​Korona, ABD’nin Çin ve Rusya ile ilişkilerini test ediyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, geçtiğimiz yıl Japonya'da düzenlenen G20 Zirvesi oturum aralarında bir araya geldiler (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, geçtiğimiz yıl Japonya'da düzenlenen G20 Zirvesi oturum aralarında bir araya geldiler (Reuters)
TT

​Korona, ABD’nin Çin ve Rusya ile ilişkilerini test ediyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, geçtiğimiz yıl Japonya'da düzenlenen G20 Zirvesi oturum aralarında bir araya geldiler (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, geçtiğimiz yıl Japonya'da düzenlenen G20 Zirvesi oturum aralarında bir araya geldiler (Reuters)

Koronavirüs salgının yarattığı kriz ve Washington’ın bu krizi yönetim şekli, küresel sistemdeki baskın kutup olan ABD’nin durumunu, geleceğini ve nüfuzunu etkileyecektir. Ekonomisinin gücünden, borsasının yüksekliğinden ve büyüme oranlarından övgüyle söz eden ABD, şuan bu krizle boğuşuyor. ABD’nin salgından etkilenmesinden sadece birkaç hafta sonra tüm dünya, ABD borsasının kırılganlığını, tıp, sağlık, teknoloji ve araştırma yeteneklerinin, her ne kadar ABD yönetimden tam tersi mesajlar gelse de bu ‘gizli düşmanın’ yanı sıra daha önce eşi görülmemiş derecede yüksek işsizlik oranlarının ve ekonomik baskılar karşısında aciz kaldığını gördü.
Bu salgının ABD ve dünya üzerindeki etkisine dair birçok soru var. Bu sorulardan bazıları; “Güç dengesinin değiştiği yeni bir dünya düzeni mi oluşuyor? Bu yeni dünya düzeni, Çin ve Rusya ile işbirliği yapacak mı, yoksa bu güçlerle karşılıklı tecrit, rekabet ve dövüş mü olacak? Üç ülkenin rolleri, yeni dünya düzenini daha iyi veya daha kötü bir şekilde şekillendirmede belirleyici olacak mı?” şeklindeler.

Üçlü işbirliği
Bu ülkeler arasındaki gelecekteki güç dengesi vizyonları iki farklı vizyon şeklinde değişiklik gösteriyor. İlki, salgının etkilerinden kaynaklanan ortak tehlikelerle mücadele etmenin, küresel ekonomiyi güvenli bir ortama yönlendirmenin ve ekonomik çöküş olasılığından kaçınmanın bu üç ülkeyi, ortak bir gündem oluşturmaya ittiği vizyondur. Üç ülke, “Felaketler yaralıları bir araya getirir” diyerek, çeşitli dosyaları tartışmalı, sağlık ve acil durum yönetimi için uluslararası kurumları yeniden etkinleştirmeli veya kurmalı, salgınla mücadele için çok fazla bilgi, kaynak, tıbbi malzeme ve lojistik imkanı sağlamalıdırlar. Ayrıca ekonomik paketler oluşturmak ve dünya çapında ekonomi çarklarını yeniden döndürmek için büyük ortak girişimlerde bulunmak zorundadırlar.
Brookings Institution’da araştırmacı olan Angela Stent konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi;
“Moskova’nın 2016 yılında (ABD’deki) Başkanlık seçimlerine müdahale etmesi ve 2020 Başkanlık seçim kampanyasını etkilemeye çalışmasının yanı sıra Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya verdiği destek, ABD'nin Rusya ile ilişkisini her zamankinden daha kötü bir hale getirdi. Bununla birlikte ABD ve Rusya, dünyanın iki süper nükleer gücü olduğundan barışı korumak ve nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların dünyaya yayılmasını durdurmak için benzersiz bir sorumluluk taşıyorlar. Ayrıca terörizm, iklim değişikliği ve birlikte çalışmayı gerektiren bir salgınla mücadele gibi küresel zorluklarla karşı karşıyalar.”
Moskova ve Washington için zor olan işbirliği ve rekabet arasında kabul edilebilir bir denge bulmak ve ilişkiyi daha etkili bir şekilde bölmektir. Araştırmacı, salgının ABD'nin Rusya ile yeniden etkileşime girmesi ve salgınla mücadelede işbirliği yapma fırsatı için imkan oluşturduğunu vurguladı. Ancak bunun için Washington’ın Moskova ile daha verimli bir ilişki geliştirmesi gerekecek. Çünkü her iki ülke de uluslararası politikanın itici güçleri konusunda farklı anlayışlara sahipler.
Çin'e gelince, analistler koronavirüs salgınının Çin-ABD ilişkilerini daha da zor bir aşamaya taşıdığına ve Çin ekonomisinin toparlanmasının çökmüş küresel ekonominin düzeltilmesi ve bilimsel deneyimlerin paylaşımı konularındaki işbirliğinde önemli bir rol oynayacağına dikkati çekiyorlar.

İki tehdit
Öte yandan bazı analistler, Washington, Pekin ve Moskova arasındaki herhangi bir işbirliğinin, aralarındaki güven eksikliğinin yanı sıra bu üç ülkenin yönetimleri ve yöneticileri arasında farklı ideolojik düşünceler olması nedeniyle başarısızlığa mahkum olacağına dair ikinci bir vizyon olduğuna inanıyorlar. Uzmanlar, Başkan Donald Trump yönetiminin ABD'yi ‘kaprisli ve rahatsız edici bir şekilde’ yönettiğini, Çin'in daha az şeffaf olduğunu ve Rusya'nın Vladimir Putin ve halefleri sonrası ülkede istikrarsızlık yaşanmasının beklendiğini söylüyorlar. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Rusya ve Çin'in ABD ulusal güvenliğine yönelik en büyük iki tehdit olduğunu açıkça belirtiyor.
ABD’de yayınlanan ‘Newsweek’ dergisi, ABD’nin uluslararası konumunda gerileme yaşanırken Rusya ve Çin’in uluslararası arenada nüfuzlarını artırmanın yanı sıra ABD'nin stratejik ortaklıkları ve ittifakları sürdürme çabalarını baltalamaya çalıştıklarına ve bu salgının gelecek yıla kadar devam etmesi olasılığıyla küresel dönüşümlere ve kargaşaya neden olabileceklerine işaret etti.
İdeolojik açıdan Başkan Trump'ın yönetiminde ABD, Çin'e karşı sert bir yol izledi ve bu durum salgının patlak vermesiyle daha da arttı. Başkan Trump ve yönetimi ortaya çıkan virüsü, ‘Çin virüsü’ olarak niteledi ve Çin'in salgından sorumlu tutulması çağırısında bulundu. ABD’nin Çin’e yönelik saldırgan açıklamalarının, düşmanlığının ve ayrımcılığının tonu giderek artacak. Buna karşın, Çin'de Trump yönetimine karşı güven eksikliği en yüksek seviyesine ulaştı. Trump'ın Başkan Putin ile olarak ilişkisi ise oldukça gizemli.
Salgın, ABD’nin Çin ve Rusya ile halihazırda Başkan Trump’ın ‘Önce Amerika’ sloganıyla gergin olan ilişkilerini test ediyor. Washington, ülkedeki sağlık ve ekonomik krizi yönetmeye odaklanırken, Çin lideri Şi ve Rusya lideri Putin, ABD'nin uluslararası alanda azalan rolünün yarattığı boşluğu kapatma konusunda oldukça istekli davranıyorlar.

Üç kamp
Uzmanlar, Çin’in daha fazla ‘ulusal otoriter politika’ benimsemeye ve salgın deneyimini ABD ve diğer ülkelerle gelecekteki ilişkileri için yeni temeller atmak amacıyla kullandığına inanıyorlar.
Beyaz Saray, önde gelen rakiplerinin uluslararası sahnede yapıcı roller oynayabileceklerini kabul ederken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD’nin gelişmiş bir uluslararası pozisyonda olmaya devam ettiğini ve salgınla mücadelede dünyadaki diğer 64 ülkeye yardım ve destekte bulunduğunu belirtti. Bu arada Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı) yetkilileri, ABD’nin uluslararası sahnedeki askeri durumunun güçlü ve istikrarlı olduğunun altını çizdiler.
ABD merkezli düşünce kuruluşu Heritage Foundation Başkan Yardımcısı James Jay Carafano, salgın sonrası dünya haritasının değişeceğini vurguladı. Carafano’ya göre dünya üç kampa ayrılacak. İlk kamp; ABD'nin Avrupa ile ilişkisinin belgeleneceği ve ABD'nin sadece Atlantik'teki yatırımlarının ekonomik sektörleri yeniden başlatması için değil, Çin’in ‘kötü niyetli etkilerini marjinalleştirmek’ için de Çin müdahalesine direnen özgür dünya kampıdır. Bu kamp, “Avrupalılar özgürlüklerini korumak istiyorlarsa, ABD ile Çin arasındaki rekabette tarafsız gözlemciler olmamalılar” sloganını kullanıyor.
İkinci kamp; bütçe ve uyum ülkelerinin kampıdır. Bunlar refahlarının ve güvenliklerinin, hem ABD hem de Çin ile ilişki kurmaya, bağımsızlıklarını korumaya ve süper güçler arasındaki rekabette bir aşama olma olasılığını azaltmaya dayalı olduğuna inanan ülkelerdir.  Bu yolu Singapur, Sri Lanka, Bangladeş, Tayland, Pakistan ve diğerleri gibi ülkeler izleyecektir.
Üçüncü kamp ise; ABD ve Çin’in, Latin Amerika, Afrika ve Pasifik Adaları gibi dünyanın geniş bölgelerinde, ekonomi, politika, güvenlik ve bilgi alanlarında uluslararası kuruluşlarda yarışacakları alandır.
James Jay Carafano’ya göre ‘Çin'in nüfuzunu arttırmak için gayretle çaba göstereceği ve ABD'nin buna karşı şiddetle mücadele edeceği için’ uluslararası kuruluşlar, ABD ve Çin’in nüfuzunu dayatmaya çalışan en aktif yeni savaş alanlarından biri olacaklar.



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic