Korona salgını sonrası Arap bölgesinin geleceği

İdlib kırsalındaki Binnish şehrinde koronavirüsten korunmak için maske diken bir kadın (AFP)
İdlib kırsalındaki Binnish şehrinde koronavirüsten korunmak için maske diken bir kadın (AFP)
TT

Korona salgını sonrası Arap bölgesinin geleceği

İdlib kırsalındaki Binnish şehrinde koronavirüsten korunmak için maske diken bir kadın (AFP)
İdlib kırsalındaki Binnish şehrinde koronavirüsten korunmak için maske diken bir kadın (AFP)

Koronavirüs (Kovid-19) salgınının dünya ve Orta Doğu bölgesine yayılması, birçok ülkenin toplumlarını, ekonomilerini ve hükümetlerini tehdit ediyor. Salgın, bazı Arap ülkelerinin ‘ekonomik, toplumsal ve siyasi koşullarını değiştirmeyi amaçlayan benzeri görülmemiş protesto hareketlerine tanık olduğu’ bir dönemde geldi.
Salgın, bölgedeki bazı ülkeleri ve tüm bölgesel sistemi varoluşsal bir güvenlik ve siyasi zorluklarla karşı karşıya bıraktı. Arap ülkelerinin ‘küresel bir ekonomik durgunlukla birlikte birikmiş derin ekonomik krizlerle’ karşılaştığı bir dönemle de çakıştı. Aynı zamanda iç savaşlar ve dış askeri müdahalelerle uğraşan başarısız ve pasif devletler içinde yayılarak, bölgesel sistem krizini ve giderek artan başarısızlıkları derinleştirdi.
Şarku’l Avsat, Beyrut Amerikan Üniversitesi ‘İsam Fares Kamu Politikaları ve Devlet İşleri Enstitüsü’ ile işbirliği dahilinde, ‘Kovid-19’un Arap ülkeleri üzerindeki siyasi, ekonomik, sağlık ve toplumsal düzeylerdeki etkisi’ hususunda Lübnan ve bölgeden etkili düşünürlerin görüşlerini aldı. Çalışmada, düşünürlerin, ‘hükümetlerin bu salgını kontrol altına almasından kısa bir süre sonra bölgenin geleceğine ne ölçüde tepki verecekleri’ hususundaki dair değerlendirmeleri de dinledi. Uzmanlar, pandeminin ‘değişim ve toplumsal adalete ulaşma hareketlerine ve ekonomiye’ etkilerinin yanı sıra ulusal devletin geleceğine, bölgesel güvenliğe, bunu sağlamak üzere işbirliği sistemini irdelediler. Ayrıca sağlık hizmetleri ve sosyal- ekonomik politikalara etkisini de değerlendirdiler.

Ulusal devletin akıbeti
Tarık Mitri
Geçen yüzyılda, 1990’larda, dünyanın tanık olduğu derin değişimler hızlanırken, ‘ulus devletlerin, büyük sorunlarla başa çıkabilme kabiliyeti açısından küçüldükleri ve küçük sorunlarla başa çıkma bakımından da büyüdükleri’ söylentileri yayıldı. Bu ifade, dünyanın bir bölgesinde değişen oranlarda doğrudur. Ama Arap ülkeleri açısından ülkelerimiz, güvenlik ve kontrol politikalarıyla ilgili olanlar hariç büyük veya küçük sorunları ele alamıyor gibi görünüyordu.
Ve milli grubun işleri politikasında temel rollerini oynamak, vatandaşların hayatlarını korumak ve haklarını korumak açısından zayıfladı. Bununla birlikte, birçok ülkede, şiddet, terörist, siyasi veya sosyal mücadele bahanesi altında toplumu boyun eğme ve insanların korktuğu anarşiye düşmekten kaçınma potansiyelini yeniden kazanmıştır.
Arap devrimlerinin patlak vermesinden sonra ulus devletlerimiz, daha kırılgan hale geldi ve bazı durumlarda kurumları çöktü veya parçalandı. Ulusal politikada, vatandaşların hayatlarını ve haklarını korumada oynadıkları temel roller açısından zayıflık yaşandı. Bununla birlikte birçok ülkede, toplumsal veya kitlesel terör gerekçesiyle şiddete karşı mücadele bahane edilerek topluma boyun eğdirme ve insanları endişelendiren bir kaosa sürüklenmekle korkutma potansiyeli yeniden baş gösterdi.
Ülkelerimiz, devlet ve yönetim arasında gerekli olan daha büyük bir ayrıma adım atmak yerine birinci sıraya hâkim olmaya yöneldi. Bazı otoriteler, çıplak güçlerinin yanı sıra ulus altı mezhepsel, bölgesel asabiliğe ve bireysel çıkarlara bel bağladılar. Bazı rejimler, topluma çeşitli yollarla dayatılan bir tür kimliğe dayanarak sanki özel mülkiyetmiş gibi kamu çıkarlarıyla ilgilenme noktasına ulaştı. Zorbalıklarını sürdürürlerken veya yenilenmiş otoriter kalıpları oluşturup kişisel onuru zayıflatırken, ulusal onuru savunmakla meşgul olduklarını ilan ettiler.
Salgının yayıldığı ve tehlikesinin de kamu düzenini ters yüz ettiği şu günlerde vatandaşlarını koruyan ve önemseyen, küçük amaçları aşarak kamu yararını öne çıkaran bir ülkeye ciddi şekilde ihtiyaç var. Bu ihtiyaç, birçok zararı önlemek için toplumu kontrol etme ve nizamını dayatma baskısıyla sınırlı değil. Öngörülen disiplin, en zayıf ve en yoksul olanlar da dahil rasyonel bir toplumsal politika ile ortaya koyulmazsa, kısa süre içinde kamusal alana el konulmasını, siyasetin bozulmasını ve özgürlüklerin kısıtlanmasını haklı gösterebilir.
Mevcut kriz ortadan kalktıktan sonra ülkemizi, topluma dahil olmamış veya kontrol edilmemiş tarafsız bir unsur olarak ulusal devletin inşası ikilemi karşısında bulacağız. Devletin gerçek meşruiyetini, yalnızca şiddeti tekelleştirmekten değil, aynı zamanda insanların çıkarlarını dikkate alma sorumluluğundan da alacağını göreceğiz.
Belki de mevcut dünya koşullarının ‘kendisine alternatif olmadığını gösteren’ ulus devletin inşası yolunda yürümek; otoritenin takibi, sorumlu tutulması, ‘kontrolünde güçlü bir sistem değil, daha ziyade kamunun çıkarını gözeten bir aktörün’ talep edilmesi çağrısı yapıyor. Nihayetinde bazı insanların, kaos, kayıp ve hayal kırıklığı korkusu nedeniyle yönetimin kontrolünden memnun kaldığı yıllardan bu yana bildiğimiz deneyimin tekrarlanmasını önlemeye çabalıyoruz. Bazı rejimler de bir devlet inşa etme talebini, ‘zulmü sürdürme çağrısı’ olarak varsayıyor.
Birleşmiş Milletler’in (BM) eski Libya temsilcisi ve eski Lübnanlı Bakan
Saint George Üniversitesi Rektörü- Beyrut

Kadınları ekonomik, yasal ve toplumsal olarak güçlendirmek
Fadia Kiwan
Katil ‘korona’ salgının küresel olarak yayılmasının neden olduğu fırtınanın ortasında bu felaketin dünya genelindeki kadınlara yansımaları hakkında da konuşabiliriz. Normal koşullarda kadınlar, sağlık ve toplumsal koruma hizmetlerine erişememe açısından toplumdaki en zayıf halkadır.
Sağlık ve toplumsal güvenlik sistemleri, çalışmayan ve çalışma yaşını aşmış grupların korunmasını göz ardı ederek, emeklilik yaşına kadar çalışan gruplara hizmetleri kapsıyor. Kadınlar bu iki grubun büyük bir bölümünü oluşturuyor. Arap dünyasında kadınların büyük bir kısmı çalışırken, marjinal ekonomik sektörleri kapsamaksızın resmi sektörlerde çalışanlar, bu hizmetlerden yararlanıyor.
Gelişmeler ışığında koronavirüs salgınından kaynaklanan sağlık, ekonomik ve toplumsal krizlerin, özellikle de kadınlar üzerinde büyük etkileri olacağı söylenebilir. Bunun yanı sıra Arap ülkelerinde çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere sağlık hizmetlerine erişimi olmayan, savaşlardan ve silahlı çatışmalardan kaçan milyonlarca mülteci bulunuyor.
Başta salgın dönemi olmak üzere Arap dünyasındaki kadınları desteklemek, aile uyumunda ve bireylerin evlerinde kalmasını sağlamada önemli bir rol oynuyor. Kadınlar ayrıca, tüm aile üyelerine psikolojik açıdan güven sağlarken, evlerde de özellikle hijyen ve eğitim bilinci konuları başta olmak üzere meydana gelen her şey için bir memur görevi görüyor.
Bu kriz, salgın döneminin sona ermesi ve ekonomik kalkınma çabaları sonrasında ekonomik yaşamda kadınların rolünün artmasını sağlayabilir.
Kızları okula ve üniversiteye gitmeye, ekonomik açıdan verimli çalışmalara katılmaya teşvik eden hükümet politikaları, kadınların Arap dünyasındaki kapasitelerini güçlendirdi. Bu nedenle boğucu kriz ve herkesin evde kalması nedeniyle kadınları ve kızları şiddetten, özellikle aile içi şiddetten koruyan yasaları güçlendirmek için çalışmalıyız. Aynı şekilde ‘felaket dönemlerinde dayanıklılığı artırmak için çeşitli Arap ülkelerinde uygulanacak genel politikalar hususunda ise ‘cinsiyetler arasında fırsat eşitliğine duyarlı yaklaşımları benimsemek’, böylece ‘kadınların ‘tüm toplumun felaketlere mümkün olan en düşük maliyetle karşı koyma ve müdahale etme yeteneklerini güçlendirmeyi amaçlayan’ bilinçlendirme ve eğitim programlarından doğrudan faydalanmasını sağlamak’ zorundayız.
Küresel olarak olağanüstü bir deneyim yaşıyoruz ve her türlü zorluğa karşı daha güçlü ve daha dayanıklı olmak için önceki derslerden faydalanmalıyız. Bu ders ise, kadınların desteğiyle toplumlarımızın gücünün çoğalmasını sağlamaktan geçiyor.
‘Arap Kadın Örgütü’ Genel Müdürü

Bölgesel güvenlik kararlılığı
Kerim Haccac
Koronavirüsün Orta Doğu bölgesine yönelik bölgesel güvenlik etkilerini değerlendirmek için erken olmasına rağmen gözlemciler, salgını, son 20 yılda Orta Doğu’yu sarsan en ciddi şok dalgası olarak nitelendiriyor. ABD’nin Irak işgali, Arap ayaklanmaları, Suriye’deki, Yemen’deki ve Libya’daki iç savaşlar, DEAŞ’ın ortaya çıkışı ve yenilgisinin yanı sıra bölgesel çatışmalar, insani felaketler ve bölgedeki hâkim yönetim metotlarında görülen meşruiyet krizi; bölge ülkelerini başarısız devletler sınıflandırmasına soktu.
Koronavirüs salgınının, en düşük ihtimalle bu dinamiklerin büyümesine yol açması bekleniyor. Aynı şekilde yalnızca tek tek ülkeler düzeyinde değil, bir bütün olarak bölgesel sistemin dayanıklılığı için de sert bir sınav olacak. Krizin siyasi, ekonomik, toplumsal ve güvenlik yönlerini yönetme karmaşıklığı, bölgesel devletlerin hükümetleri açısından, bu krizi yönetmede başarısız olmaları halinde meşru bir krizle karşı karşıya kalacakları büyük bir zorluk oluşturacak. Durumun, bölgedeki halk sağlığı sistemlerinin krizle başa çıkma kabiliyetiyle de büyük bir ilgisi var. Bu ülkelerin çoğunun, küresel sağlık güvenliği endeksinde ortalamanın altında puan aldıkları unutulmamalı.
Salgının etkisi, bölgedeki çoklu çatışma eksenlerinin kalbinde yer almaları dolayısıyla zayıf ve çökmeye yakın devletlerde daha şiddetli olacak. Bu durum da kaçınılmaz olarak kısır bir çatışma döngüsünü, yenilenen terör- isyan dalgalarını ve bölgesel müdahaleyi besleyecek, çatışma bölgelerindeki halk arasında büyük kayıplara yol açacaktır.
Tüm bunlar, şüphesiz ki zaten stresli bölgesel güvenlik çevresi üzerindeki baskıyı artıracak. Ancak bunun karşısında kriz, bölgesel gerilimleri azaltma fırsatı da sunuyor. Arap ülkelerinin İran’a sağlık ve diğer yardımlarda bulunması, Suudi Arabistan’ın salgınla mücadele edebilmek üzere Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Yemen’de ilan edilen ateşkese destek vermesi; ‘Orta Doğu’nun en azından bu son şokun bölgesel sistem üzerindeki etkisini en aza indirebileceği’ umudunu canlandırıyor.
Mısırlı eski diplomat ve Kahire Amerikan Üniversitesi’nde profesör

Sağlık sistemlerinin geliştirilmesi için bölgesel entegrasyon
Belkasım Sabri
Yeni küresel salgın, tüm yönleriyle gelişmişliğe ve özellikle de Akdeniz’in doğusu olmak üzere tüm ülkelerdeki sağlık sistemlerine meydan okuyor. İleriye dönük çalışmalar; durgunluk, ekonomik büyümenin azalması ve sağlık sisteminin finansmanını sınırlayan milyonlarca işin kaybı yoluyla küresel ekonomiler üzerinde çeşitli olumsuz etkilerin olacağını gösteriyor.
Bölge nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ının orta ve zayıf gelire sahip ülkelerde yaşaması, zaten yetersiz olan sağlık hizmetlerinin üzerinde baskılara yol açıyor. Bölgemiz, oldukça zor ekonomik ve toplumsal koşullarda yaşayan çok sayıda mülteci ve yerinden edilmiş kişiye de ev sahipliği yapıyor.
Ülkelerin bu salgınla başa çıkma deneyimlerinden alınan ilk dersler; salgının, İtalya ve Fransa gibi bazı zengin ülkelere ulaşana kadar göstermiş olduğu gücü ve hızı oldu. Nitekim salgının bitmemesi, tüm sağlık sistemini de çöküşle tehdit ediyor.
Yetersiz malzeme ve insan kaynakları koşulları çerçevesinde tedavi hizmetlerine yönelik büyük baskılardan kaçınmak amacıyla, salgınla başa çıkma, bireysel ve toplumsal katılım için mekanizmalar geliştirme yolunda proaktif stratejilere odaklanıldı.
Bölgesel düzeyde ise bu salgın, doğan ihtiyaçlara yanıt vermek ve küresel salgınlarla başa çıkmak üzere sağlık altyapısına yatırım yapmanın ve sağlık sistemlerini güçlendirmenin önemli olduğunu gösterdi. Sağlık güvenliğinin korunmasında devletin sosyal işlevinin önemini gözler önüne serdi.
Sağlık sektörünün kalkınması için yatırımları destekleme ve sağlık sistemleri kapsamlı ve adil bir hedefe ulaşma yolunda herkes, salgının, sağlık alanında sinerji ve dayanışma geliştirmek üzere bölge ülkeleri açısından bir fırsat sağlamasını umuyor.
Tunuslu eski bakan ve Tunus Sağlık Haklarını Savunma Derneği Başkanı

Salgının, değişim hareketleri üzerindeki etkileri
Nedim Huri
Hiç kimse, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yayılan koronavirüs salgınının tam etkisini tahmin edemez. Ancak dikkat çekilmesi gereken 3 nokta var. Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi, dünyanın geri kalanıyla karşılaştırıldığında şu ana kadar en büyük eşitsizliğin görüldüğü bölgeydi.
Her ne kadar virüs insanları servetlerine göre ayırmıyorsa da gelir düzeyi, mücadele mekanizmalarını etkiliyor. Nitekim bölge genelinde düşük gelirli çalışanlar, işlerini uzaktan (evde) yapma olanağına sahip değil ve işlerinden yoksun olmaları halinde ücret alamıyorlar. Karantina devam ettikçe ve ekonomiler durgunluk sürecine girdikçe, vatandaşların çoğunluğunu kapsayan toplumun en yoksul kesimleri, durumla eşit şekilde başa çıkamayacak. Mülteciler ve göçmen işçiler de durumun sonuçlarıyla mücadelede imkansızlıkla karşılaşacak. Bununla birlikte bölge hükümetlerinin hiçbirinin, ekonomik hasarın nasıl azaltılacağı veya toplumlarındaki büyüyen bölünmenin nasıl tedavi edileceği konusunda bir planı bulunmuyor.
Koronavirüs ayrıca, dünyanın diğer bölgelerinde beklenenden çok daha büyük bir siyasi etkiye sahip olacak. Salgın, Cezayir, Lübnan ve Irak’taki protesto eylemlerini sokaklardan uzaklaştırmayı başardı. Bölgedeki orduların, ‘ev karantinası’ tedbirlerini uygulama bahanesiyle kamusal meydanları kurtardıklarına tanık olduk. Korkunun, otoriter rejimleri, ‘virüsü kontrol etmek üzere baskı altında ortaya koyulan önlemlerle toplumsal kontrolü artırmak, ayrıca eylemcilerin ve muhaliflerin hareketlerini takip etmek’ için salgını kullanmaya itmesi de mümkün.
Son olarak, bölge hala Libya, Suriye ve Yemen’de, sağlık alt yapısını yok eden üç aktif çatışmadan mustarip. Bu ülkelerde milyonlarca insan yerlerinden edildi. Nitekim salgının bu bölgelerde yayılması halinde büyük bir yıkım daha yaşanacak.
‘Arap Reformu Girişimi’ Genel Müdürü

Kolektif kurtuluşa inanan bir sağlık sistemi
Gassan Ebu Sitte
Salgın, ne kadar büyük olursa olsun bir grup kazançlı sağlık şirketinin, bir sağlık sistemi oluşturamadığını, ‘insan sağlığı’ üzerinde ticaret yapan rakip şirketlerin sonsuza kadar mevcut olacağını ortaya koydu. Bu çerçevede insan sağlığının ticarileştirilmesini ortadan kaldırmak dışında, bu salgınla veya gelecekte ortaya çıkabilecek başka salgınlarla savaşmamız pek mümkün değil. Durum, siyasi rejim zihniyetinde bir değişiklik gerektiriyor.
Benzer şekilde, bahsettiğimiz bu sistemler, yapısal krizlerden kaçmak için ister etnik ister toplumsal (kadınlar, çocuklar, etnik azınlıklar) olsun her zaman belirli grupları feda eden (soykırım olarak da görülebilir) kapitalist sistemleridir. Şu an bu sistem, ‘sürü bağışıklığı’ fikrini destekliyor, ekonomiyi yıkıcı sonuçlardan kurtarmak için yaşlıları feda ediyor. Bu nedenle aşılar gibi hızlı teknolojik çözümler, bu tarihsel zorunluluktan kaçmanın bir yolu olmayacak, yalnızca esas sorunlara karşı bir körlük oluşturacaktır. Aynı şekilde bu durum sadece, insanın acı çekme sürecini uzatacak ve ölüm oranını azaltmayacaktır.
Belki de batıdaki müttefik ülkelerin, İtalya gibi önemli bir batı ülkesiyle minimum düzeyde dahi dayanışma göstermemesi etik bir sistem olarak ‘yardım’ ve ‘dayanışma’ arasındaki büyük farkı açıkça ortaya çıkarmış oldu.
Neoliberalizm ve gelişmiş kapitalizm, refahın, ‘toplum üyeleri arasındaki tüm dayanışma biçimlerinin yok edilmesi’ ile bağlantılı olduğunu gösterdi. Bu sistemlerin yapısal krizi, bu salgınla baş etme yolunda yer alırken, toplumsal dayanışma da bu salgınla mücadele bir koşuldur. Bunun yanı sıra etkili ve başarılı bir tıp ve bu gibi durumlarda hızlı tepki verebilen etkili bir sağlık sistemi oluşturma gereği; zengin sağlık kurumlarının ve ileri teknolojinin ürünü değil, iyi sistemlerin ürünüdür.
Filistinli bir saha doktoru ve Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Çatışma Tıbbı Programı’nın kurucusu

Biyogüvenlik sisteminin gözden geçirilmesi
Şerif Nasır bin Nasır
Arap ülkelerinin ve toplumlarının çoğu, zorluklar karşısında muazzam bir kabiliyete sahip. Muhtemelen bu acı, Arap ülkelerinin son yıllarda birbirini takip eden savaşlar, çatışmalar ve krizlerle ilgili deneyiminin bir sonucu olarak meydana geldi. Arap toplumları, krizler sırasında birbirlerine karşı olan ‘korkutma’ faaliyetleriyle de karakterize edilirken, bu nedenle de bunlara bağlı olabilecek riskleri göz ardı ettiler.
Ülkelerin koronavirüs salgınına yanıt verme yeteneği çerçevesinde bu rolün inkâr edilmemesi gerekiyor. Bununla birlikte biyolojik olaylarla mücadele; bir yandan resmi sivil kurumlar, diğer yandan da sivil, askeri ve güvenlik güçleri arasında ‘var olan planlama, ileri hazırlık, işbirliği, koordinasyon ve iletişim de dahil olmak üzere çoğu Arap ülkesinde genellikle zayıflık olarak kabul edilen birçok faktör ve yetenek’ gerektiriyor. Bu faktörlere, hükümetler, özel sektör ve sivil toplum arasındaki işbirliği, koordinasyon ve iletişim de dahil edilebilir.
Bu fikirler, kendini kandırma ya da birini suçlama anlamında değil, aksine bu kriz sona erdiğinde öğrenilecek bazı olası dersleri tanımlamak için ortaya koyuldu. Bu durum, gelecekte biyolojik tehlikelerle mücadele etme yolunda yetenekleri ve imkanları arttırmak amacıyla Arap ülkelerinde biyogüvenlik ve güvenlik sisteminin sistematik ve ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi yolunda bir etken olabilir.
Bunun mümkün olan en son salgın olduğu düşüncesiyle en iyi senaryolar ve gerekçesiz iyimser inançlar üzerine politikalar oluşturmaya devam etmek, pratik bir adım olmaz.
‘Ortadoğu Güvenlik Bilim Enstitüsü’ Müdürü

Mültecilerin ulusal müdahale planlarına dahil edilmesi
Şaden Halaf
Şair Halil Cibran şöyle söylüyor: “İki şey insanın hayata bakış açısını değiştirir; bunlar hastalık ve gurbettir”
Sokağa çıkma yasağı, dükkanların kapatılması, seyahat yasağı, aileden ayrılma, gıda malzemesi yetersizliği, kaygı, panik ve korku. Bugün, koronavirüs salgınıyla dünya bu hale geldi. Ancak bu durumlar, dünya genelinde savaşlar ve silahlı çatışmalarla mücadele etmek zorunda kalan milyonlarca mülteci, erkek, kadın ve çocuğun yaşadığı durumlardır da aynı zamanda. Ve bu sahne, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da dünyanın diğer ülkelerine kıyasla daha yoğun.
Mültecilerin ve mahsur kalanların karşılaştığı birçok zorluk mevcut; Zor yaşam koşulları, sağlık hizmetlerinin yüksek maliyeti, yoksulluk, yardıma ya da günlük ücretlere bağımlılık, yasal korumaya sahip olmama, yerel borçlanma, çocukların eğitim fırsatlarından mahrum kalması… Bunların yanı sıra listeye, tüm dünyaya yayılan yeni bir küresel salgın zorluğu da eklendi.
Kovid-19 virüsünün yayılma hızı, temel temizlik malzemelerine ve hizmetlerine erişimi olmayanlar, zor sağlık koşullarından mustarip dışlanmış insanlar açısından özellikle endişe verici.
Ancak bir fırsat var. Tam bir toplum olarak kitlesel ve uyumlu çabalar sürdürülmelidir. Sivil toplum kurumları, dini kurumlar, özel sektör, akademisyenler, sanatçılar ve bölgedeki milyonlarca insan için kapsamlı çözümler bulma ve uzun kriz yönetimi deneyiminden yararlanma yolunda kamuoyunu etkileyen herkes birbirlerine kenetlenmelidir. Bu nedenle başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve ortakları olmak üzere insani yardım kuruluşları, ‘halk sağlığı, önleme ve müdahale sistemlerini desteklemek için’ çeşitli çalışmalar yürütüyor. Ayrıca bu krize müdahale çerçevesindeki ulusal planlara mülteciler de dahil edilmeli. Mültecilerin temel hizmetlere erişememeleri ya da sosyal ve ekonomik güvenlik ağlarının eksikliği nedeniyle marjinalleştirilmeleri, mevcut koşullarının da açıkça kötüleşmesine yol açacak.
UNHCR yetkilisi

Ekonomik düzeyde kazananlar ve kaybedenler
Sami Mahrum
Virüsün yayılması hususunda Çin, Hong Kong, Singapur veya Tayvan’ın deneyimlerinden örnekler çıkarılabilir. Bu çerçevede herhangi bir ülkenin, virüsün yayılmasını kontrol etmek için en az üç aya ihtiyacı var.
Bu ülkelerin salgını etkili bir şekilde kontrol altına aldığını varsayabiliriz. Gerçekten de göreceli başarılara rağmen bu ülkelerin hiçbiri, salgını kökten yok edemedi. Eğer bu ülkelerin deneyimleri örnek alınırsa, iyimser tahminler, Orta Doğu’nun salgını yaklaşık Haziran ayına kadar kontrol altına alabileceğini gösteriyor. Yani aynı dönemde Avrupa’nın da salgını kontrol altına alabilmesi bekleniyor. Ama ABD’ye gelince, geniş yüzölçümü ve ademi merkeziyetçi hükümet sistemi nedeniyle virüsün yayılmasını kontrol etme aşamasına girebilmesi için yaz sonuna kadar beklemesi gerekebilir.
Dünyanın farklı yerleri, ‘virüs fırtınasını’ değişen düzeylerde etkinlik ve hızla yönetecek. Sınırlı kaynaklara sahip ülkeler daha uzun bir süre mücadele verecek ve salgının dünyanın geri kalanına yayılması hususunda bir tehdit oluşturmaya devam edecek. Bunun sonucunda Afrika, Asya, Latin Amerika ve Orta Doğu’daki birçok ülkenin, Kovid-19 ile mücadele etmek için daha uzun bir süreye ihtiyaç duyması muhtemel. Ancak esas şekilde birçok ülke açısından virüs krizi, yalnızca aşının keşfi ve kullanımı ile sona erecek.
Bu beklenen zaman çizelgesi, küresel ekonomi, özellikle de turizm gibi mevsimsel ekonomik faaliyetler üzerinde büyük etkilere yol açacak. Petrol zengini ekonomiler dışında Orta Doğu’da turizm, uluslararası akışlardan en çok etkilenen ve dolayısıyla en zarar gören ekonomik faaliyet olacak.
Bununla birlikte bazı kazananların da ortaya çıkması muhtemel. Örneğin yaz sıcaklıklarının yaklaşık 40 santigrat dereceye ulaşabildiği Arap Körfezi ülkelerindeki halkın yurt dışına seyahatleri risk taşıdığı için seçenekleri sınırlı kalacak. Bu durumda Mauritius* ve Şeysel Adaları gibi Kovid 19 vakası kaydedilmemiş bazı ülkeler, bu bölgeler dışında kalabilir ve bu krizden açıkça bir kazanç sağlayabilirler. Ancak henüz büyük oranlarda vaka kaydedilmeyen Lübnan gibi bölgeler de Körfez turistleri için geleneksel seçenekler arasında olabilir.
Brüksel Serbest Üniversitesi profesörü

*(Hint Okyanusu'nun güneybatısında yer alan bir ada ülkesidir.ç.n)

Kolektif kurtuluşa inanan bir sağlık sistemi



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.