ABD ordusu Vietnam Savaşı'ndan bu yana ilk kez siyasete dahil oldu

ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Milley (sağda), Trump’ın Beyaz Saray’dan kiliseye yaptığı yürüyüşe askeri kamuflajlarıyla katıldı. (AFP)
ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Milley (sağda), Trump’ın Beyaz Saray’dan kiliseye yaptığı yürüyüşe askeri kamuflajlarıyla katıldı. (AFP)
TT

ABD ordusu Vietnam Savaşı'ndan bu yana ilk kez siyasete dahil oldu

ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Milley (sağda), Trump’ın Beyaz Saray’dan kiliseye yaptığı yürüyüşe askeri kamuflajlarıyla katıldı. (AFP)
ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Milley (sağda), Trump’ın Beyaz Saray’dan kiliseye yaptığı yürüyüşe askeri kamuflajlarıyla katıldı. (AFP)

Generalkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley’in temsil ettiği ABD ordusu bu günlerde, Vietnam Savaşı’ndan bu yana ABD halkı arasındaki en kötü bölünmeyle karşı karşıya olabilir.
Aslında General Milley’in Başkan Trump'ın baş askeri danışmanı olmak gibi bir niyeti yoktu. Eski Savunma Bakanı Jim Mattis tarafından 2018 yılı sonlarında NATO Yüksek Müttefikler Avrupa Komutanı (SACEUR) olarak atanmadan önce ABD Başkanı ile görüşmesi için Beyaz Saray'a gönderildi. Mattis aslında Trump’a Genelkurmay Başkanı adayı olarak başka bir kişinin, yani Hava Kuvvetleri Komutanı General David L. Goldfein’in ismini vermek istiyordu. Fakat Başkan Trump ve Mattis arasındaki ilişki zayıfladıkça General Goldfein'in şansı da azaldı. Görüşme sırasında Milley’in tavırları hoşuna giden Trump onun Genelkurmay Başkanı olmasını, yani ülkenin en üst askeri rütbesi olan Başkan’ın askeri baş danışmanlığı görevini üstlenmesini istedi. Ancak Orgeneral Milley’in geçtiğimiz günlerde Başkan Trump’ın yanında, Beyaz Saray’dan yakınlardaki bir kiliseye Ulusal Muhafız güçlerine ait üniforma ile yürümesi Amerikalıların ordunun Vietnam Savaşı’ndan bu yana eşi benzeri görülmemiş bir biçimde düşüş yaşadığını düşünmesine neden oldu.
Hava Kuvvetleri’nden orgeneral olarak emekli olan eski CIA Başkanı Michael Hayden konuyla ilgili olarak Twitter hesabından paylaştığı mesajda “General Milley Trump'la kiliseye gitmemeliydi. Onu muharebe elbisesi içinde görmek beni dehşete düşürdü” ifadelerini kullandı.
Iraklı güvenlik güçlerinin eğitimini komuta etmiş olan emekli Tümgeneral Paul Eaton da konuya dair şu değerlendirmelerde bulundu:
“General Milley’in Trump'la birlikte yürüme kararı en iyi ihtimalle kötü yönetimin açık bir göstergesiydi. Daha da kötüsü Milley, Başkan’ı değil anayasayı desteklediği ve savunduğu yemini konusunda oldukça şaşkın görünüyordu. Umarım General bu kafa karışıklığından bir an önce kurtulur veya istifa eder.”
Diğer yandan Orgeneral Milley’in arkadaşları kendisinin geçen hafta yaşananlardan şikayetçi olduğunu ancak yine de Başkan Trump’ı göstericilere karşı Ulusal Muhafız güçlerinin ülke geneline konuşlandırılmasına izin veren 1807 tarihli ‘isyan yasasını’ uygulamamaya ikna etmeyi de başardığını aktardı.
Orgeneral Milley, geçtiğimiz pazartesi günü Oval Ofis'te Başkan’la hararetli bir görüşme yaptı. Toplantıya katılan kaynaklara göre Milley, barışçıl protestolar sırasında bazı yerlerde zaman zaman yaşanan kundaklama ve yağmalama olaylarında azalma olduğunu söyledi. Milley görüşmeden zaferle ayrılsa da kısa bir süre sonra kendisini ordunun uzak durduğu siyasi savaşın ortasında buldu.
Savunma Bakanlığı (Pentagon) yetkilileri Orgeneral Milley'in Trump ve arkadaşlarına Lafayette Parkı çevresindeki Ulusal Muhafız güçlerini ve diğer kolluk kuvvetlerini denetlemek için eşlik ettiğini düşündüğünü belirtiyorlar.
Milley, parkın güvenlik güçleri tarafından göz yaşartıcı gaz kullanılarak barışçıl protestolar için orada bulunan göstericilerden temizlendiğini, Avustralyalı bir haber ekibinin canlı yayında polis tarafından copla dövüldüğünü ve panik halindeki gençlerin birkaç metre ötede dehşet içinde ağladığını ise bilmiyordu.
Savunma Bakanlığı’ndan bir yetkili cuma günü yaptığı değerlendirmede Milley’in Trump’ın yanında parkta yürümesini tüm kıyafetleri benzine bulanmış birinin yangının ortasında yürümesine benzetti. Ancak durum her ne olursa olsun defalarca izlenen videoda Başkan Trump’ın yanında yürüyen General Milley’in her gün işte giydiği savaş üniformasıyla ve çoğunluğunu beyazların oluşturduğu bir grup adamla protestocuların henüz çıkarıldığı parktan geçtiği görülüyor. 
Trump, St. John Kilisesi'ne elinde tuttuğu İncil ile gelir gelmez bunun sadece bir fotoğraf çekimi için yapıldığı anlaşıldı.  Orgeneral Milley derhal olay yerinden ayrıldı. Başkan, diğer yetkililerden kendisiyle birlikte fotoğraf çektirmelerini istediği sırada orada değildi. Trump’ın yanında sadece Basın Sekreteri, Savunma Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Başsavcı bulunuyordu.
Eski Başkan Obama’nın Rusya ile ilişkilerden sorumlu danışmanı olan ABD'nin eski Moskova Büyükelçisi Michael McFaul’un paylaştığı Twitter mesajına göre ise bu ‘gülünç’ bir sahneydi. McFaul, “Saygı duyduğum General Milley kendini utanç verici bir duruma soktu” ifadelerini kullandı. Pentagon yetkilileri, General Milley’in yaşananların ardından dehşete düştüğünü ve o zamandan beri kameraların önünde çıkmadığını aktardı.
Orgeneral Milley, Trump’ın bir generalin nasıl olması gerektiği düşüncesine mükemmel bir şekilde uyan sağlam bir dış görünüşe sahip.
Diğer yandan Başkan Trump geçen kasım ayında Afganistan’daki askeri birliklere yaptığı ziyaret sırasında Orgeneral Milley’in akademik eğitimiyle ilgili söylentilere dair değerlendirmelerde bulunmuş ve şu ifadeleri kullanmıştı:
“Biliyorsunuz, Princeton Üniversitesi ve ardından Columbia Üniversitesi'nden mezun oldu. Bunun iyi mi kötü mü olduğundan emin değil misiniz? Artık bilmiyorum.”
Savunma Bakanı Mark Esper Savunma Bakanlığı’ndaki en üst düzey sivil yetkili olmasına rağmen Başkan Trump, General Milley'e ordunun fiili başkanıymış gibi davranıyor. Milley ordunun en üst düzey askeri yetkilisi olsa da hizmet sektörü, tamamı Savunma Bakanı ve Başkan’a bağlı yöneticiler ve şefler tarafından yönetiliyor.
General Milley çalışma arkadaşlarına Trump ile başbaşa görüşürken Başkan’ın kendisini dinlediğini ancak büyük bir grupla toplantı halindeyken Trump’ın bir lider görüntüsü vermeye çalışmasından dolayı ortamın gerilebildiğini söyledi. Bu ay 62 yaşına girecek olan General Milley’in 56 yaşındaki Savunma Bakanı Esper ile dostane ilişkileri var. Ancak iki ismin yer aldığı toplantılara katılan yetkililer, Irak ve Afganistan’da Özel Kuvvetler Komutanı olarak görev yapan dört yıldızlı general Milley’in Esper'e bazen halen genç bir ordu subayı gibi davrandığını söylüyor.
Arizona’dan Demokrat Parti Temsilcisi Ruben Gallego, Başkan Trump’ın geçen pazartesi günü General Milley’in protestolarla ilgilenen ‘yetkili’ olduğunu duyurmasının ardından Irak'ta zorlu görevler üstlenen General Milley’e gönderdiği tek satırlık mektupta “Başkan’ın yasa dışı emirlerine uymayı düşünüyor musunuz?” diye sordu.
Parktaki yürüyüşün ardından yaşanan çalkantılı saatlerde ve günlerde General Milley gördüğü hasarı azaltmak için çok uğraştı. Aslında Savunma Bakanı Esper’in sessizliğini kıran ve George Floyd’un öldürülmesinin ardından başlayan sıra dışı olaylarla ilgili yorum yapan ilk üst düzey Pentagon yetkilisi Hava Kuvvetleri Komutanı General David L. Goldfein olmuştu.
General Milley geçen çarşamba günü ise ordunun ifade özgürlüğünü korumakla görevli olduğunu hatırlatan bir bildiri yayınladı. Milley bildirinin sonunda el yazısıyla “Hepimiz hayatımızı Amerika fikrine adadık. Bu yemine ve Amerikan halkına sadık kalacağız” diye yazdı.
Eski ABD Deniz Kuvvetleri Amirali ve NATO Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı olan James Stavridis, George Floyd’un öldürülmesinin üzerinden bir haftayı aşkın bir süre geçmesinin ardından yayınlanan bildiriyle ilgili olarak e-posta yoluyla yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Bu bir başlangıçtır. Tüm komutanlar ve yöneticiler ırkçı ayrımcılığa karşı rehberliklerini ortaya koymuşlardır. Bence istifa etmek zorunda kalmadan ve askeri üniforma giymeden dolaşabilirler.”
Eski İç Güvenlik Bakanlığı Sözcüsü David Lapan, General Milley’in bildirisiyle ilgili olarak “Bunu bir hafta önce söyleyebilirdi” değerlendirmesinde bulundu.
Kilise önündeki fotoğraf çekimini takip eden saatlerde General Milley üzerinde kamuflajlarıyla Washington şehir merkezinin sokaklarında yürüdü. Ulusal Muhafız güçleri ve protestocularla konuştu, gece yarısına kadar dışarıda kaldı.

*New York Times



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.