Sudan İhvanı: Ömer el-Beşir yönetimi İslami değildi

Halk Kongresi partisi rejimi içeriden devirmeyi hedefliyordu

Ömer el-Beşir ve Hasan Turabi, arkalarında ise Selahaddin el-Atabani - 2014 (Getty İmages)
Ömer el-Beşir ve Hasan Turabi, arkalarında ise Selahaddin el-Atabani - 2014 (Getty İmages)
TT

Sudan İhvanı: Ömer el-Beşir yönetimi İslami değildi

Ömer el-Beşir ve Hasan Turabi, arkalarında ise Selahaddin el-Atabani - 2014 (Getty İmages)
Ömer el-Beşir ve Hasan Turabi, arkalarında ise Selahaddin el-Atabani - 2014 (Getty İmages)

Sudan’da yaklaşık 30 yıl hüküm süren Müslüman Kardeşler (İhvan) yönetiminin çökmesinin üstünden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, halen birçok Sudanlı ‘İhvan rejiminin’ tamamıyla sona ermediğini düşünüyor.
İhvan örgütünün, kadroları aracılığıyla, devletin önemli ve stratejik kuruluşlarındaki yerlerini koruduğu ve kurumların çalışmasını engellediği iddia ediliyor.
Eski rejimin çözülmesi kararlarına ve Sudan halkı aleyhinde suça bulaşmış rejim yetkilileri hakkında çıkarılan yakalama kararlarına rağmen, hala birçok bürokrat dışarıda serbest dolaşıyor. Bazılarına göre eski rejim yetkilileri; yakıt, ekmek, trafik ve ülkenin stratejik ürünlerinin yurt dışına kaçırılması gibi birçok krizin sorumlusu.
Siyasi aktivist ve iş insanı Süleyman Bedevi, "Sudan’ın ürünlerinin komşu ülkelere kaçırıldığını" iddia ediyor.
"Koyun sürülerinin Mısır’a kaçırıldığını, buğday, şeker ve petrol ürünlerinin Çad, Orta Afrika ve Kamerun pazarlarında açıktan satıldığını" öne süren Bedevi, Sudan menşeli ürünlerin, eski rejim yetkilileri aracılığıyla, doğudaki Eritre ve Etiyopya’da toptan satışlarının gerçekleştiği iddia ediliyor.
Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Özgürlük ve Değişim Partisi lideri Salah Menna: "Siyasal İslamcılar ülkede hala çok etkin konumdalar, yönetimin kritik noktalarında güçlerini koruyorlar, hatta tekrar başa geçmek için hazırlıklar yapıyorlar" dedi.
İslamcıların Geçiş Konseyi’nin planlarını bozmak için girişimlerde bulunduğunu savunan Menna, şunları söyledi: "Siyasal İslamcılar geçiş döneminin başarısız olması için ellerinden geleni yapıyor, gün geçmiyor ki yeni bir komplonun içinde yer almasınlar. Ancak şunu da belirtmeliyim; Geçiş Konseyi bu kumpasları boşa çıkaracak güçtedir, güç odakları dağıtılmaya ve Sudan devleti, bu çıkarcı çevrelerin elinden kurtarılmaya çalışılmaktadır. Otuz yıl boyunca işledikleri suçlar, ülkedeki siyasi geleceklerinin sonsuza dek bitmesine neden olmuştur, devlet artık asla dine sayalı partilerin kurulmasına izin vermeyecektir."
Bağımsızlıktan bu yana süregelen krizler
İslamcı düşünür ve teorisyen Dr. Hasan Turabi tarafından kurulan Sudan Halk Kongre Partisi'nin liderleri kendilerini savunuyor ve ülkedeki krizin arkasında oldukları yönündeki suçlamaları reddediyorlar. Yaşananların, Baas zihniyetli Sosyalistler tarafından yürütülen ‘sol hükümetin’ başarısızlığı olduğunu ve İslamcı akımlarla bir ilgisinin olmadığını belirtiyorlar.
Sudan Halk Kongre Partisi sözcüsü Adem Rahme, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: "Olanlarla bizim bir ilgimiz yok, sol tandanslı hükümetlerin politikaları bu krizlerin yaşanmasına neden oldu. Dış desteklerin kesilmesi onlar yüzündendir, eğer mutedil bir diyalog yolunu benimsemiş olsalardı, ülke bu kadar dışarıya kapanmazdı. Ülkeler yardım kuruluşları değildirler, mali desteklerinin yolsuzluğa gittiğini gördüklerinde elbette destek vermeyi keseceklerdir. İslamcıların yurt dışına mal kaçırdığı söyleniyor, öncelikle kaçakçılığın tarihi çok eskidir ve kronik sorunlardan kaynaklanmaktadır, çözümü de kolay değildir. Sudan’ın altın üretimi yıllık 10 milyar dolar civarındadır, ancak yine de bütçe açığı 6 milyar doları geçmektedir. Bağımsızlıktan bu yana bütün hükümetler, kaynakları doğru yönetmekte başarısız olmuştur."
Adem Rahme, partisinin eski rejimin içinde yer almasını da şöyle savundu: "Partimiz ‘ulusal diyalog’ çerçevesinde yönetimde kısmen yer aldı. O süreçte yozlaşmış yönetime karşı içeriden bir mücadele verdik. Başbakanlık ve mecliste yapılan yolsuzlukların açığa çıkmasını sağladık, bu hamlelerimiz, rejimin güvenirliğini sarstı ve Sudanlıların sokaklara dökülmesini teşvik etti. Sudan Halk Kongresi partisi, Ömer el-Beşir rejimini içeriden devirmeyi hedefliyordu ve bu uğurda çalıştık, ancak Beşir yönetiminden kurtulmak isteyen dış güçler, yönetimde yer almamızı fırsat bilerek, Beşir rejimiyle birlikte bizi de suçlayarak devirmek istedi. Böylelikle bir taşla iki kuş vurarak, Müslümanların siyaset dışına itilmesini hedeflediler."
Kurtuluş Cephesi yozlaşmıştı
Adem Rahme, partisinin 1989’da Kurtuluş Cephesi içinde yer almasının bir hata olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: "1989 darbesine katıldığımız için defalarca özür diledik. Ömer el-Beşir rejimi İslami bir yönetim değildi, bu rejimin en büyük suçları, Darfur’da haksız yere insanların öldürülmesi ve yolsuzluğun benimsenmesidir. Bu eylemleri hiçbir zaman tasvip etmedik ve sürekli karşı çıktık."
Rahme, yönetimin toplumun bazı kesimlerini dışlamasının mazur görülebileceğini savunarak şunları söyledi: "Hangi parti iktidara gelirse, ilk başlarda yönetimini pekiştirmek isteyecektir. Kurtuluş Cephesi, ordu, polis ve güvenlik güçleri tarafından yönlendiriliyordu, demokratik bir sisteme geçişin mümkün olmadığını anladığımızda, desteğimizi tamamen çekerek, yönetimden ayrıldık. 1989’da Müslümanların demokratik yöntemlerle seçilen hükümete karşı yapılan darbeye iştirak etmesinin sorumluluğu yönetimindir. İslami akımların liderleri Sadık el-Mehdi’den Müslümanları dışlamamasını defalarca talep etti. Ancak o zamanki genelkurmay başkanının Mehdi’den İslamcı akımlara baskı uygulaması talebinin karşılık bulması üzerine, zorunlu olarak muhalefet saflarında yer aldık."
Sudan Halk Kongresi Partisi'nin ilkesel olarak askeri darbelerin karşısında olduğunu vurgulayan Rahme, "Bizler kısa bir süreliğine Kurtuluş Cephesi’ni desteklediğimiz için Sudan halkından onlarca kez özür diledik, eğer darbeciler yargılanacaksa, Sudan’daki tüm askeri darbelerden sorumlu olan kişilerin yargılanması gerekir. Parti olarak, halkın aleyhine faaliyette bulunanların yargılanmasına karşı değiliz. Denetimsiz otorite yozlaşmaya mahkûmdur, Kurtuluş Cephesi özgürlükleri kısıtladı, ötekileri dışladı, sivilleri öldürdü ve zorunlu göç politikaları uyguladı, bizim ilkelerimiz var ve bunları kabul etmemiz mümkün değildir. Zaten parti olarak biz de tüm bunlara fazlasıyla maruz kaldık" diye konuştu.
Halk Kongresi Partisinin Genel Sekreteri Ali Hac Muhammed'in Kurtuluş Cephesi’nin 1989’daki darbesine destek verdiği suçlamasıyla tutuklanmasını eleştiren Rahme: "Ali Hac Muhammed’in tutuklanması kararı tamamen siyasidir, kendisi darbe olduğu dönemde yurt dışında ikamet ediyordu. Özgürlükler dinin temelini oluşturur, özgürlükleri kısıtlayan hiçbir rejimi İslami olarak adlandıramayız. Dolayısıyla Kurtuluş Cephesi rejimi de İslami bir yönetim değildi. İçinde bulunduğumuz süre zarfında da iktidar olabilmiş değildik, yönetim biçimi tamamıyla militaristti" ifadelerini kullandı.
Parti sözcüsü Rahme, Ömer el-Beşir’in Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) teslim edilmesi hakkında ise şunları söyledi: "Partimizin liderleri geçmişte bunu talep ettiği için hapislerde yatmıştır. Sudan’da adil bir yargılama söz konusu değildi, Ömer el-Beşir döneminde, hiçbir yetkilinin Sudan mahkemelerinde yargılanmasına imkân yoktu. Dolayısıyla kerhen de olsa Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmalarını talep ediyorduk. Şimdi de bu yargımız geçerlidir. Son dönemlerdeki hükümetleri oluşturan koalisyonları incelerseniz, Komünistlerden, Baasçılara, Nasırcılardan Sosyalistlere, genel olarak sol iktidarın söz konusu olduğunu görürsünüz. Hali hazırda da Sudan yargısı güven telkin etmemektedir. Ancak eski rejimin Lahey’e teslim edilmesinde sorunlar çıkabilir. Feshedilen Ulusal Kongre’nin (Beşir’in partisi) destekçileri tepki gösterecektir, eski rejimde yer alan askerler, yeni bir darbe girişiminde bulunabilir, ya da ülkede bir kaos çıkarmak isteyebilir."
Şeytanlaştırmama uyarısı
Öte yandan İslamcı çizgideki Islah Hareketi lideri Gazi Selahaddin Atabani, eskiden danışmanlığını yaptığı Beşir’in Lahey’e teslim edilmesi hakkında çekimser bir tutum takındı. Atabani şunları söyledi:
"Doha müzakerelerindeyken, adaletin sağlanması ve bunun ulusal bir çerçevede gerçekleşmesi gerektiğini savunmuştum. Uluslararası kurumlar da bu formülü kabul edilebilir olarak değerlendirmişti. Tezim şu yöndeydi: Zarar gören herkes, başkan da dâhil olmak üzere, sorumlular hakkında şikâyette bulunabilir. Uluslararası gözetimde ulusal bir yargılama olur. Böylelikle hem adaletin tecellisi mümkün olur, hem de dış müdahale endişesi ortadan kalkmış olur. Kurtuluş Cephesi’nin hatalarını elbette görmezden gelemeyiz, ancak bu işi abartamadan, gelecek için yanlış eylemlerinden dersler çıkarma yoluna gitmeliyiz. Güney Afrika’daki ‘barış ve adalet’ deneyiminin bir benzerini Sudan’da uygulamamız mümkündür. Belirli şahısların yargılanması yeterli değildir, önemli olan demokratik deneyimdir."
Gazi Selahaddin Atabani’nin Başbakan Abdullah Hamduk’la gerçekleştirdiği görüşme tepkilere neden olmuştu. Atabani görüşme hakkında şunları söyledi: "Bu görüşmeye verilen tepkileri anlamakta zorluk çekiyorum, gayet başarılı bir görüşme gerçekleştirdik. Hamduk beni ulusal bazı konuları danışmak için davet etti, yaklaşık bir saat görüş alışverişinde bulunduk. Ülkenin sorunlarının çözümünde ‘diyalogun önemi’ üzerinde durduk. Bu görüşmeyi eleştirenler, demokrasi karşıtlarıdır. Kanunlara göre kimsenin kimseyle görüşmesi engellenemez, bu gerici yaklaşımların son bulması gerekir."
Siyasal İslamcı akımlara yönelik ‘nefret söylemlerini’ eleştiren Atabani, şu ifadeleri kullandı: "Evet İslamcıların da yönetimde yer aldıkları süreçte hataları oldu, bu hatalar fikri temelli değil daha çok siyasetten kaynaklanmaktadır. Bu bahane edilerek bazı grupların ‘şeytanlaştırılması’ kabul edilemez. Sudan tarihinde hiçbir grubun üzerine bu kadar gidilmemiştir. Ötekileri ‘şeytanlaştırmak’ doğru bir tutum değildir, bu tutumu benimsersek, yarın hepimiz bunun kurbanı oluruz. Bu söylemlerin önüne geçerek engel olmalıyız. Ruanda’daki nefret söylemleri iç savaşa ve katliamlara neden oldu. İslamcıların ‘şeytanlaştırılması’ sorumluluktan kaçmak için kullanılıyor. Sudanlılar da aslında bunun gayet iyi farkındadır. İnsanlar birbirinin kuyusunu kazmak için bahane arıyor, nefret söylemleri, özgür düşüncenin önünde de bir engel teşkil etmektedir. Bazıları konuşmamıza bile tahammül göstermiyor. Bu zihniyetle ilerlememiz ve büyü hedeflere ulaşmamız mümkün değildir. Geçiş dönemindeyiz ve öncelikli meselelerimizi henüz çözüme ulaştırmış değiliz"
Siyasal İslamcıların seçimlerden beklentileri
Atabani, bağımsız seçimler olması durumunda Siyasal İslamcı partilerin yüzde yirmilerde bir oy oranını yakalayacağını öngördü. İslamcıların yüzde 20-25 civarında ‘kemikleşmiş oyu’ olduğunu söyleyen Atabani, "Hem yönetimdeki hem de muhalefetteki İslamcılar yorumlarımdan rahatsız oluyor. Ben gerçekçi yaklaşıyorum, seçimlerde Siyasal İslamcılar başarılı da olabilir. Benim söylediğim şey şu: kimse askeri bir darbeye tevessül etmesin. Askeri darbe olursa, yönetimi askerler alır. Darbeciler ideolojiler arasında ayrım gözetmezler, yönetime geçmek için herkesi kullanabilirler. Ancak Sudan halkı askeri yönetimlerden bıkmış durumdadır, eğer darbe olursa halk buna karşı direnecektir. Çözüm: demokratik dönüşümün tamamlanmasıyla mümkündür. Hala darbe ihtimali kaimdir, dış güçlerin müdahalesiyle şiddet olaylarının yaşanması tehlikesi de bulunmaktadır" diye konuştu.
Eski siyasi ve İslamcı analist Ebu Zer Ali el-Emin, Siyasal İslam’ın yeniden iktidar olamayacağını savunarak şunları söyledi: "Otuz yıllık yönetim sürecinde İslamcılar kendi aralarında ayrıştı. Artık tek bir ideolojiden söz etmek mümkün değildir. İslamcıların ayrıca lider sorunu vardır, kısa ve uzun vadede ciddi sorunlar yaşamaktalar. Eskiden güçlü bir halk desteğine sahiptiler, ancak Ömer el-Beşir yönetiminde ayrıştılar. Halk aynı karakterleri görmekten bıktı, İslami Hareketlerin yeni söylemlere ihtiyacı var, yeni dönemde bu eski söylemlerin başarılı olma şansı bulunmuyor. Eğer kendilerini dönüştüremezlerse, yeni dönemde onlar için yer olmayacaktır." 



Husilerin Haremeyn’i balistik füzelerle hedef almasına Körfez ve İslam dünyasından kınama

Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
TT

Husilerin Haremeyn’i balistik füzelerle hedef almasına Körfez ve İslam dünyasından kınama

Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)
Cumartesi günü kutsal Mekke’deki Vadi el-Muğammas’a, önlenen iki balistik füzenin parçaları düştü (SPA)

Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almasına Körfez ülkeleri ve İslam dünyasından art arda kınama açıklamaları geldi. Açıklamalarda, İslam’ın kutsal mekânlarına yönelik saldırıların bu mekânların dokunulmazlığını ihlal ettiği ve sivillerin güvenliğini tehdit ettiği vurgulanırken, saldırıların durdurulması için uluslararası topluma kararlı tutum alma çağrısı yapıldı.

Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı. Mekke’nin bu saldırıların oluşturduğu risklere maruz bırakılmasının son derece tehlikeli bir eylem olduğunu ve bölgenin güvenliği ile istikrarını tehdit ettiğini belirten el-Budeyvi, Suudi Arabistan’ın güvenliğinin Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı. El-Budeyvi, Körfez ülkelerinin Suudi Arabistan’ın yanında tek bir saf hâlinde durduğunu ve ülkenin topraklarını korumak, vatandaşları ile ülkede yaşayanların güvenliğini sağlamak amacıyla aldığı tedbirleri desteklediğini ifade etti.

Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi Din İşleri Başkanı, aynı zamanda Mescid-i Haram İmamı ve Hatibi olan Şeyh Dr. Abdurrahman es-Südeys de Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almaya devam etmesini kınadı. Südeys, saldırıların tekrarlanmasının, Husilerin saldırgan tutumunu ve iki kutsal mescidin dokunulmazlığına ve Müslümanlar nezdindeki konumuna yönelik kayıtsızlığını ortaya koyduğunu belirtti.

Kutsal mekânların, sivillerin ve tesislerin hedef alınmasının dinen haram, insani açıdan ise kınanması gereken bir suç olduğunu vurgulayan Südeys, bu saldırıların uluslararası sözleşmelere ve teamüllere de aykırı olduğunu kaydetti. Südeys ayrıca, Suudi Arabistan’ın iki kutsal mescidi korumak, güvenliklerini sağlamak ve ziyaretçilerin emniyetini temin etmek için yürüttüğü çalışmaları takdir etti.

Dünya İslam Birliği de Husilerin Mekke ve Medine’yi hedef almasını sert bir dille kınadı. Birlik, saldırılar sırasında füzelerin bazı parçalarının ve hava savunma müdahaleleri sonucu oluşan şarapnellerin Mekke bölgesi ile Cidde, Taif ve Rabığ vilayetlerindeki bazı noktalara düştüğünü bildirdi.

Dünya İslam Birliği Genel Sekreteri ve Müslüman Âlimler Heyeti Başkanı Şeyh Dr. Muhammed bin Abdülkerim el-İsa, kutsal mekânların hedef alınmasının 2 milyardan fazla Müslümanın duygularını ciddi biçimde provoke ettiğini, dinî değerlere ve insani ilkelere aykırı olduğunu ifade etti. El-İsa, Suudi Arabistan’ın saldırıları caydırmak, kutsal mekânların dokunulmazlığını korumak ve sivillerin hayatını güvence altına almak amacıyla aldığı tedbirlere tam destek verdiklerini yineledi.

İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri İsmail Veled eş-Şeyh Ahmed de Husilerin Mekke ve Medine’nin yanı sıra Taif ve Cidde vilayetlerine yönelik saldırılarını kınadı. Saldırıların sürmesinin ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunan eş-Şeyh Ahmed, İslam ülkelerine Husileri caydırmak ve bu uygulamalara son vermek amacıyla ortak hareket etme ve kararlı bir tutum sergileme çağrısında bulundu.

Eş-Şeyh Ahmed, teşkilatın Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduğunu ve ülkenin güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için aldığı tüm tedbirleri desteklediğini belirtti. İslam’ın kutsal mekânlarının dokunulmazlığının ihlal edilmesinin bütün İslam ümmetine yönelik bir saldırı anlamına geldiğini vurgulayan eş-Şeyh Ahmed, sorumluların hesap vermesini sağlamak için uluslararası toplumun acilen harekete geçmesi gerektiğini kaydetti.

Öte yandan, iki balistik füzenin hava savunma sistemleri tarafından engellenmesinin ardından füze parçalarının Mekke bölgesindeki Vadi el-Muğammas’a düştüğü, önleme operasyonları sırasında oluşan şarapnel parçalarının da Cidde, Taif ve Rabığ vilayetlerindeki bazı noktalara isabet ettiği bildirildi.


Sudan... Ateşkes İHA’larla yarışıyor

21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Sudan... Ateşkes İHA’larla yarışıyor

21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Uluslararası toplantı salonları ile Sudan semalarındaki yarış hız kazanıyor. Savaşı sona erdirecek bir yolun önünü açmak amacıyla ateşkes sağlamaya çalışan arabuluculuk girişimlerine karşılık, insansız hava araçları (İHA) bombardımanın kapsamını genişletiyor ve sivillerin ödediği bedeli ağırlaştırıyor.

ABD ve müttefikleri barış çabalarını birleştirmeye çalışırken, savaşın tarafları sahadaki mücadeleye bel bağlıyor. Bu sırada çatışmanın bölgesel ölçekte yayılabileceği yönündeki uyarılar da artıyor. Peki, hangi senaryo gerçeğe daha yakın: Diplomasinin sağlamayı başaracağı bir ateşkes mi, yoksa cepheleri genişleyen ve yeni yöntemlerle sürdürülen bir savaş mı?

21 Ekim’de Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu altıncı istişare toplantısı, kriz etrafındaki diplomatik seferberliğin boyutlarını gözler önüne serdi. Toplantıya Dörtlü ve Beşli mekanizmaların yanı sıra büyük güçler, komşu ülkeler ve barış girişimlerine destek veren taraflar katıldı. Toplantı sona erdi, ancak katılımcıların bu uzlaşıyı, savaşan tarafların ve onları destekleyenlerin tutumlarını değiştirecek somut adımlara dönüştürme kapasitesine ilişkin soru işaretleri varlığını koruyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, toplantının ardından X hesabından yaptığı paylaşımda ABD’nin mesajını özetledi. Boulos, “Sudan’daki savaş sona ermeli… Çatışmanın askerî bir çözümü yok” ifadelerini kullanırken, savaşın sürmesinin siviller üzerindeki yıkıcı maliyeti artıracağı ve bölgedeki istikrarsızlığın daha geniş alanlara yayılacağı uyarısında bulundu. Boulos, Washington’ın Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği’nden oluşan Beşli Mekanizma’nın, Sudanlıların sahiplenip yöneteceği kapsamlı ve güvenilir bir siyasi süreci kolaylaştırma çabalarına verdiği desteğin, ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’dan oluşan Dörtlü Mekanizma bünyesinde yürüttüğü çalışmalarla tamamlandığını belirtti. Bu çalışmaların, kalıcı bir ateşkese zemin hazırlayacak insani bir ateşkes sağlanmasını amaçladığını kaydetti. Söz konusu yaklaşım, çatışmaların durdurulması ile siyasi çözüm arasında bağlantı kurma ve her iki sürecin birbirinden bağımsız ilerlemesini önleme çabasını ortaya koyuyor. Ancak arabulucuların ortak bir tutum belirlemesiyle savaşan taraflardan taahhütler alınması arasındaki büyük uçurumu da gözler önüne seriyor. Diplomatik yakınlaşma henüz uygulama takvimi ve denetim mekanizması içeren ilan edilmiş bir anlaşmaya dönüşmüş değil. Bu durum, sahada kesin sonuç alma arayışları ve silah akışının sürmesi karşısında daha da belirginleşiyor.

Cenevre’deki girişim, Paris, Londra ve Berlin’de düzenlenen konferansların yanı sıra New York’ta BM ve BM Güvenlik Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen toplantılar ile bölgesel istişareler de dahil olmak üzere birikimli çabaların devamı niteliğini taşıyor. Bu girişimlerin işlevleri insani seferberlikten tutumların eşgüdümüne ve diyaloğun kolaylaştırılmasına kadar farklılık gösterse de hepsi, çöküşü durdurma ve Sudan’ın birliğini koruyacak siyasi bir çözümün önünü açma hedefinde birleşiyor.

Saha önceliğini koruyor

Sahadaki diğer gelişmeler ise Sudan Ordu Komutanı Abdulfettah el-Burhan’ın açıklamalarının da gösterdiği üzere, askerî zafer elde etme hedefinin sürdüğünü ortaya koyuyor. Burhan, Vadi Halfa’da yaptığı son konuşmada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile müzakereyi reddettiğini yineleyerek, askerî operasyonların sürdürülmesi karşısında bu güçlerin silahsızlandırılması ve teslim olması şartını öne sürdü.

Sudan’ın BM Daimî Temsilcisi el-Haris İdris ise BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada barışı hükümeti açısından stratejik bir seçenek olarak nitelendirdi. Ancak ateşkesin başarılı olmasını, HDK’nin sivil tesisler ve halkın evleri üzerindeki kontrolünün sona erdirilmesine bağladı. Ayrıca paralı askerlerin ülkeden çıkarılmasını, HDK’ye silah ve finansman desteğinin kesilmesini istedi. İdris, bu düzenlemelerin ateşkesin yeniden silahlanmak amacıyla kullanılmasını ve ülkenin bölünmesini önlemeyi hedeflediğini belirtti. HDK’nin gerilimi azaltmaya yönelik önerileri desteklediğini açıklaması, bu önerileri uygulamaya hazır olduğunu kanıtlamaya yetmiyor. Nitekim daha önce de bu tür destek açıklamaları, askerî operasyonların sürmesiyle aynı döneme denk gelmişti. Bu nedenle bağlılığın ölçütü, güçlerin sahadaki davranışları, sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve denetlenebilir düzenlemelerin kabul edilmesi olacak. Taraflar arasındaki bu görüş ayrılığı, ateşkes girişimlerinin neden sonuçsuz kaldığını da anlamaya yardımcı oluyor. Temel anlaşmazlık, ateşkesin işlevine ilişkin: Ateşkes, siyasi bir çözümün ve karşılıklı tavizlerin başlangıcı mı olacak, yoksa taraflardan her biri bunu kendi kazanımlarını pekiştirmek ya da rakibini zayıflatmak için bir adım olarak mı kullanacak?

Nairobi Bildirisi güçlerinin önde gelen isimlerinden Vecdi Salih, mevcut askerî tırmanışın ve kentlere yönelik İHA saldırılarının yoğunlaşmasının, tarafların ateşkes öncesinde mevzilerini güçlendirme ve kontrol alanlarını genişletme çabasını yansıttığını belirtti. Salih’e göre taraflar, ateşkes düzenlemelerinin sahada fiilen mevcut olan askerî güç dengelerine dayanacağı varsayımıyla hareket ediyor. Bu taktiklerin ateşkesin kabul edilmesini geciktirebileceğini söyleyen Salih, her iki tarafın da askerî konumunu iyileştirene kadar gerilimin azaltılması ve çatışmaların durdurulması konusunda anlaşmayı ertelemeye çalıştığını ifade etti. Sahadaki güç dengelerinin istikrarsız olduğunu ve taraflardan birinin lehine değişebileceğini de sözlerine ekledi.

Salih, savaşın sona erdirilmesi ve sivillerin korunması açısından ateşkesin insani bir zorunluluk olduğunu vurguladı. Savaşa karşı çıkan sivil güçlerin, Nisan 2023’te çatışmaların başlamasından bu yana ateşkes çağrısı yaptığını hatırlatan Salih, bu güçlerin savaşı uzatmaya yönelik taktiklere bel bağlamadığını söyledi. Salih ayrıca, uluslararası çabaların, savaşan taraflar üzerinde baskı kurarak ateşkese ulaşılmasına katkıda bulunabileceği görüşünü dile getirdi.

Sumud İttifakı’nın önde gelen isimlerinden Şerif de askerî tırmanış ile insani yardımların ulaştırılmasını sağlayacak ve siyasi sürecin önünü açacak bir ateşkes için yürütülen bölgesel ve uluslararası girişimler arasında bağlantı kurdu. İHA saldırılarının yoğunlaştırılmasının, anlaşmaya varılmadan önce sahada yeni bir durum yaratmayı amaçladığını belirten Şerif, özellikle sivil bölgelerin ve insani yardım konvoylarının hedef alınması nedeniyle bu saldırıların sahadaki askerî durumu iyileştireceği görüşüne katılmadığını ifade etti. Uluslararası baskının yüksek bir seviyeye ulaştığını belirten Şerif, Sudan genelinde silah ambargosunun genişletilmesi ve İHA’ları da kapsaması konusundaki 60 günlük süreyi, bölgesel ve uluslararası güçler ile savaşın tarafları arasında yürütülen düzenlemeler ve istişarelerle ilişkilendirdi.

İHA’ların çizdiği coğrafya

Bu arada savaşın anlamı da değişiyor. Artık savaş yalnızca kontrolün el değiştirdiği kentlerle sınırlı değil; İHA’lar, bombardımanın çatışma hatlarından uzaktaki bölgelere taşınmasına imkân sağlıyor. AB’nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Annette Weber, bu dönüşümü “İHA savaşı, çatışmanın coğrafyasını genişletiyor” sözleriyle tanımladı. Hartum, Kordofan, Darfur ve Abyei’de son dönemde düzenlenen saldırılar, çok sayıda can kaybına yol açan bu savaş yönteminin insani bedelini gözler önüne seriyor. Özellikle İHA’ların Güney Sudan sınırındaki hassas bölgelere ve Etiyopya ile Çad sınırlarına yakın diğer alanlara ulaşmasının ardından, savaşın bölgesel ölçekte yayılabileceğine ilişkin endişeler artıyor.

cdfrgt
Abyei’de bir kamyonun İHA’yla vurulması sonucu onlarca kişi hayatını kaybetti. (BM – Facebook)

BM Güvenlik Konseyi’ndeki görüşmeler, bu risklere ilişkin farkındalığın giderek arttığını ortaya koyarken, tehlikeleri kontrol altına alacak önlemler konusunda uzlaşmaya varmanın zorluğunu da gözler önüne seriyor. BM Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, 16 Ekim’deki oturumda tırmanma ihtimalini silah akışının sürmesi ve savaşçıların silah altına alınmasıyla ilişkilendirdi. DiCarlo, çatışmanın iki tarafının da siyasi çözüm konusunda güvenilir bir bağlılık göstermediğini ve dış desteğin kendilerine güç kullanarak daha fazla kazanım elde etme imkânı sunduğuna inandığını belirtti.

Bu açıdan bakıldığında, ateşkes ihtimali yalnızca savaşan tarafların tutumlarının birbirine yaklaştırılmasına bağlı değil; aynı zamanda onlara savaşı sürdürme kapasitesi sağlayan aktörlerin etkilenmesini de gerektiriyor. Birleşik Krallık’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Kate Foster’ın da vurguladığı nokta buydu. Foster, İHA’ların kapasitesindeki artışı, bu araçların satın alınmasını, finansmanını, naklini ve bakımını üstlenen Sudan dışındaki ağlarla ilişkilendirdi.

Ancak bu yaklaşım, BM Güvenlik Konseyi içindeki görüş ayrılıklarıyla karşı karşıya. ABD’nin BM Daimî Temsilcisi Jeffrey Bartos ile Fransa’nın BM Daimî Temsilcisi Jerome Bonnafont silah ambargosunun genişletilmesi çağrısında bulunurken Rusya, yaptırımların coğrafi kapsamının genişletilmesine karşı çıktı. Moskova, mevcut kısıtlamaların yeterli olduğunu ve kapsamın genişletilmesinin Sudan hükümetine zarar verebileceğini savundu. Böylece savaşı sona erdirme konusunda uzlaşmaya varmak, tarafları çatışmaları durdurmaya yöneltecek araçlar üzerinde anlaşmaktan daha kolay görünmeye devam ediyor.

Bu görüş ayrılığı, arabuluculuk çabalarını gerçek bir sınavla karşı karşıya bırakıyor: Arabulucular, ateşkesin uygulanabilirliğini güvence altına alabilecek ve savaşın sürdürülmesini daha maliyetli hâle getirecek bir baskı oluşturabilecek mi? Bu kısır döngünün kırılması, her iki tarafın ve destekçilerinin hesaplarını değiştirecek, yeni bir askerî harekâttan kazanım elde etme beklentisini ortadan kaldıracak bir baskıyı gerektiriyor. Aksi takdirde siviller ateşkesi beklerken bedel ödemeye devam edecek, İHA’lar ise sahadaki gerçekliği şekillendirmekte arabulucuların önüne geçecek.


Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnanlılar, ABD Başkanı Donald Trump’ın ara seçimlerin ardından İran’a “ağır bir darbe” indirme tehdidini hayata geçirmekte ısrar etmesi durumunda Hizbullah’ın nasıl bir tutum alacağını merak ediyor. Lübnan’daki örgütün bu kez İran’a destek vermeme taahhüdüne bağlı kalıp kalmayacağı, yoksa geçen mart ayında yaşananları tekrarlayarak yeniden çatışmaya müdahil olup olmayacağı tartışılıyor. Hizbullah, mart ayında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in İsrail tarafından öldürülmesine misilleme olarak İsrail’e altı roket fırlatmıştı. Örgüt, bu saldırıdan önce Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’ye çatışmaya müdahil olmayacağı yönünde güvence vermişti.

Hizbullah, İran’a destek amacıyla müdahale etmeyecek

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Hizbullah, savaş çıkması hâlinde bu kez İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağını Berri’ye yeniden bildirdi. Berri de bu bilgiyi Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a iletti.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade ise Beyrut’a gerçekleştirdiği son ziyaret sırasında, Şii ikilisinin siyasi çevresinde yer alan bir grup milletvekiline, ABD’nin Trump’ın tehdidini hayata geçirerek İran’a saldırması durumunda Tahran’ın Hizbullah’tan müdahale etmesini istemeyeceğini söyledi. Hatibzade, İran’ın saldırıya karşı koyabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirterek, “İran’ın hedeflerine ulaşmasını engellemek için hazırlık sürecinde önemli mesafe katettik” mesajını verdi.

Lübnanlı milletvekili kaynaklar, Hatibzade’nin Hizbullah ile İsrail arasındaki güç dengesizliği nedeniyle örgütten yardım istenmeyeceği konusunda net konuştuğunu belirtti. Kaynaklara göre Hatibzade, Hizbullah’ın çatışmaya katılmasının savaşın seyrini değiştirmeyeceği görüşünü dile getirdi.

Kaynaklar, Hatibzade’nin milletvekilleriyle görüşmesinde İran’ın Lübnan’daki hassas durumun farkında olduğunu ve Hizbullah’tan kendisini dengesi eşit olmayan bir çatışmanın içine sokmasını istemeyeceğini söylediğini belirtti. Bu yaklaşımda, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Cumhurbaşkanı Avn ile yaptığı telefon görüşmesinde ilettiği uyarının da etkili olduğu belirtildi. Avn, söz konusu uyarıyı Berri ve Başbakan Nevvaf Selam’a da aktarmıştı.

Kaynaklar, Hizbullah’ın bu kez çatışmaya katılması hâlinde kendi toplumsal tabanının tepkisini göğüslemekte zorlanabileceğine dikkat çekti. Örgütün bu nedenle Berri’nin arkasında konumlanma konusunda temkinli davrandığı ifade edildi.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın güneydeki güvenlik bölgesini genişleterek Güney Lübnan’dan Beyrut’un güney banliyölerine kadar uzanabilecek saldırılar düzenleme ve yaklaşık bir milyon Şii’yi yerinden etme tehdidinde bulunduğu hatırlatıldı. Hizbullah’ın ise yerinden edilenlere maddi yardım sağlayarak barınma ihtiyaçlarını karşılamaya ve üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalıştığı belirtildi.

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).

Kaynaklar, Hizbullah’ın mart ayında İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olma kararını tekrarlaması durumunda Şii kamuoyunun sessiz kalmayacağını vurguladı. Örgütün bu adımı, Berri’ye verdiği sözü tutmaması nedeniyle geçen sefer de Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam karşısında Meclis Başkanı’nı zor durumda bırakmıştı.

Berri’ye, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın müdahale edilmeyeceği yönündeki güvencesi, Kasım’ın siyasi yardımcısı Hüseyin Halil ile Berri’nin siyasi yardımcısı Milletvekili Ali Hasan Halil arasındaki doğrudan iletişim üzerinden iletilmişti.

Savaşa katılım, Şii ikilisi arasında yeni bir krize yol açabilir

Kaynaklar, Kasım’ın müdahale etmeme taahhüdünü yerine getirmemesinin Şii ikilisi içinde bir güven krizine neden olduğunu ve bu krizin kamuoyuna yansıdığını belirtti.

Bu gelişme, Hizbullah içinde kararları kimin aldığına ilişkin soruları da gündeme getirdi. Özellikle İran Devrim Muhafızları’nın örgüt üzerindeki etkisi dikkate alındığında, nihai kararların Tahran tarafından verilip verilmediği tartışılmaya başlandı.

Kaynaklara göre Hizbullah yönetimi, roket saldırısıyla ilgisi olmadığını ilgili taraflara, özellikle Berri’ye bildirmişti. Ancak örgüt, İsrail’in misilleme yapmasını önlemek amacıyla Washington’un devreye girmesine imkân sağlayabilecek bir açıklama yayımlamaktan kaçındı.

Buna rağmen Berri, Hizbullah’ın askerî medya birimi tarafından yayımlanan ve Hamaney’in öldürülmesine misilleme olarak roketlerin fırlatılmasını üstlenen açıklama karşısında şaşkınlık yaşadı. Söz konusu gelişmenin ardından İsrail, işgal alanını Litani Nehri’nin güneyinden Nebi Şit Kalesi ve çevresindeki yerleşimlere kadar genişletti.

Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim bulunmuyor

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah ile ilişkilerinin eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah döneminde daha yakın olduğunu söylediğine dikkat çekti. Berri, Nasrallah ile doğrudan iletişim kurabildiğini ve Nasrallah’ın Lübnan sahası ile bölgedeki direniş eksenine ilişkin kaygılarını İran yönetimine aktararak karşılık bulmasını sağlayabildiğini belirtmişti.

Ancak Lübnan’da devam eden güvenlik sorunları ve İsrail’in Hizbullah’ın siyasi ve askerî kadrolarına yönelik suikastlarının artması nedeniyle Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim kurulamadığı ifade edildi. İki taraf arasındaki temaslar, yardımcıları arasındaki günlük görüşmelerle sınırlı kaldı.

Kaynaklar, bu durumun iki lider arasında anlaşmazlıkların önüne geçebilecek siyasi uyumun gelişmesini zorlaştırdığını belirtti. Berri ile Nasrallah arasındaki ilişkide ise bu tür bir uyumun daha güçlü olduğu kaydedildi.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)

Şii ikilisi arasında siyasi birlikte yaşama dönemi

Kaynaklara göre Şii ikilisinin iki lideri arasındaki ilişki, farklılıkların korunmasına dayalı bir tür siyasi birlikte yaşama çerçevesinde ilerliyor. Amaç, iki tarafın destekçileri arasında gerilim yaşanmasını önlemek. Bununla birlikte, geçmişte zaman zaman karşılıklı sürtüşmelerin yaşandığı da ifade edildi.

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah yönetimiyle ilişkileri hakkındaki açıklamalarının yalnızca iki tarafın destekçilerine değil, diğer siyasi aktörlere de mesaj niteliği taşıdığını belirtti. Berri’nin, diğer siyasi güçlerin Şii ikilisini tek bir parti gibi görerek onunla uzlaşmanın imkânsız olduğu yönünde hareket etmesi yerine, ortak bir zeminde buluşması gerektiğini savunduğu ifade edildi.

Berri’nin ziyaretçilerine, Lübnan’ın bugün iki düşmanla karşı karşıya olduğunu söylediği belirtildi: İsrail işgali ve mezhepçilik. Bu nedenle iç cephenin güçlendirilmesine, siyasi gerilimin önlenmesine ve Lübnanlılar arasındaki ayrılıkların derinleşmemesine öncelik verilmesi gerektiğini vurguladığı ifade edildi.

Berri’nin, İsrail işgaline karşı direnişin uzun sürebileceğini belirterek, bütün taraflara uzlaşma çağrısı yaptığı da kaydedildi. Ona göre ulusal birliğin güçlendirilmesi ve siyasi söylemde mezhepçi yaklaşımlardan uzak durulması gerekiyor.

Kaynaklar, Berri’nin hem söylem hem de uygulama bakımından Hizbullah’tan ayrıştığını belirtti. Berri’nin hükümetin devamlılığını desteklediği ve gerektiğinde iç barışı korumak için adım atmaktan kaçınmadığı ifade edildi. Bu yaklaşımın, hükümeti devirmek amacıyla sokak gösterilerinin kullanılmasına karşı çıkmasında ve Hizbullah’ı Cumhurbaşkanı Avn ile diyaloğa teşvik etmesinde görüldüğü kaydedildi.

Kaynaklara göre Berri, İsrail ile doğrudan müzakereleri desteklemese de Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam ile iletişim kurması bakımından Hizbullah’tan farklı bir çizgi izliyor. Berri’nin tehdit ve ihanet suçlamalarına dayalı siyasi yöntemleri reddettiği, Hizbullah’ın Ali Tahir tepelerinin Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştıracak şekilde boşaltılması çağrılarına karşılık vermemesini eleştirdiği belirtildi.

Berri’nin ayrıca Hizbullah’ın Gazze’ye ve İran’a destek amacıyla çatışmalara katılmasına karşı çıktığı, kendisine yakın bakanların silahların devletin tekelinde toplanmasını desteklediği ve Hizbullah’ın askerî ve güvenlik kanadının faaliyetlerinin yasaklanmasını savunduğu aktarıldı. Berri’ye yakın milletvekillerinin hükümete üçüncü kez güvenoyu verdiği, buna karşılık Hizbullah milletvekillerinin oturumu terk ettiği hatırlatıldı.

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)
Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle

Kaynaklar, diğer siyasi kanadın Berri ile yakınlaşmaya çalışmamasını da eleştirdi. Berri’nin, Hizbullah ile doğrudan temasın kesildiği bir dönemde olası bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için önemli bir aktör olduğu vurgulandı.

Arap ve yabancı temsilcilerin Beyrut ziyaretlerinde Berri ile görüşmekte ısrar etmesinin nedeni, onun Hizbullah adına sınırsız bir yetkiye sahip olması değil, Lübnan’ın siyasi yapısındaki konumu ve Şii siyasi dengelerindeki etkisi olarak açıklandı. Berri’nin özellikle Lübnan’ın öncelikli meselelerinde Hizbullah’tan farklı bir yaklaşım sergilediği ifade edildi.

Bu farklılaşmanın son örneklerinden biri olarak, Dahr el-Baydar’da ele geçirilen patlayıcıların soruşturma tamamlanana kadar Adalet Divanı’na sevk edilmesi meselesi gösterildi. Hükümet içinde gerilime neden olan bu konuda Berri ve milletvekillerinin, Hizbullah’ı gözeterek herhangi bir tutum almaktan kaçındığı belirtildi.

Geriye şu soru kalıyor: Hizbullah, İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmama taahhüdüne bağlı kalacak mı, yoksa İran Devrim Muhafızları’nın baskısıyla geçen mart ayındaki tutumunu tekrarlayacak mı?