Bölünmeye giden ‘yeni bir Güney Sudan’ mı yoksa sadece ‘sorunlu bir mesele’ mi?

Malik Akar, siyasi bağlılıklardan uzak birleşik bir ulusal ordu istiyor (Fotoğraf: Hasan Hamid)
Malik Akar, siyasi bağlılıklardan uzak birleşik bir ulusal ordu istiyor (Fotoğraf: Hasan Hamid)
TT

Bölünmeye giden ‘yeni bir Güney Sudan’ mı yoksa sadece ‘sorunlu bir mesele’ mi?

Malik Akar, siyasi bağlılıklardan uzak birleşik bir ulusal ordu istiyor (Fotoğraf: Hasan Hamid)
Malik Akar, siyasi bağlılıklardan uzak birleşik bir ulusal ordu istiyor (Fotoğraf: Hasan Hamid)

Mina Abdulfettah
Kuzey ve Güney Sudan savaşı 2005 yılında Kenya'nın Naivasha şehrinde Kapsamlı Barış Anlaşması'nın imzalanmasıyla sona erdi. Bu, 2011 yılında Güney Sudan'ın ayrılmasıyla taçlandı. Diğer taraftan Güney Sudan, Güney Kordofan ve Mavi Nil eyaletlerinden kaynaklanan siyasi, etnik ve askeri bölünmelerin yankılarını beraberinde götürmedi. Sıcak temas bölgelerini içeren bu geniş alan, “yeni Güney Sudan'a” dönüştü. Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) bu bölgelerde konuşlandı. Daha önce hareket, Nuba Dağları’nda güçlerini konuşlandıran Abdulaziz el-Helu’nun ve Mavi Nil Eyaleti'nde konuşlanan Malik Akar’ın liderliğini yaptığı iki ayrı kanattan oluşuyordu.
Hükümet güçleri ile Sudan Halk Kurtuluş Hareketi güçler arasında Güney Kordofan Eyaleti'nin yönetim merkezi Kadugli ve diğer bir dizi bölgede zaman zaman çatışmaların yaşandığı gözleniyor. Sudan’daki geçiş hükümeti iki kanat arasında müzakerelerini sürdürüyor. Malik Akar kanadı, anlaşmanın daha sonra Darfur hareketlerini içermesini şart koşuyor. Daha radikal olan Abdulaziz el-Helu kanadı, Abdulvahid Muhammed Nur liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi (SLM-AW) tarafından destekleniyor.
Geçiş hükümeti kapsamlı bir barış anlaşması imzalayacağına inanıyor ve böylece yıllarca süren iç savaşı sona erdirmeyi, yasama meclisini oluşturmayı, eyaletlere sivil valiler atamayı ve geçici iktidar yapılarını tamamlamayı umuyor.

Müzakere süreci
Sudan geçiş hükümetinin Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) ile yürüttüğü müzakereler, muhalif güçlerden ve silahlı hareketlerden oluşan Devrimci Cephe İttifakı ile olan sürecin yalnızca bir parçasıdır.
Mavi Nil ve Güney Kordofan sürecinde hükümet ile Malik Akar liderliğindeki Halk Kurtuluş Hareketi arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşmada yönetim meseleleri, güvenlik düzenlemeleri, düşmanlıkların sona erdirilmesi ve insani yardımların gerekli yerlere ulaştırılması gibi bir dizi mesele çözüme kavuştu.
Diğer yandan Abdulaziz el-Helu liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) ile olan müzakereler ise ‘laik devlet ve bölge haklarının kaderlerini kendilerinin belirlemesi’ yönündeki talepler doğrultusunda çıkmaza girdi. Hükümet, yönetimim yapısında gidilecek bir bölünmenin ancak anayasal bir konferansla yapılması gerektiğini düşünüyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, 14 Mart 2020'de Nuba Dağları ve Mavi Nil bölgelerindeki yönetim ve yetkiler konusunda 14 Mart 2020 tarihinde ön anlaşma imzalanmasına rağmen Sudan geçiş hükümeti heyeti ile Malik Akar’ın liderliğini yaptığı kanadın Cuba’da sürdürdükleri barış görüşmeleri tamamlanmadı. Bununla birlikte Nuba Dağları bölgesinde gerginlikler devam ediyor. Geçiş hükümeti ile Abdülaziz el-Helu kanadı arasındaki çıkmazla birlikte yeni bir askeri savaşa dair uyarı zili çalıyor. Abdülaziz el-Helu, imzalanan anlaşmayla herhangi bir ilgisi olmadığını açıkladı. Taraflar ortak bir ilkeler bildirgesine ulaşmakta başarısız oldular ve bunun yanı sıra laik devlet ve kendi kaderini tayin etme hakkı ile ilgili anlaşmazlıklar da devam etmektedir.

Tıkanıklığın zirvesi
Nuba Dağları'ndaki çatışma, Kurtuluş hükümetinin 1989 yılında iktidara gelmesine kadar geçen süreçte dini bir niteliğe sahip olmadı. 1984 yılından bu yana sorunlu olan bölgede 2002 yılında yeniden savaşın patlak vermesinin ardından Nuba Dağları bölgesi sakinleri, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’nin yönetimi altında 6 yıl boyunca özerklik talep ettiler. Bölgenin kaderi ise bu sürenin ardından belirlenecekti. Bölge vatandaşları, SPLM’ye hükümetle kendi kaderini tayin hakkı konusunda müzakere etme yetkisi verdi.
2002 yılında imzalanan ve Nuba Dağları Anlaşması olarak da bilinen anlaşma, şu hususları içeriyordu: Düşmanlık durumunun sona erdirilmesi, sivillerin hareket özgürlüğünün sağlanması, insani yardımların ilgili yerlere ulaştırılması, askeri harekatlar ile tüm şiddet eylemlerinin durdurulacağı bir ateşkes ve dini, etnik veya politik nedenlerle vatandaşların hiçbir şekilde terörize edilmemesi.
Güney Sudan’nın 2011 yılında ayrılmasının ardından Nuba bölgesi insanlarının çoğu ve özellikle Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’ne mensup olan kişiler, hükümet ile SPLM arasında imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması’nın tamamlanması için kurban edildiklerini ve bahane olarak alındıklarını hissettiler. Güney Sudan için kendi kaderini tayin etme hakkını içeren anlaşma, Nuba bölgesi için sadece ‘halk istişaresi’ içeriyordu. Bu kanun ile Kapsamlı Barış Anlaşması, Güney Kordofan ve Mavi Nil eyaletlerine has oldu. Bu kapsamda kurulan mekanizma ise Kapsamlı Barış Anlaşması'nın ne ölçüde uygulandığının bilinmesi için yasama konseyi tarafından her iki eyaletten seçilecek olan kişilerden oluşan komitenin vatandaşların görüşünü almak için çalışıyordu.
Kapsamlı Barış Anlaşması'nda yer alan ‘halk istişaresi’ teriminin belirsizliğine rağmen anlaşma, bölge halkı tarafından kabul edildi. O zamanlar Ulusal Kongre Partisi mensupları, bunu bağlayıcılığı olmayan bir anket olarak gördüler. Sudan Halk Kurtuluş Hareketi mensupları ise bunu kendi kaderini tayin hakkı olarak anladılar.

Kaderini tayin
Nuba Dağları bölgesi halkının talepleri, petrol boru hatlarının geçtiği bölgenin hakkı ihmal edilmeksizin kalkınmayı sağlayacak öz-yönetim çağrısı olarak ya da ötekileştirilmiş hisseden Nuba Dağları halkı için kendi kaderini tayin hakkının tanınması olarak özetlenebilir.
Bu şuur tarih kadar eskidir. Nitekim bölge sakinleri eski sultanlar tarafından köle elde etmek amacıyla birçok kez istilalara maruz kaldılar. Böylece bölge, ekonomik ve insan kaynakları bakımından zayıfladı. Türk yönetimi sırasında marjinalleşme daha da arttı. Aynı şekilde bölge köle elde etmek adına yapılan istilalara maruz kaldı. Bu da bölge sakinlerinin dağlara sığınmasına ve tecrit olmalarına yol açtı.
Bölge halihazırda, kuzey ve güney arasında merkezi bir konumda bulunmak yerine başka bir çatışmanın odağı haline geldi. Böylece halk ordusu, meseleyi ele aldı ve buradaki hareketin vizyonunu benimsedi. Bu durum gerilimleri daha da tırmandırdı.
Çeşitli yönelimler Nuba Dağları'ndaki savaşları körükledi. Eski hükümet herhangi bir siyasi anlaşmayı reddederken, SPLM ise siyasi bir anlaşma için kendi kaderini tayin hakkını bir şart olarak öne sürmekten geri adım atmadı. Bu durum, Haziran 2017'de hareketin parçalanmasıyla sonuçlanan üçüncü bir eğilimin ortaya çıkmasına neden oldu. Nuba Dağlarını Kurtarma Konseyi, Malik Akar’ın hareketin liderliğinden alınmasını, bütün devrimci ayrıcalıklarının kaldırılmasını, Genel Sekreter Yasir Aramn’ın görevine son verilmesini, bu iki ismin ‘kurtarılmış bölgeler’ olarak isimlendirilen alanlara girmemeleri yönünde karar aldı. Karar kapsamında hareketin başına ve dolayısıyla ordunun komutanlığına Abdülaziz Helu getirildi.
Konsey ayrıca Akar ve Arman’ın hareketin Güney Kordofan'da kontrolü altında bulunan topraklara da girmelerini yasakladı. Toplantının ardından yapılan açıklamada alınan bu kararların gerekçeleri olarak, Akar ve Arman’ın ‘hükümet ile yapılan müzakerelerde kendi kaderini tayin hakkının şart koşulmasını reddetmeleri ve onlarca kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan şiddet olaylarına sebep olmaları’ yer aldı. O tarihten itibaren Sudan'ın kurtuluşunu talep eden hareket ikiye bölündü.
Akar liderliğindeki hareket 17 Aralık 2019'da hareketin kontrolü altında olan bölgelere insani yardımın ulaştırılması için Sudan hükümeti ile bir anlaşma imzaladı. Anlaşma insani yardımların ulaştırılmasının yanı sıra düşmanlıkların durdurulması, izleme ve uygulama komitelerinin kurulması gibi bir dizi madde de içeriyordu.
Abdulaziz el-Helu liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) ‘laik devlet ve bölge haklarının kaderlerini kendilerinin belirlemesi’ yönündeki taleplerinden vazgeçmiyor. Akar ise Güney Sudan gibi hala barışı temin edememiş bir ülkeyi göz önünde bulundurarak böyle bir talebi ciddiyetsiz görüyor. Akar devletin laikliğiyle ilgili olan talebin bir sonraki anayasal konferansında dikkate alınması gerektiğini düşünüyor. Bir diğer anlaşmazlık noktası, Akar’ın siyasi mensubiyetlerden uzak bir şekilde birleşik ve ulusal bir ordu talebine karşılık, Abdulaziz el-Helu’nun Sudan'da iki ordunun bulunmasını istemesidir.
Önceki hükümet, dağ halkının taleplerine cevap vermedi ve yaklaşık 48 bin kilometrekarelik bir alana sahip olan Nuba Dağları'ndan da vazgeçmedi. Bu bölge petrol zengini olan Güney Kordofan Eyaleti’nin bir parçasıdır. Petrol boruları dağların eteklerinden geçerken, savaş anıları eski düşmanlıklarla birlikte dağların tepelerinde yankılanıyor.
2011 yılının haziran ayının başlarında Sudan Halk Kurtuluş Hareketi'ne bağlı olan halk ordusu ile Sudan silahlı kuvvetlerinden oluşan ortak güçlerin bazı garnizonlarında çatışmalar patlak verdi. Bir savaş bitti ve bir başkası tutuşturuldu. Devrik lider Ömer el-Beşir hükümeti dönemindeki silahlı kuvvetler ve halk ordusu tarih boyunca buranın idaresinden vazgeçmediler. Oysa eski zamanlardaki savaşçılar labirentler ile dolu olan bu geniş ve tehlikeli bölgede savaşmaktan kaçınmışlardı.
Bu çatışmalar, bölge halkından olan kimseleri eyalette bazı pozisyonlara getiren eski rejimin çöküşüyle ​​ortadan kalkacak gibi görünmüyor. Bilakis bu bir kader mücadelesidir. Bu mücadele, dağların ne kadar  kararlı olduğunu gösterecek.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.