Rusya-Türkiye uzlaşısında sembolik mesajlar etkili oldu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
TT

Rusya-Türkiye uzlaşısında sembolik mesajlar etkili oldu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı recep Tayyip Erdoğan, İdlib konusunda uzlaşıya vardı. Putin, Erdoğan’ı ikna etmek için askeri ve sembolik mesajlar vermekten çekinmedi. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed de kuzeybatıdaki bölgelerin acil bir şekilde ele geçirilmesine yönelik kararını dondurdu. Putin daha çok Erdoğan ve Esed arasında adeta bir hakem pozisyonundaymış gibi davrandı. Yapılan değerlendirmeler Astana ve Soçi süreçlerinin birçok tuzak içerdiği göz önüne alındığında Rusya tarafının ‘İdlib uzlaşısını’ bir sonraki ‘rauntta’ tekrar ele alınmak üzere geçici bir uzlaşı olarak değerlendirdiği yönünde.
 
Sembolik mesajlar
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Başkanı Putin, Moskova’da bir araya gelmeden önce iki lider de Suriye’yle ilgili ‘tüm kartlarını’ açtı. Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Rusya’yı tanıyanlar, politikalarında tesadüflere yer olmadığını ve her ayrıntının Kremlin’de hesaplandığını bilir. Dolayısıyla Moskova’nın görüşme öncesinde ve görüşme esnasında verdiği sembolik mesajlar son derece önemliydi ve birçok anlam taşıyordu. Askeri olarak değerlendirilirse; Suriye rejiminin İdlib’in gündeyinde Cebel Zaviye’de Türk ordusuna düzenlediği saldırı, Rusya’nın Washington’ı taklit girişimiydi denilebilir. ABD ordusu, Fırat Nehri’ni geçmek isteyen ‘Wagner’ birliklerini bombalamış ve onlarca paralı Rus askerini öldürmüştü. ABD’nin Mosova’ya mesajı, Fırat Nehri’nin temas noktası olduğu yönündeydi. Rusların Ankara’ya mesajı da Cebel Zaviye’nin temas noktası olduğunu iletmekti. Rusya bu süreçte, Akdeniz’de Suriye sahillerindeki deniz gücünü de artırmayı ihmal etmedi. İstanbul Boğazı’nı geçerek Çanakkale Boğazı'na giriş yapan iki Rus firkateyninin isimleri Amiral Makarov ve Amiral Grigoroviç'ti. Rusya bu süreçte yüzlerce Rus askerini, tank ve ekipmanı barındıran savaş gemilerini Doğu Akdeniz’e gönderdi. Moskova Ankara’ya Osmanlı-Rus harplerinde etkin olmuş komutanların adını taşıyan gemilerle mesaj veriyordu. Makarov, 93 Harbi olarak bilinen, 1877-1878 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusya’sı arasındaki savaşın amiraliydi. Amiral Grigoroviç de Çarlık Rusya’sının son Savunma Bakanı’ydı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı sahillerine sadırı emrini vermişti.
Moskova’ya giden Türk heyetini Kremlin’de bekleyen bir diğer ‘Sovyet Sürprizi’ ise 2. Katerina heykeliydi. Putin, Türk heyetini 1762-1792 yılları arasında Rusya’yı yöneten 2. Katerina, heykelinin bulunduğu salonda ağırlamıştı. “Catherine the Great” Osmanlı - Rus Savaşları sırasında çariçe idi ve savaş sonunda Kırım’ı Rus topraklarına katmıştı. Hatırlanırsa, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ukrayna ziyaretinde Moskova’nın Kırım Yarımadası’nı ilhak etmesinin kabul edilemez olduğunu söylemişti.
Katerina’nın herkesçe bilinen bir sözü vardır: Büyük Suriye, Rusya’nın bölgedeki evinin anahtarıdır.
Rusya daha önce de bölgede Doğu Hristiyanlarını koruma bahanesiyle yayılma göstermiş ancak Sultan 1. Abdülhamid tarafından nüfuzu kırılmıştı.
Erdoğan, daha önce Putin’in İstanbul’a gelmesini dilediğini belirtmiş, Türkiye, Almanya, Fransa ve Rusya arasında dörtlü bir toplantı gerçekleştirilmesini planlamıştı. Ancak Putin, görüşmenin ‘ikili olarak’ Moskova’da yapılmasını sağladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Putin’in Rusya’daki anayasa çalışmaları dolayısıyla yoğun olması hasebiyle görüşmenin burada yapılmasını kabul ettiğini ifade etti. 

Türkiye’nin beklentileri
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye hükümet güçlerinin şubat ayı sonuna kadar, Eylül 2018'de imzalanan Soçi Anlaşması’nda yer alan sınırların gerisine çekilmemesi durumunda muhalif güçlerin de katılımıyla büyük bir operasyon başlatılacağını söylemişti. Gerçekten de verilen süre dolduğunda Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar, ‘Bahar Kalkanı’ operasyonunun başlatıldığını duyurdu. 27 Şubat’ta 34 Türk askerinin şehit olduğu saldırının ardından Türkiye ordusu, İran ve Rusya destekli Suriye ordusuna yönelik operasyonlar düzenlemiş ve karşı tarafta yoğun bir tahribata neden olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ve Avrupa’nın desteğinin mahiyetini ve Rusya’nın kararlılığını gözlemledikten sonra rasyonel bir adım atarak beklentilerinde değişiklik yaptı. 1 Mart’ta yaptığı açıklamada, Putin’in Moskova Zirvesi’nde gerekli tedbirleri alacağını ve meselenin çözüme kavuşturulmasını umduğunu söyledi.
Hulusi Akar da Türkiye’nin operasyonlarının Suriye rejimini hedef aldığını ve Ruslarla çatışmak istemediklerini açıkladı. Türkiye bu süreçte Suriye hava güçlerine ait üç adet savaş uçağını düşürdü, SİHA’larla çok sayıda askeri teçhizatı yok etti ve Suriye ordusunun İdlib’in güneyinde ele geçirdiği bazı bölgelerden çekilmesini sağladı. İşte Tük-Rus toplantısı böyle bir ortamda gerçekleşti.

Uzlaşma girişimi
Erdoğan ve Putin altı saat süren görüşmelerin ardından Soçi Anlaşması çerçevesinde bir mutabakata vardı. Bu bağlamda temas noktalarında ateşkesin sağlanması ve İdlib’deki çatışmaların dozunun düşürülmesi üzerinde anlaşıldı. Halep-Lazkiye yolu paralelinde 6 km derinlikte bir güvenlik koridoru oluşturulması, yani 12 km genişlikte bir güvenli bölge inşa edilmesi üzerinde uzlaşıldı. Türk-Rus askerlerinin, Serkaib’in batısındaki Trumba ile Lazkiye kırsalında yer alan Ayn Hur arasında ortak devriye görevi icra edilmesi kararlaştırıldı.
Durum, Türkiye’nin Şam güçlerinin Soçi Mutabakatında belirlenen sınırların gerisine çekilmesi talebi ve Halep-Şam ile Halep-Lazkiye yollarının açılması konularında yeni bir yol izlediğini gösteriyor. Türkiye’nin ‘güvenli bölge’ ile ilgili taahhütleri Ankara hükümetine, terörist addedilen grupların bu bölgeyi geçmemesi yönünde sorumluluklar yüklüyor. Buna karşılık Erdoğan, bölgedeki Türk askeri varlığının Fırat Kalkanı bölgelerinde olduğu gibi Rusya tarafından meşru olarak kabul edilmesini sağladı. Türkiye’nin rejim güçlerince çevrelenmiş olan askeri gözlem noktalarına da dokunulmazlık verilmiş oldu. Böylelikle, Suriye rejiminin Halep-Lazkiye ve Halep-Şam yolunu güç kullanarak geri alma kararı da durduruldu.
Suriye rejimi, ‘Türk düşmanlığını’ püskürtmek ve İdlib’in tümünü ele geçirmek hedeflerinden de vazgeçti. Buna karşılık son dönemlerde ele geçirdiği bölgeleri de elinde tutabildi. Halep-Serakib-Maarrat en-Numan-Han Şeyhun ve Hama yolunu açarak ekonominin görece canlanması yönündeki stratejik hedeflerine de ulaşmış oldu.

‘Muhtemel mayınlar’
Erdoğan ve Putin arasında varılan anlaşma, ileride patlaması mümkün olan ‘mayınlar’ içeriyor. Söz konusu tehlikeler şöyle sıralanabilir:
- Bu anlaşmada taraflar, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kabul etti. Bu durumda ileride Moskova ve Şam yönetimleri, Suriye topraklarındaki Türk askeri varlığını sorgulayabilir. Soçi Mutabatı’nda ifade edildiği gibi, bu son anlaşmanın ‘geçici’ olarak nitelendirilmemiş olması dikkat çekicidir.
- Son uzlaşı, Türkiye ve Rusya’nın BMGK’nın belirlediği listede yer alan tüm terör örgütlerine karşı ortak mücadele edecekleri vurgusunu barındırmaktaydı. Aynı zamanda hiçbir gerekçe ile sivillerin ve altyapının hedef alınamayacağı belirtildi. Bu durum Moskova’nın terörle mücadele bahanesiyle operasyonlarını sürdürmesine olanak tanıdığı gibi Ankara hükümetinin de sivillere saldırı yapıldığı gerekçesiyle Suriye ordusuna karşılık verebileceği anlamına geliyor.
- Uzlaşıda ateşkesin izlenme mekanizmalarına değinilmedi. Ateşkesin sorumluluğu Rus ve Türk taraflarına verilirken Suriye ordusu ya da muhalif güçlerin rolü ve görüşlerine ilişkin açıklama yapılmadı.
- Halep-Lazkiye karayolunun iki tarafında da 20 km genişlikteki ‘güvenli bölge’ inşası girişiminin bir benzeri Soçi Mutabatı’nda yer almış ancak uygulanamamıştı. Bu yeni girişimin muhaliflerle Suriye ordusu arasındaki çatışmaları engelleyip engellemeyeceği de belirsizliğini koruyor.
- Anlaşmada bazı belirsiz noktalar var. Örneğin Suriye ordusunun uluslararası karayolundan nasıl çekileceği hususu net değil
- Anlaşma Türkiye’ye Suriye rejiminin saldırılarına yanıt verme hakkı tanırken aynı zamanda Suriye rejiminin ‘terörle mücadele’ kapsamında operasyon düzenleyebileceğini içeriyor. Bu durum, ateşkesin uygulanmasını zorlaştıran bir etken olarak yorumlanabilir.
- Ankara’nın anlaşmaya ilişkin yorumu, Moskova ve Şam’ın değerlendirmelerinden farklı. Şöyle ki Ankara anlaşmayı Suriye’de uzun süreli teminat için bir giriş olarak değerlendirirken Putin, Şam ve Ankara arasında iletişim kanallarının açılabilmesi için Rusya’ya bağımlı bir uzlaşı olarak görüyor. Şam yönetimi ise tüm bölgeler ele geçirilmeden önce bir ‘dinlenme tesisi ’ olarak değerlendiriyor.  



Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
TT

Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)

Hüda Rauf

Son derece karmaşık bir bölgesel dönemde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki ne topyekun bir savaşa meyleden ne de kalıcı bir çözüme ulaşmayı başaran; gri bir alanda sıkışmış görünüyor. Siyasi, askeri ve ekonomik göstergeler, iki tarafın karşılıklı baskı, dolaylı müzakereler ve hesaplı gerilimi artırma kombinasyonuna dayalı uzun süreli bir çatışmayı yönettiğini gösteriyor.

Eski ABD’li yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri bu gerçeği açıkça yansıtıyor; ne ufukta kapsamlı bir anlaşma görünüyor ne de yeni bir çatışma yaşanması olasılığı tamamen dışlanıyor. Bu iki uç nokta arasında en olası senaryo şekilleniyor; patlamayı erteleyen ancak çözmeyen kısmi ve geçici uzlaşılar.

Öte yandan, İran, sınırlı bir güvenle de olsa diplomasiyi sürdürüyor. İran Dışişleri Bakanı'nın Pakistan, Umman ve Rusya'ya yaptığı ziyaretleri içeren son diplomatik hareketlilik, İran'ın gerilimi azaltmakla ilgilendiğini göstermek için çok kanallı bir müzakere süreci oluşturmayı amaçlıyor. İran'ın bölgesel arabulucular ile kanallar açma gayretinde olduğunu vurguluyor. Ancak bu diplomasi, özellikle Amerikan temsilcilerinin ziyaretlerinin aniden iptal edilmesi ve askeri ve ekonomik baskının devam etmesinin ardından, Washington'un niyetlerine dair derin bir şüphenin gölgesi altında yürütülüyor.

Tahran'ın bakış açısına göre, baskı altında müzakere bir seçenek değil; aksine, özellikle ideolojik olarak kendisine bağlı destekçileri karşısında rejimin meşruiyetini tehdit eden siyasi bir teslimiyet olarak görülüyor. Bu nedenle, herhangi bir diplomatik girişim, deniz ablukasının kaldırılmasına bağlı ve bu koşul şimdiye kadar yerine getirilmemiş görünüyor.

Dahası talepler arasında var olan uçurum, her iki tarafın pozisyonlarının öncelikleri arasında derin bir farklılığı ortaya koyması nedeniyle kapsamlı bir anlaşmanın imkansızlığını gösteriyor. Nitekim İran, yaptırımların kaldırılmasını, deniz ablukasının sona erdirilmesini ve uranyum zenginleştirme hakkının korunmasını talep ediyor. Buna karşılık Washington, nükleer programın kilit unsurlarının ortadan kaldırılmasını, füze geliştirme programının kısıtlanmasını ve İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılmasını şart koşuyor.

Bu uçurum, asgari taleplerle sınırlı olmayıp, karşılıklı koşulların daha geniş bir listesini de kapsıyor ve kapsamlı bir anlaşmaya varmayı imkansız kılıyor. Bunun yerine, en fazla, krizi çözmekten ziyade yönetmeye odaklanan sınırlı ve belirsiz bir anlaşmaya varılabilir görünüyor.

Buna rağmen İran, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne karşılık, ablukanın kaldırılmasını ve savaşın sona erdirilmesini (ve belki de gelecekteki saldırılara karşı garantiler) talep eden revize edilmiş, aşamalı bir teklif sundu. Buna göre nükleer mesele daha sonraki bir aşamada ele alınacak. İran'ın revize edilmiş teklifine bakıldığında çelişkili ve mantıksız görünüyor. Zira Tahran, Boğaz'da seyrüsefer özgürlüğü karşılığında ateşkes ve ablukanın kaldırılması garantisi alarak üzerindeki güvenlik, askeri ve ekonomik baskıyı hafifletmek istiyor. Ama burada seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz; Boğaz'ın savaş öncesi durumuna geri dönmesi mi, yoksa İran'ın ücret karşılığında geçiş izni verdiği mevcut düzenlemenin artık Amerikan gemilerinin de geçmesine izin vererek sürdürülmesi mi kastediliyor? Bu çelişki, Tahran'ın Boğaz'ın mevcut durumunu yasallaştırmayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan mevcut iç icraatları ile daha da öne çıkıyor. Zira İran parlamentosu ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Boğaz'dan mevcut koşullar altında geçişi düzenleyen bir yasa taslağını görüşüyor. Ayrıca İran Merkez Bankası, Boğaz'dan geçiş ücretleri için dört özel hesap açtı. Dolayısıyla Tahran, karşılığında hiçbir şey sunmadan Washington'dan tavizler istiyor. Bu teklif, İranlı karar vericilerin aşırı özgüvenini yansıtıyor gibi görünüyor; ama bu özgüven, her iki taraf için de çıkmaza girmiş durumun yanlış değerlendirilmesiyle gölgeleniyor. İran, Hürmüz Boğazı'nı en önemli pazarlık kozu, Donald Trump ve dünya üzerinde baskı kurma aracı olarak görüyor.

İran, Hürmüz Boğazı'nı sadece bir enerji koridoru olarak değil, bu denklemin merkezinde yer alan ve en önemli stratejik varlığı olarak öne çıkan bir etki aracı olarak görüyor. Boğaz artık sadece petrol geçişi için bir su yolu değil; ekonomik, güvenlik ve siyasi boyutları kapsayan çok boyutlu bir baskı aracına dönüştü.

İran, boğazı kapatarak değil, etki edebilme ve geçiş trafiğini düzenleyebilme gücüyle rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bu yaklaşımın, doğrudan çatışmaya girmeden küresel tedarik zincirlerini tehdit etmeye dayalı alışılmadık bir caydırıcı güç sağladığını düşünüyor.

Tahran ayrıca Hürmüz Boğazı'nı herhangi bir anlaşmada kendi şartlarını dayatmasını ve büyük enerji ithal eden güçlerle diyalog kanalları açabilmesini sağlayacak bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışıyor.

Öte yandan Trump, İran'ın teklifini reddetti ve İran'a yönelik ablukayı uzatacağını açıkladı. Trump, ablukanın askeri güçten daha az maliyetli olduğuna ve rejimin uzlaşmaz tavrını sürdürme gücünü zayıflatacağına inanıyor.

Son zamanlarda, ablukanın İran petrol kuyuları ve rezervleri üzerindeki etkisine ilişkin birçok analiz yapıldı. İran'ın söylemine göre abluka petrol kuyularını etkiliyor, ancak kayıplar yönetilebilir durumda.

İranlı petrol uzmanları, petrol ambargosunun Amerikan ekonomik baskısının en önemli araçlarından biri olduğunu belirtiyor. Ancak Tahran, yüksek iç tüketim, sınırlı ulaşım alternatifleri ve petrol sahalarının işletilmesi için esnek politikalar yoluyla bu baskıyı kısa vadede yönetebileceğini söylüyor.

Bazı İran ekonomik raporları, mali kayıpların önemli olduğunu ve yıllık on milyarlarca dolara ulaşabileceğini, ancak petrol sektörünün teknik altyapısının, kısıtlamaların kaldırılmasının ardından üretimin kademeli olarak yeniden başlamasına olanak tanıyarak, tam bir çöküş olasılığını azalttığını belirtiyorlar.

Diplomatik süreç devam etmesine rağmen, askeri hazırlıklar da sürüyor. Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor.

Tahran, herhangi bir gerilimin karşılıksız bırakılmayacağını ve ABD güçleri ile bölge devletlerine ağır bir bedel ödetmeye hazır olduğunu iletmek istiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ancak bu hazırlık, savaşmak arzusunda olduğunu değil, savaşı tamamen önlemeyi amaçlayan caydırıcı bir stratejiyi ifade ediyor.

Buna karşılık, ABD, müzakerelerdeki pozisyonunu güçlendirmek için bir askeri ve ekonomik baskı kombinasyonunu benimsiyor. Ancak bu yaklaşım, özellikle kamuoyundaki yeni bir savaşa karşı muhalefet ve yönetimin uzun süreli bir çatışmaya girmesini kısıtlayan yasal sınırlamalar gibi iç kısıtlamalarla karşı karşıya bulunuyor.

Dahası, baskının İran'ı taviz vermeye zorlayacağı varsayımı, rejimin doğasına dair yanlış bir okumaya dayanıyor olabilir; zira İran, kırılmaktan ziyade baskıya direnmeye meyillidir.

Çatışan tarafların birbirine tamamen zıt iki vizyonuyla karşı karşıyayız. Diplomatik düzeyde, her iki tarafın talepleri tamamen zıt olup, bir orta yol görünmüyor. Baskı düzeyine gelince, Trump deniz ablukasını uzatmayı savaştan daha az maliyetli görürken, İran altı ay içinde kendisine zarar verecek bir deniz ablukasından ziyade savaşı daha az maliyetli bulabilir.

En olası senaryo, statükonun yani yaptırımların, sınırlı askeri gerilimlerin, aralıklı müzakerelerin ve gerektiğinde kısmi anlaşmaların devam edeceğidir. Bu, “ne savaş ne de anlaşma yok” denklemi olup, dengeyi kırılgan, gerilimde tırmanmaları olası ve barışı ertelenmiş bir halde bırakmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet