​Tahran daha da katılaşma eğiliminde

Ruhani yönetiminin tutuklu takası meselesini gündeme getirmesinin arkasındaki amaç, Washington'la müzakerelere girmeye yönelik bir pencere açmaktır (Reuters)
Ruhani yönetiminin tutuklu takası meselesini gündeme getirmesinin arkasındaki amaç, Washington'la müzakerelere girmeye yönelik bir pencere açmaktır (Reuters)
TT

​Tahran daha da katılaşma eğiliminde

Ruhani yönetiminin tutuklu takası meselesini gündeme getirmesinin arkasındaki amaç, Washington'la müzakerelere girmeye yönelik bir pencere açmaktır (Reuters)
Ruhani yönetiminin tutuklu takası meselesini gündeme getirmesinin arkasındaki amaç, Washington'la müzakerelere girmeye yönelik bir pencere açmaktır (Reuters)

Hasan Fahs
İran siyaset sahnesi Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile müzakere olasılığını tartışıyor.
Tartışmalar, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani hükümeti tarafından ABD yönetimi ile müzakere yolunun açılmasına yönelik uygun zeminin hazırlanmasını eksene alıyor.
İran kamuoyu Ruhani tarafından müzakereler için ilk sinyallerin verilmesi ilgili gerek kulislerde gerekse de açıktan yapılan hararetli tartışmalara tanık oluyor.
Ruhani yönetimi, tutuklu takası meselesini gündeme getirerek, Washington ile müzakerelere girmeye yönelik bir pencere açmayı amaçlıyor.
Bu tartışma, İran rejimi lideri Ali Hamaney’in resmi Twitter hesabından paylaşılan bir tweetin ardından alevlendi. Tweette, Hz. Hasan’ın Emevi Halifesi Muaviye ile Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra halifelikle ilgili tartışma yaşandığı tarihi bir olaydan bahsedildi. Tweette ayrıca Muaviye ile bir anlaşma imzalayan Hz. Hasan, “İslam toplumunun çıkarı uğruna, İslam dinini ve Kur’an-ı Kerim’i korumak ve gelecek nesillere öncülük etmek için barışı kabul etmek adına yakın dostlarının önünde kendini ve itibarını feda eden İslam tarihinin en cesur şahsiyeti” olarak nitelendirildi.
Bu tweet, Irak'ta son haftalarda ortaya çıkan bazı sinyallerle, Mustafa el-Kazimi başkanlığındaki Irak hükümetinin kurulmasıyla ve Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani ile siyasi rakibi Cumhurbaşkanı Abdullah Abdullah arasındaki uzlaşıyı kolaylaştırmakla ilişkilendirildi. Ayrıca Suriye sahnesindeki karışıklığın yanı sıra Tahran’ı ve müttefiklerini ABD-Rusya-İsrail anlaşmasının bir sonucu olarak geri çekilmeye zorlayabilecek İran-Rusya anlaşmazlığına dair çok sayıdaki spekülasyonla arasında bağlantı kuruldu. Aynı şekilde rejimin, ABD yaptırımları nedeniyle daha da şiddetlenen ekonomik krize pratik çözümler sunamaması sonucu üzerinde oluşan büyük iç baskılarla ilgisine de işaret edildi. Bu duruma bir de Eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin sessizliğini bozması eklendi. Rejim yönetimini, ülkenin yaptırımlar ve koronavirüs krizi nedeniyle ortaya çıkabilecek iç patlamalar sonucu karşılaşacağı risklere karşı uyaran Hatemi, böyle bir durumun yaşanmaması için milli dayanışmayı güçlendiren farklı bir yaklaşım benimseme çağrısında bulundu.
Öte yandan rejim lideri Hamaney’e yakın katı muhafazakar kanattan bir grup, Ruhani ve kabinesini, ABD ile doğrudan müzakere aşamasına ulaşmak için gösterdiği çabaların ciddi olduğunu öne sürdü. Bu nedenle, böyle bir dönemde yapılacak müzakerelerin ABD Başkanı Donald Trump’ın yararına olacak bir medya hizmetine dönüşeceğini düşünüyorlar. Amacın, bu müzakerelerin arkasında başka hedeflere ulaşmak veya daha ciddi müzakerelerin önünü açmak olması gerektiğine inanan grup, aksi takdirde bunun siyasi konuların ve seçim zayıflığının en ağır olduğu dönemde Trump’a verilen ücretsiz bir seçim hizmetine dönüşeceğinin altını çizdi.
Bu grup, Ruhani ve yönetimine Washington'ın niyetleri ve İran'la olan ilişkileri hakkında birçok soru yöneltti. Bu sorulardan bir tanesi Ruhani'nin Beyaz Saray'dan cevap alamadığı tutuklu takasını teklif etmekten daha ileriye gitmeye hazır olup olmadığıydı. Bu nedenle, müzakere konusundaki söylemlerin, müzakere olasılığının ve somut sonuçlarının tartışıldığı perde arkasındaki çabaların ötesine geçtiği konusunda uyarıyorlar. Bir diğeri ise, müzakerelerin başlaması halinde, Ruhani'nin cumhurbaşkanlığı döneminde olumlu bir sonuca ulaşılabilecek mi yoksa bir sonraki cumhurbaşkanı ile daha derinlemesine ve daha ciddi müzakerelere hazırlık mı yapılacak?  sorusudur.
Tüm bu sorulara ve katı muhafazakar kanadın bağlı kaldığı şartlara rağmen, sinyalin, Hamaney’in Ofisi’ne yakın çevreden başta İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) eski komutanı Muhsin Rızai olmak üzere bazı stratejik kararlara katılanlar tarafından verildiği anlaşılıyor. Rızai, Mahmud Ahmedinejad hükümeti dışında önceki hükümetlerin, yani Haşimi Rafsancani, Muhammed Hatemi ve Hasan Ruhani hükümetlerinin uluslararası topluma açılma ve tüm dosyaları müzakere etme seçeneğine dayanan yaklaşımının çıkmaza girdiğini düşünüyor. Rezai’ye göre bu yaklaşım, İran'ı yönetemediğini, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin aldığı tedbirler ve uyguladığı yaptırımlar sonucunda karşılaştığı ve karşı karşıya kaldığı krizlerden kurtaramadığını kanıtladı. Bu nedenle, bir sonraki aşamada İran'ın bu dosyalarla, özellikle Washington'la olan ilişkileriyle ilgili daha öncekilerle aynı yaklaşımı sergilememeli. İran'ın rejimin ve ülkenin çıkarlarını savunma konusunda atacağı adımlar, rejimin ve karar alma merkezlerinin İran yönetimi ve cumhurbaşkanlığının tutumunu yeniden düzenlemek için yapacağı çalışmalar ve hazırlıklarla daha da katı olmalı. Kapıyı kapatmadan veya müzakere olasılığını engellemeden, ancak İran şartlarında öncekinden daha sert bir tutum ve politika izlenmeli.
Bu perspektiften bakıldığında Hamaney’in resmi Twitter hesabından yayınlanan tweetin, müzakere olasılığı veya rejim yönetiminin bu yöndeki çabalara geçme niyetine dair önerdiklerinden farklı bir yorumu olduğu düşünülebilir. Hasan Bin Ali'yi İslam tarihinin en cesur şahsiyeti olarak tanımlamak, yukarıda tarif edilen tanımın bir parçasıdır. Yani Hamaney, 2013'te başlayan ve Temmuz 2015'te nükleer anlaşmanın imzalanmasıyla sona eren Washington ile doğrudan müzakere sürecini kabul ettiğinde Washington'ın anlaşmaya uymayacağını ve ilk fırsatta geri çekileceğini bilerek ‘cesur bir yaklaşım’ benimseyecek cesarete sahip olduğunu söyledi. Bununla birlikte, ABD’nin gerçek niyetlerini ortaya çıkarmak, rejimi, temelleri, tutumu ve güvenilirliği pahasına olsa bile hedef alınmasına karşı korumak ve İran'ın siyasi, sosyal, dini, ekonomik ve askeri yapılarının çöküşüyle ​​sonuçlanabilecek bir savaşa girmek istemediğini göstermek için bu seçeneğe gitti.
Hamaney’in muhtemel tutumunun, Washington'ın nükleer anlaşmadan çekilme ve hem geçmişte hem de daha sonra İran'a uygulanan tüm ekonomik yaptırımları iptal etme kararından dönmesi için İran’ın öne sürdüğü şartlar dışında ABD ile herhangi bir müzakereyi reddetmekten vazgeçtiği ve bunun da yeni bir şey olmadığı söylenebilir. Oysa Hamaney daha önceleri, iki taraf arasındaki gerilim duvarında bir pencere açmak amacıyla başta Fransa’nın ve Japonya’nın çabaları olmak üzere yapılan tüm uluslararası girişimleri engellemişti. Ruhani'nin Japonya’nın başkenti Osaka’daki G-20 Zirvesi veya Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oturum aralarında ABD’li mevkidaşı ile ikili bir görüşme yapma arzusunu bastırmak için tehdit edici bir dil kullanmıştı. Amaç, ABD’deki ve İran’daki başkanlık ve cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde çözülmesi beklenen müzakere çabalarını askıya almak olabilir. Hamaney ve muhafazakarlar kimi, ABD yönetimiyle doğrudan müzakerelerin önüne örülen tabu duvarını kırması için bir fırsat sunan ABD’deki başkanlık seçimleri sürecini iyi değerlendiremeyen Ruhani’nin halefi olmaya yönlendirecek?
Bununla birlikte Ruhani, Trump'ın seçimlerin ardından Beyaz Saray'a dönüp dönmeyeceğini, dönmesi halinde müzakere konusundaki tutumunun ne olacağını veya İran için Washington yönetiminin nükleer anlaşmadan önceki aşamaya geri dönme olasılığı anlamına gelen Demokrat bir adayın başkan seçilmesi halinde ABD’nin nükleer anlaşmadaki taahhütlerine bağlı kalıp kalmayacağını öğrenmeyi bekliyor.
Bu mantığa göre iki taraf arasındaki siyasi gerilim, ABD seçimleriyle bitmeyecek, ancak Nisan 2021'de İran seçimlerinin ötesine geçecek gibi görünüyor. Bu süreç, iki tarafın bölgedeki tüm kartların yeniden karılacağı doğrudan bir çatışmaya girmesi için bir test aşamasıdır.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic