Hayvanlardan geçen virüsler insan hayatını tehdit ediyor

Her dört virüsten üçü hayvan kaynaklı

Hayvanlardan geçen virüsler insan hayatını tehdit ediyor
TT

Hayvanlardan geçen virüsler insan hayatını tehdit ediyor

Hayvanlardan geçen virüsler insan hayatını tehdit ediyor

Zoonotik hastalıklar hayvanlardan insanlara geçen ve dünyanın dört bir yanına yayılan mikropların sebep olduğu hastalıklar. Bu hastalıklar virüsler, bakteriler, parazitler veya mantarlardan kaynaklanabilir ve hafif, orta şiddetli ya da ölümcül derecede olabilir. Uzmanlar, insanlarda görülen bulaşıcı hastalıkların yaklaşık yüzde 60’ının hayvanlardan bulaştığını düşünüyor. Ancak ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ne (CDC) göre her dört yeni hastalıktan üçü hayvan kaynaklı.

Zoonotik hastalıklar nasıl bulaşıyor?
Hayvanlarla oynayıp ilgilenme veya onlar tarafından ısırılma ve tırmalanma gibi doğrudan temaslar zoonotik hastalıkların insanlara bulaşmasının en basit yolu olarak biliniyor. Hayvanat bahçeleri ya da akvaryum gibi hayvancılık sektöründe veya hayvan barınaklarında çalışan insanların hayvanlarla sürekli doğrudan iletişim halinde olması zoonotik hastalıklara yakalanma riskini artırıyor.
Evcil hayvanlar ve aynı şekilde avcılarla temasta bulunan vahşi hayvanlar da doğrudan bir enfeksiyon kaynağı olabiliyor. Buna ek olarak zoonotik hastalıklar hayvanlardan insanlara, bir “vektör” ya da hastalığa sebep olan etken maddenin taşıyıcıları olarak gezinen böcekler tarafından bulaşabilir. Buna “Lyme hastalığına” sebep olan patojenik bakterileri kan yoluyla enfekte hayvanlardan diğer hayvanlara veya insanlara taşıyan keneler örnek verilebilir. Aynı şekilde sivrisinekler ve pireler de zoonotik hastalıkların bilinen vektörleridir. Örneğin “Zika virüsü” sivrisinekler tarafından insanlara bulaşırken veba hastalığına sebep olan bakteri de pireler tarafından bulaşır. İnsanlar iyi pişmemiş et ile yumurta ve hayvan dışkısı ile kirlenmiş yıkanmamış yemekleri tükettiğinde hayvan hastalıklarına yakalanabilir. Aynı şekilde pastörize edilmemiş çiğ süt veya kirli su içmek de hayvan hastalıklarının insanlara bulaşmasının diğer bir yoludur.

Koronavirüsler (CoV)
Koronavirüslere gelince bunlar kuşları ve memelileri enfekte eden büyük bir virüs ailesidir. Bu virüsler 2002-2003 yılları arasında SARS-CoV salgını ve halen devam etmekte olan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanına yayılan bir dizi hastalığın kaynağıdır.
Bugün insanda enfeksiyona sebep olduğu olduğu bilinen yedi koronavirüs bulunmaktadır. Ancak hepsi doğrudan asıl konakladığı hayvanlardan bir insana geçemiyor. Örneğin SARS virüsünün ataları yarasalarda tespit edilmiş ancak virüs insanlara bulaşmadan önce misk kedilerine (küçük gececil memeliler) atlamıştı. Kovid-19 hastalığına sebep olan koronavirüsün de yarasa kaynaklı olduğu düşünülüyor ancak virüsün insanlara nasıl yayıldığı hala belirsizliğini koruyor.

Bulaşma sebepleri
Araştırmacılar, hastalıkların ortaya çıktığı yeri tahmin etmenin zor olduğunu ve çoğu bilim insanının zoonotik hastalıklardaki artışın sebebinin ne olduğundan tam olarak emin olmadığını söylüyor.
Hayvanların yaşam alanlarını istila etmek
Bunun en basit sebeplerinden birisi insanların hayvanların yaşam alanlarını istila etmesi olabilir. Nitekim ormanlardaki ağaçları kesmek ya da tabiata saldırmak gibi eylemler insanlar ve hayvanlar arasındaki etkileşimin artmasını kolaylaştırıyor.

Avlanma faaliyetleri
Avcılık gibi bazı kültürel uygulamalar da zoonotik hastalıkların daha fazla artmasına sebep olabilir. Zira avlanma dünyanın birçok yerinde başlıca protein kaynağı sayılıyor.
Avlanma ve büyüme yoluyla çevre üzerinde kurulan baskı, ekosistemde dengesizliğe yol açıyor ve bu da hayvanların eskisi gibi hayatta kalmasını zorlaştırıyor. Böylece hayvanlar yiyecek ya da kendilerine arkadaş aramak için eskiye nazaran daha uzak bölgelere seyahat etmeye zorlanıyor. Sürekli devam eden bu yorucu seyahat esnasında bu hayvanlar hastalıklara daha çok maruz kalıyor ve hastalığı insanlara yayma olasılığı da daha çok yükseliyor. Aynı şekilde avcılık uygulamaları da insanların hayvan hastalıklarına maruz kalmalarına daha çok kapı aralıyor.

Küreselleşen dünya
Zoonotik hastalıkların yükselmesinin diğer bir sebebi de insanların geçmişte olduğundan daha çok birbiriyle iletişimde olması. Bu da zoonotik hastalıkların ilk ortaya çıktıkları yerden daha uzak bölgelere yayılmasına zemin hazırlıyor. İletişim çok büyük bir mesele. Öyle ki nispeten uzak yerler bile geçmişte olduğundan daha fazla birbiriyle bağlantı halinde.

Hayvan ticareti
Birçok araştırmacı koronavirüs kaynaklı salgınların kökenini araştırmak için gösterilen çabaların bir parçası olarak Çin’deki vahşi hayvan ticaretinin araştırılması ve avlanma bölgeleri, depolama tesisleri, çiftlikler ve pazarlar da dahil olmak üzere Çin’in vahşi hayvan ticareti ile ilgili -yasal ve yasadışı- faaliyetlerine odaklanılması gerektiğini düşünüyor.
Vietnam’ın başkenti Hanoi’de bulunan Vietnam Vahşi Hayatı Koruma Derneği’nde evrimsel bir biyolog olarak görev yapan Alice Latinne konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Vahşi hayattaki tedarik zincirinin tüm noktaları araştırılmalı. Çin’deki insanlarla yakın ve sık temas halinde olma ihtimali olan her türlü vahşi ya da çiftlik hayvanını test etmeliyiz” ifadelerini kullandı. Araştırmacılar, -birçok hayvanı birbirine ve insanlara yaklaştıran- vahşi hayvan ticaretinin, virüsün bir türden diğerine geçmesi için ideal ortamı sağladığı görüşünde.

Kovid-19’un sıçraması
Birçok araştırmacı yeni tip koronavirüs Kovid-19 virüsünün Rhinolophus affinis türündeki bir yarasadan bulaştığı konusunda hemfikir ancak insanlara ulaşıncaya dek izlediği yol hala gizemini koruyor. Virüs doğrudan yarasalardan insanlara atlamış ve zamanla şu anki pandemi suşuna dönüşmüş ya da vektörel hayvanlardan geçmiş olabilir. Salgının ilk ortaya çıktığı sıralarda araştırmacılar 2017 ila 2019 yılları arasında güney Çin’de yakalanan pangolin (nesli tükenmekte üzere olan karıncayiyiciler) hayvanalarında salgına sebep olan koronavirüsleri taşıdıklarını keşfettiğinde bu hayvan türünün Kovid-19 virüsü için olası bir arakonakçı olduğunu düşünüyordu. Nitekim geleneksel Çin tıbbında kullanılan bu tür, dünya çapında kaçakçılığı en fazla yapılan tür.
Pangolinlerde bulunan koronavirüsler, Kovid-19’un doğrudan atası olmaktan oldukça uzaktı ancak araştırmacılar, hayvanların ne zaman ve nasıl enfekte olduğunun bize virüsün nereden kaynaklandığı konusunda ipuçları verebileceğini belirtiyor.
Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da bulunan EcoHealth Alliance adlı örgütte araştırmacı olarak görev yapan ve yeni salgının ortaya çıkma ihtimallerini araştıran Jimmy Lee yaptığı açıklamada pangolinlerin çok büyük olasılıkla geçici konaklar olduğunu ya da vahşi hayat ticaretinde tesadüfen enfekte olduğunu ve koronavirüslere son hedefine aktarıldığı sırada maruz kaldığını ifade etti. ABD’nin Massachusetts eyaletinin Cambridge kentinde bulunan Broad Institute of MIT and Harvard’ta genetik mühendisi olarak görev yapan Yujia Alina Chan ise bu yıl Mayıs ayında bioRxiv’te yayınladığı araştırmasında pangolinlerin, enfekte olmuş diğer hayvanlar ya da bunların kaçakçılığını yapan insanlardan virüs kapmış olabileceğini söyledi.
Bununla birlikte Alice Latinne ve ekibi, bu yıl haziran ayında ScienceDirect’te yayınlanan araştırmalarında Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) araştırmalarının güney Çin’de yaygın olarak avlanan ve ticareti yapılan diğer memelilere, özellikle de küçük etoburlara ve kemirgenlere yönelmesi gerektiğini söylüyor. Latinne incelemelerde öncelik verilmesi gereken bir diğer hayvanın ülkenin güneybatısında bulunan Yünnan eyaletindeki -Kovid-19’a en yakın genom dizilimine sahip yarasa koronavirüsü (RaTG13) taşıyan yarasaların yoğunlukta olduğu bir bölge- yarasalar olması gerektiğini de sözlerine ekliyor.
Diğer taraftan Yunnan’da bulunan Biyoçeşitliliği Koruma ve Yeşil Kalkınma Vakfı’nda bir biyolog olarak çalışan Alice Hughes araştırmaların sadece Çin ile sınırlı kalmaması gerektiğini çünkü birçok türün sınır ötesine göç edebileceğini ve aynı şekilde komşu ülkelerdeki insanların vahşi hayvanlarla sürekli temasta olduğunu belirtti. Hughes Laos, Tayland ve Kamboçya gibi ülkelerde yarasa ya da kuş pisliğinin büyük ölçüde hasadının sağlıksız koşullarda yapıldığını ve söz konusu ülkelerin çoğunun vahşi hayvan ticaretine sınırlamalar getirme gücüne sahip olmadığını da sözlerine ekledi.



307 milyon yıllık fosil, otçul beslenmenin tarihine ışık tuttu

Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
TT

307 milyon yıllık fosil, otçul beslenmenin tarihine ışık tuttu

Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)

307 milyon yıllık kafatası fosilini inceleyen bilim insanları, karada yaşayan ve bitkiyle beslenen en eski omurgalı hayvanlardan birini keşfetti.

İlk omurgalılar yaklaşık 370 milyon yıl önce sudan çıktığında, bitkiler yaklaşık 100 milyon yıldır karada yaşıyordu.

Milyonlarca yıl etle beslenen bu hayvanlar, zamanla bitkilere yöneldi. 

Şikago'daki Field Müzesi'nden evrimsel biyolog Arjan Mann ve ekibi, Tyrannoroter heberti adını verdikleri yeni bir türün bu geçişi yapan ilk hayvanlardan biri olduğunu tespit etti.

Yaklaşık 358 milyon yıl önce başlayıp 299 milyon yıl önce sona eren Karbonifer Dönemi'nde yaşayan bu tür, karada yaşayan 4 ayaklı tetrapodların ilk üyelerindendi. Tetrapodlar, bugünkü amfibiler, sürüngenler, memeliler ve kuşların atasıydı.

Bilim insanları, T. heberti'nin kafatasını Kanada'nın Yeni İskoçya (Nova Scotia) eyaletindeki fosilleşmiş bir ağaç kütüğünün içinde buldu. 

Kafatası sadece 10 santimetre olan hayvanın boyunun 25 santimetreyi aşmadığı tahmin ediliyor.

Araştırmacılar bilgisayarlı tomografiyle T. heberti'nin kafatasını ve dişlerini inceleyerek nasıl beslendiğini saptadı.

Bulguları hakemli dergi Nature Ecology & Evolution'da dün (10 Şubat) yayımlanan çalışmaya göre T. heberti'nin dişleri, böcek ve eklembacaklılarla beslenen hayvanlarla benzerlik gösteriyordu.

Ayrıca damağında ve alt çenesinde, daha sonraki dinozor gibi otçullarda da görülen ve sert bitki parçalarını öğütmeye yarayan plakalar vardı.

Mann "Bu, bitkilerle beslendiği bilinen en eski 4 ayaklı hayvanlardan biri" diyerek ekliyor: 

Bu son derece önemli çünkü bugün karşılaştığımız (otoburların hakimiyetindeki) karasal ekosistemlerin temel bileşenlerinin Karbonifer Dönemi'nden beri var olduğunu ve korunduğunu gösteriyor.

Araştırmacılar T. heberti'nin ilk başta böcekleri yediğini ve daha sonra bitkileri tüketmeye başladığını düşünüyor. Bitkilerle ilk beslenenler böceklerdi. Bu böceklerle beslenen tetrapodlar da, zamanla bitkileri sindirmeye yarayan bağırsak florasını kazanmış olmalı.

Ekip aynı dönemde yaşayan Melanedaphodon adlı bir hayvanın da yumuşak bitkilerle ve böceklerle beslendiğini tespit etti.

T. heberti'nin de bitkilerin yanı sıra karşısına çıkan böcekleri ve eklembacaklıları yediği tahmin ediliyor ancak kafatası, daha sert bitkileri işlemeye Melanedaphodon'dan daha iyi uyum sağladığını gösteriyor.

Mann "Tyrannoroter, yüksek lifli bitki materyalini işleyebilecek adaptasyonlar gösteren en eski ve en eksiksiz omurgalı kara otçulu" diye açıklıyor.

T. heberti'nin keşfi, tetrapodların sanılandan daha uzun zaman önce bitkilerle beslenmeye başladığını göstererek Karbonifer Dönemi'ndeki ekosistemi yeniden şekillendiriyor.

Makalenin yazarlarından Hillary Maddin "Bu keşif, omurgalı hayvanların modern hayvanlara benzer yaşam alanlarına düşündüğümüzden çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor" ifadelerini kullanıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, Reuters, IFLScience, Nature Ecology & Evolution


Uzmanlardan uzun Kovid uyarısı: Alzheimer'a benziyor

Dr. Monika Brunner-Weinzierl, uzun süreli Kovid-19 örneği işleme sırasında Kovid-19 hücre kültürleri içeren test tüplerini tutuyor. Yeni araştırmalar, uzun süreli Kovid-19 geçiren bazı hastaların, beyin sisi ve bilişsel gerileme de dahil Alzheimer hastalarında görülenlere benzer semptomlar yaşayabileceğini öne sürüyor (AFP)
Dr. Monika Brunner-Weinzierl, uzun süreli Kovid-19 örneği işleme sırasında Kovid-19 hücre kültürleri içeren test tüplerini tutuyor. Yeni araştırmalar, uzun süreli Kovid-19 geçiren bazı hastaların, beyin sisi ve bilişsel gerileme de dahil Alzheimer hastalarında görülenlere benzer semptomlar yaşayabileceğini öne sürüyor (AFP)
TT

Uzmanlardan uzun Kovid uyarısı: Alzheimer'a benziyor

Dr. Monika Brunner-Weinzierl, uzun süreli Kovid-19 örneği işleme sırasında Kovid-19 hücre kültürleri içeren test tüplerini tutuyor. Yeni araştırmalar, uzun süreli Kovid-19 geçiren bazı hastaların, beyin sisi ve bilişsel gerileme de dahil Alzheimer hastalarında görülenlere benzer semptomlar yaşayabileceğini öne sürüyor (AFP)
Dr. Monika Brunner-Weinzierl, uzun süreli Kovid-19 örneği işleme sırasında Kovid-19 hücre kültürleri içeren test tüplerini tutuyor. Yeni araştırmalar, uzun süreli Kovid-19 geçiren bazı hastaların, beyin sisi ve bilişsel gerileme de dahil Alzheimer hastalarında görülenlere benzer semptomlar yaşayabileceğini öne sürüyor (AFP)

Yeni araştırmaya göre uzun süreli Kovid geçiren kişilerden bazılarında Alzheimer olan bireylerde görülenlere benzer semptomlar ortaya çıkabiliyor.

New York Üniversitesi Langone Sağlık Merkezi'nin son bulguları, uzun süreli Kovid'in (ABD Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezleri'ne göre semptomların üç aydan fazla sürmesi) beyinde yol açtığı değişikliklerin uzun süreli yorgunluk, beyin sisi, baş dönmesi, koku veya tat kaybı, depresyon ve diğer semptomlara yol açabileceğini gösteriyor.

Yale Medicine'a göre yaklaşık 20 milyon Amerikalıya uzun Kovid teşhisi kondu.

New York Üniversitesi Grossman Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü'nde profesör olan, çalışmanın kıdemli yazarı Dr. Yulin Ge yaptığı açıklamada, "Çalışmamız, ilk Kovid enfeksiyonundan sonra bazı vakalarda ortaya çıkan uzun süreli bağışıklık reaksiyonlarının, koroid pleksustaki kritik bir beyin bariyerine zarar veren şişmeyi beraberinde getirebileceğini gösteriyor" dedi.

ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri'ne göre koroid pleksus, beynin ventriküllerinde beyin-omurilik sıvısı üreten ve bariyer işlevi gören kan damarlarından oluşan bir yapı. Beyin-omurilik sıvısı, beyin ve omurilik için tampon görevi görüyor ve onları yaralanmalardan koruyor. Ayrıca atıkları uzaklaştırıp besinleri beyin ve omuriliğin hayati bölgelerine taşıyor.

Dr. Ge, araştırmada "fiziksel, moleküler ve klinik kanıtların, daha büyük bir koroid pleksusun gelecekteki Alzheimer benzeri bilişsel gerilemenin erken uyarı işareti olabileceğini gösterdiğini" belirtti.

Alzheimer Derneği'nin Alzheimer's & Dementia adlı akademik dergisinde yayımlanan çalışmada nörolojik semptomlar gösteren 86 uzun süreli Kovid-19 hastası, Kovid-19'u kalıcı semptomlar yaşamadan tamamen atlatan 67 kişi ve hiç enfekte olmamış 26 sağlıklı birey izlendi.

Araştırmacılar, uzun Kovid-19 geçiren katılımcıların, uzun süreli semptomlar yaşamadan iyileşenlere göre yüzde 10 daha büyük bir koroid pleksusa sahip olduğunu buldu.

Araştırmaya göre, daha büyük bir koroid pleksus, kronik nöroinflamasyon ve nörodejenerasyonun göstergesi. Ayrıca, ilerleyen Alzheimer hastalarında görülen kandaki biyobelirteçlerle de ilişkili olabilir.

Araştırma ayrıca, daha büyük bir koroid pleksusa sahip hastaların 30 puanlık bilişsel testte yüzde 2 daha düşük skor aldığını da gösterdi.

Araştırmacılar, uzun süreli Kovid'in, koroid pleksustaki kan damarlarının kalınlaşmasına yol açan kronik inflamasyona neden olabileceğini öne sürdü.

Dr. Ge, New York Post'a, "Bu değişikliklerin geri döndürülebilir olup olmadığı halihazırda bilinmiyor. Bu soruyu ele almak için takip verilerini aktif olarak analiz ediyoruz" diye konuştu.

New York Üniversitesi Grossman Tıp Fakültesi'nden, çalışmanın kıdemli yazarı Dr. Thomas Wisniewski yaptığı açıklamada, ekibin bir sonraki adımlarının, "belirlediğimiz beyin değişikliklerinin uzun vadeli bilişsel sorunlar geliştirecek kişileri tahmin edip edemeyeceğini" görmek için hastaları izlemek olacağını söyledi.

Independent Türkçe


Orman yangınlarının çocuk sağlığına etkisi solunumla sınırlı değil

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Orman yangınlarının çocuk sağlığına etkisi solunumla sınırlı değil

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Avustralyalı araştırmacılar yeni bir çalışmada, orman yangını dumanının çocuklarda ruh sağlığı krizleri riskini artırabileceği uyarısında bulundu.

Araştırmacılar, orman yangınlarından kaynaklanan kirliliğe maruz kaldıktan sonraki 6 gün içinde çocukların ruh sağlığıyla ilgili başvuruların arttığını ve bunun, diğer kaynaklardan hava kirliliğine maruz kaldıktan sonra görülen etkiden daha güçlü olduğunu tespit etti.

Bulgular, özellikle de yangınlar daha sık ve şiddetli hale gelirken, orman yangınlarının sağlık üzerindeki etkisinin solunum hastalıklarının çok ötesine uzandığına dair artan kanıtlara bir yenisini ekliyor.

Araştırmada orman yangınlarının ardından havadaki partikül kirliliği seviyeleri incelenerek bunlar, trafik ve endüstriyel faaliyetler gibi yangın dışı kaynaklarla ortaya çıkan kirlilikle karşılaştırıldı. Orman yangınları kaynaklı kirliliğin, benzer yoğunluklardaki diğer hava kirliliği türlerine kıyasla, çocuk ve ergenlerin ruh sağlığı sorunları nedeniyle acil servise başvurma sayısının artmasıyla bağlantılı olduğu saptandı.

Monash Üniversitesi'nden araştırmacıların yürüttüğü analiz, geçen çarşamba Nature Mental Health'te yayımlandı.

Araştırmacılar orman yangınlarından kaynaklanan ince partikül madde bileşimlerinin, kentsel kirlilikten farklı olabileceğini ve genellikle tahliye, okulların kapatılması ve uzun süre kapalı mekanlarda kalma gibi diğer stres faktörleriyle birlikte deneyimlendiği için genç nüfustaki psikolojik tahribatı artırabileceğini belirtiyor.

Önceki çalışmalar hava kirliliğini yetişkinlerdeki ruh sağlığı sonuçlarıyla ilişkilendirse de çocuklarla ilgili kanıtlar daha az.

Bu analiz, çocuk ve ergenlerin duman olayları esnasında ve sonrasında bilhassa savunmasız olabileceğini ve etkilerin maruz kaldıktan sonra birkaç haftada değil, birkaç gün içinde hızla ortaya çıktığını gösteriyor.

Bulgular, iklim krizinin etkisiyle Avustralya'nın daha uzun ve şiddetli orman yangını sezonları yaşadığı, aşırı sıcaklıkların daha sık kaydedildiği bir dönemde yayımlandı. Büyük grupların haftalarca süren uzun süreli duman olaylarına giderek daha çok maruz kalmasıyla çocuk gelişimi ve sağlığı üzerindeki kümülatif etkilere dair endişeler artıyor.

Araştırmacılar bu sonuçların, evde kalma çağrısı yapan kısa vadeli tavsiyelerin ötesine geçen halk sağlığı önlemlerinin alınması gerektiğini vurguladığını söylüyor. Orman yangını dumanına müdahale eden yetkililerin, özellikle daha az savunma mekanizmasına sahip olan ve maruziyetten kaçınma becerisi daha düşük çocuklar için fiziksel sağlığın yanı sıra ruh sağlığı risklerini de dikkate alması gerektiğini savunuyorlar.

Bilim insanları şöyle yazıyor:

Orman yangınlarının yol açtığı hava kirliliğinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini azaltmak ve artan orman yangınları karşısında gelecek nesillerin sağlığını korumak için acil önlem alınması gerekiyor.

Çalışma ayrıca hazırlık sürecindeki bir eksikliğin de altını çiziyor. Hava kalitesi uyarıları genellikle solunum ve kardiyovasküler risklere odaklanırken araştırmacılar, özellikle iklim değişikliği tekrar maruz kalma olasılığını artırdığı için, orman yangını kirliliğinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini daha iyi tanıyıp azaltmaya acil ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.

Independent Türkçe