Suriye’de istatistikler ve adaletsizlik: Geçmiş, şimdi ve gelecek

Suriye’de istatistikler ve adaletsizlik: Geçmiş, şimdi ve gelecek
TT

Suriye’de istatistikler ve adaletsizlik: Geçmiş, şimdi ve gelecek

Suriye’de istatistikler ve adaletsizlik: Geçmiş, şimdi ve gelecek

Barışçıl protestoların 15 Mart 2011’de patlak vermesinin üzerinden geçen dokuz yılın ardından Suriye’deki çatışma 3 tür adaletsizlikle sonuçlandı:
Geçmişte kalan adaletsizlik
Mevcut adaletsizlik
Geleceğe dönük adaletsizlik
Bu adaletsizliklerin sonuçları arasında, Suriye'de 20 milyon civarında olan ve ülkenin yaklaşık olarak yüzde 86'sını oluşturan kesimin yoksulluk sınırının altına düşmesinin yanı sıra altyapının yaklaşık yüzde 40'ın zarar görmesi ve mali kayıpların yarım trilyon doların üzerine çıkması bulunuyor.
Bir diğer acı haber, yayınlanan yeni istatistiklere göre kurbanların sayının 700 bine yükselmiş olmasıdır. Geçmişe ilişkin bu rakamlarla birlikte 3 milyondan fazla Suriyeli çocuğun okula gitmediğinin tespiti de geleceğe ilişkin olarak ortaya çıkan bir diğer hususu teşkil ediyor. Bu sayı, okul çağındaki Suriyeli çocuk sayısının neredeyse yarısına eşittir. Bu çocukların yarısı aileleriyle birlikte, yaklaşık 13 milyon insanın yer aldığı mülteci kamplarında yaşamaktadır.
Uluslararası sınıflandırmaya göre Suriye, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ‘en büyük insani felaketi’ yaşıyor. İstatistiklerin bunu göstermesi şaşırtıcı değil. Çünkü Suriye İnsani Gelişme Endeksi’nde 189 ülke arasında 180’inci sırada, basın özgürlüğü alanında 180 ülke içinden 174’üncü sırada ve çocukların korunması konusunda ise en kötü durumda yer alıyor.
Bunlar Suriye Politika Araştırmaları Merkezi’ni (SCPR) tarafından hazırlanan ‘Çatışmanın Üstesinden Gelmek için Adalet- Suriye’deki Çatışmanın Etkileri’ başlıklı raporda kaydedilenlerin bir özetidir. Bu araştırma, çatışmanın 3 tür adaletsizliğe yol açtığını söylüyor:
- Birikmiş olan maddi ve manevi servetin yok edilmesini içeren geçmişe dönük adaletsizlik,
- Halihazırdaki adaletsizlik üretimini temsil eden mevcut adaletsizlik,
- Egemen güçlerin temel unsurlarını teşkil ettiği geleceğe dönük adaletsizlik.

Ekonomik adaletsizlik
Suriye’deki çatışma, parçalanmış devlet içinde farklı ve parçalanmış ekonomilerin ortaya çıkmasına yol açtı. Raporda kaydedildiğine göre ekonomik bileşenler devam eden şiddettin kaynaklarına dönüştürüldü ve bu bağlamda sermayenin büyük bir kısmı heder edilerek çatışmalara kanalize edildi.
Raporda 2019 yılının sonu itibariyle çatışma dolayısıyla yaşanan kayıpların 530,1 milyar dolara ulaştığı ifade ediliyor. Bu, 2010 yılında kaydedilen GSYİH'nın 9,7 katına denk geliyor. Aynı dönemde hükümet desteği 2011'de yüzde 20,2'den 2019'da yüzde 4,9'a geriledi. Rus yetkililer 3 yıl önce Suriye'yi yeniden inşa etmenin maliyetinin 400 milyar dolara ulaşabileceğini söylediler. Dünya Bankası ise 3 yıl önce bu tutarın yaklaşık 300 milyar dolar olacağını açıkladı. Ancak o zamandan bu yana -her ne kadar çatışmalar daha da kötüleşse de ve askeri operasyonlar devam ediyor olsa da- uluslararası ilgi azalmasıyla birlikte Suriye dosyasına ilişkin çalışmalar durdu.
Rus ordusunun 2015 yılı sonunda müdahalesinden bu yana hükümet güçleri, kontrol ettiği alanları yüzde 10'dan yüzde 64’e çıkardı. Geriye kalan yüzde 26’lık kısım, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon tarafından desteklenen Kürtlerin kontrolünde bulunuyor. Yüzde 10’luk kısım ise Türk destekli grupların kontrolü altında.
2011 yılında 1 dolar 46 Suriye lirası (SYP) değerinde iken, o zamandan bu yana ciddi bir değer kaybı yaşandı. Geçen eylül ayında yüzde 43 oranında bir düşüş yaşandı. Ekim 2019 ve Ocak 2020 arasındaki dönemde ise değer kaybının yüzde 96'ya ulaşmasıyla birlikte ABD doları (USD) için yaklaşık 1700 lira oldu.
Çatışmalarla birlikte istihdam sayısında ciddi bir düşüş yaşandı. İşçi sayısı 5 milyon 184 binden 3 milyon 58’e geriledi. İşsizlik oranı yüzde 14,9'dan yüzde 42,3'e yükseldi. İş piyasasında yaklaşık 3.,7 milyon iş kaybedildi.

İnsani sıkıntılar
Suriye içindeki nüfus 2018'de yüzde 0,9 ve 2019'da yüzde 1,1 artarak 19,584 milyona ulaştı. Çatışmalar dolayısıyla güvenli bir yer arayışına giren 5,6 milyondan fazla insan Lübnan, Türkiye, Ürdün ve diğer ev sahibi ülkelere göç etti. Ağustos ayına kadar ülke içinde yerinden olmuş insan sayısı 6,14 milyona ulaştı. Bu, dünya üzerinde çatışmalar nedeniyle ülke içinde yerinden olmuş en fazla kişi sayısını temsil etmektedir. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), Suriye'de 11,7 milyon insanın ‘insani yardıma ve korunmaya’ ihtiyacı olduğunu söylüyor.
İdlib'deki son askeri operasyonlar, bir milyondan fazla insanın Türkiye sınırlarına göç etmesine yol açtı. Birleşmiş Milletler'in (BM) raporuna göre ülkenin kuzeybatısında yarısı en az bir kez yerinden olmuş 3 milyon sivil bulunuyor. Diğer taraftan 3.6 milyondan fazla Suriyeli mülteci Türkiye'ye gitti. Bu kişilerin yarısı sadece İstanbul’da bulunuyor. Suriyeli mülteciler yaklaşık bir milyon kişiye mülteciye ev sahipliği yapan Lübnan gibi diğer ülkelerde ciddi sıkıntılar yaşıyorlar.
Bu sıkıntılardan ve acılardan ülke içindeki vatandaşlar da mustarip. Çünkü yoksulluk oranı 2016 yılının sonunda yüzde 89,4'e ulaştı, 2019'da yüzde 86'ya düştü. Lübnan'daki ekonomik kriz ekonomik durumu daha da kötüleştirdi. Korona salgını ailelerin yüklerini daha da ağırlaştırdı. 2019 yılına kıyasla yoksulluk ve işsizlik oranlarında önemli bir artışa yol açtı. Önümüzdeki haziran ayından itibaren uygulanacak olan Sezar Yasası’nın ve Avrupa yaptırımlarının uzatılmasının, hayat ve ekonomik standartları kötüleştirmesi bekleniyor.

Askeri harcamalar
Çatışmanın devam etmesinin hükümetin ekonomi politikaları üzerinde büyük etkisi oldu. Bu politikalar, askeri harcamalara öncelik veriyor. Dolayısıyla kaynaklar, kamu sektörü faaliyetleri ve hizmetlerinden ziyade bu alana kanalize ediliyor. Rapora göre hükümet, çeşitli ücretler ve vergiler uygulayarak gelirleri artırmaya çalıştı.
İran, 9 yıl içinde 20 ila 30 milyar dolar arasında rejime destekte bulunduğunu açıklamıştı. Rusya askeri katkıları dolayısıyla gerek egemenlik alanında gerekse de ekonomik olarak tazminat talep etti.
Kalkınma için yapılan kamu harcamaları yüzde 7,3'ten 2,9'a düştü. Çünkü kalkınma harcamalarının çoğu orduya tahsis edildi. Destek harcamaları 2011'de yüzde 20,2 iken 2019'da yüzde 4,9'a düştü. Toplam bütçe açığı 2018'de yüzde 33,5'e, 2019'da yüzde 26'ya ulaştı.

Dış borç
Mali politikalar, iç ve dış kamu borçlarındaki artışta kendini gösteren büyük bir ekonomik açığa sebep oldu. Bu, çatışmanın gelecek nesillere ağır bir yük bırakacağı ve zamanın geçmesiyle durumun daha da kötüleşeceği anlamına geliyor.
Kamu borcu 2010'da yüzde 30 iken 2019'da yüzde 208'e yükseldi. İç borç, 2010 yılında yüzde 17 iken 2019'da yüzde 93'e yükselmiş ve enflasyonda önemli bir artışa neden olmuştur.
Diğer taraftan ülkenin çatışma sonrası dönemde daha fazla krediye ihtiyacı olacak. Bu durum borçların daha da artmasına ve bu adaletsizliğin gelecek nesillere de uzamasına sebep olacak.

Kayıp bir nesil
Suriye’de milyonlarca çocuk eğitim öğretimden mahrum durumda. Okula gitmeyen 5-17 yaş arası çocuk sayısı 2019'da 2,4 milyona ulaştı. Araştırmada ifade edildiği kadarıyla halihazırdaki sonuç bir felaket. Çünkü milyonlarca çocuk, çatışmanın diğer etkilerine ek olarak beceri ve bilgi eksikliğinden mustarip olacak. Çatışmalar, Suriye genelinde müfredatta tutarlılık kaybına da neden oldu. Her bölgede farklı bir eğittim müfredatı uygulandı. Şu an ülkede okullarda takip edilen 6 farklı müfredat var.
BM Raporuna göre, geçen yıl ülkenin kuzeybatısında öldürülen 900 çocuk da dahil olmak üzere 5 bin 427 çocuk öldürüldü ve 3 bin 739 çocuk da yaralandı. Bununla birlikte 4 bin 619 silahlandırılarak savaşa sokuldu. UNICEF’e göre bir milyonu komşu ülkelerde olmak üzere Mart 2011'den bu yana yaklaşık 6 milyon Suriyeli çocuk doğdu. 7,5 milyon Suriyeli çocuğun yardıma ihtiyacı var ve bunların 5 milyonu Suriye içinde bulunuyor.
Bu nedenle Suriye'de ‘kayıp bir nesilden’ söz ediliyor.

700 bin kurban
Rapora göre 570 bin kişi doğrudan öldürülürken, 120 bin kişi ise ilaç sıkıntısı ve yetersiz yaşam şartları dolayısıyla hayatını kaybetti. Önceki istatistikler, 116 binden fazla sivil de dahil olmak üzere en az 384 bin kişinin öldürüldüğünü gösteriyor. Savaş, on binlerce tutuklu ve kayıp kimsenin yanı sıra çok sayıda kişiyi de yaralı ve sakat bıraktı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, 10 yıldır devam eden bu savaşın ‘yıkım ve kaostan’ başka bir şey getirmediğini belirterek sivil anlamda en büyük kaybın yaşandığını dile getirdi.
2011'den bu yana on binlerce kişi gözaltına alındı ​​ya da saklandı. Ayrıca binlerce kişi işkence ve korkunç gözaltı koşulları nedeniyle hayatını kaybetti. 2019 yılında hükümet, kaybolduğu veya öldüğü düşünülen yüzlerce kişinin kayıtlarını güncelledi. Ancak ailelerinin hiçbiri sevdiklerinin cesetlerine ulaşamadı ve yetkililerden bilgi alamadı.

İnsani Gelişme Endeksi
Sağlık, eğitim ve gelir olmak üzere insani gelişmenin temel boyutları referans alınarak yapılan İnsani Gelişme Endeksi'ne göre 2010-2019 yılları arasında ülkedeki durum yüzde 42 oranında kötüleşti. Bunun sebeplerinden biri, yüzde 67’lık düşüş yaşanan kurumsal performansın çökmüş olmasıdır.
Çatışma sırasında karar alma süreçleri bozuldu ve uluslararası boyut kazandı. Birçok iç ve dış taraf, çıkarları ve birbiriyle çelişen öncelikleri doğrultusunda bu sürece katılmaya çalıştı. Çatışan kurumlar, insanlar, sosyal ilişkiler ve kaynaklar üzerinde olumsuz etkisi olan radikal stratejiler benimsediler. Her ne kadar 2017-2019 yılları arasındaki dönemde çatışmaların yoğunluğu azalsa da ‘hukukun üstünlüğü, katılım ve hesap verebilirlik’ konuları göz ardı edildi.
Raporda sivil toplum da dahil olmak üzere beş iç aktör arasındaki büyük çelişkilere dikkat çekiliyor ve adalet, özgürlük, şeffaflık, katılım ve demokrasi gibi değerlerin egemen güçlerin öncelikler listesinin en alt sırasında yer aldığı kaydediliyor.

Utanç verici uygulama
Diğer taraftan raporda küresel sistemin Suriye'deki sivilleri korumadaki başarısızlığına dikkat çekiliyor. Suriye’deki çatışmada uluslararası hukukun uygulanmasının utanç verici olduğunun belirtildiği raporda, bu durumun sivillerin çektiği acıların hafiflemesini engellediği ve savaşın uzaması için bir zemin teşkil ettiği kaydediliyor.
Dünya üzerindeki iktidar mücadelesinin Suriye’deki çatışmada doğrudan bir etkisinin olduğunun ifade edildiği raporun devamında şu değerlendirmeler yer alıyor:
“Bu çatışma, BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin Suriye savaşı ve etkilerini ele almada takip etmiş oldukları yaklaşımlarını şekillendiriyor ve birbiriyle çelişkili olan politikalarına ve önceliklerine yansıyor. Bunlar arasında çıkarları çatışan bölgesel tarafların geniş bir katılımın yanı sıra siyasi ve askeri müdahaleler, yaptırımlar, ekonomik ve insani destekler de yer alıyor.”
Ayrıca Şarku’l Avsat’ın aktardığı raporda, ülke içerisindeki dinamiklerin ve ana aktörlerin politik ekonomisinin analiz edilmesine dayanılarak çatışmanın üstesinden gelme sürecini başlatmak için alternatif yaklaşımlar öneriliyor.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.