Kaddafi darbesi sonucu tahtını kaybeden son Libya Kralı İdris es-Senusi’nin torunu Şarku’l Avsat’a konuştu: Libya’daki krizi Krallığın yeniden kurulması çözebilir

Prens Muhammed el-Hasan er-Rıda es-Senussi (Şarku’l Avsat)
Prens Muhammed el-Hasan er-Rıda es-Senussi (Şarku’l Avsat)
TT

Kaddafi darbesi sonucu tahtını kaybeden son Libya Kralı İdris es-Senusi’nin torunu Şarku’l Avsat’a konuştu: Libya’daki krizi Krallığın yeniden kurulması çözebilir

Prens Muhammed el-Hasan er-Rıda es-Senussi (Şarku’l Avsat)
Prens Muhammed el-Hasan er-Rıda es-Senussi (Şarku’l Avsat)

Muammer Kaddafi’nin düzenlediği askeri darbe sonucu tahtını kaybeden son Libya Kralı İdris es-Senusi’nin torunu “Prens” Muhammed el-Hasan er-Rıza es-Senusi, Libya siyasi sahnesindeki tüm kaosa rağmen iyimser bir tablo çizdi. Ancak Prens, bu iyimserliğin, ‘hoşgörü’ ruhuyla tüm taraflarca sağlanması ve ülkenin tanık olduğu engelleri aşmak için çaba sarf edilmesi gerektiğini ifade etti. Prens, çözüm girişimlerinin sahibinin siyasi taraflar değil, halk olduğunu söylerken, kendilerini memnun edecek olan hükümet sistemine de halkın karar vereceğine dikkati çekti. Kaddafi öncesi Krallığa dönüş çağrısı yaptı.
25 Kasım 1956 tarihinde İdris es-Senusi tarafından veliaht prens olarak atanan ancak 28 Nisan 1992 tarihinde hayatını kaybeden Hasan er-Rıza es-Senusi’nin oğlu olan Muhammed el-Hasan, ülkesindeki kriz hakkında Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, “Sağlam bir anayasal temelin olmaması, karşılaşılan ana sorunlardan biridir” dedi. Aynı şekilde yerlerinden edilmiş Libyalılara da hitap eden Muhammed el-Hasan, vatanlarından uzakta olan tüm sakinlere geri dönme çağrısı yaparken, Muammer Kaddafi’nin ailesini, karısını ve çocuklarını da ülkeye dönmeye çağırdı. Prens ayrıca, Kaddafi’nin ailesine de Libya vatandaşları olduklarını, aynı hak ve görevlere sahip olduklarını hatırlattı.
1962 doğumlu olan Muhammed, bazı Libyalılar tarafından da ‘ülke krallığını devralması için yeniden yetkilendirilmeye’ çağrılıyor. Prens ayrıca, “Müslüman Kardeşler’in saldırganlığına maruz kalan çatışmaların devam etmesini düşünemiyoruz. Bu durum, tüm kapasite ve yeteneklerin dağılmasına yol açacaktır, vatanın bileşenlerini gruplara ve sınıflara ayıracaktır ve kardeşleri birbirlerini öldürmeye ve Libya’yı parçalamaya teşvik edecektir” ifadelerini kullandı.
Prens Muhammed ayrıca, “Libya halkını temsil etmeyen bireyler ve gruplar arasındaki güç mücadelesi nedeniyle Libya toplumunda çok fazla sorun yaşanıyor” dedi.
İşte “Prens” Muhammed el-Hasan er-Rıza es-Senusi’nin Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tamamı;

-Prens Muhammed el-Hasan’ın, 1990’ların başında büyüme döneminde Libya’dan ayrıldığını ve İngiltere’ni başkenti Londra’da ikamet ettiğini, yani krizler ve sancılara maruz kalan Libyalılardan uzak yaşadığını söyleyenler var. Sizin durum karşısındaki görüşünüz nedir?
Babamın hastalığı dolayısıyla Libya’dan ayrıldım, Allah ona rahmet eylesin. Ama 1969 darbesinden sonra yirmi yıldan fazla bir süre Libya’daydım ve Libya’daki olayların önemli bir bölümüne şahit oldum. Aynı şekilde ülkemdeki tüm gelişmeleri yakından takip ediyorum. Benim açımdan medya organlarında olmak, Libya ve halkının karşılaştığı koşullar ve gelişmelerin gereğince oldu, sadece görünmek için değil. Ne yazık ki bazı taraflar, medya organlarında görünmenin güç kanıtlamak ya da Libya’nın tanık olduğu gelişme alanlarından uzak kalıyormuş veya seçim yarışında koşuyormuş gibi görünmek olduğu kanaatinde. Ama anayasal krallık, köklü bir kurumdur ve bizler, halkından ve arzularından uzak değiliz.

-Monarşinin ülkede tekrar tesisi ve Krallık Anayasası’nın yeniden kabul edilmesi yönündeki çalışma çerçevesinde ülkedeki krizin, sadece anayasa yokluğundan kaynaklandığını mı düşünüyor musunuz?
Rakip siyasi taraflar arasındaki güç ilişkisini kontrol eden ve yasama meclisleri ile yürütme organlarının sorumluluğunu belirleyen sağlam bir anayasal temelin bulunmaması ve Libya vatandaşlarının bu denklemde yer almaması krizin temel sorunlarından biridir. Kraliyet çağrısı, kayıp bir yönetimi onarmak için bizim tarafımızdan yapılmış bir çağrı değil. Aksine anayasal meşruiyeti yeniden sağlamak insanların derinliklerinden geliyor. Bu ismi taşıyan samimi Libyalılar liderliğinde bir hareket var. Bunlar, Libya’nın tüm bölgelerinde aktif ve daha önce de ülkenin batısından doğusuna kadar çeşitli konferanslar düzenlemişlerdir. Tüm Libya oluşumlarından saygın bireylerin katıldığı bu konferanslar, toplumumuzun yasalara saygı gösteren bir devlet inşa etme arzularını yansıtmaktadır.

-Birçoğu, zamanın artık değiştiğini söylüyor. Bu sebeple de kraliyet dönemine geri dönüş için uygun bir fırsatın mevcut olmadığına inanıyorlar. Gelecek Devlet Başkanlığı seçimlerine kendinizi aday gösterme yönündeki bir görüşü destekler misiniz?
Libya’yı ve tarihini bilmeyenler için açığa kavuşturmamız gereken bir gerçek var. Geçen yüzyılın ortalarında başardıkları şeylerin ardından ve henüz komşu ülkeler bağımsızlıklarını kazanmamışken, devlet kurma hayalini gerçekleştirebilenler, Libyalılar oldu. Hala gurur duyduğumuz bir bağımsızlığa kavuştular. Monarşi, bu rüyaya ve bu başarıya katkıda bulunan duraklardan biriydi. Sonuç olarak bu başarı, Libya halkına aittir. Arzu edilen kurum ve hukuk devleti için bir çerçeve olarak hükümet sistemine karar veren Libya halkıdır.

-Uluslararası raporlar, Libya krizine ilişkin bölgesel meseleler, kabilecilik ve silahlı milisler gibi karmaşık bir tablodan söz ediyor. Anayasa devletinin bu engellerle nasıl başa çıkabileceğini düşünüyorsunuz?
Belirttiğiniz gibi, Libya hususunda dilden dile dolaşan bazı vasıflara dair yanlış anlaşılmalar var. Libya, toplumu kabilelerden oluşur. Ancak bu kabilecilik, bu vasfa atıfta bulunanların kastettiği türden değildir. Libya, en gelişmiş Arap toplumlarından biridir. Kabileleri, aileleri ve bireyleri, bir zamanlar bir kenara itilen bağımsız bir devlete ulaşmada en önemli role sahipti. Libya halkını temsil etmeyen veya bu konuda toplumsal oluşuma dahil olmayan bireyler ve gruplar arasındaki güç ve para çatışması nedeniyle Libya toplumunda ortaya çıkan birçok sorun var. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da kabilenin hala önemli bir sosyal role sahip olduğu Arap ülkeleri bulunuyor. Ama bazıları, Libya’dan daha karmaşık mezheplere ve kesimlere sahip olmalarına rağmen, tüm alanlarda ileri aşamalara ulaşmayı başardı ve barış, güvenlik ve uyum içinde yaşıyorlar.

-Libya’daki krizlerin kötüleşmesinden ve Birleşmiş Milletler’in (BM) siyasi taraflar arasında uzlaşı sağlamaya çalışan bir taraf olarak arenaya dahil olmasından bu yana yerli ve yabancı birçok girişim ortaya koyuldu. Ateşkes sağlamak amacıyla BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e gönderdiğiniz bir mesajınız var. Peki şu aşamada Libya çözümüne yönelik bir girişim ve vizyonunuz mevcut mu?
Girişimlerin sahipleri Libya halkıdır, yerel ya da uluslararası siyasi taraflar değil. Kendilerini memnun edecek olan hükümet sistemine de halk karar verecektir. Libya Krallığı, sadece bir hükümet sistemi değildir. Aksine halkın kurum ve hukuk devleti kurma arzusunu yerine getirmekteydi. Kurucu mecliste babalarımız ve büyükbabalarımız tarafından Libya anayasasını geliştirme ve yazma süreci, Kral İdris es-Senusi tarafından bir bağış değildi. Aynı zamanda gruba veya aileye bir hizmet değildi, siyasi güçlerin, kabilelerin ya da uluslararası tarafların çıkarlarını hedeflemiyordu. Veya çatışma taraflarının kabul edeceği bir uzlaşı sürecine dayalı bir süreç değildi. Libya anayasası, içeriği ve nihayetinde de Libya Krallığı devletinin inşası, daha iyi bir gelecek için zorlu çabaların ürünüdür.

-Rusya’nın Seyfu’l İslam el-Kaddafi ile temasını, siyasi eylem hakkına yönelik destekleri ve gelecek başkanlık seçimlerine katılımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa ve yasalar uyarınca Libya halkının mensupları eşit hak ve göreve sahiptirler, devletin genel sistemine bağlı kaldıkları sürece, kişisel ya da siyasi görüşleri nedeniyle vatandaşları etkileyen herhangi bir haksızlık yapılmamalıdır. Ne yazık ki 1969 Darbesinden sonra, birçok adaletsizliğe ve karalamaya tanık olduk, bizim ve ailelerimizin maaşlarında kesintilere maruz kaldık. Buradan ülkeleri dışında yaşamak zorunda kalan tüm Libya vatandaşlarının geri dönmeleri için derhal güvence sağlanması çağrısı yapıyorum. Aynı şekilde Muammer Kaddafi’nin ailesi de dahil olmak üzere Libya’nın içerisinde ve dışında yerlerinden edilmiş tüm sürgünlerin geri dönüşlerinin güvence altına alınmasını talep ediyorum. Çünkü onlar da Libya vatandaşıdır ve yasalar çerçevesinde aynı hak ve görevlere sahiptirler.

-İkinci yılına giren Trablus kuşatmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Libya halkına ‘anavatanlarını inşa etmek ve bireylerinin iyi yaşam arzularını gerçekleştirmek’ için çalışma fırsatı bırakmayan bu ardışık krizlerin baskısı altında ülkemizin acı çekmesine tanık oluyoruz. Müslüman Kardeşler’in saldırganlığına maruz kalan çatışmaların devam ettiğini düşünemiyoruz. Bu durum, tüm kapasite ve yeteneklerin dağılmasına yol açacaktır, vatanın bileşenlerini gruplara ve sınıflara ayıracaktır ve kardeşleri birbirlerini öldürmeye ve Libya’yı parçalamaya teşvik edecektir.
Kuşkusuz iyi bir sistem kurmak için 2011 yılında meydana gelen değişimden bu yana çok sayıda ciddi girişimde bulunuldu. Ama Libya’nın toplumsal, kültürel ve politik özelliklerini göz önünde bulunduran sağlam bir anayasal temelli projelerin olmaması, başarısızlığı da kaçınılmaz kılmıştır.

-Size göre Libya’nın istikrarını garanti eden çıkış yolu nedir?
Hoşgörü; acı, yaralar ve nefrete galip gelmeli, ellerimiz birbirimize uzanmalıdır. Siyasi düzenlemelerden önce kardeşlik ve sevgi ruhu ortaya koyulmalıdır. Bunu başardığımızı ve Libya halkının ‘herkesin başarma yolunda kabiliyetli olmadığı şeyi’ başardığını kanıtlayan tarihimizden ders almalıyız. Ülkemiz ve gelecek nesiller için daha iyi bir gelecek sağlama yolunda bu tarihi unutmamalıyız.

-Son olarak birçok Libyalı, bağımsızlığın sağlandığı ve krallığın kurulduğu yıllarda Libya’nın tanık olduğu kalkınmayı hatırlar. Böyle bir kalkınma dönemine bir kez daha geri dönmek için bir yol var mı?
Libya Krallığı, 18 yıl boyunca mevcuttu. Tecrübe, dönem ve sınırlı yetenekleriyle, binlerce Libyalının kendileri, çocukları ve torunları için bir gelecek inşa etmesini sağlayan eğitim, sanayi, tarım ve sağlık sektörleri için ilk yapı taşlarını döşedi. Gerçekte birleşik bir devlet kuran bir sistem olmadan, Libya’daki rejimlerin birbirini takip etmesi mümkün olmazdı. En hassas koşullarda Allah’ın lütfuyla ortaya çıkarak bu devleti kurabilenlerin onurlu erkekler ve vatansever önderlerin şu an torunlarının yaşadığını söyleyebilirim. Onlar, Libya’yı daha iyi bir geleceğe ulaştırabilirler.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.