İsrail neden Ürdün Vadisi’ni ilhak ediyor?

Ürdün Vadisi (Şarku'l Avsat)
Ürdün Vadisi (Şarku'l Avsat)
TT

İsrail neden Ürdün Vadisi’ni ilhak ediyor?

Ürdün Vadisi (Şarku'l Avsat)
Ürdün Vadisi (Şarku'l Avsat)

Batı Şeria’nın doğusunda, Filistin-Ürdün sınırı boyunca ilerlediğimizde, Ürdün Vadisi'ndeki çatışmanın neden farklı boyutlara evirildiğini anlıyoruz. İsrail’in bu bölgeyi ilhak etmesinin ardında, siyasi, güvenlik, ekonomik, coğrafi ve zengin su kaynakları ile ilgili nedenler yatıyor.
İsrail yönetiminin, deniz seviyesinin en aşağı noktasında yer alan Ürdün Vadisi’ni ilhak edeceğini açıklaması Filistinliler arasında öfkeye neden oldu. Şarku’l Avsat ekibi olarak, İsrail’in ‘ilhak tehdidinin’ en üst seviyeye çıktığı bir zaman diliminde bu bölgeyi ziyaret ettik. Bölgede Batı Şeria’da rastlamayacağınız türden bir sessizlik hâkimdi. Bunun sebebi, işgalci güç karşısında çaresiz kalınması mıydı yoksa fırtına öncesi sessizlik miydi bilemiyoruz.
ABD yönetimi İsrail’in ‘Ürdün Vadisi’ni ilhak etmesini, bu ay gerçekleşecek seçimlerden sonra olması şartıyla destekliyor. Dolayısıyla, bölgenin İsrail’in egemenliğine girmesi sadece an meselesi. 
Batı Şeria’nın doğusunda yer alan Eriha’ya, Güney Beytüllahim’den yola çıkıp, ara yollardan ve çok sayıda İsrail kontrol noktasından geçerek, 50 kilometrelik bir yolu kat ettikten sonra ulaşabildik. Yolda çok sayıda ‘yasadışı yerleşim yerleri’ gördük, Kudüs’e yakın tepelerin üstü yerleşim yerleriyle dolmuştu. Eriha’dan Ürdün Vadisi’ne ulaşmak için 90 kilometrelik bir yolculuk daha yapmamız gerekti. Ürdün Krallığı ile Batı Şeria’yı ayıran bölgede İsrail askerleri tarafından saatlerce durdurulduk. Ürdün Vadisi’ne girebilmek için soruşturmadan geçerken, burada epey vakit kaybettik.
Ürdün bir taş atımı mesafede
Ürdün bir taş atımı mesafedeydi, Ürdünlülerin evleri, çiftlikleri ve sokaklarıyla aramızda sadece dikenli teller vardı. Ara bölgede çok sayıda mayın olduğuna yönelik uyarı tabelaları asılmıştı. Bu sınırlar bölge halkı için anlaşılabilir değil çünkü İsrail işgalinden önce Ürdün tarafındaki akrabalarında akşam yemeklerini yiyip sonra evlerine dönüyordular. O zamanlar iki ülke arasında sınır söz konusu değildi.
Husam Daragime adındaki bir Filistinliyi ailesi ile birlikte sınır hattı boyunca yürürken gördük. Husam, buraya gelerek hayatını tehlikeye attığını belirtiyor ve ‘’İsraillilere bu toprakların bizim olduğunu göstermek istiyorum, daha önce bu sınır bölgesinde 37 dönüm toprağımıza güvenlik bahanesiyle el koydular. Burada sürekli askeri tatbikat yapıyorlar ve ateş açıyorlar, buralara gelmememiz için bizi korkutmak istiyorlar ama ben korkmuyorum’’ diyor.
Dedelerinin şimdi Ürdün tarafında yer alan bölgeye günübirlik gittiğini belirten Daragime: ‘’Bizler hep buradaydık, işgalden önce, bu mayınlardan, tel örgüler ve sınırlardan önce buradaydık. Artık bunlarla da yetinmiyorlar. Amerikalılar bölgeyi İsrail’e bedava vermek istiyor’’ diye konuşuyor.
Daragime, Ürdün Vadisi, Kudüs ve ‘yerleşim yerleri’ konularında İsrail lehine karar veren Yüzyılın Anlaşması’na tepki gösteren milyonlarca Filistinliden sadece biri. ABD, bu ‘anlaşma’ doğrultusunda İsrail’in Ürdün Vadisi ve Batı Şeria’daki yerleşim yerlerini ilhak etmesini destekliyor. Seçimlerden sonra İsrail, resmi olarak Ürdün Vadisi’ni kendi sınırları içine aldığını ilan etmeye hazırlanıyor. 
Bilindiği üzere İsrail’e giriş yapmak isteyen Filistinliler özel bir izne gereksinim duyuyor. İsrail’in Ürdün Vadisi’ni ilhak etmesi durumunda, bu bölgede yaşayan Filistinliler de aynı izinlere ihtiyaç duyacak. Ürdün Vadisi, Batı Şeria’nın % 28’ini oluşturuyor (2070 km kare) Batı Şeria’nın doğusundaki Ayn Cedi bölgesinden güneydeki Ölü Deniz’e, kuzeyde Yeşil Hat dâhilinde Tel Makhuz olarak bilinen Bisan’a, doğuda Ürdün Nehri’nden Batı Şeria’nın uç noktalarına kadar uzanıyor.
Bu bölge Afro-Asyatik çöller kuşağının bir parçası olarak addediliyor. Dünyanın deniz seviyesinin en altındaki kara parçalarını barındırıyor. Deniz yüzeyinden yaklaşık 380 metre aşağıda yer alıyor. Batı Şeria’nın diğer bölümleri gibi Ürdün Vadisi de, Oslo Anlaşması uyarınca: ‘a’,’b’ ve ‘c’ noktalarına bölünmüş durumda. Ürdün Vadisi’ndeki çoğu bölgeler ‘c’ kısmında yer alıyor ve İsrail tarafından askeri alan olarak görülüyor. 
Netenyahu: Bu konunun Filistinlilerin kararıyla ilgisi yok
İsrail yönetimi, Ürdün Vadisi’nin tümünü ilhak etmek istemiyor. Eriha ve Tubas şehirleri ile bazı bölgelerin ilhak edilmeyeceği kaydediliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 800 kilometrelik bir araziyi ilhak edeceklerini açıkladı. Bu açıklamayı yaparken Filistinlilerin sanki konuyla hiç ilgileri yokmuş ya da onayları anlamsızmış gibi bir tavır takındı. Netanyahu ilhakın, Beyaz Saray’daki ABD yönetimiyle koordinasyon içinde yapılacağını, bu kararın Filistinlilerle ilgisinin olmadığını vurguladı. Ürdün Vadisi ziyaretinde ağaç dikerken konuşan Netanyahu, ‘’Trump’tan onay geldi, Ölü Deniz’in kuzeyi ve Ürdün Vadisi’ne, Yahuda ve Samire’deki (Batı Şeria) tüm yerleşim yerlerindeki egemenliğimizi destekliyorlar. Bu konunun Filistinlilerin kararıyla bir ilgisi yok, bunu Amerikalılarla anlaşarak yapacağız’’ diye konuştu.
Netanyahu, Ürdün Vadisi'yle ilgili harita çalışmalarının yapıldığını gizlemezken, İçişleri Bakanı Aryeh Deri de: ‘’Ürdün Vadisi’ndeki egemenlik kararından sonra, belediyecilik ve imarla ilgili yasal süreçleri başlatacağız’’ dedi.
Bizi dışarı mı çıkaracaklar? 
İsrail planı, içinde 9 bin kişinin yaşadığı bölgedeki 36 ‘yerleşim yerinin’ ilhak edilmesini içeriyor. Bu yerleşim yerlerinin en eskileri olan ‘Gafout’ ve ‘Bennett’, 1972'de yasadışı olarak kurulmuş. Ayrıca bölgede, ‘Rotem’, ‘Manjoun’, ‘Tironot’, ‘Rawai’, ‘Şadman’ ve ‘Mongolo’ adındaki Yahudi yerleşim yerlerine ek olarak, yaklaşık 5 bin Filistinlinin yaşadığı, Malih, Hırbet Humsa, Kerdele, Berdele, Hırbet R’as Ahmer, Ayn el-Beyda, Hadidiye, Farisiye, Humme, Akabe ve Merc Nace adındaki yerleşim yerleri bulunuyor.
Yahudi yerleşim yerlerine kıyasla son derece mütevazı ve bakımsız görünen Merc Nace’de yaşayan Ahmed Ayidi, İsrail kurulmadan önce bu topraklarda yaşadıklarını ve şimdi gelecekleri hakkında kaygılı olduklarını söyledi. 
‘’Bizi buradan çıkaracaklar mı bilmiyoruz’’ diyen Ayidi, ekibimize: ‘’siz konu hakkında ne biliyorsunuz? diye sordu. Biz de Trump’ın söylediğine göre kimse evini terk etmek zorunda kalmayacak diye yanıtladık. Bunun üzerine: ‘ne yani bize İsrail vatandaşlığı mı verecekler? Öyle bir şey yapmalarına imkân yok’’ dedi. Sebze satmasına yardımcı olan kuzeni müdahil olarak, ‘’herhalde bize özel izinler vereceklerdir’’ yorumunda bulundu.
Ayidi’nin ailesi gibi birçok Arap, Filistin’in ‘gıda sepeti’ addedilen bölgede ektikleri ürünleri satarak hayatlarını idame ettiriyor. Eriha’nın aksine burada, gözün görebildiği yere kadar uzanan yeşil alanlara şahit oluyorsunuz. Ürdün nehrinde çok sayıda çiftlik ve binlerce dönümde dikili hurma ağaçları dikkati çekiyor. Ürdün’e yakın olan Ayn Beyda’daki çiftliklerden birinde çalışan Ali adında bir Filistinli, tarlada ekim yaparken: ‘’Hiçbir şey bilmiyoruz, bize ne olacağını bilmiyoruz. Ama burada durmaya devam edeceğiz, burası bizim toprağımız ve terk etmeye niyetimiz yok. Oturup bekliyoruz ama hiçbir yere gidecek değiliz’’ diyor.
Ekibimizin karşılaştığı herkeste bir şaşkınlık ve umutsuzluğun hâkim olduğunu da söylemeliyiz. Umutsuzlukları, Filistin Otoritesi’nin, İsrail’e karşı durma gücünün olmadığına inanmalarından kaynaklanıyor.  Filistin yönetiminden beklentilerinin ne olduğunu sorduğumuzda, acı bir tebessümle karşılık vermekle yetiniyorlar.
Filistin ekonomisinin can damarıFilistin Otoritesi, İsrail’in Ürdün Vadisi’nin ilhakına şiddetle karşı çıkıyor. Batı Şeria'nın üçte birini oluşturan Ürdün Vadisi, Filistin’in tatlı su kaynaklarının da % 47’sini barındırıyor. Filistin Otoritesi, başkenti Doğu Kudüs olması planlanan bağımsız devlet sürecinde, Filistin ekonomisinin bu bölgede yapılacak tarımın üzerine inşa edilmesini hedefliyordu. Ayrıca Filistin Devleti’ndeki yerleşim yerlerinin bu bölgeye doğru genişlemesi söz konusuydu. Dolayısıyla Ürdün Vadisi Filistin ekonomisinin en önemli ‘can damarlarından’ birini teşkil ediyor.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) İcra Komitesi Sekreteri Saib Ureykat, ‘’Ölü Deniz’e 37 kilometre ve Ürdün Nehri’ne 97 kilometrelik bölgeler bizimdir. Ürdün Nehri’nde su haklarımız bulunmaktadır. Bunlar sağlanmadan barış imkânsızdır’’ dedi.
Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olduğunu vurgulayan Ureykat şöyle devam etti: ‘’Batı Şeria ve Gazze Şeridi arasında bizim egemenliğimizde olan güvenli geçiş bölgesi istiyoruz. Kudüs’teki ‘kutsal bölgede’ hakkımız var, Latrun’da 46 km’lik hakkımız var (Kudüs’ün kuzeyinde yer alan bölge) Gazze denizinde karasularımız ve mültecilerin dönüş hakkı var. Bu konular müzakere dahi edilemez.’’
Öte yandan Filistin yönetiminin bu tutumunun, reel politikte nasıl karşılık bulacağı merak konusu. İsrail yönetimi, Ürdün Vadisi’ndeki Filistin nüfusunu azaltmak için sistematik uygulamalara başvuruyor. İsrail 1967’den bu yana Ürdün Vadisi’nde egemenlik kurmak için çok sayıda girişimde bulundu.
İsrail artezyen kuyularının kullanılmasına izin vermiyor
Bölgede yaşayan birçok bedevi, İsrail’in şiddet içeren eylemleri sonucu çadırlarını terk etmek zorunda kaldı. Bazıları da suya erişimlerinin engellenmesi üzerine göç etmeyi tercih etti. Bölgede onlarca büyük artezyen kuyusu olmasına rağmen, İsrailliler izin vermediği için, Filistinliler içme suyunu başka bölgelerden traktörler aracılığıyla taşıyor. Bedeviler, çölde susuz kalmış gibi kuyulara uzaktan bakmakla yetiniyor ve yapabilecekleri hiçbir şey yok. Ürdün Vadisi’nde 170 adet derin artezyen kuyu bulunmakta, yerleşim yerleri bünyesinde açılan bu kuyuların büyük çoğunluğu İsrail hâkimiyetinde. Filistin Otoritesi Su İşleri müdürlüğünün bir çalışmasına göre, burada yaşayan 11 bin Yahudi, Batı Şeria’daki 2.5 milyon Filistinlinin kullandığından daha fazla su sarf ediyor.
Ürdün Vadisi’nde yaşayan bedevilerden biri olan Faysal: ‘’Ailemiz bazen içme suyu bulmakta zorluk çekiyor, İsrailli yerleşimcilerin toprakları ise yemyeşil ve refah içinde yaşıyorlar’’ diyor.
Su sadece insan yaşamı için değil, bedevilerin koyunları için de son derece elzem. Suya erişimleri kısıtlanan bedeviler, umutsuzca hayata tutunmaya çalışıyor. Öte yandan Yahudi yerleşim yerlerinde yaşayanlar, su kaynaklarını müsrif bir şekilde tüketiyor.  
90. cadde olarak bilinen yol boyunca ilerlediğinizde, Tomer, Naran, Niran ve Cilcal yerleşim yerlerinin etrafında onlarca fabrikaya şahit oluyoruz.  Göz alabildiğince uzanan on binlerce hurma ağacı, üzüm bağları ve hindi üretim çiftliklerine rastlıyoruz. Deniz kuyusu olarak addedilen derin artezyenlerle çıkarılan su ile sulanan bu bölgelere Arapların yaklaşması ise yasaklanmış durumda.
İlhak’ın sebebi güvenlik değil, ekonomik
İsrail’in Ürdün Nehri’ni ilhak etmesinin ardında, iddia edildiği gibi sadece güvenlik meselesi yok. Burada devasa bir ekonomik imkân söz konusu. Nitekim İsrail egemenliğini sadece ‘doğu kapısı’ ile sınırlı tutmayıp, Ürdün Vadisi’nin neredeyse tümünü ilhak etmeye hazırlanıyor.
Filistinliler, Netanyahu’nun ‘’Ürdün Vadisi’ni istiyoruz, çünkü vatandaşlarımızın güvenliği için doğu kapısında bu derinliğe ihtiyacımız var’’ sözlerini reddediyor. ABD Başkanı Donald Trump’ı ‘güvenlik kaygısı’ gerekçesiyle ikna eden Netanyahu, Filistinlilerin öfkesine neden oluyor. Netanyahu Ürdün Vadisi’nin ilhakı konusunda şunları söylemişti: ‘’Ürdün Vadisi sadece İsrail’in doğu kapısı değildir, aynı zamanda doğudan gelecek her saldırıya karşı doğal bir duvar özelliği taşımaktadır. Bu bölgede egemenliğimizi ilan ederek ilhak etmemiz, askerlerimizin sonsuza dek burada kalmasını garantileyecektir. Buraların İsrail toprağı olması, askeri olarak bize stratejik bir derinlik kazandırır.’’
Öte yandan FKÖ Sekreteri Saib Ureykat: ‘’Netanyahu’nun bu bölgeyi istemesinin başlıca nedeni ekonomiktir. İsrail bu bölgeden yılda 620 milyon dolar elde ediyor’’ demişti.
Yerleşim yeri yatırımı 
Filistinliler İsrail’in Ürdün Vadisi'ndeki yaklaşımını ‘yerleşim’ yatırımı olarak niteliyor. İstatistikler ve sahadaki gerçeklikler de Filistinlilerin yargılarında haklı olduğunu gösteriyor. İsrail ülkedeki en büyük hurma bahçelerini bu bölgede kurmuş (yaklaşık bir milyon hurma ağacı) gül çiftlikleri, sebze yetiştirilen seralar, ayrıca devasa tavuk, hindi ve inek çiftlikleri inşa edilmiş durumda. Yapay göllerde ayakkabı ve çanta imalatında kullanılmak üzere timsah yetiştiriliyor.
ABD’nin ilan ettiği Yüzyılın Anlaşması, İsrail’in bu bölgede kalıcı olmasına imkân sağlıyor. Oysa daha kısa bir süre öncesine kadar Ürdün Vadisi müzakere konularından birini teşkil ediyordu.  Konu hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamada bulunan Filistinli bir yetkili şöyle söyledi: ‘’ABD’liler İsraillilere hayal edemeyecekleri bir şey verdiler. İsrailliler 2013 müzakerelerinde, Ürdün Vadisi’nin kiralanmasını talep etmiş, ancak bu talebi reddetmiştik. Şimdi ise ABD kalıcı olarak bu toprakları işgal etmelerine izin veriyor.’’
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Başkan Barack Obama yönetiminde İsrail-Filistin arasındaki sınır sorunlarının çözümü müzakerelerinde, Ürün Vadisi’nde ABD garantörlüğünde ortak bir yönetim önermişti. Ancak İsrail tarafı Kerry’nin önerisini reddederek bu bölgeyi uzun süreli kiralamayı teklif etmiş, bu teklifte Filistin Otoritesi tarafından reddedilmişti.
 Filistin Otoritesi, Ürdün’le barış anlaşması yapıldığı için, İsrail’e yönelik doğu hattından herhangi bir güvenlik tehdidi olmadığını savunuyor. İsrailli bazı üst düzey askerler de Filistinlilerin bu tezini destekliyor. Ancak meselenin güvenlikle sınırlı olmadığı ve daha çok ‘yeni yerleşim yerlerinin’ ekonomiye katkısıyla ilgili olduğu süreç içinde anlaşıldı.
Barış ve Güvenlik Konseyi raporu: Vadisi savunmada stratejik derinlik sağlamıyor
İçinde çok sayıda üst düzey asker ve güvenlik görevlisini barındıran, Barış ve Güvenlik Konseyi’nin yayınladığı stratejik rapora göre, Ürdün Vadisi savunma noktasında, stratejik bir derinlik sağlamıyor. Rapora göre; İsrail egemen olduğu tepelerde, alçak konumda olan Ürdün Vadisi’nden gelebilecek herhangi bir kara saldırısını kolaylıkla engelleyebilir. Dahası vadide konuşlanacak olan İsrail askerlerinin zorunlu olarak sınırlı sayıda olması ve mevkilerinin alçak pozisyonda bulunacak olması dolayısıyla, İsrail’in ‘savunma amaçlı derinlik stratejisinin’ gerçekleri yansıtmadığına işaret ediliyor.
Raporda Ürdün Nehri’nin güvenlik gözlemleri için önem teşkil ettiği yer alırken, Ürdün Vadisi’nin savunma için elverişli olmadığı belirtiliyor.
Teamire Arapları
Teamire Araplarının yaşadığı tepelere çıktığımızda, bölgenin İsrail yerleşim yerlerine kıyasla harabeye dönüştüğünü gördük. Bazı yerliler, İsrail’in yıktığı evlerini yeniden inşa etmekle meşguldü. İsrail, Filistinlileri caydırmak ve bölgeden uzaklaştırmak için sistematik olarak yıkımlara başvuruyor. Ancak Teamire Arapları bölgeyi terk etmeyi reddederek sürekli olarak evlerini yeniden inşa ediyor.
İsrail İnsan Hakları Bilgi Merkezi B’Tselem: İsrail yönetiminin Ürdün Vadisi’ndeki Filistin varlığını sonlandırmak ve bu bölgedeki gelişimini engellemek için çeşitli uygulamalarda bulunduğunu kaydetti. Bu uygulamaların başında, Filistinlilerin bölgenin birçok yerine girmelerine izin verilmemesi ve su kaynaklarına ulaşımlarının engellenmesi geliyor. Ayrıca Filistinlilerin ev inşa etmesine ve yerleşim yerlerini geliştirmelerine de izin verilmiyor. İsrail yönetimi, Filistinliler üzerinde ekonomik baskı uygulayarak, topraklarını terk etmeye zorluyor. İsrail yönetiminin bu baskı politikasının amacı, Arapların bölgeden uzaklaştırılması ve İsrail’in boşaltılan bölgeyi ‘de facto’ olarak ilhak etmesidir. İsrail bölgedeki kaynakları aktif bir şekilde kullanırken, Filistinlilerin temel ihtiyaçlarına dahi müdahale ediyor.
İsrail 2006-2017 arasında, Filistinlilere ait 698 evi yıktı.
B’Tselem’in yayınladığı rapora göre, İsrail yönetimi Ürdün Vadisi’nde 2006-2017 arasında, Filistinlilere ait olan en az 698 evi yıktı. İsrail’in bu gayrı meşru uygulamaları dolayısıyla 1334’ü çocuk olan 2984 kişi evsiz kaldı. Ayrıca 386 kişinin yeniden yaptığı evler de yıkıma uğradı. İsrail’in Ürdün Vadisi’ni işgalinden bu yana, en az 50 bin Filistinli göç etmek zorunda kaldı. Geride kalanlar ise kaygılı bekleyişlerini sürdürüyorlar. 
Geç saatlerde Batı Şeria’ya dönerken, sınır noktasındaki askerlere Yüzyılın Anlaşması çerçevesinde yeni uygulamaların olup olmayacağını sorduğumuzda, bizimle tartışmaya girmek istemediklerini açıkça gösterdiler. Subaylardan biri, ‘’ sınır bölgesine hiçbir Filistinlinin ulaşmaması için kesin talimat aldık, ister gazeteci ister yetkili, isterse turist olsun, burası askeri bir bölge ve kimsenin geçişine izin veremeyiz’’ dedi.
‘’Burada Filistin topraklarındayız ve herhangi bir güvenlik tehdidi oluşturmuyoruz’’ dedik. Yirmili yaşlarındaki bir kadın asker kibirli bir şekilde gülümseyerek, ‘’daha fazla tartışırsanız, Filistin toprağı dediğiniz yerde sizi istediğim kadar alıkoyarım’’ dedi. Sanki hükümetinin mantığıyla konuşuyor gibiydi, anladık ki: burada hak değil güç karar veriyor. 



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.