Irak toplumu şiddet sarmalında nasıl değişime uğruyor

El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
TT

Irak toplumu şiddet sarmalında nasıl değişime uğruyor

El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)
El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı (AP)

Irak’ın başkenti Bağdat’ta yaşayan vatandaşların hayat tarzı ve kentin doğası, ülkede son 40 yıldır meydana gelen siyasi değişimler, çatışmalar ve ekonomik sorunlardan dolayı değişime uğradı.
Irak’ın komşu ülkelerinin başkentlerini ziyaret eden bir şahıs, üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu başkentleri tekrar ziyaret ettiğinde pek az şeyin değiştiğini gözlemlerken, Bağdat’a uğrayan kişiler ise aradan kısa bir süre geçmeden yaptıkları ikinci bir ziyarette kentteki hızlı değişim karşısında şoka uğruyor.
Bağdat’ta tüm bu yaşananlardan, son 10 yıl içinde silahlı İslamcı grupların kentin kılcal damarlarına kadar her şeyi kontrol altına almasının da payı var. Araştırmacılar, Ekim 2019’da başlaya ve aylarca süren gösterileri “Irak toplumunun gönlünde nadide bir yere sahip olan kentin ruhu üzerine çöken kara bulutları dağıtma ve yeniden ayağa kaldırma” girişimi olarak niteliyor.

Gerilemenin başlangıcı
Iraklı uzman ve akademisyenler kentteki gerilemenin geçmişini, 1950’lere kadar götürüyorlar. Ancak Bağdat’taki gerilemenin, Saddam Hüseyin zamanında ülkenin girdiği savaşların etkileri, radikal söylemlerin rağbet görmesi ve orman kanunlarının kentte hakim olması ile birlikte son yıllarda çok büyük bir ivme kazandığına dikkat çekiliyor.
Bu faktörler, Bağdat’ta toplumsal yaşamın hatlarını zenginleştiren ve burayı kültürel, sanatsal ve toplumsal değerlerin etkili bir başkenti haline getiren sosyal elitlerin etkisinin de azalmasına yol açtı.
2003 yılı Bağdat için yeni bir başlangıç fırsatıydı. Ama ne var ki silahlı İslamcı grupların Bağdatlılara dayattığı yaşam tarzı hızla yaygınlık kazandı ve bu yaşam tarzı Bağdat sokaklarında ve kentteki ailelerin üzerinde etkisini göstermeye başladı. Silahlı İslamcı grupların daha çok İran’ın Velayet-i Fakih veya İhvan ideolojisine yakın bir söylem benimsedikleri görülüyordu. Bu iki ideolojinin öncelikler listesinin tepesinde ise sanatsal ve kültürel faaliyetlerin yanı sıra sivil özgürlüklerin kısıtlanması yer alıyor.
Iraklı akademisyen ve araştırmacı Haydar Said, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, “Bölgemizde kurulan ulus devletlerde (Irak da bunlardan biri) kültürel, idari ve siyasi gelişmelerin kalbinin attığı sınırlı sayıdaki büyük metropol şehirler, devleti yönetiyor. Bağdat’ın da bu konuda merkezi bir rolü vardı. Zira kent Iraklı kimliğinin membaını teşkil ediyordu. Bunun temelinde, Bağdat’ta farklı toplumsal sınıfların bir arada yaşaması yatıyordu” dedi.
Said, “Bağdat kenti ve Irak kırsalı ile çölü arasında düzensiz bir büyüme vardı. Bağdat’taki kentleşme arttıkça, Irak kırsalı ve çölü daha da fakirleşti ve daha çok geri kaldı. Bu dengesizlik (diğer faktörlerin yanı sıra) 1958’de rejimin yıkılmasına yol açtı. Bağdat her ne kadar ulusal bir sembol olsa da bir intikam sahasına döndü. İşte bu süreç Bağdat’ın nasıl parçalandığını açıklıyor” diye konuştu.
Said'in bahsettiği zamanlarda, Bağdat ile Irak'ın gelişmekte olan şehirleri arasında dengesiz bir büyüme orantısı olmasına rağmen bugün başkentin diğer kentlerin örf ve adetlerinden, gelenek ve göreneklerinden, dini değerlerinden hatta Iraklı bedevilerin yaşam tarzından etkilendiğini görüyoruz. Nitekim Bağdatlıların günlük diyalogları arasında kullandıkları “Mevlay (efendim), Hali (dayı) ve Aziz” gibi kelimeler buna işaret ediyor. Bu kelimeler, bir taraftan göçmen kabilelerin, diğer taraftan dini, siyasi ve silahlı grupların kent yaşama üzerindeki etkisini gösteriyor.

El Kaide’nin mirasını bugünkü silahlı gruplar devraldı
Irak’taki faaliyetleri 2000’li yılların başlarına kadar uzanan El Kaide terör örgütünün başkent Bağdat’ın büyük bir bölümünü kontrol altında tuttuğu dönemlerde sivil özgürlüklere karşı şiddet eylemleri zirve yapmıştı. Örgüt, şehrin ruhuna uymadığını iddia ettiği birtakım sivil faaliyetlere karşı ‘adam öldürme’ cezaları kesiyordu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre, örgütün Bağdat’tan atılması sonrasında onun yerini alan silahlı gruplar, örgütün sivil özgürlükler kapsamında benimsediği uygulamaları miras aldı.
2003 sonrası Irak resmi makamları, Sünni silahlı gruplar söz konusu olduğunda “terör örgütü” nitelemesini, Şii silahlı gruplar söz konusu olduğunda ise “radikaller veya haydutlar” tanımlamasını kullanmaya başladı.
2018’de eski güzellik kraliçesi Tara Fares başta olmak üzere bazı manken ve foto modellere karşı yargısız infazlar gerçekleştirildi.
Bu olayların faillerinin yakalanması noktasında yetkililerin önünde herhangi bir engel olmamasına rağmen “toplumsal çürümeyle mücadele” fikriyle uyumlu olarak cinayetlere göz yumulduğu anlaşılıyor.
Tara Fares’in öldürülmesi olayında, Eski İçişleri Bakanı Kasım el-Araci, o dönem yaptığı açıklamada, Tara Fares’i ve diğer birçoğunu öldüren “radikal Şii grubun kim olduğunu bildiğini ancak bakanlık içerisinde üst düzey bir subayın, şeriatı uygulama hakkına sahip olduklarını zanneden bu gruplara sempati duyduğunu” açık bir şekilde dile getirmişti.
2020’ye geldiğimizde, İran destekli silahlı grupların sahneye çıktıklarını görüyoruz. Nitekim bu gruplar, yılbaşından bu yana gerçekleşen birçok bombalı saldırıya ya övgüde bulundu ya da onu üstlendi. İran destekli Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) Sözcüsü Ebu Ali Askeri, 23 Haziran 2020’de yayınladığı açıklamada, Bağdat şehir merkezinde içki satılan bir mağazayı hedef alan bombalı saldırıya övgüler dizdi ve bu tür saldırıların sayılarının artmasını istediklerini ima eden ifadeler kullandı.
Iraklı gazeteci Muhammed Habib, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, İran destekli grupların ideolojik amaçlarla eylemler düzenlemediğini, eylemlerini para ve güç uğruna yaptıklarını düşündüğünü söyledi.
Habib, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Bu gruplar İslam dinin öngördüğü helal ve haramı tanımazlar. Zira bunlar dinlerin haram olarak nitelediği cinayet, hırsızlık ve yolsuzluk gibi ne varsa hepsini yaptılar. Bu gruplar, Bağdat’ın eski hayat tarzına dönmesini kendi çıkarları için tehdit olarak görüyorlar. Barış ve ülke egemenliğinin yeniden tesis edilmesi, paralel askeri gruplara ihtiyaç kalmaması anlamına gelir. Aynı şekilde toplumun silahlı dini gruplardan uzaklaşması halinde Meclis’teki güç dengeleri değişir ve bu durum gruplar için sonun başlangıcı olur. Meclis bloğuna sahip olmayan silahlı gruplar bile hükümetten ve siyasi partilerden nemalanan kardeş grupların nüfuzunu kullanıyor. Bu gruplar, kendi gündemleri dışındaki durumlar için tek bir kurşun bile atmadığı gibi tek bir dolar, dinar ve tümen dahi harcamadılar. Ancak Bağdatlıları ister sindirme operasyonlarıyla ister gönüllü bir şekilde muhafazakarlaştırmak için para ve kurşunların tümünü seferber ettiler. Ancak ne var ki benzer kaderi paylaşan devlet ve toplumların tarihi, bizlere daima halk iradesinin üstün geldiğini gösteriyor. Tıpkı Irak halkının 561 gencini kaybettiği Ekim ayaklanması sonrasında silahlı grupları ve İran’daki Velayet-i Fakih ideolojisinin dayattığı yaşam tarzını reddetme noktasında birleşmesi gibi.”

Baskıları hafifletmeye dönük girişimler
2008 sonrasında, ABD’nin desteğiyle ülkedeki mezhep çatışmalarının sona ermesine katkıda bulunan Irak’ın eski Başbakanı Nuri el-Maliki, göreve geldiği ilk dönemlerde Bağdat sakinleri üzerindeki baskıları kaldırmak için çalıştı. Maliki, bu çerçevede Bağdat’taki silahlı grupların hakimiyetine karşılık olarak hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek için çabaladı. Bu çabalar, Bağdatlılara kentin eski ruhunu yeniden canlandırmalarına imkan verecek nispeten uygun bir atmosfer hazırladı. Maliki, o dönem eğlence mekanlarına, sanatsal ve kültürel faaliyetlere getirilen kısıtlamaları kaldırarak, kurşun seslerinden, mezhepçi ve radikal İslamcı grupların sloganlarından başka bir şey duyulmayan Bağdat’ta konserler tertip etti.
Ancak bu eğilim fazla sürmedi. Zira 2010 seçimleri kapıya dayandığında, Maliki ikinci kez seçilmek için silahlı gruplara yanaşarak mezhepçi bir söylem benimsemeye başladı.
2010 seçimlerini kazanan Maliki başbakanlık koltuğunu korudu. Ancak bu dönemde mezhepçi söylemlerin dozu bir yandan artarken, diğer yandan Maliki aralarında Asaiub’l Ehli’l Hak örgütünün de bulunduğu silahlı gruplarla anlaşma imzaladı.
Anlaşmayı takip eden süreçte Bağdat’taki barlar ve eğlence mekanları bombalı saldırıların hedefi haline gelirken, Hadi el-Mehdi gibi sivil örgütlere yaptığı desteklerle bilinen şahsiyetler cinayetlere kurban gitti. Mehdi, 9 Eylül 2011’de Bağdat’taki evinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

Silahlı grupların baharı
Maliki’nin ikinci döneminde (2010-2014) Bağdat’ta bir kez daha şiddet eylemlerinin tırmanması ve silahlı gruplara alan açılması, savaş yorgunu olan ve toplumsal gerilimlere sahne olan kenti adeta kimliksizleştirdi. Bir taraftan bu gelişmeler yaşanırken diğer taraftan karşı mezhepçilik söyleminden beslenen DEAŞ örgütünün ülke içindeki hareketliliği giderek artıyordu. Bu durum artık devlet üzerindeki kontrolünü daha da artıran silahlı güçlerin toplum mühendisliği icra etme fırsatını ikiye katladı. Zira devletin resmi güçlerine paralel olarak kuracağı unsur eliyle topluma ek sınırlamalar getireceği açıktı.
Haydar el-İbadi’nin Eylül 2014’te başbakanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte silahlı güçlerin nüfuzunun kısmen gerilediği görüldü. Bundan cesaret alan sivil hareketler faaliyetlerini kısmen yeniden başlattı. Ancak buna rağmen İbadi’nin dönemi, dini özgürlükler alanına yönelik çok sayıda saldırıya, radikal silahlı grupların sahip olduğu etkiye ve devlet kurumlarının zayıflığına şahitlik etti.

Ekim ayaklanması ve kent ruhunun geri dönmesi
Adil Abdulmehdi’nin yönetimin başına geçmesi, silahlı gruplara baharı getirdi. Abdulmehdi hükümeti döneminde bu gruplar devletin birçok organını zapt ederek, Bağdat sakinleri üzerindeki otoritesini daha da artırdı. Ancak silahlı grupların Bağdatlıları bu denli sıkması ters tepti. Fakat Ekim 2019’da patlak veren gösteriler, silahlı grupların Irak devletini bütünüyle ele geçirme projesine darbe indirdi.
Ayaklanma hareketi, başkentin ruhunu yeniden canlandırma veya gösterilere katılan gözlemcilerin deyimiyle “Bağdat kentinin değerlerini köreltme çabalarını kesip atma” noktasında ciddi bir girişim örneği teşkil etti. Nitekim Bağdatlılar, şehirlerindeki yaşamın yeniden canlandığını dile getiriyorlardı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre bu durum silahlı grupların endişe ve korkularını ikiye katladı. Zira İran ve bu grupların finanse ettiği medyada, gösterileri karalamaya dönük yayınlar yapıldı. Ekim gösterileri karşıtı kampanyaların merkezinde ise “protestoların toplumsal değerleri çürütmeye çanak tuttuğu, meydanlarda göstericilere ait çadırları eşcinsel bireylerin ziyaret ettiği ve ahlak dışı partilerin tertip edildiği” şeklinde iddialar yer aldı. Ancak bu iddialar, Bağdatlıları ikna etmekte başarısız oldu.

Iraklı kimliğinin tezahür ettiği saha: Bağdat
Haydar Said, bu çerçevede şunları kaydetti:
“Bağdat, Irak kimliğinin tezahür ettiği sahadır. Bu nedenle bu kimliğin sembolü olan kentten intikam alınmak istendi. Irak’ın iyileşmesi, ülke için örneklik teşkil eden Bağdat’ın iyileşmesine bağlıdır. Bu yüzden Ekim devrimi bu anlamda ve bu bilinçle Bağdat’ın devrimidir. Basra, Necef ve Nasıriye gibi bazı kentlerin bu konuda liderlik rolü olmasıyla birlikte, bu kentler yapacağı devrimin önce Bağdat’tan geçmesi gerektiğinin farkında. Bu noktadan bakılınca, Bağdat’a doğru yürüme fikrinin, sadece bu kentin siyasetin ve bürokrasinin merkezi olmasından değil, Bağdatlının devrim kimliğinden çıktığı görülebilir.”
Said, gösteriler sırasında farklı toplum kesimlerinin bir araya gelmesi ve bu tecrübenin radikal ve aşiret söylemlerine maruz kalan kapalı bir toplum üzerindeki etkisine dair soruya, “Yönetimdeki güçler dünyaya açık ve entegre olabilen değil, kapalı bir toplum oluşturmaya çalışıyor. Bu nedenle Ekim devrimi, ülkenin dünyaya açık olmaya duyduğu özlemi gösterdi” diye yanıt verdi.

Kent değerlerinin zorla baskı altına alınması
Televizyoncu ve yazar Sadun Muhsin Damd, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, “Bağdat’a ait değerlerin, kırsalın değerlerini koruma pahasına zorla baskı altına alınması Saddam Hüseyin dönemine ait uygulamalardı. Bunun temelinde, yönetimdeki isimlerin kırsaldan gelmesi, aşiret değerlerini ve yasaları ihlal etme alışkanlığını yüceltme çabaları yatıyordu. 2003 sonrası yapılan değişiklikler bu uygulamaların daha da yerleşmesine yol açtı. Nitekim bu değişiklikler toplum dengelerini altüst ederken, siyasi süreçte de köklü değişimler meydana getirdi” diye konuştu.
Sadun, konuşmasının devamında şunları söyledi:
- Sanat, tiyatro ve sosyal mekanlar gibi sivil hayatın renklerine dair ne varsa Bağdat’ta kayboldu. Tüm şehirler için bir kimlik meselesi olan yasalara uyma ahlakı ortadan kalktı. Ekim gösterilerinin en belirgin özelliği, kadınların yoğun katılımıydı. Kadınlar, meydanlarda ister yaralıların tedavisinde, ister gaz bombaları karşısında durmaları açısında gece geç saatlere kadar ön saflardaki yerlerini korudu. Kadınların katılımı yalnızca ünlü veya sanatçılar düzeyinde değil bilakis toplumun tüm sınıflarından gerçekleşti. Bu da sivil değerlerin aileler arasında yaygın ve halen Bağdat sakinleri arasında baskın olduğunu gösteriyor.
- Kırsal yaşam tarzının Bağdat’ta yaygınlaşması, silah ve otorite yoluyla gerçekleşti. Söz konusu iki faktör, sivil değerlerin köreltilmesine yol açtı. Bu da sivil koordinasyonun sönük kalmasına sebeb oldu. Ekim devrimi, sivil devrimin açık bir şekilde ortaya çıkmasına ortam sağladı ve böylece zorla baskı altına alınan kentin değerleri Bağdat’ta gün yüzüne çıktı.
- Birçok siyasi grup son yıllarda, toplumun bir talebi olduğu bahanesiyle üniversitelerde kadın-erkek ayrımı yapma fikrini normalleştirmeye çalışıyordu. Ancak gösterilerin yapıldığı meydanlardan aktarılan görüntüler söz konusu ‘toplumun talebinin’ tersini gösterdi. Bağdat sakinlerin, genel olarak sivil değerleri korumaktan yana tavır alır.

Kadınlar ve sivil ruhun canlanması
Bağdat’taki sivil yapının eksikliğinden en çok etkilenenlerin başında kadınlar geliyor. Çok sayıda kadın aktivist, aşiretlerin ve silahlı grupların toplum üzerindeki otoritelerinin artması nedeniyle çektiği sıkıntıları dile getirirken, Ekim ayaklanmasını ise “Bağdat’ın ruhunu yeniden canlandırmak” şeklinde niteliyor.
Independent Arabia’ya konuşan kadın aktivist İnas Kerim, “Kadının toplumu etkileme rolünün zayıflamasının arkasında kadınların saldırıya uğrama, karalama ve iftira kampanyasına maruz kalmaktan duyduğu endişeler bulunuyor. Ancak Ekim ayaklanması tüm bu endişeleri ortadan kaldırdı. Bağdat toplumunda büyük bir kesimin sivil değerleri güçlendirmek ve aşiretler ile silahlı grupların üzerlerinde kurduğu otoriteyi kırmak istediği görüldü. Toplumda kapalı bir alanda kalması gerektiği algısı oluşan kadınlar, ayaklanmaya yoğun bir katılım gösterdi ve geleceğin şekillenmesinde kendisinin de bir rolü olması için çabaladı” ifadesini kullandı.
Kerim, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Kadın ve erkeğin bir arada bulunmasının ‘ahlaksızca ve Bağdat kültürüne yabancı bir hareket’ olduğu yönündeki ifadelerin kaynağı Bağdat toplumu değil, yönetimdeki güçlerdir. Zaten bu durum gösteriler boyunca açık bir şekilde görüldü. Ayaklanma, daha önce silahlı gruplar tarafından defalarca kez hedef alınan kadınlara yeniden sivil faaliyetlere dönme, sıkıntılarını ve sorunlarını yüksek bir sesle dile getirme cesareti verdi. Son gösteriler kadınları, bütün sivil, siyasi ve kültürel faaliyetlerde erkeklerle eşit rol almaya, Bağdat’ın sivil ruhunu yeniden canlandırma ve bunu beslemeye teşvik etti.”
Bağdat’ın sivil değerleri canlandırma mücadelesi, Irak devletinin, gücünü silahlı gruplar üzerinde ne ölçüde kabul ettirebileceğine bağlı olarak sürecek. Bu mücadele, söz konusu silahlı gruplar her ne kadar yok etmeye veya bastırmaya çabalasa da devam edecek.



Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn bugün yaptığı açıklamada, Lübnan’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü korumaya yönelik alınan kararları uygulama kararlılığını vurguladı.

Avn, Hollanda Başbakanı Rob Jetten ile gerçekleştirdiği görüşmede, ‘Lübnan-Hollanda ilişkilerini tüm alanlarda güçlendirme ve geliştirme arzusunu’ dile getirdi.

Jetten de Avn’ın tırmanışı durdurmak ve Lübnan devletinin tüm topraklar üzerindeki otoritesini tesis etmek için açıkladığı müzakere girişimini desteklediklerini belirterek, ‘Lübnan ordusunun ulusal sorumluluklarını yerine getirebilmesi için Hollanda’nın destek sağlamaya hazır olduğunu’ ifade etti.

Jetten ayrıca, Hollanda’nın zor koşullar altında bulunan Lübnan ve halkının yanında olduğunu vurguladı ve ‘memleketlerinden ayrılmak zorunda kalan Lübnanlılara yardım sağlamak için desteğe hazır olduklarını’ belirtti.

Lübnan Bakanlar Kurulu, 2 Mart’ta olağanüstü toplanarak, Hizbullah’ın tüm güvenlik ve askeri faaliyetlerini yasadışı ilan etmiş ve hareketin faaliyetlerini yalnızca siyasi alanla sınırlamıştı.


İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti
TT

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

Lübnan Sağlık Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, ülkenin güneyine düzenlenen bir İsrail hava saldırısında dört kişinin hayatını kaybettiğini, üç kişinin de yaralandığını bildirdi. Bakanlığa bağlı Acil Sağlık Operasyon Merkezi tarafından yayımlanan basın açıklamasında, ‘İsrail’in Sur kentine bağlı er-Remadiye beldesini hedef aldığı, saldırıda dört sivilin yaşamını yitirdiği ve üç kişinin yaralandığı’ ifade edildi.

Açıklamada, İsrail’in Güney Lübnan’daki çeşitli bölgelere yönelik hava saldırılarını sürdürdüğü, bunun sınır hattındaki günlük çatışmaların bir parçası olduğu aktarıldı. Saldırılar sonucunda ölü ve yaralıların olduğu belirtilirken, Güney Lübnan’dan İsrail’in kuzeyine doğru roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının da devam ettiği, buna karşılık İsrail ordusunun karşılık verdiği kaydedildi. Sınır köylerinde çatışmaların sürdüğü ve operasyonların Litani Nehri’nin kuzeyine doğru genişleyebileceğine dair işaretler bulunduğu belirtildi.

Diğer yandan Hizbullah bugün yaptığı açıklamada, savaşçılarının İsrail’in kuzeyine İHA ve roket saldırıları düzenlediğini duyurdu. İsrail ordusuna bağlı İç Cephe Komutanlığı’na göre sınır hattı boyunca sirenler devreye girdi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Hizbullah, sınır bölgelerindeki İsrail güçlerini hedef alan roket saldırıları düzenlediğini ve İsrail’de bir köyü hedef alan İHA saldırısı gerçekleştirdiğini bildirdi.

İç Cephe Komutanlığı’na göre, söz konusu bölgelerde sirenler çalarken, herhangi bir can kaybı ya da hasara ilişkin resmi bir bildirim yapılmadı.

İsrail’in yoğun hava saldırıları, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın dün yaptığı açıklamalarla eş zamanlı gerçekleşti. Katz, “Operasyonun tamamlanmasının ardından İsrail ordusu, tanksavar füzelere karşı savunma hattı olarak Lübnan içinde bir güvenlik bölgesi oluşturacak ve Litani Nehri’ne kadar olan tüm alan üzerinde güvenlik kontrolünü sağlayacak” ifadesini kullandı. Söz konusu hattın, sınırdan yaklaşık 30 kilometre derinliğe uzanacağı belirtildi. Lübnanlı yetkililere göre, saldırılar ve İsrail’in uyarıları nedeniyle bir milyondan fazla kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Lübnan Savunma Bakanı Michel Menassa ise yazılı açıklamasında, İsrailli mevkidaşının sözlerini kınayarak, “Bu açıklamalar artık yalnızca tehdit değil, Lübnan topraklarında yeni bir işgal dayatma niyetini açıkça yansıtıyor” değerlendirmesinde bulundu. İsrail’in artan saldırıları karşısında Lübnan ordusu, Güney Lübnan’da ‘yeniden konuşlanma ve konuşlandırma’ operasyonu gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, bu adımın özellikle sınır kasabaları çevresinde ‘düşman ilerlemesinin görüldüğü bölgelerde artan İsrail saldırganlığı’ nedeniyle atıldığı belirtildi.

Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın dün paylaştığı verilere göre, 2 Mart’ta Hizbullah ile başlayan çatışmalardan bu yana İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı bin 300’ü aştı.

Bakanlık açıklamasında, 1 Nisan itibarıyla toplam can kaybının bin 318’e yükseldiği, hayatını kaybedenler arasında 53 sağlık çalışanı ve 125 çocuğun bulunduğu bildirildi. Yaralı sayısının ise 3 bin 935’e ulaştığı kaydedildi.


İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
TT

İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)

İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği ve ‘babasının İslam Devrimi lideri olarak hayatını kaybetmesi dolayısıyla ilettiği taziye için teşekkür’ içeren mesaj, bölgesel gerilimin kritik bir aşamasında geldi. Bu durum, mesajın hem iç hem de dış kamuoyuna doğrudan siyasi mesajlar taşıdığı şeklinde yorumlandı. Mesajın, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkinin sürekliliğini teyit ettiği ve örgütün Tahran’ın yürüttüğü strateji içindeki yerini pekiştirdiği değerlendirilirken, aynı zamanda açık çatışmanın sürdürülmesine yönelik bir teşvik içerdiği ifade edildi.

Hamaney’in mesajında Lübnan devletine yer verilmemesi dikkat çekerken, söz konusu mesajın, Lübnanlı yetkililerin İran ile ‘bağları koparma’ yönünde adımlar attığı bir döneme denk gelmesi öne çıktı. Bu kapsamda, Hizbullah’ın güney cephesinde İran’a destek amacıyla başlattığı çatışmaların ardından Lübnan’da İran büyükelçisinin sınır dışı edilmesi ve örgütün askeri kanadının yasaklanması gibi çeşitli adımların atıldığı belirtildi.

Kesin olanın teyidi

Bu çerçevede Lübnanlı bakanlık kaynakları, İran’ın yeni Dini Lideri’nin mesajına ilişkin değerlendirmelerini ‘kesin olanın teyidi’ şeklinde özetledi. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, “Mesaj herhangi bir yenilik içermiyor; aksine önceden bilinen ve var olan bir durumu pekiştirme bağlamında geliyor. İran ile Hizbullah arasındaki ilişkide hiçbir aşamada kopuş yaşanmadı; karşılıklı destek ve sürekli koordinasyon çerçevesinde sabit kaldı. Devam eden savaşta gerçekleşen ortak operasyonlar bunun en açık göstergesidir” ifadelerini kullandı.

dfbfd
İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği mesaj (Sosyal medya)

Kaynaklar, “Mesajın içeriği her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı söylemle tamamen örtüşüyor, bu da onu mevcut tutumların yeniden teyidi haline getiriyor. Dolayısıyla tartışma artık kullanılan ifadelerle ilgili değil; ilişkinin özü açık ve görünür hale gelmiş, geleneksel devlet anlayışını aşan bir yaklaşımı yansıtan kalıcı bir siyasi tablonun parçası olmuştur” dedi.

Savaş birliği ve ABD’nin düşman olarak kabul edilmesi

İran mesajının satır aralarına ilişkin değerlendirmesinde siyasi analist Ali el-Emin, metnin İran ile Hizbullah’ın yürüttüğü mücadelenin ‘tek bir savaş’ olduğunu açık şekilde yansıttığını belirtti. El-Emin, Mücteba Hamaney’in ifadelerinde yer alan ‘ABD ve İsrail’e karşı direniş ve sebat’ vurgusuna dikkat çekerek, bunun iki tarafın aynı cephede konumlandığını ortaya koyduğunu ifade etti. El-Emin, “Hizbullah ve İran’a ait, İsrail tarafından hedef alınan isimlere ilişkin sunulan anlatı, iki tarafın izlediği yol ve yöntemin ortak olduğunu teyit etmeye yönelik bir çabadır. Bu durum takipçiler açısından yeni olmasa da, aynı çizginin, yakın ilişkinin ve bu savaş bağlamında ortak kaderin altını çizme girişimidir” değerlendirmesinde bulundu.

fv
Sana’da bir Husi, babasının öldürülmesinin ardından İran’ın yeni Dini Lideri olan Mücteba Hamaney’in fotoğrafını kaldırıyor. (EPA)

Analist, mesajda dikkat çeken unsurlardan birinin de ABD’nin İsrail ile aynı düzeyde ‘düşman’ olarak konumlandırılması olduğunu belirterek, bunun metnin sonunda yer alan ‘Amerikan-Siyonist düşmanın yenilgisi’ vurgusunda açıkça görüldüğünü söyledi.

Öte yandan Hamaney, mesajında Kasım’a hitaben, ‘direniş tarihinin bu kritik anında hareketi yönettiğini’ ifade ederek, ‘düşmanın planlarını boşa çıkarma ve Lübnan halkına yeniden onur ve refah kazandırma konusunda onun tecrübesine, zekâsına ve cesaretine güvendiğini’ dile getirdi.

Mesajın sonunda ise İran’ın politikasının, ‘merhum Dini Lider ve şehit komutanın izlediği çizgi doğrultusunda sabit olduğu’ vurgulanarak, ‘İsrail ve ABD’ye karşı direnişe desteğin süreceği’ ifade edildi.

Lübnan devletinin yokluğu ve Hizbullah çevresinin çilesi

El-Emin, mesajda Lübnan devletinin yok sayılması noktasına da dikkat çekerek, “Metinde Lübnan devletiyle ilgili herhangi bir ifadeye yer verilmediği açıkça görülüyor” dedi. “Halktan söz ediliyor ancak egemenliği ve saygınlığı olan devletten bahsedilmiyor” ifadesini kullanan el-Emin, mesajda yalnızca ‘Lübnan halkına’ atıf yapıldığını, devlete ise hiçbir şekilde değinilmediğini belirtti. El-Emin, mesajın doğrudan Hizbullah’a yönelik olduğunu vurgulayarak, bunun Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a hitaben kullanılan “Direniş tarihinin bu kritik anında hareketi bugün o yönetiyor” ifadesinde de açıkça görüldüğünü kaydetti.

dvdsv
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım (Reuters)

El-Emin, mesajın odağının tamamen ‘çatışma’, Hizbullah’ın rolü ve ‘direniş’ olarak tanımlanan çizgi üzerinde yoğunlaştığını belirterek, “Metinde Lübnan devletinin varlığına, resmi otoriteye ya da karar alma yetkisine sahip bir yapıya dair hiçbir unsurun dikkate alınmadığı açıkça görülüyor” dedi.

Bu çerçevede el-Emin, mesajın Lübnan’ın yaşadığı yıkım, yerinden edilme ve insani kayıplara da değinmediğini vurgulayarak, “Bir milyondan fazla yerinden edilmiş kişinin bulunduğu, büyük kısmının Şii topluluğa mensup olduğu ve önemli bir bölümünün Hizbullah destekçilerinden oluştuğu bir tabloda, bu acılara özellikle değinilmesi gerekirdi. Evlerini terk etmek zorunda kalan ve ülkenin farklı bölgelerine dağılan bu insanların yaşadıkları göz ardı ediliyor” ifadelerini kullandı.