Savaşı beyaz adam başlattı: Siyahiler Malcolm X’in mi; yoksa Martin Luther King‘in izinden mi gidecek?

Savaşı beyaz adam başlattı: Siyahiler Malcolm X’in mi; yoksa Martin Luther King‘in izinden mi gidecek?
TT

Savaşı beyaz adam başlattı: Siyahiler Malcolm X’in mi; yoksa Martin Luther King‘in izinden mi gidecek?

Savaşı beyaz adam başlattı: Siyahiler Malcolm X’in mi; yoksa Martin Luther King‘in izinden mi gidecek?

Rosa Parks, 42 yaşında Montogomery’deki o otobüse bindiğinde Jim Crow yasaları tüm acımasızlığıyla yürürlükteydi.
On binlerce siyahi, ABD’nin iç savaşında özgürlükleri uğruna hayatını kaybetmişti ve bu çabalarının sonunda tüm ABD’lilerin kanun karşısında kardeş ve eşit olmasını sağlamışlardı.
Oysa bu eşitlik, sadece eyalet kanunlarını kapsıyordu, aynı Amerikan yasaları beyazların bireysel ırkçılık yapmasını da yasal bir hak görüyordu.
İç savaş, ABD’li siyahilerin bedel ödeyerek artık bir köle olmasının önüne geçmişti; ama zincire vurulmamaları özgür olduklarını anlamına gelmiyordu.
Siyahların eğitim hakları sınırlıydı, ayak işi olarak görülmeyen alanlarda uzmanlaşmaları yasaklanmıştı.
Bu yasakların yanında toplumsal hayatta gurur kırıcı bir takım yasaklar da mevcuttu.
Örneğin; beyazlarla aynı çeşmeden su içememek, aynı lokantada yemek yiyememek ve otobüste arka kısımlara oturmak zorunda olmak gibi.

Malcom X, siyahilerin zorlandığı toplumsal yapıyı şöyle anlatıyordu;
…çocukluğumda Lansing'de 'başarı kazanmış' gözüyle bakılan Zenciler genellikle garsonluk, ayakkabı boyacılığı gibi işler yaparlardı. Hele hele bir Zenci, kasabada bir dükkânda ayak işlerine falan bakıyorsa, bu işi, ona saygı duyulması için yeter de artardı bile.
Asıl 'elit' tabaka, yani 'büyük adam' sayılan ve 'ırkının medar-ı iftiharı' olan Zenciler Lansing Şehir Kulübü'nde garsonluk, hükümet binasında boyacılık gibi işleri yapanlardı. Paralı Zencilerse ya haraç alanlardı ya da kumarhane falan işletenlerdi; ya da asıl büyük çoğunluğu oluşturan yoksul zencilerin sırtından şu ya da bu şekilde asalak geçinenlerdi. (Alex Haley – Malcom X)
Rosa Parks’ın hayatı, ayrımcı politikalara maruz kalmakla geçmişti, ilk defa oy hakkı elde ettiğinde 30 yaşını çoktan geçmişti.
Ailesinin desteği ile okuma yazma öğrenebilen az sayıdaki siyahiden birisiydi. Tüm entelektüel birikimine rağmen çalışabildiği işler; temizlik görevlisi, bakıcılık ve terzilik gibi geçici; ama ağır işlerdi. 
Montogomery kanunlarına göre siyahiler, otobüse arkadan biner ve ücretlerini ödeyerek önden inerdi.
Kendilerine belirtilen arka koltuklarda oturan siyahiler; eğer ki ön koltuklarda beyazlar için ayrılan kısımlar dolarsa kendileri için ayrılan koltukları boşaltarak beyazlara yer vermek zorundaydı.
Yorgun bir şekilde evine dönmeye çalışan Parks, o gün de siyahiler için ayrılmış koltuklardan birisine oturmuştu; ama otobüs bir sonraki durağa geldiğinde dolu olmasına rağmen 4 beyaz daha araca bindi. 
Yeni yolcular için yer olmaması sebebiyle şoför siyahi yolculara oturdukları yeri boşaltmalarını söyledi; ama Rosa Parks arkaya geçmek yerine yalnızca yan koltuğa kaymayı tercih etmişti.
Şoför, Rosa Parks’ın bu tutumu üzerine hemen polis çağırdı ve Parks, Montogomery kanunlarına göre beyazlara yer vermediği gerekçesiyle tutuklandı. 
Parks’ın bu pasif direnişi binlerce siyahi ABD’linin sokaklara inmesine neden oldu ve büyük bir halk hareketinin fitilini ateşledi.

Rosa Parks, yıllar sonra o gün yaşadıklarını şöyle anlatacaktı;
İnsanlar sürekli o gün yerimi yorgun olduğum için vermediğimi söylüyorlar, ama bu doğru değil. Fiziksel olarak yorgun değildim ya da genelde bir iş günü sonunda olduğumdan daha yorgun değildim. Yaşlı da değildim bazıları o zamanlar yaşlıymışım gibi bir figür yaratıyorlar, kırk iki yaşımdaydım. Hayır, tek bir yorgunluğum vardı; pes etmekten yorulmuştum.

George Floyd ile yeni bir fitil ateşlendi
Independent Türkçe'den Mehmed Mazlum Çelik'in haberine göre, Minneapolis’te bir siyahinin sahte 20 dolar kullanarak sigara almaya çalıştığı ihbarı üzerine polis olay yerine kısa sürede vardı, o sırada olayın şüphelisi George Floyd aracının sürücü koltuğunda oturuyordu.
Market çalışanları ve polis, kısa sürede Floyd’un etrafını sardığında o; alkol alması sebebiyle sarhoş bir şekilde araçta öylece oturuyordu.
Floyd ciddi bir direniş göstermeden, kendisini tutuklamaya gelen Thomas Lane ve Alexander Kueng’e teslim olmuştu.
Polisler elleri arkadan kelepçelenmiş Floyd’u duvara yaslayarak onu henüz olay yerinde sorgulamaya başlamıştı. 
Floyd henüz karakola götürülmemişken olay yerine yeni ekip araçları intikal etmeye başladı. Gelen polislerden birisi de Derek Chauvin’di.
Floyd sarhoştu ve polislerin söylediği birçok emre itaat edemeyecek kadar kendisinden geçmiş haldeydi.
Herhangi bir mukabelede bulunması da söz konusu değildi; ama Floyd’u etkisiz hele getiren Chauvin kurbanının nefes borusu üzerine diziyle dakikalarca süren bir basınç uygulamaya başladı.
Floyd’un nefes alamadığını beyan eden tüm çabası ve çevrenin uyarılarına rağmen Chauvin, kendinden emin bir biçimde dizini Floyd’un nefes borusu üzerinde tutmaya devam etti. 
20 dakika sonra Floyd’un ağzından kan gelmesi ve bilincini kaybetmesi üzerine ambulans çağırıldı; ama Floyd yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
Floyd’un ölüm görüntüleri son dönemde artan polis şiddeti ve yükselen beyaz ırkçılığına karşı ABD’li siyahileri onlarca yıl sonra “özgürlük, eşitlik ve adalet” talepleriyle yeniden sokağa dökmüştü.
George Floyd, ikinci bir Rosa Parks vakasına çoktan dönüşmüş durumdaydı artık.
Bu kez siyahilerin hedefinde Jim Crow yasaları değil, ayrımcılığın doğrudan körükleyicisi olarak gördükleri ABD Başkanı Donald Trump ve onun popülist politikaları vardı. 
Floyd’un ölümüyle başlayan isyan dalgasını daha iyi anlayabilmek için ABD’nin yakın ve uzak tarihindeki sivil haklar arayışını yakından anlamak gerekiyor.

Siyahi köleliğin tarihi
Yenidünyanın keşfiyle beraber Amerikalı siyahlar kıtaya zincirlere vurulmuş bir halde getirildi.
17'nci yüzyıla gelindiğinde bugün güney olarak bilinen ABD’nin tarım tarlaları bölgesinde işçi gücü çoğunlukla siyahi Afrikalı kölelere dayanıyordu.
1700’li yıllarda Güneyli beyazların köleleri üzerindeki hakları kanunlar çerçevesinde koruma altına alınmıştı.
Bu kanunlara göre beyazlar kölelerini cezalandırma, satma ve hatta dilerse öldürme hakkına sahipti.
1705 yılındaki meşhur Virginia Kanunu'na göre hiçbir beyaz, kölesi konumundaki bir siyahiye karşı işlediği suçtan sorumlu tutulamazdı.
1808 yılına gelindiğinde köle ticareti yasaklanmışsa da köle bulundurmak hala kanunla koruma altında tutuluyordu.
Oysa bugün her ABD’linin iftihar ettiğini söylediği Bağımsızlık Bildirgesi, 1776 yılında Thomas Jefferson tarafından yazılmıştı ve bildiride açık bir biçimde tüm insanların eşit olduğu yazılıydı:
Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır, kendilerini yaratan Tanrının bahşettiği bazı vazgeçilemez haklara sahiplerdir; yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı da bu haklar arasındadır.
Kölelik özellikle kuzey eyaletlerde kınanan bir durum olarak ele alınsa da ülke içerisinde çıkabilecek bir siyasi kriz endişesi bu uygulamanın açık bir eleştirisinin yapılmasına engel teşkil ediyordu.
Köle sahibi olmanın ahlaki tarafı ilk kez 1858’li yılların başında ciddi bir biçimde tartışılmaya başlandı.
Konunun en hararetli takipçisi henüz yalnızca bir Senatör olan Abraham Lincoln’dü.
Kölelik kurumunun ABD’nin temel dinamiklerine zarar verdiğini ifade eden Senatör, şunları söylüyordu;
Kendi içinde bölünmüş bir ev ayakta duramaz. Bu devletin sürekli olarak yarı köle yarı özgür kalmaya tahammül edemeyeceğine inanıyorum.

Köleliğe karşı siyahi direnişler
ABD’li siyahi köleler, sivil bir hareket başlatabilecek organizasyona sahip değillerdi. Onların bir araya gelmesine izin verilen yerler; evleri ve kiliselerinden ibaretti.
Buna rağmen kiliseler güçlü bir siyahi birliktelik ve kardeşlik duygusunun oluşturulmasında başat rol oynadı.
Bu durum ilerleyen yıllarda da sürecek toplumsal eşitliği savunan birçok siyahi hak arayıcısını kiliselerden çıkacaktı ki bunlardan en meşhuru Martin Luther King olacaktı.
Siyahi köleler ilk direnişlerinde silahlı eylem yolunu denemişlerdi.
Nat Turner isimli siyahi köle yanına topladığı az sayıdaki siyahi köleyle basit silahlar kuşanarak Virginia’daki köle çiftliklerini bastı ve çok sayıda köleyi azat ettiğini ilan etti; ama Turner’ın eylemi kanlı bir şekilde bastırılarak bu teşebbüste yer alan köleler linç edildi. 
Silahlı eylemi bir mücadele olarak tanımlayan diğer bir siyahi John Brown oldu. Brown, kurduğu örgütle kölelik taraftarı çetelere karşı önemli operasyonlar yaptı.
Onun başlattığı isyan hareketi İç Savaş’ta Güney Ordusu'nun komutanlığını yapacak olan Yarbay Robert E. Lee tarafından bastırıldı.
Brown’u alt etmeyi başaran Lee güneyliler için bir kahramana dönüşmüştü. Hakkında idam kararı verilen Brown, mahkemede son sözleri şunlar olmuştu;
Ben, Tanrı’nın hor görülen zavallı kulları adına yaptıklarımı her zaman özgürce kabul ettiğim gibi, duruma müdahale etmemin yanlış değil, doğru olduğuna inanıyorum. Şimdi, adaletin ilerlemesi için ceza olarak eğer hayatımı kaybetmem gerekli ise, kendi kanımı çocuklarımın ve bu kölelik ülkesinde kötü, zalim ve adaletsiz kanunlarla hakları hiçe sayılan milyonların kanına katmam gerekli görülüyorsa, buna boyun eğiyorum; bırakın öyle olsun! (Nihayet Özgürüz, ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını)

ABD iç savaşı sonrası sivil hakların gelişimi
ABD iç savaşı siyahi kölelerin haklarını kazanabilmeleri önemli bir mihenk taşı oldu. Yüzbinlerce siyahi asker Kuzey Ordusu saflarında yer almış ve on binlercesi de bu savaşta hayatını kaybetmişti. 
Savaş sonunda Başkanı Lincoln’ün bir suikasta kurbana gitmesi siyahlar için yeniden zor günlerin başlamasına neden oldu.
Kısa süre içerisinde Güneyli beyazlar tarafından kurulan Beyaz Şövalyeler ve Ku Klax Klun gibi terör örgütleri siyahilerin sosyal hayattaki haklarını ellerinden alırken Lincoln sonrası Başkan olan Andrew Johnson; Güneyli eyaletlerin ırkçı kanunlar çıkarmasının önünü açtı.
“1875 Sivil Haklar Yasası” uyarınca herkes dil, din ve ırkına bakılmaksızın eşit kabul edilmişti; bu sadece eyalet kanunları için geçerli kılınmıştı. Bireysel ırkçılığın önüne herhangi bir engel konulmamıştı.
Bu yasal boşluk 100 yıldan fazla sürecek bir “segragtion” döneminin başlamasına neden olmuştu.
Herkes eşitti; ama ayrıydı. Yani bir beyaz çocuk, siyah çocukla eşitti; fakat o beyaz çocuk siyah çocukla aynı okula gitmek zorunda değildi.
Elbette zaman içerisinde bu durum siyahların beyazların okudukları kaliteli okullarda okuyamamaları veya iyi restoranlara gidememesiyle sonuçlanacaktı.
1950’li yıllara gelindiğinde ise siyahi öfke artık kendisini dışarı vurmaya hazırdı. Asıl merak edilen ise siyahi camianın öfkesini nasıl yansıtacağıydı.
Geçmiş tecrübeler silahlı eylemlerin sivil haklar mücadelesinde sürecin siyahilerin aleyhine sonuçlandığını göstermişti.
Lakin yine de bütün siyahiler beyaz şiddetine ve ayrımcılığına karşı yumuşak ve sabırlı durmaya taraftar değildi.
Bu bölünmüş düşünce Malcom X ve Martin Luther King’in şahsiyetlerinde mücessem bir hal alacaktı.
Martin Luther King yöntem olarak Malcolm’dan ayrılıyordu; Hintli lider Gandi öğretisinden büyük oranda etkilenen King pasif bir direniş çağrısı yapıyordu:
Düşmanlarımızı sevmek, onlarla iyi geçinmek istiyoruz. Böyle yaşamalıyız; nefrete sevgiyle karşılık vermeliyiz. Bize ne yaparlarsa yapsınlar, beyaz kardeşlerimizi sevmeliyiz.
Oysa Malcolm, bugüne kadar beyazlardan sadece dayak yemiş ve ayrımcılığa uğramış siyahilerin her tokat sonrası öteki yanağını dönmesine karşıydı.

Malcolm X’e göre sistemin kendisi kokuşmuştu ve değiştirilmesi değil, yıkılması gerekiyordu:
Ben Amerikalı değilim, Amerikanizmin kurbanı milyonlarca insandan biriyim, herhangi bir Amerikan pembe düşünü görmüyorum, bir karabasan benim gördüğüm. Amerika’nın çok ciddi bir meselesi var.
Amerika’nın meselesi biziz. Hakir görülüyorsanız, siyah olduğunuz içindir. İkinci sınıf ve sadık köleleriz biz. Amerika’nın ahlakını, vicdanını değiştirmeye çalışmayın. Çünkü Amerika’nın vicdanı iflas etmiştir. Beyaz adamı değil, kendimizi değiştirelim.
Geri dönmemek üzere yürüyeceğiz. Amerika’nın tek seçeneği vardır: Ya kurşun ya oy! Ya ölüm, ya özgürlük!
Kendisini özgürlük ve demokrasi timsali gösterirken, kendi yurttaşlarını oy kullanmak istemelerine rağmen, silah kullanmaya mecbur eden bir sistemden daha kokuşmuş bir sistem var mıdır?
Bizim yalnız yurttaş olarak değil, birer insan olarak bile mevcudiyetimizi tanımadı; bir kadın, bir erkek, bir insan olarak bile saygı göstermedi. Amaç: 'Hürriyet, adalet, eşitliktir.'
Biz, hepimizin insan olduğumuzun farkına varılmasını, bize saygı duyulmasını istiyoruz. Genç siyah adam öteki yüzünü çevirmeyi bıraktı, uysal olmaktan vazgeçti.
Yeteri kadar beklediğimizi sanıyoruz. Oturarak, ağlayarak ve dua edip dilenerek kayda değer bir sonuç elde edeceğimize inanmıyoruz. Amerika’da siyah adam, demokrasi ülkesinde değil; polis devletinde yaşıyor.

King, mücadelelerinin sonunda mutlaka zafere ulaşacaklarını ve ABD’nin özellikle de Güney’in bir gün mutlaka kendilerini sahipleneceğine inanıyordu:
Özgürlük hedefimize ulaşacağız... Çünkü Amerika’nın hedefi özgürlüktür. ... Bizim kaderimiz Amerika’nın kaderine bağlanmış durumdadır... Ülkemizin kutsal mirası ile Tanrı’nın sonsuz iradesi yankılanan isteklerimizde vücut bulmuştur. ... Güney gerçek kahramanlarının kimler olduğunu bir gün anlayacaktır.

Oysa Malcolm, her gün polis şiddeti ve beyaz örgütleri zulmü altında siyahileri teslim olmaya çağıran King’e hiçbir surette katılmıyordu:
Şiddet kullanmamaya dair, bir insana ölümcül atakların kurbanı olduğunda kendisini savunmamayı öğretmek suçtur… Barışçıl olun, kibar olun, kurallara itaat edin, herkese saygılı olun; fakat biri size dokunacak olursa onu mezara gönderin.

King, düş kuruyor ve siyahilerin tek bir silah kullanmadan tüm haklarını elde edeceğine inanıyordu:
Bir hayalim var; günün birinde adaletsizliğin ve zulmün boğucu sıcağından bunalan Mississippi eyaleti bile bir özgürlük ve adalet vahasına dönüşecek.

Oysa Malcolm, ayrımcılığın çok derin boyutlarda olduğuna inanıyor ve yasal düzenlemelerin zihinlerdeki ayrımcılığı yıkmadan anlamsız olduğunu düşünüyordu:
Hayatımız boyunca bize hep aşağılık olduğumuz öğretildi. Küçükken beyaz ve zenci çocuklar birlikte kovboyculuk oynarken kim Tom Miks, Buck Jones ya da Lone Ranger oluyordu? Beyazlar… Biz kimdik? Tonto, onun uşağı… Robinsonculuk oynadığımızda kim Robinson Cruseo oluyordu? Beyazlar… Ya Cuma kim oluyordu? Tahmin edin, kim oluyordu?
Bugün George Floyd’un hunharca katledilmesi sonrası milyonlarca siyahi ABD’li yeniden özgürlük, eşitlik ve adalet talebiyle sokaklara döküldü.
Beyaz adamın üstünlük ve kibir tutkusu Donald Trump ile zirveye vardı ve siyahlar bu duruma cevap vermeye kararlı görünüyor.
Bu cevap Malcolm X’in mi yoksa Martin Luther King’in öğretisine göre mi olacağı soru işareti.

Bugün Amerikan sokaklarından yükselen dumanlar Malcolm’u daha haklı kılıyor;
Kimse sana özgürlüğünü vermez. Kimse sana eşitliği, adaleti ve başka hiçbir şeyi vermez. Eğer gerçekten adamsan, bunları kendin alırsın!



Afrika'nın Sahel bölgesinde teröristlerin nüfuz mücadelesi

Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
TT

Afrika'nın Sahel bölgesinde teröristlerin nüfuz mücadelesi

Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)

Sağır el-Haydari

El Kaide’nin Sahel bölgesindeki kolu olan Cemaat Nusret el İslam vel Müslimin’in (CNIM) finans başkent Bamako'ya doğru ilerlediği ve Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde, DEAŞ ile ilişkiler belirleyici bir dönüm noktasına ulaştı. Her iki taraf da Afrika Sahel bölgesinde önemli aktörler olarak kendilerini kanıtlamak için zamana karşı yarışıyor.

DEAŞ, üyelerinin Mali'de düzenledikleri bir pusuda, CNIM’e bağlı Sahra Bölgesi Emiri Ebu Yahya gibi El Kaide'nin önde gelen isimlerini ortadan kaldırmayı başardıklarını duyurdu.

DEAŞ ile El Kaide arasındaki rekabet, Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi Afrika Sahel ülkelerinde yaşanan ciddi güvenlik krizlerinin ortasında yaşanıyor ve her iki taraf da bu durumdan yararlanmaya çalışıyor.

Üç daire

DEAŞ ve El Kaide'nin faaliyetleri, Afrika'nın Sahel bölgesini her yıl binlerce kişinin hayatını kaybettiği gerçek bir ‘terör yuvası’ haline getirdi.

Afrika meseleleri uzmanı ve siyasi araştırmacı Sultan Elban, Sahel bölgesinde El Kaide ile DAEŞ arasındaki rekabetin, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir çatışmaya dönüştüğünü, ancak sahada bunun ideolojik bir anlaşmazlıktan çok insan gücü ve kaynaklar üzerinde bir yarış halini aldığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Elban genel olarak bakıldığında CNIM'in El Kaide'nin Afrika Sahel'deki kolunu temsil ettiğini ve özellikle Burkina Faso, Mali ve Nijer'de en yaygın ve sosyal olarak en köklü örgüt olduğunu, askeri üslere karmaşık saldırılar düzenleme, insansız hava araçları ve patlayıcı cihazlar kullanma ve çok sayıda savaşçıyı seferber etme konusunda gelişmiş operasyonel kapasiteye sahip olduğunu belirtti.

Buna karşın DEAŞ’ın Afrika Saheli’nin bazı bölgelerinde, özellikle Mali'nin kuzeyindeki Minaka bölgesinde daha agresif göründüğünü söyleyen Elban, Nijer, Burkina Faso ve diğer bölgelerin büyük bir kısmını kontrol ettiğini, ancak yerel olarak daha az köklü ve ulusal ordular ile CNIM'in çifte direnişiyle karşı karşıya kaldığını kaydetti. CNIM, 2020'den bu yana Mali ve Burkina Faso'nun merkezi bölgelerinden bu örgütü kovmayı başardı ve sonraki yıllarda da genişlemesini engellemişti.

evfrv
El Kaide'nin CNIM lideri Iyad Ag Ghali'ye bağlı birkaç şubesi bulunuyor (AP)

El Kaide'nin şu anda Afrika Sahel bölgesindeki en önemli yapısal güç olduğunun altını çizen Elban, DEAŞ’ın ise belirli bölgelerde en ölümcül güç olduğunu ve kitlesel katliamlara ve halkı terörize etmeye daha yatkın olduğunu vurguladı. İki örgüt arasındaki rekabetin üç alanda yoğunlaştığını belirten Elban’a göre bunlardan birincisi, sınır geçişleri ve kaçakçılık rotalarının kontrol edilmesi, ikincisi, köylerde ve kırsal alanlarda tahkim ve yargı yetkisinin dayatılması ve üçüncüsü, merkezin önünde, yani Suriye ve Afganistan'ın önünde ve hatta Sahel'deki yerel sıcak noktaların önünde, küresel cihadın tekelleştirilmesi.

Kayıpların telafisi

Afrika'nın Sahel bölgesindeki ülkeler, son yıllarda bazı askeri darbelere tanık oldu. Bu darbeler sonucunda, güvenlik ve istikrarı yeniden tesis etme sözü veren askeri konseyler iktidara geldi. Ancak, özellikle Ensaruddin gibi radikal grupların yeni bölgelere doğru ilerleme kaydetmeleri bakımından bu konseylerin çabaları eleştirilmeye devam ediyor.

Nijeryalı güvenlik araştırmacısı Issa Mounkaila, gerçekte, El Kaide’nin yıllardır Afrika'nın Sahel bölgesini tekelinde tuttuğunu ve bu bölgenin El Kaide için Afganistan gibi ülkelerde yaşadığı başarısızlıkların ardından güvenli bir sığınak haline geldiğini söyledi.

Aynı durumun DAEŞ için de geçerli olduğunu belirten Mounkaila, DAEŞ'in şu anda Afrika kıyılarına, nüfuz kazanmanın kolay olduğu bir güvenlik kırılganlığı bölgesi olarak geri döndüğünü ve DAEŞ'in şu anda Suriye, Irak ve Libya'daki kayıplarını telafi etmeye çalıştığını söyledi. Mounkaila’ya göre bu telafi, ancak El Kaide'nin kontrolündeki bölgelerin aleyhine olabilir. Nijeryalı uzman ayrıca, DEAŞ’ın merkezi düzeyde net bir liderlik kaybına uğraması ve örgütün bölgedeki nüfuzunu ve hedeflerini yönetme planına ilişkin belirsizlikler göz önüne alındığında, El Kaide'nin hala üstünlüğünü koruduğuna inanıyor.

Denge El Kaide lehine değişiyor

El Kaide, CNIM gibi kendisine bağlı örgütler aracılığıyla, Rusya ve daha önce Fransa ile ittifak kuran Afrika Sahel'deki askeri konseylere karşı çıkıp kendi saflarına katılmaya çağıran videolar yayınlamaya devam ediyor.

Öte yandan ise DEAŞ, haftalık dergisi en-Nebe'de savaşın sürdürülmesi çağrısında bulunurken, El Kaide'ye karşı saldırılar başlattığını da açıklayarak iki grup arasındaki çatışmanın şiddetlendiğini gösteriyor.

Elban, iki taraf arasındaki çatışmanın geçmişi çerçevesinde, özellikle 2020'den bu yana Çad ve Burkina Faso arasındaki sınır üçgeninde, ara sıra ateşkeslerle birlikte, sınırlı çatışmalardan açık savaşa kadar çeşitli aşamalardan geçtiğini söyledi.

sddvd
Burkina Faso terör örgütlerinin yayılmasını önlemeye çalışıyor (Reuters)

Elban, her iki örgütün de kontrol ve finansman mekanizmalarına sahip olduğunu, özellikle de vergilerle, bu örgütleri kontrol ettikleri bölgelerde devlete paralel vergi otoriteleri haline getirdiğini, yönetim boşluğundan ve ekonomik çöküşten faydalanarak vergi uygulayıp zekat topladıklarını söyledi. Çobanların hayvanlarına el konulduğunu ve yerel pazarlarda veya Moritanya, Senegal ve başka yerlerdeki pazarlarda satıldığını da sözlerine ekledi.

İki örgüt arasında ince farkın El Kaide'nin gelirlerinin bir kısmını yoksulları destekleyerek ve anlaşmazlıkları çözerek yargı alternatifi olarak kendini dayatacak şekilde belirli bölgeleri kayırma eğiliminde olması olduğuna dikkati çeken Elban, El Kaide’nin bazen de imajını iyileştirmek ve meşruiyetini pekiştirmek için insani yardım kuruluşlarının çalışmalarına göz yumduğunu, DEAŞ’ın ise daha nefret dolu bir yaklaşım sergileme eğiliminde olduğunu ve sosyal kabul görme konusunda endişelenmediğini vurguladı.

Bölge ülkelerinin bazılarının ordu tarafından yönetilmesi ve mevcut kırılganlık bakımından ağlar ve yerel entegrasyon açısından dengelerin El Kaide lehine kaydığına işaret eden Elban, ancak DEAŞ’ın savunmasız bölgelerde hedefli saldırılar düzenleme ve katliamlar gerçekleştirme yeteneğini üst düzeyde tuttuğunu belirtti.


İran, Netanyahu’nun Washington ziyaretinden önce diplomatik çabalar üzerinde ‘yıkıcı etkiler’ olacağı konusunda uyarıda bulundu

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
TT

İran, Netanyahu’nun Washington ziyaretinden önce diplomatik çabalar üzerinde ‘yıkıcı etkiler’ olacağı konusunda uyarıda bulundu

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani’nin Umman’a ulaşmasının ardından Tahran, diplomatik çabalara yönelik ‘yıkıcı baskı ve etkiler’ konusunda uyarıda bulundu. Bu uyarı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, ABD-İran müzakerelerine odaklanması beklenen görüşmeler için Washington’a yapacağı ziyaretten hemen önce geldi.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi bugün düzenlenen haftalık basın toplantısında, “Görüşme yaptığımız taraf ABD’dir ve bölgeyi olumsuz etkileyen yıkıcı baskılardan bağımsız hareket etme kararı onlara aittir… Siyonist rejim, bölgede barışa yol açacak herhangi bir diplomatik girişimi sürekli olarak engellemeye çalıştı” ifadelerini kullandı.

İran devlet televizyonuna konuşan Bekayi, ülkesinin ABD ile yürüttüğü müzakerelerde hızlı bir sonuca ulaşmayı hedeflediğini ve gecikmeye gitmek istemediğini belirtti.

Bekayi, geçtiğimiz hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin karşı tarafın ‘ciddiyetini’ ölçmek için gerçekleştirildiğini aktarırken, mevcut müzakerelerin ne kadar süreceği veya ne zaman sonuçlanacağının öngörülemediğini kaydetti.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA’dan aktardığına göre Laricani’nin Maskat’ta Umman Sultanı Heysem bin Tarık ve Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi ile bir araya gelmesi bekleniyor.

Laricani dün yaptığı açıklamada, ziyaretin bölgesel ve uluslararası son gelişmeler ile İran-Umman ekonomik iş birliğini ele alacağını söyledi.

Ziyaret, Washington ile Tahran arasında birkaç gün önce yapılan ve ABD’nin güç kullanma ihtimalini gündeme getirdiği müzakerelerin ardından gerçekleşiyor.

Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı olmasını, füze programı gibi diğer konuların tartışılmamasını istiyor.

Öte yandan Mısır Dışişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, Bakan Bedr Abdulati’nin İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile bir telefon görüşmesi yaparak bölgesel gelişmeleri ele aldığını bildirdi.

Açıklamada, Arakçi’nin Abdulati’yi yakın zamanda Umman’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen ABD-İran müzakerelerinin gelişmeleri hakkında bilgilendirdiği belirtildi. Görüşmede Abdulati, ülkesinin bu müzakerelere ve gerilimi azaltmaya yönelik tüm çabalara tam destek verdiğini ifade etti.

Açıklamaya göre Abdulati, ABD ve İran arasındaki müzakere sürecinin barışçıl ve uzlaşmacı bir çözüme ulaşana kadar sürdürülmesinin önemini vurguladı. Ayrıca, bu hassas dönemde ortaya çıkabilecek herhangi bir anlaşmazlığın aşılması gerektiğini belirterek, bölgedeki gerilimi önlemenin en temel yolunun diyalog olduğunu kaydetti.


Birleşmiş Milletler, ABD'nin aidatlarını ne zaman ödeyeceğine dair açıklama talep ediyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Eylül'de New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde yaptığı konuşmada (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Eylül'de New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde yaptığı konuşmada (AFP)
TT

Birleşmiş Milletler, ABD'nin aidatlarını ne zaman ödeyeceğine dair açıklama talep ediyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Eylül'de New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde yaptığı konuşmada (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Eylül'de New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde yaptığı konuşmada (AFP)

Birleşmiş Milletler dün yaptığı açıklamada, Washington'ın geçen hafta birkaç hafta içinde ilk ödemeyi yapacağına dair verdiği sözün ardından, Amerika Birleşik Devletleri'nin ödenmemiş bütçe borçlarını ne zaman ödeyeceğine dair ayrıntıları beklediğini belirtti.

BM sözcüsü Stéphane Dujarric basın toplantısında, “Verileri gördük ve açıkçası, Genel Sekreter bu konu hakkında bir süredir Büyükelçi (Mike) Walts ile temas halinde” dedi. “Bütçe Kontrol Birimimiz Amerika Birleşik Devletleri ile temas halinde ve bazı göstergeler sağlandı. Ödemenin kesin tarihini ve taksitlerin büyüklüğünü öğrenmeyi bekliyoruz” ifadesini kullandı.

Genel Sekreteri António Guterres, 28 Ocak'ta üye devletlere yazdığı bir mektupta, 193 üyeli örgütün aidatların ödenmemesi nedeniyle “yaklaşan mali çöküş” riskiyle karşı karşıya olduğunu belirterek, örgütün mali durumu hakkında uyarıda bulundu.

cvfthyj
ABD Başkanı Donald Trump, New York'taki Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşmanın ardından eliyle jest yapıyor (AFP)

Başkan Donald Trump döneminde Washington, Birleşmiş Milletler'in sistemlerini reforme etmesini ve bütçesini azaltmasını talep ederek birçok cephede çok taraflılıktan çekildi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre ABD'nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Waltz cuma günü verdiği demeçte, "Çok yakında kesinlikle bir ilk ödeme göreceksiniz" dedi. "Yıllık aidatlarımızın önemli bir ilk ödemesi olacak... Nihai miktarın henüz belirlendiğini sanmıyorum, ancak birkaç hafta içinde belli olacak" ifadesini kullandı.

Birleşmiş Milletler yetkilileri, ABD'nin uluslararası örgütün bütçesine ödenmesi gereken aidatların %95'inden fazlasından sorumlu olduğunu söylüyor. Şubat ayı itibarıyla Washington'ın 2,19 milyar dolar borcu bulunuyordu; buna ilave olarak mevcut ve geçmiş barış koruma misyonları için 2,4 milyar dolar ve BM mahkemeleri için 43,6 milyon dolar daha ödenmesi gerekiyordu.

BM yetkilileri, ABD'nin geçen yılki düzenli bütçe için aidatlarını ödemediğini, bu nedenle 827 milyon dolar, cari yıl için ise 767 milyon dolar borcu olduğunu, geri kalanının ise önceki yıllardan kalan borçlardan oluştuğunu ifade etti.