ortak oldu. Bizim için önemli olan, Filistin halkının hedeflerine, taleplerine ve meşru haklarına ulaşmasıdır” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Hayye, İsrail’de seçimlerin “zaman zaman tekrarlandığını”, Filistin halkının ise haklarını güvence altına alacak sonuçları aradığını belirtti. “Hangi İsrail partisinin iktidara geldiği fark etmeksizin, Filistin halkı tarih boyunca, bütün İsrail partilerinin yönetiminden zarar gördü” dedi.

Hayye, “İsrail propagandası ve seçim kampanyalarının yakıtı Filistin kanı ve Filistin hakkıdır. Onlar, Filistinlilerin hakkını kimin daha fazla çiğneyeceği konusunda yarışıyor; birlikte yaşama iradesi gösterip kendisini dünyaya insan olarak sunacak olanın kim olduğu konusunda değil” ifadelerini kullandı.

İsrail’de 27 Ekim’de yasama seçimleri yapılacak.

Kamuoyu yoklamalarına göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun liderliğindeki blok ile başlıca merkezci rakibi, Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot’un başını çektiği blok arasında sonuçların birbirine yakın olması bekleniyor.


Suriye: Eski hava kuvvetlerinde görev yapan 16 pilot bir aydan kısa sürede gözaltına alındı

Suriye güvenlik güçleri, (AFP-Arşiv)
Suriye güvenlik güçleri, (AFP-Arşiv)
TT

Suriye: Eski hava kuvvetlerinde görev yapan 16 pilot bir aydan kısa sürede gözaltına alındı

Suriye güvenlik güçleri, (AFP-Arşiv)
Suriye güvenlik güçleri, (AFP-Arşiv)

Dikkat çekici bir güvenlik gelişmesinde Suriye güvenlik makamları, eski hava kuvvetleri subaylarını takip etmeye yönelik geniş çaplı bir dizi operasyon düzenlendiğini ve bir aydan kısa süre içinde aralarında komutanların da bulunduğu 16 subayın gözaltına alındığını açıkladı. Gözaltılar özellikle Suriye’nin sahil kesimindeki Lazkiye ve Tartus illeri ile ülkenin kuzeyindeki Halep ilinde gerçekleştirildi.

Resmî Suriye Haber Kanalı, dün Terörle Mücadele İdaresi’nden bir kaynağa dayandırdığı haberinde, pilot Haldun Hüseyin Mübarek’in Lazkiye iline bağlı Ceble kırsalında yakalandığını bildirdi. Yerel medyada yer alan haberlere göre Mübarek, cuma günü Ceble kırsalındaki Ayn Kıta köyünde bulunan evinde gözaltına alındı.

Pilot Mübarek, 2020 yılında uçağının düşürülmesinden sağ kurtulmuştu. Dönemin Suriye yönetimine bağlı resmî medya kuruluşları, uçağın Türk savaş uçaklarının saldırısı sonucu İdlib ilindeki Serakib kenti yakınlarında düştüğünü bildirmişti. Aktivistler, Mübarek’in kurtulmasının ardından verdiği ve askeri görevlerine devam edeceğini, tekrar tekrar hedef alınsa dahi görevini sürdüreceğini söylediği bir röportajı yeniden yayımladı.

Lazkiye’de gözaltına alınan dokuz pilot (Lazkiye İç Güvenlik Muhabirinin sayfası)
Lazkiye’de gözaltına alınan dokuz pilot (Lazkiye İç Güvenlik Muhabirinin sayfası)

Pilot Haldun Hüseyin Mübarek, bir aydan kısa süre içinde gözaltına alınan 16. pilot oldu. Tartus İç Güvenlik Komutanı Albay Abdülal Muhammed Abdülal, 18 Eylül’de Terörle Mücadele İdaresi ile koordinasyon içinde bir dizi hassas güvenlik operasyonu düzenlendiğini açıkladı. Operasyonlarda eski hava kuvvetlerinin üst düzey subaylarından 5’i yakalandı. Bunlar Tümgeneral Muhammed Fecr Ali, Pilot Tuğgeneral Abdullah Ali Mualla, Pilot Albay Nidal Hüseyin Salih, Albay Muhammed Ali Selim ve Pilot Yarbay Talib Abdülkerim Hasan’dı.

İç Güvenlik Komutanı’nın açıklamasına göre bu kişiler, savaş sırasında “yerleşim bölgelerini” hedef alan hava bombardımanı operasyonlarının planlanması, yönetilmesi ve gerçekleştirilmesine karıştıkları şüphesiyle gözaltına alındı. Söz konusu kişilerin hava saldırıları ve kendilerine isnat edilen ihlallerdeki cezai sorumluluklarının belirlenmesi amacıyla soruşturmaların sürdüğü ve yasal prosedürler doğrultusunda yetkili mahkemelere sevk edilmelerinin planlandığı belirtildi.

Bundan önce Lazkiye İç Güvenlik Komutanlığı, ayın 10’unda 9 pilotun gözaltına alındığını açıklamıştı. Güvenlik güçlerinin resmî hesaplarından yapılan paylaşıma göre gözaltına alınanlar Pilot Tuğgeneral Menhel Enver Salih, Tuğgeneral Sami İbrahim Mahmud, Tuğgeneral Gıyas Ali er-Rahiyye, Albay İsa İzzeddin Hıdır, Albay Mervan Salah Nafiş, Albay Beşşar Semir Venus, Yarbay Eymen Hamza Alya, Yüzbaşı Eymen Ahmed Davud ve Yüzbaşı Ammar İsa Cüneydi’ydi.

Suriye İç Güvenlik Güçlerinden personel (İç Güvenlik Güçleri, Telegram üzerinden)
Suriye İç Güvenlik Güçlerinden personel (İç Güvenlik Güçleri, Telegram üzerinden)

Lazkiye İç Güvenlik Komutanı Tuğgeneral Abdülaziz el-Ahmed, soruşturmaların bu kişilerin “Suriye halkına karşı çeşitli illerde suç ve ihlaller işlediklerini” ortaya koyduğunu belirtti. El-Ahmed, bu kişilerin askerî görevlerini ve savaş uçakları ile helikopterlerdeki uzmanlıklarını kullanarak çok sayıda kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlanan bombardımanlara ve saldırılara katıldıklarını, kent ve kasabalara zarar verdiklerini, halkı yerinden ettiklerini, evleri, tesisleri ve sivil altyapıyı tahrip ettiklerini belirtti.

Suriye İçişleri Bakanlığı’ndan bir kaynağın Şarku’l Avsat’a verdiği bilgiye göre söz konusu 9 pilot, ayaklanma yılları boyunca  3 bin 200’den fazla uçuş saati ve sorti gerçekleştirdi. Kaynak, soruşturmaların bu kişilerin farklı türlerde taarruz helikopterleri ve savaş uçakları kullanarak hava saldırıları düzenlediklerini ortaya koyduğunu söyledi. Resmî SANA ajansına göre bu saldırılar özellikle Doğu Guta, Halep ve kırsalı, Deyrizor ve kırsalı ile Hama kırsalı olmak üzere çok sayıda bölgeyi hedef aldı.

5 Eylül’de Halep İç Güvenlik Güçleri, Suriye hava kuvvetlerinin üst düzey komutanlarından Pilot Tuğgeneral Hamidi Ali Murad’ın yakalanmasıyla sonuçlanan bir operasyon düzenlendiğini duyurdu. Murad, görev yaptığı yıllarda Şam’daki Mezze Havalimanı, Humus’un doğu kırsalındaki Tiyas (T4) Hava Üssü ve Halep’in doğusundaki Kuveyris Hava Üssü dahil olmak üzere birçok askerî havaalanının yönetiminden sorumlu olmuştu. Ayrıca Hava Kuvvetleri Akademisi’nin komutanlığını da yürütmüştü.

Suriye makamları, gözaltına alınan pilotları, görev ve sorumluluklarına bağlı olarak hava bombardımanı operasyonlarını planlamak, yönetmek ve gerçekleştirmekle; hava kuvvetleri, hava üsleri ve saha yönlendirme merkezlerini kullanarak yerleşim bölgelerine yönelik saldırılar düzenlemekle suçluyor. Resmî Suriye Haber Kanalı’na göre bu saldırılar konutların ve altyapının tahrip edilmesine, halkın zorla yerinden edilmesine ve geniş çaplı can kayıplarına yol açtı.

Öte yandan İçişleri Bakanlığı, geçen nisan ayında önceki yıl gözaltına alınan bazı pilotların itiraflarından bölümler yayımladı. Bunların başında Pilot Abdülkerim Ahmed Alya ile “İki Guta’nın Düşmanı” lakabıyla bilinen Mizer Savan yer aldı. İtiraflara göre Beşşar Esed yönetimine karşı ayaklanan Suriyelilere karşı savaş uçaklarının kullanılması, protestoların başlamasından iki yıl sonra, 2013’te başladı. İtiraflarda ayrıca Beşşar Esed’in hava saldırılarının hedeflerinin belirlenmesine doğrudan müdahil olduğu da ifade edildi.


Irak: İran uçuşlarına yönelik yasağın kaldırılması için milis gruplardan baskı

İranlı havayolu şirketleri, komşu ülkelerin kısıtlayıcı tedbirler uygulamaya başlamasının ardından 23 Eylül 2026’dan bu yana uçuşlarını iptal etmek zorunda kaldı (AFP)
İranlı havayolu şirketleri, komşu ülkelerin kısıtlayıcı tedbirler uygulamaya başlamasının ardından 23 Eylül 2026’dan bu yana uçuşlarını iptal etmek zorunda kaldı (AFP)
TT

Irak: İran uçuşlarına yönelik yasağın kaldırılması için milis gruplardan baskı

İranlı havayolu şirketleri, komşu ülkelerin kısıtlayıcı tedbirler uygulamaya başlamasının ardından 23 Eylül 2026’dan bu yana uçuşlarını iptal etmek zorunda kaldı (AFP)
İranlı havayolu şirketleri, komşu ülkelerin kısıtlayıcı tedbirler uygulamaya başlamasının ardından 23 Eylül 2026’dan bu yana uçuşlarını iptal etmek zorunda kaldı (AFP)

Irak’ta bazı silahlı gruplar ve siyasi partiler, hükümete ülke genelindeki havalimanlarında İran uçuşlarına yönelik yasağı kaldırması için baskı yapıyor.

Irak hükümeti dün yaptığı açıklamada, Washington ile “tedavi, dini ziyaretler ve turistik amaçlı uçuşlara” izin verecek bir muafiyet elde etmek için görüşmeler yürüttüğünü duyurdu.

Öte yandan hükümet yetkilileri, “Şarku’l Avsat”a yaptıkları açıklamada, “İki ülke arasındaki kara sınır kapıları hâlâ açık ve geçişler normal şekilde devam ediyor” dedi.

Nuceba grubu, yaptırımlara uyulmasını protesto etmek amacıyla destekçilerini havalimanlarında oturma eylemi düzenlemeye çağırmakla tehdit ederken, Asaib Ehl el-Hak Hareketi’nden bir yetkili ise kararın iptal edilmesi için parlamentonun toplanması çağrısında bulundu.

İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in dış ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti de İran uçaklarına Irak’taki havalimanlarının kapatılması kararını eleştirdi. Velayeti, uçuş yasağı kararına sessiz kalması nedeniyle Şii “Koordinasyon Çerçevesi”ni “içi boş” olmakla nitelendirdi.