Suriyeli siyasetçi yazar Fayiz Sare: Suriye, bölgesel ve uluslararası güçlerin bölüştüğü işgal altındaki bir yapı haline geldi

Sare’ye göre Suriyelilerin problemi, Esed’e alternatif rejim oluşturamamaları (AFP)
Sare’ye göre Suriyelilerin problemi, Esed’e alternatif rejim oluşturamamaları (AFP)
TT

Suriyeli siyasetçi yazar Fayiz Sare: Suriye, bölgesel ve uluslararası güçlerin bölüştüğü işgal altındaki bir yapı haline geldi

Sare’ye göre Suriyelilerin problemi, Esed’e alternatif rejim oluşturamamaları (AFP)
Sare’ye göre Suriyelilerin problemi, Esed’e alternatif rejim oluşturamamaları (AFP)

Suriyeli siyasetçi yazar Fayiz Sare, Suriye muhalefetinin önde gelen isimleri arasında yer alıyor. Kasım 1970’de Hafız Esed’e karşı düzenlenen ilk protestolara katılma ve 1978’de rejime muhalif örgütlerin faaliyetlerinde yer alma gerekçesiyle hapis yatan Sare, oğul Esed döneminde de Ocak 2008’de Şam Baharı’nın aktivistleri arasında yer alma suçlamasıyla iki buçuk yıl hapis yattı.

Esed rejimi bağımlıdır
Konuşmasına devrimin başlangıcı ile Suriye’nin mevcut durumu arasında bir kıyaslama yaparak başlayan Sare;
Tek tek sayması zor, birçok ve büyük farklar var. Bu nedenle devrimin başlangıcı ile Suriye’nin mevcut durumu arasındaki farklarla ilgili 3 nokta üzerinde duracağım.
Birinci nokta, karşımızda artık bildiğimiz Suriye yok. Bilakis, bölgesel ve uluslararası güçlerin bölüştüğü işgal altındaki bir yapıyla karşı karşıyayız. Yani Rusya ve İran milislerini kastediyorum. Esed rejimi, kendisini koruması ve düşüşünü önlemek için bu güçleri çağırdı. Geriye kalanlar ise sahadaki ve siyaset alanındaki gelişmelerin bir sonucu olarak geldi. Bu hususta dini ve milliyetçi radikal örgütlerin yanı sıra muhalif grupların özellikle de kendisine destek verenlerin çıkarlarını Suriye ve Suriye halkının çok çok üstünde tutan silahlı yapıların rolünü göz ardı etmemek gerekir. Destek verenlerden kastım da Suriye’de geçici hakimiyeti bulunan ABD ve Türkiye’dir.
İkinci nokta, iki temel grup arasında artık ortak bir pozisyon yok. Halkın oluşturduğu ilk grup içinde siyasi ve kanaat önderleri ile teşkilatlar yer alıyor. Rejimin oluşturduğu ikinci grubun kapsamında ise destekçiler, askeri ve güvenlik kurumları yer alıyor. Birinci grubun temel hedefi rejimi değiştirmek ve yerine bütün Suriyelilere eşitlik, adalet ve özgürlük sunacak demokratik rejimi kurmaktı. İkinci grubun hedefi ise rejimin düşmesini engellemek ve devrimcileri rejimin ahırına geri döndürmekti. Ancak bugün ana hedeflerin boyutu aynı olmadığı gibi destekleyicileri de yok. İki grubun da farklı hesapları var. Bazen de statükonun korunması amacıyla ortak hedef üzerinde birleşirler. Bu ortak hedef ise, çatışmanın her iki tarafında yer alan savaş lordlarının ve bu iki gruptan faydalananların gösterdiği hedeftir.
Üçüncü nokta ise, Suriyeliler (halkı ve rejimi) devrimin patlak verdiği sırada Suriye’nin geleceğini belirleyecek etkili güç konumdaydı. Bugün bu tablo tamamen değişmiş vaziyette. Zira Suriyelilere kendilerinin ve ülkelerinin kaderini eski haline döndürme imkanının hatırlatılmasının bir etkisi yok. Esed rejimi, kararlarında tamamen Rus ve İranlılara bağlı. Söz konusu kararlar sadece siyasi, askeri ve güvenlik kararıyla sınırlı değil. Bilakis, Rus ve İranlıların mevcut durumunu ve geleceğe etki edecek her türlü kararı kastediyorum. Muhalefetin ise konuşma hakkı olmadığı gibi etki yaratma, güç ve mecali de yok. Muhalefet sadece destek verenlerin yörüngesinde dönen bir vızıltı.
 
 Siyasi girişimlerin başarısız olması
Suriye’deki siyasi girişimlerin ve müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının sebeplerine değinen Sare, konuşmasını şöyle sürdürdü;
Suriye’deki siyasi girişimlerin ve bütün müzakerelerin çıkmaza girmesinin sebebi rejimdir. Bunu siyaseten muhalefet etmek için değil, bilakis rejimin 10 yıldır süren devrim döneminde ve ondan önceki 10 yıllık süreçte Suriyelilerle kurduğu ilişkinin gerçekliğinden hareketle söylüyorum.
Beşşar Esedi’in iktidara geldiği 2000 yılından bu yana Suriyeliler, ülkede reform yapma ve ülkeyi, özellikle siyasi ve ekonomi başta olmak üzere her anlamda içinde bulunduğu trajik durumdan çıkarma yönünde tekrar tekrar çaba gösterdi. Fakat rejim bunu reddetti. Hatta reddetmenin de ötesine geçerek, halk hareketini ve muhalefeti 2000-2005 arasındaki Şam Baharı dönemindeki faaliyetlerini bastırdı. Bu kapsamda kulüpleri kapattı, toplanmayı yasakladı ve her türlü faaliyete sıkı sansürler uyguladı. Rejim bu eylemleriyle Suriyelilerle uzlaşmayı reddetti. Rejimin bu reddedici tavrı devrimin başında da tekrarlandı. Nitekim göstericilerin, devrim hareketi liderlerinin, muhalif parti ve üyelerinin talepleri reddedildi ve bunlar ya öldürüldü ya tutuklandı ya da sürgün edildi.
Rejimin Suriye meselesinde çözümü hedefleyen müzakere ve girişimleri reddetmesi sadece bir reddetme eyleminden daha fazlasını ifade ediyor. Burada iki durum söz konusu: Birincisi, Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerin verdiği destek. İkincisi, uluslararası toplumun özellikle de batının, rejimin yapıp ettikleri karşısında takındığı tavır, rejimin rehavete kapılmasına sebep oldu. Örneğin batının, rejimin kimyasal silah kullanmasının ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi davranması buna örnektir.
 
Rejimin hiçbir hükmü ve otoritesi yok
Esed rejimi ve Suriye devriminin bugün vardığı noktayla ilgili değerlendirmelerde bulunan Sare, şunları kaydetti;
Esed rejimi ve müttefikleri ile bazıları devrimle bağlantılı olan başka çevrelere, ‘Suriyelilerin devrimi başarısız oldu ve Esed rejimi zafer kazandı’ demek tatlı geliyor. Muhtemelen bazıları rejim için zafer kutlamaları, devrim için de taziye merasimi düzenlemeyi bile düşünüyordur. Bunun Suriyelilere ve devrimlerine karşı savaşın bir parçası olduğuna eminim. Rejim ve müttefiklerini buna alıştırdık. Bu, başka açıdan büyük bir hata.
Devrimin hedefi Suriyeliler için durumu değiştirmekti ve açıkçası durum değişti. Ne Suriye artık eski Suriye ne de halkı. Aynı şekilde bölgedeki komşularına korku salan rejim de eski rejim değil. Artık hiç kimseyi korkutmuyor. Neredeyse her şey değişti. Ancak bu değişimin faturası, hem maddi hem beşeri açıdan acı ve çok büyük oldu. Bu durum Esed rejimine karşı devrimin artık gerekli ve kaçınılmaz olduğunu doğruluyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktadığı habere göre, yazının bundan sonraki bölümleri sahadaki gelişmelerle ilgilidir.
 
Suriyeli yazar Sare, konuşmasına şöyle devam etti;
Devrim düşünce evresinde gerçekleşti. Yani asıl kısmı gerçekleşti. Suriyeliler, devrimden korkan bir rejime karşı ayaklandılar ve rejimin yönetiminde yorgun düşen ülkelerinin gerçekliğini değiştirdiler. Ancak Suriyelilerin ve devrimlerinin en büyük problemi alternatif bir rejim inşa etme aşamasına geçememeleridir. Bu aynı zamanda devrimin ana hedefiydi. Fakat kanlı rejim ve müttefiklerinin olduğu, bölgesel ve uluslararası tarafların müdahalelerde bulunduğu, uluslararası toplumun vurdumduymaz davrandığı bir ortamda, bu kolay bir iş değil. Alternatif rejim oluşturmak vakit ve çaba ister.
Rejimin zafer kazandığı yönündeki ifadeler kuruntu ve yalanın bir çeşididir. Bugün rejim Suriye'de hiçbir şeye hükmetmiyor ve hiçbir şey üzerinde otoritesi bulunmuyor. Ancak Rus ve İranlı işgalcilerin aracılığıyla bir şeyleri halledebiliyor. Rejim, Kardaha’daki iktidar ailesinin kalesinde bile yakıt veya güvenliği sağlamak gibi küçük meseleler dahil hiçbir sorunu çözemez. Tüm bunları göz önüne alınca rejimin hangi zaferinden söz edilebilir. Beşşar’ın iktidarda kalmaya devam etmesi onun güç ve nüfuzuna dayanmıyor. Bilakis kendisine destek veren müttefiklerinin alternatif üzerinde uzlaşamaması ve uluslararası toplumun sorumluluklarını bir kenara atmasından kaynaklanıyor.
 
Suriye ve Arap dünyası arasındaki ilişkiler
Arap ülkelerinin büyük bir çoğunluğu hem baba Esed hem de oğul Esed konusunda acı ve kötü tecrübeler edindi. Suriye ve Arap dünyası arasındaki ilişkilerin geçmişi yüzlerce olay ve talihsiz örneklerle doludur. Nitekim baba ve oğul Esed dönemlerinde rejim Arap hükümetlerine, pozisyonlarına ve vatandaşlarına karşı düşmanca bir tavır benimsedi. Bunun yanı sıra Arap ülkelerinin iç işlerine müdahalede bulundular. İçişlerine müdahale ettiği devletler arasında Filistin, Lübnan, Irak, Ürdün ve Körfez ülkeleri bulunuyor.
2011’de Suriye devrimi başladığında Arap ülkelerinin çoğu, Esed rejimiyle çatışmaya mahal vermemek adına devrime destek vermekten kaçındı. Ancak bazıları farklı sebeplerden ötürü Esed rejimi ile Suriye’de çözümün sağlanması için çabaladı. Fakat rejim Arap dünyasının bütün girişimlerini reddetti ve bu durumu askeri yollardan çözmede ısrar etti. Bu da Arap dünyası ile rejimin arasındaki çatlağı daha da genişletti. Akabinde Araplar, Esed’in izlediği stratejiye ve halka karşı başlattığı savaşa karşı pozisyon aldılar. Bu pozisyon Körfez ülkelerinin çoğu tarafından destek gördü. Böylece bu ülkeler muhalefete siyasi ve ekonomik açıdan destek verdiler. Ancak bazı ülkeler silahlı oluşumları destekleme yolunu seçti. Bu oluşumların geneli radikal İslamcı örgütlerdi. Bu seçenek devrime hiç kuşkusuz zarar verdi. Bu seçenek, rejime ve müttefiklerine, devrime, ‘terörizm’ ve ‘radikal İslami gruplar’ gibi kulplar takmasına ve yalanlar uydurmasına fırsat verdi.
Rejime önemli destek verenlerin başında, İran destekli grupların iktidarda kontrolü ele geçirdiği Irak ve İran gelmekte. Lübnan yönetimi Suriye krizinde tarafsız olduğunu ilan etse de Hizbullah’ın Suriye’ye milislerini göndermesi karşısında sessiz kalarak, tarafsız olmadığını gösterdi. Suriye halkına karşı savaşmak için rejime destek sunmaya gelen Hizbullah milisleri, Suriye halkını katletti, köylerini yakıp yıktı. Irak’taki Haşdi Şabi milisleri de aynı şekilde Suriye’ye gelerek rejimin Suriye halkına karşı yürüttüğü savaşa destek verdi. Lübnan ve Irak örnekleri Arap dünyasının Suriye krizine yönelik ortak bir tutum benimseyemediğinin göstergesidir. Bu durum aynı zamanda Arap sisteminin çöktüğünün bir realitesini yansıtıyor.
 
Kürt güçler ve Suriye devrimi
Suriyeli yazar Sare’ye göre ‘Kürt güçleri’ denilen olgunun ortaya çıkmasının üç sebebi var.
Birinci sebep, devrimin silahlandırılması ve sivil faaliyetlerinin askeri faaliyetlere dönüştürülmesidir. İkinci sebep, Suriye’deki bölünmeleri, özellikle de Arap ve Kürtler arasında ırk temelli bölünmeleri körükleyen politikalardır. Üçüncü sebep, Türkiye’deki PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’nin Suriye’deki askeri varlığını artırma çabalarıdır.
Devrimin silahlandırılması -ki rejim başından beri bunu istiyordu- Suriye krizine müdahale eden çoğu bölgesel ve uluslararası aktörlerin etnik veya din temelli bir silahlı milis örgütü kurmak için aradığı fırsatı sundu. Böylece DEAŞ ve Nusra Cephesi gibi radikal İslami örgütlerin yapıp ettiklerine karşı PYD ortaya çıkarıldı. Bu örgütün ana kadroları, Türkiye’de silahlı eylemler konusunda uzun bir deneyime sahipti. Örgütün kuruluş felsefesi Kürtlerin zulme uğradığı fikri üzerine inşa edildi.
YPG ve Suriye Demokratik Güçleri, DEAŞ ve Nusra gibi radikal İslami gruplarla şiddetli çatışmalara giriştiler. Aynı zamanda Özgür Suriye Ordusu gibi ılımlı gruplarla da çatıştılar. Her zaman rejimle belli bir düzeyde ilişkileri sürdürürken, diğer taraftan ABD ile doğrudan ve aleni bağlantılar kurdular. Türkiye’ye karşı büyük düşmanlıklar gösterdi ve en sonunda iki taraf arasında doğrudan üç büyük çatışma meydana geldi: 2016’da Fırat Kalkanı, 2018’de Zeytin Dalı ve 2019’da Barış Pınarı.
PYD yönetimi, Suriye krizine müdahale eden bölgesel ve uluslararası taraflarla yaptığı çatışmalar veya kurduğu dostluklar sebebiyle Suriye denkleminde bir problem haline geldi. Bu durum Suriye meselesinde siyasi bir çözüme ulaşmayı olumsuz etkiliyor.
 
Türkiye’nin rolü
Sare, Türkiye’nin Suriye’de bulunmasıyla ilgili de şu değerlendirmelerde bulundu;
Türkiye, Suriye’nin en önemli komşusudur. Türkiye’nin Suriye için önemi şu an olduğu gibi gelecekte de geçerli olacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin, devrim öncesinde rejim ile iyi ilişkilere sahip olmasına rağmen başından beri Suriyelilerin devrimine destek vermesi önemli ve anlaşılır bir durum. Türkiye’nin devrim öncesinde rejimi Suriye’deki durumu askeri yöntemlerden uzak bir şekilde siyasi yollarla çözmeye yönelik ikna çabaları başarısız oldu.
Son yaşanan gelişmeler, Türkiye'nin Suriye politikasında köklü bir değişime açılan kapıydı. Nitekim Türkiye, silahlı ve siyasi muhalif güçlerin ve şahsiyetlerin topraklarına girmesine izin verdi ve Suriye ile sınırları iki yönlü olarak açtı. Sınırları açma kararı, yüz binlerce Suriyelinin savaştan kurtulmasına vesile olmasına rağmen radikal İslami grupların Suriye’ye girmelerini de beraberinde getirdi. Bu grupların bazıları Türkiye’ye yerleşti. Bu da bölgesel ve uluslararası güçlerin Türkiye’yi ‘teröristleri besleme’ ve ‘Suriye’ye geçişlerine yardımcı olma’ gibi şeylerle itham etmesine sebep oldu.
Türkiye’nin Suriye’deki rolü muğlak başladığı gibi halen kafa karışıklığına neden olmaya ve çelişkili bir görüntü vermeye devam ediyor. Bunun sebebi yalnızca bölgesel ve uluslararası güçlerin Suriye meselesiyle ilgili değişken tutumlarından kaynaklanmıyor. Bu belirsizliğin arkasında Türkiye’nin iç dinamiklerinin yanı sıra Türklerin Suriye gerçekliğini ve karmaşık ilişkiler ağını anlamaması ve Suriye krizindeki gelişmeleri ve ihtimalleri yanlış değerlendirmesi bulunuyor.
Devrimin başında muhaliflere ve Suriyeli devrimci güçlere etkili ve güçlü bir ittifak sunması hasebiyle Türkiye’nin Suriye meselesinde bulunma ve rol alma arayışı doğal bir durum. Ancak Türkler bu fırsatı kendi gözetiminde bir güvenli bölge kuramaması sebebiyle kaçırdı. Bu fırsatı kaçırmasında aynı şekilde ABD ve Batı’nın kandırma ve oyalama taktileri etkili oldu. Bu da Türkiye’yi Kürt kartını kullanmaya itti. Bu elindeki son karttı. Böylece Türkiye Suriye’deki silahlı grupların ve Astana’daki ortağı Rusya ile yaptığı uzlaşının da desteğiyle üç harekat düzenledi. Türkiye iki durum aracılığıyla Suriye meselesinin çözümünde çıkarlarını sağlamak ya da en azından bunlarla çelişmemek için rol almayı umuyor.
 
Suriye'nin geleceği
Sare’ye göre, meselenin önemli olan kısmı Suriye’nin geleceği. Bunun önemini 3 maddede ele alan Sare, sözlerine şöyle devam etti;
Rejimin son 50 yılda yol açtığı sorunlar ve Suriye halkının son yıllarda biriken sorunlarının çözümüne odaklanılması gerekiyor. İkinci olarak, Rejim ve müttefikine karşı verilen kurbanların bir anlamı olması için Suriye’nin geleceğine hizmet edecek tüm olaylardan faydalanılmalıdır. Üçüncü olarak da Suriyelilerin yaşadığı dramların dünyanın başka hiçbir bölgesinde bir daha tekrarlanmaması adına uluslararası toplumla işbirliği yapılmalıdır.
Suriyeliler için gelecek mefhumunun merkezinde birçok şey katılabilir. Ancak aciliyeti bulunan meselelerden başlanılmalı. Öncelikler arasında ölümün, sürgünün ve yıkımın durdurulması, tutukluların ve kaçırılanların serbest kalması, yerlerinden edilenlerin evlerine ger dönmesi yer alıyor. Bunların gerçekleşmesi için önce silahlı çatışmanın durdurulması gerekiyor. Bu en acil ve öncelikli görevdir.
*Bu yazı, Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.