‘Ceaser Yasası’ Esed’i ve Hizbullah'ı şartlara uymaya nasıl zorlayacak?

Lübnan’ın güneydeki Bint Cubeyl kentinde Suriye bayrakları taşıyan Lübnanlı Hizbullah taraftarları (AFP)
Lübnan’ın güneydeki Bint Cubeyl kentinde Suriye bayrakları taşıyan Lübnanlı Hizbullah taraftarları (AFP)
TT

‘Ceaser Yasası’ Esed’i ve Hizbullah'ı şartlara uymaya nasıl zorlayacak?

Lübnan’ın güneydeki Bint Cubeyl kentinde Suriye bayrakları taşıyan Lübnanlı Hizbullah taraftarları (AFP)
Lübnan’ın güneydeki Bint Cubeyl kentinde Suriye bayrakları taşıyan Lübnanlı Hizbullah taraftarları (AFP)

Sevsen Mehanna
Haziran ayında, Caesar Suriye Sivil Koruma Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle Esed rejiminin boğazındaki ilmek biraz daha sıkılacak. ABD Başkanı Donald Trump 20 Aralık 2019'da, ülke tarihinin Savunma Bakanlığına ayrılan en yüksek bütçesi olan 738 milyar dolarlık 2020 savunma bütçesi çerçevesinde söz konusu yasayı imzaladı.

‘Caesar Yasası’
Caesar Projesi, adını Suriye polisi tarafından “Caesar” takma adlı Suriyeli yetkilinin takma adından alıyor. Söz konusu Suriyeli fotoğrafçı, 50 binden fazla işkence kurbanının görüntüsünü ülke dışına kaçırmayı başarırken 2011 yılından 2013 yılındaki kaçışına kadar Suriye hapishanelerinde işkence sonucu meydana gelen ölümleri belgelemiş oldu.
Yasa, ABD Kongresi’nde hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin desteğiyle onaylandı. Yasa, Beşşar Esed ve yardımcılarının yönetimindeki Suriye rejiminin halkına karşı işlediği savaş suçları nedeniyle maddi olarak cezalandırılmasını öngörüyor. Yasa ayrıca 15 Mart 2011'de başlayan muhalif gösterilerden sonra Esed'e finansman ya da yardım sağlayan şirketlerin ve ya şahısların yanı sıra rejimi destekleyen bir dizi Suriyeli, İranlı ve Rus kurumlarını da hedef alıyor.

Suriye devletine yaptırımlar uygulama tarihi
Suriye’nin 1979'da ABD tarafından ‘Terörizmin Devlet Sponsorları’ listesine dahil edilmesinin ardından yaptırımlar başlamıştı. Bu yüzden Caesar Yasası, Suriye’ye yönelik ilk yaptırım değil. Ayrıca ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra 2004 yılında ve Suriye’den Hesap Sorma ve Lübnan'ın Egemenliğini Restore Etme Yasası’nın (SALSRA) yürürlüğe girmesinin ardından yeni yaptırımlar getirilirken 2011'den sonra ABD, Avrupa Birliği (AB) üyeleri ve bazı Arap ülkeleri Suriye’ye daha geniş kapsamlı yaptırımlar uyguladılar.

Suriye’deki gelişmelerin takibi
Peki, Suriye bu yasayı politik ve ekonomik açıdan nasıl karşılıyor? Sosyal düzeydeki yansımaları neler? Uluslararası topluma verebileceği tavizler var mı?
Bu sorular, Suriye Halk Meclisi üyesi Ahmed Mer’i tarafından yanıtlandı. Ülkesinin ‘devleti ya da diğer bir deyişle rejimi devirme ve doğasını değiştirme projesini bitirdiği için ona karşı savaşın farklı bir aşamasına geçtiğine inanan Merhi, bu iki aşamanın geçilmesi nedeniyle bugün ekonomik açıdan Suriye rejimine baskı uygulandığını öne sürdü.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı röportajda, Lübnan'da olanlar ile Suriye'de olanlar arasında bağlantı kuran Mer’i, özellikle ABD’nin yasadışı geçişlerin kapanması için baskı uyguladığını ve resmi geçişleri kontrol etmek için ‘fabrika, kölelik ve Bekaa Vadisi’ gibi ifadeleri sık kullandığını belirterek iki ülkede yaşananları ilişkilendirdi. Mer’i, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Lübnan arasındaki görüşmeleri bile, Şam'ın Beyrut için ekonomik düzeyde yapılan herhangi bir destek faaliyetinden yararlanamaması veya Beyrut’un Şam’a dolar sağlayamamasıyla ilişkilendirdi.
Yasanın yürürlüğe girmesinin Suriye halkı üzerinde ne gibi bir etkisi olacağına dair bir soruyu Mer’i, Caesar Yasası’nın uygulanmasını beklediklerini vurgulayarak, “Savaş yüzünden yıllardır acı çeken insanlar için etkisinin devasa olacağına şüphe yok. Önceki ekonomik yaptırımlar altında boğulan insanlar üzerindeki baskı, Caesar Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle daha da artacak” şeklinde yanıtladı.

Suriye Devlet Başkanlığı seçimleriyle bağlantılı
Asla tavizlerin olmayacağına inanan Mer’i, savaşın başlamasının üzerinden geçen on yılın ardından hala hayatta kalanlar, sonlarını getirecek tavizler vermeyecektir. Fakat ‘Astana Süreci’ garantörleri Rusya, İran ve Türkiye müzakereleri ve Rusya ile ABD arasında bir yardım hattının varlığı çerçevesinde yaptırımların önemli ölçüde hafifletilmesi için çaba gösterebilirler. Dolayısıyla bu yaptırımlar, tavizler verilmesi için bir baskı aracı olarak uygulanıyor ve gelecek yıl 2021'de yapılacak devlet başkanlığı seçimleriyle bağlantılı” ifadelerini kullandı.
Mer’i’ye göre Lübnan'da olup bitenlerle aynı coğrafyada olması nedeniyle Suriye'de olanlar arasında bir bağlantı bulunuyor. Ayrıca hedefin aynı olduğunu söyleyen Mer’i, “İki ülkenin halklarının özellikle de Suriyelilerin silahlandırılması ve devletin temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığını düşündükleri bir aşamaya gelmeleri amaçlanıyor. Böylece devletin zayıflaması ve hükümetin dizginleri tutamaması hedefleniyor. ABD’nin öncelikli hedefi, bugün Suriye'de tıpkı Lübnan'da olduğu gibi yüksek fiyatlar ve doların yerel para birimi karşısında yükselişiyle baskı uygulamaktır” yorumunda bulundu.
Rejimin bekasının artık içeride alınacak bir kararla ilgili olmadığını söyleyen Mer’i, rejimin, bölgesel ve uluslararası bir sistemin parçası haline gelmesi nedeniyle bunun uluslararası düzeyde alınması gereken bir karar olduğunu, Rusya ve ABD’nin bu konunun başlıca katılımcıları olduğunu belirtti. Şu ana kadar ‘iyi ve mükemmel şeyler’ olduğunu ve ülkenin hala bir arada kaldığını vurgulayan Mer’i “Ancak ekonomi, çok etkili bir faktör olmaya devam ediyor” dedi.

Dolar fabrikası olarak Şutura kasabası
Öte yandan Lübnan'ın Suriye sınırı yakınlarındaki Bekaa bölgesinde yer alan Şutura kasabası, kasabadaki sarraflardan birinin dediğine göre çok sayıda Suriyeli döviz tüccarlarının akınına uğradı. Sarraf, bu yoğunluk Ramazan bayramı ile ilgili olabileceğini de sözlerine ekledi. Fakat Şutura kasabası, bir süredir Suriyelilerin dolara olan büyük talebi nedeniyle çılgınca bir süreçten geçiyor.
Ancak Bekaa’daki döviz bürolarının kapalı olduğu biliniyor. Bu yüzden sarraf, işlemlerin nasıl yapıldığını “Tüccar ve sarraf, bazen bir otomobilde bazen bir restoranda veya bir kafede ya da bir ofisin arka odasında buluşmak üzere anlaşıyor” diyerek, açıkladı. Lübnanlı yetkililerin buna dahil olan sarraflara  ‘öfke kustuğunu’ söyleyen sarraf,  yetkililerin sarrafları döviz kurunu manipüle etmekle suçladıklarını da sözlerine ekledi. Söz konusu bölgede dolardaki artışın nedeniyle ilgili olarak ise sarraf, buna bölgenin Suriye sınırına yakınlığı ve arz- talep ilkesine tabi fiyatlandırmanın neden olabileceğini söyledi.
Lübnan Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame, 2 Nisan'daki son açıklamasında, piyasaya dolar pompalanması ve döviz kurlarının kontrol edilmesi amacıyla bir fiyatlandırma platformunun başlatıldığını açıkladı. Ancak bilinmeyen nedenlerden ötürü, bunu yapamadı ve daha sonra 27 Mayıs'ta yeni bir tarih duyurdu. Konuyu takip eden kaynaklar, aksaklığın teknik bir neden ve tüm sarrafları ortak bir ağa bağlayamamakla ilgili olduğunu söylediler. Ancak kaynaklara göre konunun temelinde siyasi bir sebep yatıyor.  O da Selame’nin piyasalara sürülecek doların hızla Suriye’ye aktarılarak piyasadan çekilmesi korkusu. Bu yüzden ‘Caesar Yasası’nın uygulanma zamanlamasıyla ilgili bir gecikme yaşanıyor. Kaynaklardan biri, Lübnan piyasalarında doların azalmasının yeni bir durum olmadığını Eylül 2019’dan bu yana devam eden bir durum olduğunu söyledi.
Öte yandan Suriye'den gelen haberlerde doların karaborsada 2 bin 100-2 bin 200 liradan alıcı bularak son üç ayın en hızlı yükselişini gerçekleştirdiği belirtilirken bu durum Lübnan'daki dolar krizinin başladığına işaret etti.

IMF ile yapılan müzakereler
Tüm gelişmeler, Lübnan hükümetinin ile IMF arasındaki görüşmeler ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 1701 sayılı kararıyla ile tartışmaların yaşandığı bir dönemde gerçekleşti. Kapalı bir oturumda BMGK’nın 1701 sayılı kararının uygulanmasına ilişkin tartışmanın başlangıcında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Lübnan hükümetine Hizbullah'ı silahsızlandırma çağrısında bulunmuş ve Hizbullah’ın Suriye'deki müdahalesinin tehlikelerine karşı uyarmıştı. Söz konusu toplantı, uluslararası acil durum güçlerinin, görevlerinin ve yetkilerinin rolünü değiştirmek, doğu sınırlarına nüfuz etmek ve böylece yolsuzluk ve halkın parasının boşa harcanmasını önlemek amacıyla yasadışı geçişlerin kontrol altına alınması çerçevesinde gerçekleşti.

Hizbullah denklemi
Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah bu konudaki açık ve net tutumunu, “Bundan sonra Lübnan-Suriye sınırındaki BM güçleri hakkında konuşulması artık kabul edilemez” diyerek ortaya koydu.
Nasrallah, Şam’la birlikte koordine edilmesi gereken bu dosyayla ilgili çözümleri özetledi.
Peki, Hizbullah, ABD yaptırımlarından kaçarken Caesar Yasası’nın sonuçlarından kaçabilir mi? Hizbullah’ın IMF'nin koşulları arasında yer alan silahsızlandırılmasıyla ilgili söylenenler doğru mu? Şimdi Suriye’ye gitmenin ve koordinasyon kurmanın ne gibi faydaları var?
Independent Arabia’ya konuşan Lübnan’ın eski İçişleri Bakanı Ziyad Barud, “Uluslararası hukuka göre Caesar Yasası, uluslararası değil ABD yasası olarak kabul edilir, ancak yine de sınır ötesi bir etkiye sahiptir.  Çünkü cezalandırıcı mali ve ekonomik tedbirler içeriyor. Daha öncede belirtildiği gibi yasaya göre Suriye’deki savaş suçlarına katılmaları halinde şahıslar ve gruplar cezalandırılırlar. Yasa, petrol, doğalgaz, uçak yedek parçaları ve hükümetin projelerini dahi kapsıyor. Caesar Yasası, insanların da ABD’nin yaptırımlar listesine dâhil edilebileceğini belirtiyor. Dolayısıyla mesele, ülkeler, kurumlar ve şahıslara yaptırım uygulayan önceki yasadan pek farklı değildir. Kendisinden kaçınma ya da yokmuş gibi davranma konusu, uygulanabilirliğine ve dayatılan yaptırımların etkisine bağlıdır” şeklinde konuştu.

Savunma stratejisi
Hizbullah’ın silahlı yapısı sorunu ilgili olarak ise Barud, “Bu konu bir süredir masada bulunuyor ve Lübnan’ın bu konudaki yaklaşımı diğer yaklaşımlardan farklıdır. Lübnan’ın Şeba Çiftlikleri, Kefer Şuba ve Gacer köyü gibi topraklarının bir kısmının işgal altında olmasıyla bağlantılı olarak önce parlamentoda, daha sonra Cumhuriyet Sarayı'nda Lübnan’ın savunma stratejisinin konuşulduğu müzakere oturumlarının yapıldığı unutulmamalı. Elbette silah, meşru direniş hakkıyla ilişkilendirildiğinde farklı bir nitelik kazanır ve bu haktan uzaklaştığında bir tartışma sebebi haline gelir.  IMF’nin Hizbullah’ın silahsızlanmasıyla bağlantılı yardımı, sanki ekonomik çıkmazdaki Lübnan'a uluslararası yardımın iptali ve onu sınır ötesi kaçakçılığa mecbur bırakacak zorlu hayat şartlarına mahkum etmek anlamına geliyor. Çünkü kaçakçılık kabul edilemez olmalı ve devlet, egemenliğini ve yasalarının uygulanabilirliğini sağlamak, gümrük ve vergi kaçakçılığı nedeniyle yılda milyarlarca dolar kaybeden ekonomisini korumak için savaşmak zorundadır” değerlendirmesinde bulundu.

Esed rejimi ile koordinasyon
Barud, şu sıra Suriye Esed rejimi ile koordinasyon çağrısı yapılmasıyla ilgili olarak “Uluslararası hukuka göre Lübnan, hükümetteki bölünmüşlükten ayrı olarak komşusu ile herhangi bir düşmanlık içinde değildir. Resmi bir siyasi temasın neredeyse hiç olmadığı biliniyor. Ancak karşılıklı lojistik ve ticari faaliyetler nedeniyle, meşru ekonomik alanında durum farklıdır. Daha önce eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik yük altında zor bir dönemden geçen Lübnan, Suriye ile 375 kilometrelik bir sınırı paylaşan bir ülkedir. Bununla birlikte işgal altındaki bölgelerle olan sınırları ve deniz sınırları kapalıdır. Dolayısıyla Lübnan, kendi ulusal çıkarlarının sınırları dışında kimseye sınırlarını tamamen kapatamaz. Bu çıkarların da Lübnan hükümeti ve Dışişleri Bakanlığı tarafından her işbirliği talebinin çözümüyle birlikte belirlenmesi gerekiyordu. Lübnan’ın, Başbakan Necib Mikati hükümeti sırasında Suriye krizinin zirvesinde kendini uzaklaştırma ilkesini benimsediği unutulmamalı. Çünkü bu küçük ülke eksen oyununa ortak olamazdı” ifadelerini kullandı.
Hizbullah'a yakınlığıyla bilinen Lübnanlı yazar ve siyaset analisti Kasım Kasir ise konuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Hizbullah, Caesar Yasası ile doğrudan ilgilenmiyor, daha ziyade ABD yaptırımlarına karşı çıkıyor. Suriye'de faaliyet gösteren şirketleri yok, bu yüzden yasalar onu etkilemeyecektir. Silahsızlanma konusuna gelince konu şu anda ne IMF ne de Lübnan hükümeti tarafından tartışılıyor. Savunma stratejisini tartışmak için bir müzakere turu düzenleme çağrısı vardı, ancak ekonomik durum, halk hareketleri ve koronavirüs krizi nedeniyle ertelendi. Lübnan ve Suriye arasındaki ilişkiler önemli ve gerekli. Çünkü yasadışı geçişler, Suriyeli mülteciler ve ihracatı kolaylaştırmak gibi birçok dosyayla ilişkilidir. Suriye, Lübnan’ın Arap dünyasına açılan kapısının anahtarıdır. Caesar Yasası’na bakılmaksızın, Beyrut'un Şam ile koordinasyon kurması, oldukça önemli bir zarurettir.”



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.