Salgınla mücadele sürecinde dini fetvaların rolü

Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde sağlık çalışanlarına koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında koruyucu kıyafet diken gönüllüler. (AP)
Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde sağlık çalışanlarına koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında koruyucu kıyafet diken gönüllüler. (AP)
TT

Salgınla mücadele sürecinde dini fetvaların rolü

Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde sağlık çalışanlarına koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında koruyucu kıyafet diken gönüllüler. (AP)
Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde sağlık çalışanlarına koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında koruyucu kıyafet diken gönüllüler. (AP)

Fidel Sebiti
İslam dünyasında yaşayan veya dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış birçok Müslüman, dini bir fetva olmadan herhangi bir eylemde bulunmaz. Bu durum inancın bir parçasıdır ve davranışların ‘helal-meşru’ çerçevede yer alması için gösterilen hassasiyetle ilgilidir. Meşruiyeti sorgulanan eylem-davranış geneli ya da özeli ilgilendirebilir. Bu fetvalar, resmi olarak ‘ifta’ vazifesi ile görevlendirilmiş kurumlar aracılığıyla ya da bağımsız müftülerce inananlara yönelik verilir. Belirli cemaatler (İslami oluşumlar), âlimler (fakihler) ya da ‘taklit mercileri’ (Şiiler için) tarafından da takipçileri için fetva verilmektedir. Fetva veren taraflar, zahiri (metnin zahirine bağlı) ılımlı ya da ‘selefi’ olabilir. Fetvalar; İslami gelenekteki muhtelif ekollere, farklı mezheplere ve mezhepler içindeki içtihat farklılıklarına göre değişiklik arz edebilir. 
İnternet çağında artık hemen hemen herkeste bilgisayar ya da akıllı telefonlar bulunmaktadır. Bu nedenle ‘fetva siteleri’ de yaygınlık kazanmış durumda. Bu fetva sitelerinde aklınıza gelebilecek her türlü fetva ile karşılaşabilirsiniz. Gündelik yaşamın en ayrıntılı meselelerinden tutun da geneli ilgilendiren hususlara kadar hemen hemen her konuda bir fetva vardır. Bu sitelerde korona salgınıyla ilgili fetvalar da güncel bir şekilde kendine yer bulmuştur. Fetva sitelerinin varlığı, internet kullanıcıları için de büyük kolaylıklar sağlamış durumdadır. Bu husus hem fetva veren hem de fetva alan için geçerlidir. Müftü ya da ilgili kurum bir fetva verdiğinde anlık olarak muhataplarına iletilebilmektedir. Herhangi biri, belirli bir meselede fetva istediğinde anında sualinin şeri hükmüne dair cevap alabilmektedir.

Korona ve hayat tarzı fetvaları
Hayat tarzına dair fetvalarda son dönemlerde bir artış gözleniyor. Bazı insanlar ısrarla, acil bir şekilde gündelik yaşama dair fetvalar soruyor. Bu kimseler fetva olmaksızın hiçbir davranış sergilemeyeceklermiş gibi bir tutum takınıyorlar. Fetva isteyenler çoğu zaman müftülerden, yani fetva verenlerden daha fazla kaygılı oluyor. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre ilginç fetfa istekleri var. Örneğin biri, kadınların cep telefonuyla fotoğraf çekilmesinin haram olduğu yönünde bir fetva istiyor, bir diğeri okullarda kız ve erkek öğrencilerin karışık eğitim görmesinin ‘haramlığına’ dair bir fetva talep ediyor. Bu insanlar söz konusu fetvaları sadece kendileri için değil, yanlış buldukları uygulamalara dâhil olan insanları fetva desteği ile uyarmak için istiyor.
Koronavirüs salgının küresel boyutlara ulaştığı bu günlerde yeni yasaklamalar ve yeni ‘mubahlar’ ortaya çıktı. Fetva sitelerinde bu yeni şartların getirdiği durumlarla ilgili sorular ve cevaplar arttı. Birçok kişi, korona salgınıyla mücadele kapsamında devlet ve sağlık kuruluşlarının talimatlarına uyulup uyulmaması gerektiğine dair ‘fetva’ isteğinde bulundu. Bu kişiler, devlet kuruluşlarının kararlarını insani çerçevede aldığını, dolayısıyla yanılmalarının olası olduğunu düşünüyor. Diğer yandan ‘fetva kuruluşları’ zamansız-ruhi müesseseler olarak algılandığı ve dini kurallar çerçevesinde hüküm verdiği için yanılmaz olarak görülüyor. Müftüler bu süreçte oldukça zor bir sorumluluk taşıyor. Öncelikle eğer verecekleri fetvalar dünyevi kuruluşların kararları ile çelişirse insanların hayatını riske atmış olacaklar. Diğer türlü ise dini kaynakları duruma uygun bir şekilde yorumlamak zorunda kalacaklar. Örneğin cemaatle namaz kılınmasının yasaklanması, alkol içeren ürünlerin kullanılması, ölülerin yıkanması ve defnedilmesi, virüs taşıyanın hükmü gibi birçok hassas meseleyle karşı karşıya kalıyorlar.
Küresel Fetva Endeksi (GFİ), Mısır Fetva Evi’ne bağlı bir kuruluş. Bu kuruluşun amacı dünyadaki İslami fetvaları hem içerik hem de istatistiksel olarak takip etmektir. GFİ’nin verilerine göre korona salgının ardından dünya genelinde verilen fetvaların yüzde kırkının resmi kuruluşlarla bağlantılı dini müesseseler tarafından yüzde 60’ının ise gayrı resmi kuruluşlar ya da şahıslar tarafından verildiğini gösteriyor. Bu durum, koronavirüs salgının, kendi düşüncelerini yaymak için aşırılık yanlısı cemaatler tarafından kullanıldığını da gösteriyor. Aşırılık yanlısı örgütler, ‘5. Nesil propaganda savaşı’ kapsamında tekfir ettikleri toplumlara karşı taraftarlarını kışkırtıyor ve aynı zamanda Müslümanlar arasında paniğe neden oluyorlar. Terör örgütü DEAŞ’ın yayın organı ‘en-Nebe’ sitesinde, ‘Rabbinin yakalaması şiddetlidir’, ‘O'ndan başka yalvardıklarınız kaybolup gider’ başlıkları altında yer alan haberlerde virüsün Çin ve İran’ı vurduğu hatırlatılarak salgının kendilerinden yüz çevrildiği için yaşandığı ileri sürüldü. GFİ aynı zamanda bazı ‘müftülerin’ kişisel sayfalarında, koronavirüsü tedavi ettiğini iddia ettikleri, alternatif tıp ürünlerinin satışını arttırdıklarını da tespit etmiş durumda. 

Korona salgınında ölenler şehit sayılır mı?
Müslümanların, ölen birinin şehit olup olmadığını son derece önemsediği bilinmektedir. Şehitler, sıradan ölülere gösterilmeyen, hem dini hem de dünyevi saygı ve takdire nail olur. Dolayısıyla bu, fetva isteyenler tarafından müftülere yöneltilen soruların başında yer aldı. Ezher Fetva Merkezi’nin internet sitesindeki yanıtı, koronavirüs salgınında ölenlerin şehit sayılacağı ve ahrette şehit ecrini almaları umulduğu yönündeydi. Dolayısıyla şehitlere uygulanan yıkama, kefenleme ve cenaze namazı gibi dünyevi prosedürler bu kişilere de uygulanmalıydı. Bu fetvanın delili olarak da peygamber efendimizin şu hadisi örnek gösterildi:
“Şehitler beştir: tâundan (vebadan) ölen, iç hastalıklarından ölen, suda boğulan, yıkıntı altında kalıp ölen, bir de Allah yolunda şehît olandır.” (Buhâri) 
Birçok fetva kurumu, toplu ibadetlerin bireysel olarak yapılmasında bir beis olmadığına dair fetvalar yayınlayarak resmi kurumların koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında aldığı kararları destekledi. Böylelikle dini bir fetva olmaksızın resmi kurumların kararlarını dikkate almayan ciddi bir kesim olumlu şekilde yönlendirilmiş oldu. Hatta bazı fetva kuruluşları, salgınla mücadele kapsamında alınan tedbirlerinin uygulanmasının şer’an (dinen) vacip olduğu yönünde fetvalar da yayınladı. Örneğin namazın eldiven ve maske ile kılınabileceği ifade edildi. Bu fetva olmasaydı birçok insanın namaz kılarken maske takmayacağı açıktı. Bazı müftüler, eğer bir kişi Umre yapmaya niyetlenmiş, rezervasyon yapmış ve Suudi Arabistan’ın Umre ziyaretleri için sınırlarını kapatma kararıyla karşılaşmışsa üzülmesine gerek olmadığı, çünkü Umre yapmış gibi sevap alacağını, nitekim amellerin niyetlere göre olduğunu söyledi.
Alkolün rolüne gelecek olursak… Bilindiği üzere alkol Müslümanlara haramdır. Sadece içilmesi değil, ticareti ve kullananlarla bir arada bulunulması da yasaktır. Peki, sterilizasyon için alkol kullanımının hükmü nedir? Bu meselenin fetva olmaksızın müminleri zorda bırakacak bir konu olduğu açıktır. Bu konuda da şöyle bir fetva yayınlandı:
"Kimyagerler tarafından alkol olarak adlandırılan her şeyin sarhoş edici alkol olması zorunlu değildir. İçilmesi mümkün olmayan ve doğrudan alkollü bir içecekten elde edilmeyen, alkol içerikli maddeleri beden sterilizasyonu için kullanmakta bir sakınca yoktur. Sağlığa öncelik veren bu zorunluluk dolayısıyla alkol içeren bir maddeyle temizliğini yapmış kişinin namaz kılmasında da bir beis yoktur.’’

Tedavide öncelik kime verilmelidir?
Koronavirüs bulaşmış hastalara dair tedavi uygulamalarında önceliğin kime verilmesi gerektiği hususu, sivil kuruluşları, hastane yönetimlerini, doktorları, aydınları ve hükümet kurumlarını meşgul eden konulardan biridir. İtalyan tabiplerin iki hasta arasında tercih yapmak zorunda kaldıklarının anlaşılmasının üzerine bu konudaki tartışmalar daha da alevlendi. Acaba hangi kriterlere göre ‘önceliğin’ kime verileceğine karar vermeliydiler? İtalyan doktorlar, iyileşme ihtimali yüksek olan hastaları ölüm ihtimali yüksek olan hastalara tercih etme kararı almıştı. Dolayısıyla yaşlı hastalar yerine genç hastaları tedavi ettiler. Bazı yaşlı hastaların kullandığı solunum cihazlarını genç hastalara taktılar. Bu, salgına hazırlıksız yakalanan ülkelerde ortak bir sorundu.

Fetva kuruluşları bu konuda da fetvalar yayınladı. Örneğin Avrupa Fetva Meclisi bu konuda şöyle bir fetva yayınladı:
“Müslüman tabipler, çalıştıkları hastanelerdeki kurallara ve sisteme uymakla yükümlüdür. Eğer kendilerine tercih hakkı tanınmışsa tıbbi, etik ve insani ilkeler uyarınca hareket etmekle sorumludurlar. Tedavi olan bir hastanın solunum cihazının kendisinden sonra gelen birine takılmak üzere çıkarılması caiz değildir. Ancak doktor iki hasta arasında hangisinin tedavisine öncelik vereceği konusunda kararsız kalmışsa önce başvurana öncelik tanımalıdır. Fakat önce başvuranın kurtarılma ihtimali düşükse diğer hasta tedavi edilebilir. Acil tedaviye ihtiyaç duyan hastalar, bir süre bekleyebilecek hastalara takdim edilebilir. Keza iyileşeceği düşünülenlere öncelik tanınabilir. Bunun kararını verecek kişi doktorun kendisidir.’’
Bu fetvada yer alan, hastaneye önce başvuranların öncelikli sayılabileceği hususu tartışmaya açıktır. Hastaneye önce varmak, normatif bir değer içermemektedir. Müftü, zamanın bireyler arasında önem arz ettiği ‘hayır için yarışın’ ilkesini, hastaneye erken ulaşan kişiye uygulamış görünüyor. Oysa hastaneye geç kalmak ikincil olarak değerlendirilmek için bir kıstas teşkil etmemelidir. 
Fetva müessesi büyük ölçüde ‘internet âleminde’ yer aldı ve milyonlarca insanın davranışlarına etki etmeyi sürdürdü. Korona zamanlarında da İslam ülkelerindeki resmi kuruluşların tedbirlerini desteklemiş oldu. Müslümanların, korona ile nasıl mücadele etmesi gerektiği hususunda da fetva müesseselerinin azımsanamayacak faydaları oldu.



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.