İran, ABD’ye rağmen Rusya ve Çin sayesinde silah ambargosundan kurtulabilecek mi?

12 Haziranda Tahran Camii'nde Cuma namazı için toplanan İranlı mollalar (Reuters)
12 Haziranda Tahran Camii'nde Cuma namazı için toplanan İranlı mollalar (Reuters)
TT

İran, ABD’ye rağmen Rusya ve Çin sayesinde silah ambargosundan kurtulabilecek mi?

12 Haziranda Tahran Camii'nde Cuma namazı için toplanan İranlı mollalar (Reuters)
12 Haziranda Tahran Camii'nde Cuma namazı için toplanan İranlı mollalar (Reuters)

Hasan Fahs
ABD Kongresi’ndeki Cumhuriyetçilerin hazırladığı tasarı, Beyaz Saray’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) nükleer anlaşma ile ilgili 2231 sayılı kararı çerçevesinde İran'ın silah ticareti pazarına dönmesine izin verilen paragrafı engelleme çabalarının arkasındaki gerçek endişesini ortaya koyuyor gibi görünüyor.
Tasarının bu konudaki paragrafında, ‘İran'a uygulanan yaptırımların süresi sona ererse ve uluslararası yaptırımlar yeniden uygulanmazsa ABD Kongresi’nin İran ile Rusya ve Çin arasında silah anlaşmaları yapılmasını ya da Tahran'ın balistik füze programını geliştirmesine yardımcı olmalarını engellemesi gerekeceği’ belirtiliyor.
ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin 18 Ekim 2020'de sona ermesi beklenen İran'a yönelik silah ambargosunu uzatma çabalarını destekleyen Cumhuriyetçi temsilcilerin desteğiyle hazırlanan tasarı, Cumhuriyetçi temsilcilerin yalnızca İran ve iktidardaki rejime karşı değil, aynı zamanda bölgedeki müttefiklerine karşı da uygulanmasını talep ettiği, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir yaptırım paketi de dahil olmak üzere yaklaşık 111 sayfadan oluşuyor.
ABD yönetiminin başta Başkan Trump'ın İran Özel Temsilcisi Brian Hook'un çabalarına ve BMGK’nın 2231 sayılı kararı çerçevesinde İran'a uygulanan silah ambargosunu uzatma tasarısının önündeki engelleri kaldırmak için verdiği aralıksız mücadeleye rağmen hedefine ulaşması zor gibi görünüyor. Özellikle ABD’de bu yıl Kasım ayı başlarında yapılması planlanan başkanlık seçimlerine denk gelen süreçte dosyaya tam olarak odaklanılamaması nedeniyle zamanlama faktörü işleri oldukça zorlaştırıyor. Bununla birlikte 14 Temmuz 2015'te İran ile nükleer anlaşmaya imza atan P5+1 ülkelerinin (BMGK’nın 5 daimi üyesi İngiltere, ABD, Çin, Fransa, Rusya ile Almanya) 20 Temmuz 2015'te yayınlanan 2231 sayılı BMGK karar çerçevesinde nükleer anlaşmaya dahil olan İhtilaf Çözüm Mekanizması'nı aktifleştirmelerini istemesi halinde de durum daha da karmaşık bir hal alıyor.
Yasal olarak ayrılmaz bir bütün kabul edilen nükleer anlaşma ve 2231 sayılı BMGK kararı, İhtilaf Çözüm Mekanizması'nın etkinleştirilmesini ve bunun için son tarihlerin belirlemesini izin veren mekanizmaları dikkate almaktadır. Öte yandan bu mekanizmalar, İran'ın anlaşmanın taahhütlerine uymadığı yönünde suçlandığı bir şikayetin olması durumunda taraflar arasında diyaloga gidilmesini gerektiriyor. Bununla birlikte sorunun çözülememesi durumunda, nükleer anlaşmanın taraflarından uzmanlar düzeyinde toplantılar yapılması ve anlaşmazlığın 30 gün içinde çözülmesi, fakat söz konusu hususlarda hiçbir çözüme ulaşılamaması halinde konunun bir üst seviyeye çıkarılmasını öngörülüyor. Bunun üzerine konu, İran ve P5+1 ülkelerinden 8 temsilciyi içeren ortak komite düzeyinde toplantı ve müzakerelere aktarılır. Eğer bu 8 temsilciden biri, çözümden memnun kalmazsa konu bu ülkelerin dışişleri bakanlarına intikal eder. Anlaşmazlığın çözümü için 15 günlük yeni bir ek süre verilir. Ek süre ile birlikte konu, birinin anlaşmayı imzalamayan ülkelerden olması şartıyla üç üyeli bir danışma kuruluna havale edilebilir.
Danışma kurulu 15 günlük süre içinde çözüme ulaşmazsa, konuyu 5 gün sürecek olan ortak komiteye geri gönderebilir. Ortak komiteye ikinci başvurudan sonra halen çözüme ulaşılamazsa konu br çözüm bulunması amacıyla 10 gün içinde BMGK’ya iletilir. BMGK’nın 5 daimi üyesinin bu anlaşmazlığa bir çözüm getirmemesi durumunda ise İran'a karşı tüm uluslararası yaptırımların yeniden uygulanmasına dayanan İhtilaf Çözüm Mekanizması’nın aktifleştirilmesi kararı alınır.
Öte yandan Rusya ve Çin, başta nükleer anlaşmaya ilişkin İhtilaf Çözüm Mekanizması’nın aktifleştirilmesi olmak üzere çeşitli nedenler ve boyutlardan ötürü ABD’nin özellikle 18 Ekim’de sona erecek olan İran’a yönelik silah ambargosunun süresini uzatma çabalarına karşı BMGK’nın 2231 sayılı kararında değişikliklerle yapılması için seferber oldu. Bu da BMGK’nın daimi üyeleri tarafından alınan herhangi bir karara karşı ‘veto’ kullanamayacakları anlamına geliyor. Çünkü nükleer anlaşmada, dosya BMGK’ya geri dönerse veto hakkını kullanamayacaklarına dair bir madde bulunuyor.
Sonuç olarak Rusya ve Çin, ABD tarafından BMGK başkanlığı ve daimi üyelerine dağıtılan tasarıyı reddettiklerini, nükleer anlaşmanın ve 2231 sayılı kararın bir birinden ayrılmaz bir bütün olduğunu ve İhtilaf Çözüm Mekanizması’nı aktive etme haklarından vazgeçtiklerini açıkladılar. Anlaşmada veya maddelerinden birinde yapılan herhangi bir değişiklik, İran'a nükleer anlaşmadan çekilme hakkı veriyor. Ancak bu kez de nükleer anlaşma ile güvence altına alınan İran’ın nükleer programını geliştirme çalışmalarını uluslararası denetimden uzaklaştırma çabalarını engellemek zorlaşacaktır. Bu da Washington'ın bu mevcut gerilimde istediği hedeflere uzun vadede ulaşamayacağı anlamına geliyor.
Bununla birlikte İran’a yönelik silah ambargonun sona ermesini bekleyen Moskova ve Pekin, ambargonun sona erme tarihinin, İran'a kendi envanterlerindeki gelişmiş silahları satarak onun askeri yeteneklerini yeniden inşa etmeye başlayacağı tarih olmasını umuyorlar. Rusya ve Çin, bir yandan İran’ın, askeri yönlerini geliştirmesine yardım ederken ve bölgedeki konumunu, hedeflerini, rolünü ve nüfuzunu artırırken bir yandan da İran’ın askeri bir güç haline gelmesine izin vermeyecek uyarılarını da sıralıyorlar. Kendilerinin rolleri ve konumları için bir zorluk teşkil eden bu durum, İran'ı küresel dengelerdeki boyutundan daha büyük bir rol oynamaya iddialı bir güç haline getiriyor. Bu da Rusya ve Çin’i uluslararası dengeler oyununda olumsuz yönde etkiliyor.
Rusya ve Çin, eğer ABD’nin uygulamaları sonucu İran nükleer anlaşmadan çekilirse bunun yankılarının Batı Asya bölgesi düzeyinde onlar için büyük karışıklığa ve ABD-İran arasında olumsuz etkileri olacak bir çatışmaya neden olmakla sınırlı kalmayacağına, aynı zamanda Tahran'ın nükleer alandaki uluslararası denetimden kaçmasına olanak sağlayacağına inanıyorlar. Bu da Rusya ve Çin’in bölgesel stratejilerini tehdit ediyor ve İran'la nasıl baş edebileceklerini yeniden düşünmelerini gerektiriyor. İran’ın nükleer bir güç haline gelme olasılığı Rusya ve Çin için bir kaygıya dönüşecektir. Rusya ve Çin ile birlikte anlaşmada imzası olan diğer batılı ülkeler de bölgesel ve uluslararası dengeler üzerinde etkisi olacak böyle bir endişenin oluşmasını istemiyorlar.
Diğer yandan İran, ABD’nin çabalarına karşı, nükleer anlaşmadan çekilme raddesine gelmeden anlaşmada imzası olan ülkeleri, kendi taleplerini yerine getirmeye zorlamak için anlaşmadaki taahhütlerini azaltma politikasıyla uçurumun kenarında oynamaya devam edecek gibi görünüyor.
İran, ABD Kongresi’nin eylemleri hakkında BMGK’ya şikâyette bulunamayacağını biliyor. Çünkü bu Kongre anlaşmanın uygulanmasını kontrol ederse kaybeden olacaktır. Bu nedenle, Moskova ve Pekin'in ABD’nin çabalarını ele almadaki rolleri üzerine bahis oynuyor. Bununla birlikte halen nükleer anlaşmaya uyduklarını duyuran Avrupa ülkeleri ne yapacak? Bu sorunun cevabı, başta Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif olmak üzere İranlı yetkililerin anlaşmada kalan 4 + 1 ülkelerine olan bağlılığını vurgulayan tutumlarında saklı. Washington ise anlaşmadan çekildi. Bu nedenle İran'a daha fazla yaptırım uygulamak için anlaşmadaki mekanizmaları kullanma hakkına sahip değil.
Tahran, Washington’ın eğer silah ambargosunu uzatmak istiyorsa, nükleer anlaşmaya geri gerektiğini düşünüyor. Bu da ABD’nin İhtilaf Çözüm Mekanizması’nı aktifleştirmek için anlaşmaya dönüp dönmeyeceğini ya da Avrupalı ​​ortaklarından birinin İhtilaf Çözme Mekanizması’nı aktifleştirme niyetini açıklamaması nedeniyle Washington'ın yaptırımların uygulanmasını sağlamak için bir zaman belirleyemeyeceği anlamına geliyor. Eğer yapabilirse bu, nükleer anlaşmanın ölümünün ilanıyla eş değer nitelikte olacak ve Tahran'ın uluslararası toplumla işbirliğini askıya almasını engellemeyecektir. Bununla birlikte Avrupa ülkeleri, bir yandan anlaşmayı korumak ile diğer yandan Washington'a güvenmemek ve Tahran'ın anlaşmaya uymamasını bahane ederek İhtilaf Çözüm Mekanizması’nı doğrudan değil de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu veya başkanına baskı uygulayarak başka bir taraftan aktive etmek için önlemler almak arasında kalmış durumda.
 Washington ise uluslararası bir kamuoyu oluşturma girişimleriyle birlikte Avrupa ülkelerinin BMGK’daki çabalarını destekleyen bir tutum sergilemeleri ile ABD’nin BMGK’daki çabaları karşısında zaman faktörü ve ‘dostları’ Rusya ve Çin’in tutumu üzerine bahis oynayan Tahran’ın konumu arasında duruyor. Silah ambargosunun sona erme tarihi olan 18 Ekim'e kadar önümüzdeki zaman diliminde ABD’nin hem Tahran hem de onu destekleyen ülkeler üzerinde daha fazla baskı uygulamasına tanık olunabilir. Bu ülkelerin başında da BMGK’da ABD ile aralarında siyasi, ekonomik ve stratejik hedeflere ulaşmak konusunda tam bir rekabet olduğu açıkça ortada duran Rusya ve Çin yer alıyor.
* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dn çevrilmiştr.



İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
TT

İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)

İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği ve ‘babasının İslam Devrimi lideri olarak hayatını kaybetmesi dolayısıyla ilettiği taziye için teşekkür’ içeren mesaj, bölgesel gerilimin kritik bir aşamasında geldi. Bu durum, mesajın hem iç hem de dış kamuoyuna doğrudan siyasi mesajlar taşıdığı şeklinde yorumlandı. Mesajın, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkinin sürekliliğini teyit ettiği ve örgütün Tahran’ın yürüttüğü strateji içindeki yerini pekiştirdiği değerlendirilirken, aynı zamanda açık çatışmanın sürdürülmesine yönelik bir teşvik içerdiği ifade edildi.

Hamaney’in mesajında Lübnan devletine yer verilmemesi dikkat çekerken, söz konusu mesajın, Lübnanlı yetkililerin İran ile ‘bağları koparma’ yönünde adımlar attığı bir döneme denk gelmesi öne çıktı. Bu kapsamda, Hizbullah’ın güney cephesinde İran’a destek amacıyla başlattığı çatışmaların ardından Lübnan’da İran büyükelçisinin sınır dışı edilmesi ve örgütün askeri kanadının yasaklanması gibi çeşitli adımların atıldığı belirtildi.

Kesin olanın teyidi

Bu çerçevede Lübnanlı bakanlık kaynakları, İran’ın yeni Dini Lideri’nin mesajına ilişkin değerlendirmelerini ‘kesin olanın teyidi’ şeklinde özetledi. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, “Mesaj herhangi bir yenilik içermiyor; aksine önceden bilinen ve var olan bir durumu pekiştirme bağlamında geliyor. İran ile Hizbullah arasındaki ilişkide hiçbir aşamada kopuş yaşanmadı; karşılıklı destek ve sürekli koordinasyon çerçevesinde sabit kaldı. Devam eden savaşta gerçekleşen ortak operasyonlar bunun en açık göstergesidir” ifadelerini kullandı.

dfbfd
İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği mesaj (Sosyal medya)

Kaynaklar, “Mesajın içeriği her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı söylemle tamamen örtüşüyor, bu da onu mevcut tutumların yeniden teyidi haline getiriyor. Dolayısıyla tartışma artık kullanılan ifadelerle ilgili değil; ilişkinin özü açık ve görünür hale gelmiş, geleneksel devlet anlayışını aşan bir yaklaşımı yansıtan kalıcı bir siyasi tablonun parçası olmuştur” dedi.

Savaş birliği ve ABD’nin düşman olarak kabul edilmesi

İran mesajının satır aralarına ilişkin değerlendirmesinde siyasi analist Ali el-Emin, metnin İran ile Hizbullah’ın yürüttüğü mücadelenin ‘tek bir savaş’ olduğunu açık şekilde yansıttığını belirtti. El-Emin, Mücteba Hamaney’in ifadelerinde yer alan ‘ABD ve İsrail’e karşı direniş ve sebat’ vurgusuna dikkat çekerek, bunun iki tarafın aynı cephede konumlandığını ortaya koyduğunu ifade etti. El-Emin, “Hizbullah ve İran’a ait, İsrail tarafından hedef alınan isimlere ilişkin sunulan anlatı, iki tarafın izlediği yol ve yöntemin ortak olduğunu teyit etmeye yönelik bir çabadır. Bu durum takipçiler açısından yeni olmasa da, aynı çizginin, yakın ilişkinin ve bu savaş bağlamında ortak kaderin altını çizme girişimidir” değerlendirmesinde bulundu.

fv
Sana’da bir Husi, babasının öldürülmesinin ardından İran’ın yeni Dini Lideri olan Mücteba Hamaney’in fotoğrafını kaldırıyor. (EPA)

Analist, mesajda dikkat çeken unsurlardan birinin de ABD’nin İsrail ile aynı düzeyde ‘düşman’ olarak konumlandırılması olduğunu belirterek, bunun metnin sonunda yer alan ‘Amerikan-Siyonist düşmanın yenilgisi’ vurgusunda açıkça görüldüğünü söyledi.

Öte yandan Hamaney, mesajında Kasım’a hitaben, ‘direniş tarihinin bu kritik anında hareketi yönettiğini’ ifade ederek, ‘düşmanın planlarını boşa çıkarma ve Lübnan halkına yeniden onur ve refah kazandırma konusunda onun tecrübesine, zekâsına ve cesaretine güvendiğini’ dile getirdi.

Mesajın sonunda ise İran’ın politikasının, ‘merhum Dini Lider ve şehit komutanın izlediği çizgi doğrultusunda sabit olduğu’ vurgulanarak, ‘İsrail ve ABD’ye karşı direnişe desteğin süreceği’ ifade edildi.

Lübnan devletinin yokluğu ve Hizbullah çevresinin çilesi

El-Emin, mesajda Lübnan devletinin yok sayılması noktasına da dikkat çekerek, “Metinde Lübnan devletiyle ilgili herhangi bir ifadeye yer verilmediği açıkça görülüyor” dedi. “Halktan söz ediliyor ancak egemenliği ve saygınlığı olan devletten bahsedilmiyor” ifadesini kullanan el-Emin, mesajda yalnızca ‘Lübnan halkına’ atıf yapıldığını, devlete ise hiçbir şekilde değinilmediğini belirtti. El-Emin, mesajın doğrudan Hizbullah’a yönelik olduğunu vurgulayarak, bunun Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a hitaben kullanılan “Direniş tarihinin bu kritik anında hareketi bugün o yönetiyor” ifadesinde de açıkça görüldüğünü kaydetti.

dvdsv
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım (Reuters)

El-Emin, mesajın odağının tamamen ‘çatışma’, Hizbullah’ın rolü ve ‘direniş’ olarak tanımlanan çizgi üzerinde yoğunlaştığını belirterek, “Metinde Lübnan devletinin varlığına, resmi otoriteye ya da karar alma yetkisine sahip bir yapıya dair hiçbir unsurun dikkate alınmadığı açıkça görülüyor” dedi.

Bu çerçevede el-Emin, mesajın Lübnan’ın yaşadığı yıkım, yerinden edilme ve insani kayıplara da değinmediğini vurgulayarak, “Bir milyondan fazla yerinden edilmiş kişinin bulunduğu, büyük kısmının Şii topluluğa mensup olduğu ve önemli bir bölümünün Hizbullah destekçilerinden oluştuğu bir tabloda, bu acılara özellikle değinilmesi gerekirdi. Evlerini terk etmek zorunda kalan ve ülkenin farklı bölgelerine dağılan bu insanların yaşadıkları göz ardı ediliyor” ifadelerini kullandı.


Husilerin bölgesel düzeydeki faaliyetleri Hudeyde Limanı’nın kurtarılmasına yol açacak mı?

Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
TT

Husilerin bölgesel düzeydeki faaliyetleri Hudeyde Limanı’nın kurtarılmasına yol açacak mı?

Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)

İran ile ABD-İsrail arasında süren savaşın ilk ayının sona ermesiyle birlikte, Husiler de çatışmalara dahil oldu. Örgüt, Tahran’a destek amacıyla İsrail’e karşı roket saldırıları başlattığını duyurdu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile bağları bilinen Husilerin bu müdahalesi, Yemen’deki dengelerde derin değişimlerin kapısını aralıyor. Analistler, bu adımın çatışma haritasının yeniden şekillenmesini hızlandırabileceğini ve Kızıldeniz kıyısındaki Hudeyde vilayeti ile limanının kurtarılması amacıyla olası askeri operasyonların yeniden başlamasına yol açabileceğini, hatta daha geniş kapsamlı etkiler doğurabileceğini belirtiyor.

Bu gelişmeler, Birleşmiş Milletler’in (BM) Hudeyde Anlaşmasını Destekleme Misyonu’nu mart sonu itibarıyla sona erdirme kararıyla aynı döneme denk geliyor. Uzmanlar, bunun Batı sahili cephesinin yeniden silahlı çatışma alanına dönme ihtimalini güçlendirdiğini, bölgesel gerilimlerin tırmanması ve barış süreçlerinin yavaşlamasıyla bu riskin arttığını vurguluyor.

Bölgesel ve uluslararası endişeler, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma ihtimaline de odaklanıyor. Bu adımın, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki hareketlerinin bir devamı niteliğinde olabileceği ve stratejik deniz geçitlerine baskıyı artıracağı değerlendiriliyor.

Askeri uzman Adnan el-Ceberni, “BM misyonunun çekilmesi ile Husilerin İran lehine yeni bir savaşa girmesi ve bunun Yemen ile bölge üzerindeki muhtemel etkileri, tüm olasılıkları açık bırakıyor” dedi.

El-Ceberni Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Husilerin müdahalesinin, örgütün önceliklerinin ve hareket noktalarının esas olarak İran ve müttefikleriyle bağlantılı olduğunu gösterdiğini belirterek, bunun Yemen halkı ve çıkarları için ciddi bir tehdit oluşturduğunu, ayrıca bölge genelinde de riskleri artırdığını vurguladı.

efdvf
Husilerin bölgesel savaşa dahil olması, Hudeyde vilayetinin ve limanının kurtarılmasına yönelik olası bir operasyona yol açabilir. (Haber ajansları)

El-Ceberni, Husilerin iç politikada ciddi bir tıkanma ve izolasyon yaşadığını belirterek, “Halkın öfkesi ve toplumsal izolasyonları benzeri görülmemiş düzeylere ulaştı. Bu durum, onları dış çatışmalara daha fazla katılmaya zorluyor; bu da örgütün geleceği için yüksek maliyetli olabilir” dedi.

Avrupa Birliği (AB) misyonu ise Husilerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde gemilere yönelik saldırılar düzenleme ihtimalini dışlamayarak, bu bölgeden geçen deniz taşımacılığı için dikkatli olunması uyarısında bulundu.

Öte yandan, BM çatısı altındaki Washington Yemen Araştırmaları Merkezi araştırmacısı Mervan Numan, Hudeyde şehrinin Husilerin elinden alınmasının zamanı geldiğini belirtti. Numan, 2022’de kurulan Başkanlık Konseyi’nin, Yemen krizinin çözümünün ya barış ya da savaş yoluyla olacağını ortaya koyduğunu vurguladı.

Numan, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin yakın zamanda Kızıldeniz’de Husilerin tehditlerine karşı uluslararası bir koalisyon kurulmasını talep ettiğini ve bölgedeki yeni gelişmelerin Hudeyde’nin özgürleştirilmesini zorunlu kıldığını ifade etti.

Numan, Husilerin DMO’nun yönlendirmesiyle İran’ın bölgesel istikrarı bozma ve genişleme hedeflerine hizmet etmesinin, örgütün sonunu hazırlayan adım olduğunu bildirdi.

dvde
Analistlere göre Husiler en kötü dönemini yaşıyor. (EPA)

Yemenli siyaset yazarı Hemdan el-Aliy, Stockholm Anlaşması’nın sona ermesi ve BM misyonunun çekilmesini, Yemenliler, bölge ve uluslararası toplum için Hudeyde’de devlet kurumlarını yeniden tesis etme ve nihayetinde Sana’ya ulaşma açısından gerçek bir fırsat olarak değerlendirdi.

El-Aliy, Hudeyde ve limanının kurtarılmasının, Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki deniz geçitlerini Husilerin saldırılarından korumaya katkı sağlayacağını belirterek, “Görünüşe göre yeni bir karşılaşma söz konusu… Husilerin herhangi bir yeni ihlali, bu stratejik bölgenin kurtarılmasına yol açabilecek farklı bir aşamayı başlatabilir” dedi.

Yemenli siyaset analisti Abdullah İsmail ise Hudeyde ve Yemen’in diğer bölgelerinin kurtarılması mücadelesinin kaçınılmaz olduğuna dair çok sayıda gösterge olduğunu belirtti, ancak zamanlamanın kritik olduğunu vurguladı. İsmail, “Bana göre Hudeyde ve diğer bölgelerin kurtarılması savaşı gelecekte yaşanacak. Bunun zamanlaması, Husilerin güç toplamasından veya Yemenlileri manipüle etmesinden fayda sağlamalarını önleyecek bir dizi kriter ve düzenlemeye bağlı” ifadelerini kullandı.

İsmail, “Karşı karşıya olduğumuz değişkenler açık; belki de Yemen içindeki ayaklanma belirleyici olacak. Zira birçok kişi grubun kendi eliyle mezarını kazdığını düşünüyor” dedi.

Askerî açıdan ise Yemen Ortak Operasyonlar Komutanı Danışmanı Albay Muhammed Cabir, mevcut yerel ve bölgesel verilerin, ‘İran rejiminin projesiyle sert bir çatışmaya doğru gidildiğini’ gösterdiğini belirtti.

Cabir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Stockholm Anlaşması’nın siyasi ve askerî açıdan çökmesinin ardından Hudeyde ve Batı sahili cephesinin önümüzdeki günlerde açık çatışma alanına dönüşmesine dair net göstergelerin ortaya çıktığını ifade etti.

ervfe
 Batı sahilindeki Ulusal Direniş Güçleri’ne bağlı birlikler (Yemen ordusu)

Cabir, Husilerin 2026 başından itibaren benzeri görülmemiş bir askeri seferberlikle Batı sahilini İran rejiminin bölgesel çatışmalarında kullanılacak bir füze üssüne dönüştürmeyi ve Babu’l Mendeb’i siyasi pazarlık kartı olarak kullanmayı amaçladığını söyledi.

Yemen Enformasyon Bakanı Muammer el-İryani’ye göre, son tırmanışla eş zamanlı olarak, geçtiğimiz hafta DMO liderleri ve uzmanları Sana’ya geldi.

Cabir, meşru hükümet ve askeri komite tarafından, Suudi Arabistan denetiminde yürütülen son hareketlerin, cepheleri ortak bir komuta altında birleştirmek, Husileri caydırmak ve limanları geri almak için ciddi hazırlıklar yapıldığını gösterdiğini belirtti.

Cabir, Husilerin kendi iradeleriyle bölgesel çatışmaya dahil olduklarını, kendilerini DMO ile bağlantılı operasyon odasının bir yürütme aracı olarak sunduklarını ve bölgesel çatışma önceliklerini Yemen’in ve Yemenlilerin çıkarlarının önüne koyduklarını vurguladı. Cabir, bu kararın Husileri hem Yemen halkıyla iç çatışmaya hem de bölgesel ve uluslararası çevreyle doğrudan karşı karşıya bırakacağını, bu durumun örgüt için sonu hızlandırabileceğini ifade etti.


Katar, İran Büyükelçiliği’ndeki askeri ve güvenlik ataşelerini sınır dışı etti

Katar, İran Büyükelçiliği’ndeki askeri ve güvenlik ataşelerini sınır dışı etti
TT

Katar, İran Büyükelçiliği’ndeki askeri ve güvenlik ataşelerini sınır dışı etti

Katar, İran Büyükelçiliği’ndeki askeri ve güvenlik ataşelerini sınır dışı etti

Katar Dışişleri Bakanlığı, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran Büyükelçiliği’nde görevli askeri ve güvenlik ataşeleri ile ataşeliklerde çalışan personelin Persona non grata (istenmeyen kişi) ilan edildiğini ve 24 saat içinde ülkeyi terk etmelerinin talep edildiğini duyurdu.

Katar Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, söz konusu kişilere resmi bir nota teslim edildiği belirtilerek, “Katar Devleti, askeri ve güvenlik ataşesi ile ataşeliklerde görevli çalışanları istenmeyen kişiler olarak kabul etmekte ve en geç 24 saat içinde ülke topraklarını terk etmelerini istemektedir” denildi.

Bakanlık, bu kararın İran tarafına, Dışişleri Bakanlığı Törenler Müdürü İbrahim Yusuf Fakhro ile  İran'ın Doha Büyükelçisi Ali Salih Abadi arasında Çarşamba günü yapılan görüşmede iletildiğini açıkladı.

Kararın Gerekçesi: İran’ın tekrarlayan saldırıları

Bakanlık, kararın “Katar’ı hedef alan İran saldırıları ve saldırgan eylemlerinin, Katar’ın egemenliği ve güvenliğini ihlal etmesi” gerekçesiyle alındığını belirtti. Açıklamada, bu eylemlerin uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2817 sayılı kararına aykırı olduğu vurgulandı.

Bakanlık ayrıca, İran’ın saldırgan tutumunu sürdürmesi durumunda Katar’ın egemenlik, güvenlik ve ulusal çıkarlarını korumak için ek önlemler alacağını bildirdi. “Katar, uluslararası hukuka uygun şekilde gerekli tüm adımları atma hakkını saklı tutmaktadır” ifadeleri kullanıldı.

Doha, gaz tesislerine yapılan saldırıyı kınadı

Katar, İran’ın Ras Laffan Endüstri Bölgesi’ni hedef alan saldırısını da kınayarak, tesiste çıkan yangınlar nedeniyle ciddi maddi hasar oluştuğunu belirtti. Dışişleri Bakanlığı, bu saldırıyı “ciddi bir tırmanış ve ülke egemenliğine açık bir ihlal” olarak nitelendirdi.

Bakanlık, Katar’ın savaşın başından itibaren çatışmalardan uzak durduğunu ve tırmanışa katılmadığını vurgularken, İran’ın kendisini ve komşu ülkeleri hedef almaya devam ettiğini ifade etti. Bu tutumun bölgesel güvenliği zayıflattığı ve uluslararası barışı tehdit ettiği kaydedildi.

Bakanlık, İran’a defalarca sivil ve enerji tesislerine saldırılmaması çağrısında bulunduklarını belirterek, “İran tarafı bölgeyi uçuruma sürükleyen ve bu krizin tarafı olmayan ülkeleri çatışma içine çeken tırmanmacı politikalarına devam ediyor” dedi.

Saldırının, BM Güvenlik Konseyi’nin 2817 sayılı kararının ihlali olduğu vurgulandı ve Katar, Konsey’i uluslararası barış ve güvenliği koruma sorumluluğunu yerine getirmeye çağırdı.

Bakanlık, Katar’ın BM Antlaşması’nın 51. Maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkını saklı tuttuğunu ve egemenliğini, güvenliğini ve vatandaşlarının korunmasını sağlamak için gerekli tüm adımları atacağını vurguladı.