​Koronavirüs salgını sonrası ABD ve dünya düzeni

Salgının ortaya çıktığı Vuhan’da yetkililerin bazı önlemleri hafifletmesinin ardından Yangtze Nehri yanında yapılan düğün çekimi (Reuters)
Salgının ortaya çıktığı Vuhan’da yetkililerin bazı önlemleri hafifletmesinin ardından Yangtze Nehri yanında yapılan düğün çekimi (Reuters)
TT

​Koronavirüs salgını sonrası ABD ve dünya düzeni

Salgının ortaya çıktığı Vuhan’da yetkililerin bazı önlemleri hafifletmesinin ardından Yangtze Nehri yanında yapılan düğün çekimi (Reuters)
Salgının ortaya çıktığı Vuhan’da yetkililerin bazı önlemleri hafifletmesinin ardından Yangtze Nehri yanında yapılan düğün çekimi (Reuters)

Koronavirüs krizinin sona ermesinin ardından hangi bilim adamının yıldızı parlayacak? Zafer kazanan güçler hangileri olacak? Dünyanın, insanlığın bu yeni düşmanı ile savaşında yenilgiye uğrayacak güçler hangileri olacak?
Bu soruların, tüm dünya mevcut krizden kurtulmayı nefesini tutarak beklerken ortaya çıkması için henüz erken olabilir. Ancak bunlar, araştırma merkezlerindeki ve gelecekte alınacak kararları şekillendirmekten sorumlu devlet kurumlarındaki politika yapıcıların bugünü meşgul eden sorulardır.
Şimdiden Almanya, Güney Kore, Singapur ve diğer ülkelerin, dünyanın iki büyük ekonomisi Çin ve ABD’nin, yetkilileri arasında yapılan açıklamalarda olduğu gibi bu küresel felaketin yayılmasının sorumluluğuyla ilgili bir dizi karşılıklı suçlamaların yapıldığı sırada bu savaşta kazanılacak herhangi bir ‘zaferin’ meyvelerini toplamak için yarattıkları kalabalığa tanık oluyoruz. Öte yandan Pekin’deki yetkililer, salgının ortaya çıktığı Vuhan eyaletinde ekonomik hareketliğin ve hayatın sınırlı da olsa yeniden normal akışına döndüğünü açıkladılar.
Örneğin Dr. Muhammed Kemal, Dr. Paul Salem ve Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell makaleleriyle koronavirüs salgınına karşı verilen savaşın uluslararası ilişkilerin geleceğine yönelik sonuçlarına ışık tutmaya çalışıyorlar.
ABD ve genel olarak dünyanın yaşadığı mevcut sağlık krizi, son 100 yılın en büyük krizidir. Ekonomi üzerinde 1930'lardaki Büyük Buhran’dan bu yana en büyük etkiyi bırakabilir. Bu küresel krizden çıkış yolunun kesin olarak tahmin edilmesi ise şu an için mümkün olmasa da birkaç olası senaryo söz konusu.
En iyimser senaryo, ‘sosyal mesafenin’ işe yaraması ve hastaların etkili bir şekilde tedavi edilmesinde hızlı bir ilerleme sağlanması olasılığı çerçevesinde mevcut krizden çıkmanın önümüzdeki üç ay içinde mümkün olabileceği öngörülüyor. Bu senaryoda, insanların kademeli olarak işlerine dönmeye başlayabilecekleri ve böylece ekonomik durgunluğun etkileyeceği ekonomilerin 2020 sonları ile 2021 başlarında toparlanmaya başlayacağı düşünülüyor.
Daha karanlık olan senaryoda ise  salgının, en az 12 ay daha -yani, bir aşı bulunana, test edilip dağıtılana kadar - devam edeceği, karantina ve kapatma politikalarının 18 aya kadar uzayabileceği öngörülüyor. Bu da ABD ve dünyada 1930’ların Büyük Buhran’ına benzeyen ve etkisi uzun yıllar sürebilecek ekonomik bir gerilemeye yol açacaktır. Bu kasvetli senaryoya göre ABD ve küresel ekonomiyi etkileyen diğer ülkelerde ekonomik iyileşme daha uzun zaman alabilir ve bu iyileşme süreci 2022'ye kadar uzayabilir. Bununla birlikte yüksek işsizlik oranları ile yoksulların sayısındaki artışın sosyal, siyasi ve güvenlik yansımaları şu an için pekte doğru beklentiler değiller.
ABD ile ilgili olarak ise iyileşme süresi ne olursa olsun ekonomide kayda değer bir daralma yaşanacağı bir gerçektir. Ulaşım, enerji ve sigorta gibi kilit sektörlerin toparlanması uzun zaman alacaktır. ABD’liler özellikle kişisel ve sağlık harcamalarının yanı sıra ekonomik koşullarına daha fazla dikkat etmeye başlayabilirler. Bu da dış politikaya olan ilgiden giderek uzaklaşılması anlamına geliyor.
Ülkenin siyasi yönetimi sola eğilim gösterecek. Çünkü Cumhuriyetçi ve Demokrat olmak üzere ABD’nin iki büyük partisi de ülkenin nüfusu ve kurumlarına destek sağlamada kamu sektörünün rolüne büyük önem veriyorlar.
Bununla birlikte önümüzdeki Kasım ayında yapılması planlanan ABD başkanlık seçimleri, Washington’ın politikalarında meydana gelecek değişiklikleri şekillendirmede önemli bir faktördür. Şu anda kimin kazanacağını tahmin etmek imkansız. Yarışın galibi ya Başkan Donald Trump olacak ya da eski Başkan Yardımcısı Joe Biden. Eğer seçimi Trump kazanırsa, içe dönük bir politikaya öncelik verecektir ve muhtemelen ABD'nin dünyadan daha fazla tecrit edilmesini isteyecektir. Bu durum uluslararası müttefikler ve ortaklarla ilişkileri zayıflatırken Washington'ın uluslararası kurumlara katkısını azaltacaktır.
Joe Biden ise uluslararası işbirliğinin önemli olduğuna inanıyor. Eğer seçimleri Biden kazanırsa, ABD'nin NATO’daki ve müttefikleri arasındaki liderlik pozisyonunu yeniden kazanması için çalışacaktır. Ayrıca ABD’nin uluslararası kurumlardaki rolünü canlandırmaya çabalayacaktır.   Fakat seçimleri kazanması her şeyin değişmesi anlamına gelmeyecektir. Amerikalılar ve ABD Kongresi'nin odak noktası aynıdır. Bu odak noktası içeriye yönelmek ve öyle kalmak yönündedir. Bu da ABD'nin büyük veya maliyetli dış rollerine önemli bir destek verilmeyeceği anlamına geliyor.
Bununla birlikte ABD’nin artık bir zamanlar sahip olduğu dünya siyaseti üzerindeki baskın konumundan uzaklaştığı da açıktır. Bu durum, Beyaz Saray’a gelecek olan isimle ilgili dengeyi değiştirmeyecektir. Rusya ve Çin, dünyanın birçok bölgesinde ve endişe duyulan alanlarda ABD'nin konumunu dengelemek için çok mücadele ettiler.
Bunun yanı sıra ABD’de göz ardı edilemeyen temel kaygılardan biri de başkanlık seçimlerinin önümüzdeki Kasım ayında yapılmaması ihtimaliyle ilgilidir. Eğer salgın sona ermezse veya Eylül ve Ekim aylarında tekrar yayılmaya başlarsa, Başkan Trump, özellikle seçimleri kaybetme korkusuna kapılırsa ortaya çıkacak koşulların seçimlerin yapılmasına uygun olmadığını duyurmaktan geri kalmayacaktır.
Cumhuriyetçilerin kontrolündeki ABD Senatosu, Trump’ın böyle bir olası kararını muhtemelen destekleyecektir. Yüksek Mahkeme de bu kararı, özellikle bazı yargıçlarını halihazırda Trump’ın atamış olmasından dolayı onaylayabilir. Bu senaryoda ABD, 1861 - 1865 yıllarındaki iç savaştan bu yana demokrasiyi tehdit eden en ciddi anayasal krizle karşı karşıya kalacaktır.
Her halükarda ABD, koronavirüs krizinden ekonomi ve siyasi olarak daha zayıf çıkacak ve bu yüzden içişlerine daha fazla odaklanacaktır. Küresel nüfuzunu geri kazanmaya ya da Ortadoğu veya diğer bölgelerdeki bölgesel çatışmalara ve anlaşmazlıklara daha az ilgi duymaya başlayacaktır.
Öte yandan, uluslararası sistemin geçmiş yıllarda olduğu gibi dağılmaya devam etmesi muhtemeldir. Doğu Avrupa'da NATO'nun genişlemesi girişimleri konusunda Rusya ile yaşanan çatışmalara tanık olduk. Moskova, AB ülkeleri arasındaki uyumu zayıflatmaya ve kıtanın çeşitli yerlerindeki sağcı siyasi hareketlerin yükselişine destek vererek bu dağılmaya etkili bir şekilde katkıda bulundu. Çin ise ABD’nin Pasifik Okyanusu ve Avrasya'daki hegemonyasıyla yüzleşti. Çin ve Rusya’nın boykotu, 1990 yılında Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından kök salan ABD hegemonyasının sona ermesine katkıda bulundu. Ancak bu boykot, Rusya ile Çin ve Batı ülkeleri arasında Libya'ya müdahalenin kapsamı konusunda bir takım anlaşmazlıkların patlak vermesinden ve Rusya'nın Suriye'de askeri birliklerini konuşlandırmasından sonra sarsıldı.
Salgının, Sovyet bloğunun çöküşünden buna yana devam eden ‘dünya düzeni’ni zayıflaması da söz konusu. Kriz bittikten sonra, ABD eskisinden daha zayıf olacak ve ekonomisini Çin ekonomisinden ayırmaya çalışacaktır. Bununla birlikte büyük olasılıkla iç meselelere odaklanacaktır. Öte yandan Çin ve Rusya, çıkarlarına hizmet eden alanlarda nüfuzlarını artırma çabalarını sürdüreceklerdir.
Bazıları bu krizin uluslararası işbirliğini artıracağını beklerken, bunun tersi de olabilir. ABD, Rusya ve Çin, birbirlerine karşı koronavirüs krizine diğerinin neden olduğuna dair suçlamalar yönelttikleri bir bilgi savaşı başlattılar.
Eğer Trump ikinci kez başkan olursa, mevcut gerilim eğilimi güçlenecek ve dünya gerçek uluslararası işbirliği olasılığına veda edecektir. Eğer seçimleri Biden kazanırsa, uluslararası işbirliğini yeniden inşa etmeye çalışabilir. Fakat bunu yapabilmesi oldukça zor ve meşakkatli. Çin ve Rusya’nin liderlerinin nasıl bir tutum sergileyeceklerini ise bilmiyoruz.



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic