ABD yaptırımları, İslamcıların Sudan’da yönetime gelmesini engelleyecek mi?

Eski Sudan rejiminin ABD yaptırımlarına karşı düzenlediği bir forum daveti. (Hasan Hamid)
Eski Sudan rejiminin ABD yaptırımlarına karşı düzenlediği bir forum daveti. (Hasan Hamid)
TT

ABD yaptırımları, İslamcıların Sudan’da yönetime gelmesini engelleyecek mi?

Eski Sudan rejiminin ABD yaptırımlarına karşı düzenlediği bir forum daveti. (Hasan Hamid)
Eski Sudan rejiminin ABD yaptırımlarına karşı düzenlediği bir forum daveti. (Hasan Hamid)

Muna Abdulfettah
Amerika Birleşik Devletleri, Sudan'da geçiş hükümetini baltalayan, yeni anayasa taslağının hazırlanmasını engelleyen, geçiş hükümetini zayıflatmak için çalışan, insan hakları ihlallerine ve yolsuzluğa karışan bazı Sudanlı siyasetçileri ‘yaptırım listesine’ aldığını duyurdu.
Batılılar ve özellikle ABD, Sudan’daki siyasal İslamcı akımı tek bir blok olarak değerlendirme yanılgısına düşüyorlar. Bilindiği üzere 1989’da askeri darbeyle yönetime gelen siyasal İslamcı yönetim, Nisan 2019’da bir ‘halk devrimiyle’ yönetimden düşürülmüştü. Batı’daki bu yanlış algıya yol açanlar da yine İslamcıların arasından çıkmıştır. Hasan Turabi, İslamcılar yönetime ilk geldiğinde İslami Ulusal Cepheyi feshetti. Turabi böylelikle liderliği tek başına elinde tutabilecekti. Ancak beklediği gibi olmadı, Ömer el-Beşir 1999’da, Turabi’nin feshinden aldığı güçle İslami Cepheyi kendi aleyhine darbeye karışmakla suçlayarak bu oluşumun etkisini kırmayı başardı. Turabi bu süreçte Sudan Halk Kongresi Partisi’ni kurdu. Bu parti kâh rejime yakın kâh uzak duruyordu. Son zamanlarda İslamcı kesimin kanaat önderleri ve siyasi liderleri, ‘Sudan’ın henüz İslamcılar tarafından yönetilmediği’ söylemine başvuruyor. Siyasal İslamcılar, eski rejimle birlikte çalıştıkları zamanı adeta yok sayarak ‘halk devriminin’ en etkili kesimi oldukları yönünde bir propaganda yapıyor. Kongre Partisi’ndeki İslamcı kanat bu söylentiden güç alarak adeta ‘halk devrimini’ kendilerine mal etmeye çalışıyor.

Dinin siyasallaştırılması
Sudan gerçekliğinde dini faktörün siyasi süreç üzerindeki etkisinin boyutu herkesin malumudur. Sudan'ın 1956'daki bağımsızlığından bu yana, geçirdiği kısa demokratik süreçlerde dahi dinin siyasetten ayrılmasının gerekliliği üzerinde geniş bir tartışma yapılmamış ve görüş birliği sağlanamamıştır. Sudan halkı yüzyıllardır ılımlı bir şekilde dinlerini yaşayan ve din kaynaklı çatışmalardan uzak duran bir halk olarak bilinmektedir. Ancak 20’inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasal İslamcılığın Sudan’ı tehlikeli sulara ittiği de bir gerçektir.

Hasan Turabi, kendisini hapse atan Ömer el-Beşir yönetimiyle bir dönem yakınlaşmayı seçti. (Foto: Hasan Hamid)
İslami hareket, geçen yüzyılın kırklı ve ellili yıllarında ‘Müslüman Kardeşler’ adı altında İslamcı projesini hayata geçirmek için siyasal olarak örgütlendi. Sudan özelinde, Ümmet Partisi ve Demokratik İttifakçı Parti bu örgütten filizlendi. Bu iki parti de ayrımcı görüşlerini İslam kılıfı altında gizlemeyi başardı. İslamcı referansları dolayısıyla taşra ve şehirlerde, toplumun geniş kesimleri tarafından destek bulabildiler. 1968 yılındaki anayasa çalışmalarında bu partilerin asıl hedefi ortaya çıktı. Önerdikleri anayasa, toplumun farklı düşünen kesimlerini hiçe sayıyor ve Ortaçağ anlayışıyla bir ‘şeriat’ devleti özlemini ifade ediyordu. İslamcı hareket bu süreçte birbirinin devamı niteliğindeki birçok parti kurdu ve kapattı. Bu süreçlerde de liderlik büyük ölçüde Hasan Turabi’deydi.
İslamcı hareketin sembol isimleri, İslam ümmetine bağlılığın, Sudanlı olmaktan öncelikli olduğuna inanıyor. Sudan’da İslam dininin siyasallaşmasının temeli 19’ıncı Yüzyıldaki ‘Mehdi Hareketi’ne dayanıyor.
Mehdi Hareketi, Sudan halkı nazarında siyaset ve dinin birbirinden ayrılmaz olarak tasavvur edilmesine neden oldu. İslamcı akımın ilk başlardaki amacı emperyalizme karşı direnmek ve toplumu ideolojik olarak dönüştürmekti. Ancak süreç içinde toplumun güvenini suiistimal ettiler. İslami Hareket mensuplarında halen dini duygular, vatani duyguların önündedir. 23 Temmuz 1952’de Cemal Abdunnasır Mısır’ın başına geçince ‘Nasırcılık’ adı altında tüm Arap ülkelerinde ‘ulusçu’ hareketler öne çıktı. Sudan bu süreçte ulusalcılarla İslamcılar arasında uzun yıllar devam edecek olan rekabete ve gerginliğe şahit oldu.
Sudanlı merhum yazar Tayyib Salih, 2005 yılında hapisten çıkan Hasan Turabi için şu ifadeyi kullanmıştı:
“Turabi şanslı bir adam. Hayat ona daima ikinci fırsatlar tanıyor. Hayat normalde fırsat tanıma noktasında pek cömert olarak bilinmez.”
Yine Salih, Sudan halkının dilinden düşmeyen bir yazısında “Bunlar nereden geldi?” diye sormuştu. Bu soru çok soruldu ancak halen kimse yanıt veremedi.
Turabi vefat ettiğinde öğrencileri adeta intikamını almak istercesine ‘Ulusal Kongre’ karşıtı yeni bir pozisyon aldılar. Turabi ketum davransa da oldukça öfkeliydi, Anlaşma sağladığı Numeyri daha sonra kendisine ihanet etmişti. Kendisi bir süre sonra Sadık el-Mehdi hükümetine darbe yapılmasını destekledi. Bu hükümet 1986-1989 arasında demokratik yollarla başa gelmişti. Ancak bir kez daha askerlerin oyununa geldi ve 1999’da meclisin feshedilmesiyle muhalefet liderliğine geçti. Turabi’nin 1989 askeri darbesini desteklemesi ve Ömer el-Beşir rejimini ilk başlarda müttefik olarak görmesi en büyük hatalarından olsa gerek. Sudan halkının hafızasında Ömer el-Beşir tarafından hapsedilmesi ve uzaklaştırılmasına rağmen rejime pozitif yaklaştığı sahneler halen canlıdır. Hasan Turabi, 2012’de Mısır’da Mursi cumhurbaşkanı olarak seçildiğinde Müslüman Kardeşler’e tarihi bir uyarıda bulunmuştu. Söz konusu uyarıda şöyle demişti:
“Eğer Müslüman Kardeşler Mısır’da yönetime gelebilirse, içeriye ve dışarıya açılsın. Sudan tecrübesini yakından takip etsinler ve bizim gibi başarısız olmasınlar. Sudan tecrübesinden alacakları çok ders var.”

En büyük tehdit
Ulusal Kongre Partisi’nin sembol isimlerine uygulanan yaptırımlar, henüz buzdağının görünen kısmı. Gözlemciler ‘yaptırım listesinin’ Ulusal Halk Kongre Partisi ve müttefiklerine de uzanacağı öngörüsünde bulunuyor. ABD’nin yaptırım listesindeki en önemli isimlerden biri olarak eski Sudan İstihbarat Başkanı Salah Kuş gösteriliyor. Kuş’un ‘insanlık suçu’ işlediği belirtiliyor. Kendisi ‘devrimin’ başarısız olması için elinden geleni yapmıştı. Daha sonra ‘devrimin’ kaçınılmaz olduğunu görünce gemiye binmeye kalkıştı ancak yer bulamadı. Şimdi malvarlığı donduruldu ve aile üyelerinin dahi ABD’ye girmesi yasaklandı. Sorun şu ki eski rejimle iş birliği yaparak Sudan halkını soyan siyasetçilerin çoğu malvarlıklarını çoktan akrabalarının üzerine aktarmış durumda. Uluslararası soruşturmalarda ‘mal takibine’ yeterli özen gösterilmiyor. Ayrıca ‘insan hakları ihlallerinin de’ süreç içinde unutulacağı umuluyor. Rejimle ittifak halindeki siyasal İslamcılar da bir an önce seçimlerin gerçekleşmesini istiyorlar. Böylelikle kitleleri aracılığıyla yönetimden paylarını almaya başlayabilirler. ABD yönetimi eski rejim yetkililerinin yaptırımlara takılmasını beklerken ülkedeki siyasal İslamcılar yeniden yönetime gelmenin hesabını yapıyorlar. Belki de daha önce hiç denenmemiş olduklarını düşünüyorlardır.

*Muna Abdulfettah’ın Independent Arabia’da yayımlanan yazısı Şarku’l Avsat taarfından çevrilmiştir.



Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn bugün yaptığı açıklamada, Lübnan’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü korumaya yönelik alınan kararları uygulama kararlılığını vurguladı.

Avn, Hollanda Başbakanı Rob Jetten ile gerçekleştirdiği görüşmede, ‘Lübnan-Hollanda ilişkilerini tüm alanlarda güçlendirme ve geliştirme arzusunu’ dile getirdi.

Jetten de Avn’ın tırmanışı durdurmak ve Lübnan devletinin tüm topraklar üzerindeki otoritesini tesis etmek için açıkladığı müzakere girişimini desteklediklerini belirterek, ‘Lübnan ordusunun ulusal sorumluluklarını yerine getirebilmesi için Hollanda’nın destek sağlamaya hazır olduğunu’ ifade etti.

Jetten ayrıca, Hollanda’nın zor koşullar altında bulunan Lübnan ve halkının yanında olduğunu vurguladı ve ‘memleketlerinden ayrılmak zorunda kalan Lübnanlılara yardım sağlamak için desteğe hazır olduklarını’ belirtti.

Lübnan Bakanlar Kurulu, 2 Mart’ta olağanüstü toplanarak, Hizbullah’ın tüm güvenlik ve askeri faaliyetlerini yasadışı ilan etmiş ve hareketin faaliyetlerini yalnızca siyasi alanla sınırlamıştı.


İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti
TT

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

Lübnan Sağlık Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, ülkenin güneyine düzenlenen bir İsrail hava saldırısında dört kişinin hayatını kaybettiğini, üç kişinin de yaralandığını bildirdi. Bakanlığa bağlı Acil Sağlık Operasyon Merkezi tarafından yayımlanan basın açıklamasında, ‘İsrail’in Sur kentine bağlı er-Remadiye beldesini hedef aldığı, saldırıda dört sivilin yaşamını yitirdiği ve üç kişinin yaralandığı’ ifade edildi.

Açıklamada, İsrail’in Güney Lübnan’daki çeşitli bölgelere yönelik hava saldırılarını sürdürdüğü, bunun sınır hattındaki günlük çatışmaların bir parçası olduğu aktarıldı. Saldırılar sonucunda ölü ve yaralıların olduğu belirtilirken, Güney Lübnan’dan İsrail’in kuzeyine doğru roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının da devam ettiği, buna karşılık İsrail ordusunun karşılık verdiği kaydedildi. Sınır köylerinde çatışmaların sürdüğü ve operasyonların Litani Nehri’nin kuzeyine doğru genişleyebileceğine dair işaretler bulunduğu belirtildi.

Diğer yandan Hizbullah bugün yaptığı açıklamada, savaşçılarının İsrail’in kuzeyine İHA ve roket saldırıları düzenlediğini duyurdu. İsrail ordusuna bağlı İç Cephe Komutanlığı’na göre sınır hattı boyunca sirenler devreye girdi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Hizbullah, sınır bölgelerindeki İsrail güçlerini hedef alan roket saldırıları düzenlediğini ve İsrail’de bir köyü hedef alan İHA saldırısı gerçekleştirdiğini bildirdi.

İç Cephe Komutanlığı’na göre, söz konusu bölgelerde sirenler çalarken, herhangi bir can kaybı ya da hasara ilişkin resmi bir bildirim yapılmadı.

İsrail’in yoğun hava saldırıları, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın dün yaptığı açıklamalarla eş zamanlı gerçekleşti. Katz, “Operasyonun tamamlanmasının ardından İsrail ordusu, tanksavar füzelere karşı savunma hattı olarak Lübnan içinde bir güvenlik bölgesi oluşturacak ve Litani Nehri’ne kadar olan tüm alan üzerinde güvenlik kontrolünü sağlayacak” ifadesini kullandı. Söz konusu hattın, sınırdan yaklaşık 30 kilometre derinliğe uzanacağı belirtildi. Lübnanlı yetkililere göre, saldırılar ve İsrail’in uyarıları nedeniyle bir milyondan fazla kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Lübnan Savunma Bakanı Michel Menassa ise yazılı açıklamasında, İsrailli mevkidaşının sözlerini kınayarak, “Bu açıklamalar artık yalnızca tehdit değil, Lübnan topraklarında yeni bir işgal dayatma niyetini açıkça yansıtıyor” değerlendirmesinde bulundu. İsrail’in artan saldırıları karşısında Lübnan ordusu, Güney Lübnan’da ‘yeniden konuşlanma ve konuşlandırma’ operasyonu gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, bu adımın özellikle sınır kasabaları çevresinde ‘düşman ilerlemesinin görüldüğü bölgelerde artan İsrail saldırganlığı’ nedeniyle atıldığı belirtildi.

Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın dün paylaştığı verilere göre, 2 Mart’ta Hizbullah ile başlayan çatışmalardan bu yana İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı bin 300’ü aştı.

Bakanlık açıklamasında, 1 Nisan itibarıyla toplam can kaybının bin 318’e yükseldiği, hayatını kaybedenler arasında 53 sağlık çalışanı ve 125 çocuğun bulunduğu bildirildi. Yaralı sayısının ise 3 bin 935’e ulaştığı kaydedildi.


İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
TT

İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)

İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği ve ‘babasının İslam Devrimi lideri olarak hayatını kaybetmesi dolayısıyla ilettiği taziye için teşekkür’ içeren mesaj, bölgesel gerilimin kritik bir aşamasında geldi. Bu durum, mesajın hem iç hem de dış kamuoyuna doğrudan siyasi mesajlar taşıdığı şeklinde yorumlandı. Mesajın, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkinin sürekliliğini teyit ettiği ve örgütün Tahran’ın yürüttüğü strateji içindeki yerini pekiştirdiği değerlendirilirken, aynı zamanda açık çatışmanın sürdürülmesine yönelik bir teşvik içerdiği ifade edildi.

Hamaney’in mesajında Lübnan devletine yer verilmemesi dikkat çekerken, söz konusu mesajın, Lübnanlı yetkililerin İran ile ‘bağları koparma’ yönünde adımlar attığı bir döneme denk gelmesi öne çıktı. Bu kapsamda, Hizbullah’ın güney cephesinde İran’a destek amacıyla başlattığı çatışmaların ardından Lübnan’da İran büyükelçisinin sınır dışı edilmesi ve örgütün askeri kanadının yasaklanması gibi çeşitli adımların atıldığı belirtildi.

Kesin olanın teyidi

Bu çerçevede Lübnanlı bakanlık kaynakları, İran’ın yeni Dini Lideri’nin mesajına ilişkin değerlendirmelerini ‘kesin olanın teyidi’ şeklinde özetledi. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, “Mesaj herhangi bir yenilik içermiyor; aksine önceden bilinen ve var olan bir durumu pekiştirme bağlamında geliyor. İran ile Hizbullah arasındaki ilişkide hiçbir aşamada kopuş yaşanmadı; karşılıklı destek ve sürekli koordinasyon çerçevesinde sabit kaldı. Devam eden savaşta gerçekleşen ortak operasyonlar bunun en açık göstergesidir” ifadelerini kullandı.

dfbfd
İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği mesaj (Sosyal medya)

Kaynaklar, “Mesajın içeriği her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı söylemle tamamen örtüşüyor, bu da onu mevcut tutumların yeniden teyidi haline getiriyor. Dolayısıyla tartışma artık kullanılan ifadelerle ilgili değil; ilişkinin özü açık ve görünür hale gelmiş, geleneksel devlet anlayışını aşan bir yaklaşımı yansıtan kalıcı bir siyasi tablonun parçası olmuştur” dedi.

Savaş birliği ve ABD’nin düşman olarak kabul edilmesi

İran mesajının satır aralarına ilişkin değerlendirmesinde siyasi analist Ali el-Emin, metnin İran ile Hizbullah’ın yürüttüğü mücadelenin ‘tek bir savaş’ olduğunu açık şekilde yansıttığını belirtti. El-Emin, Mücteba Hamaney’in ifadelerinde yer alan ‘ABD ve İsrail’e karşı direniş ve sebat’ vurgusuna dikkat çekerek, bunun iki tarafın aynı cephede konumlandığını ortaya koyduğunu ifade etti. El-Emin, “Hizbullah ve İran’a ait, İsrail tarafından hedef alınan isimlere ilişkin sunulan anlatı, iki tarafın izlediği yol ve yöntemin ortak olduğunu teyit etmeye yönelik bir çabadır. Bu durum takipçiler açısından yeni olmasa da, aynı çizginin, yakın ilişkinin ve bu savaş bağlamında ortak kaderin altını çizme girişimidir” değerlendirmesinde bulundu.

fv
Sana’da bir Husi, babasının öldürülmesinin ardından İran’ın yeni Dini Lideri olan Mücteba Hamaney’in fotoğrafını kaldırıyor. (EPA)

Analist, mesajda dikkat çeken unsurlardan birinin de ABD’nin İsrail ile aynı düzeyde ‘düşman’ olarak konumlandırılması olduğunu belirterek, bunun metnin sonunda yer alan ‘Amerikan-Siyonist düşmanın yenilgisi’ vurgusunda açıkça görüldüğünü söyledi.

Öte yandan Hamaney, mesajında Kasım’a hitaben, ‘direniş tarihinin bu kritik anında hareketi yönettiğini’ ifade ederek, ‘düşmanın planlarını boşa çıkarma ve Lübnan halkına yeniden onur ve refah kazandırma konusunda onun tecrübesine, zekâsına ve cesaretine güvendiğini’ dile getirdi.

Mesajın sonunda ise İran’ın politikasının, ‘merhum Dini Lider ve şehit komutanın izlediği çizgi doğrultusunda sabit olduğu’ vurgulanarak, ‘İsrail ve ABD’ye karşı direnişe desteğin süreceği’ ifade edildi.

Lübnan devletinin yokluğu ve Hizbullah çevresinin çilesi

El-Emin, mesajda Lübnan devletinin yok sayılması noktasına da dikkat çekerek, “Metinde Lübnan devletiyle ilgili herhangi bir ifadeye yer verilmediği açıkça görülüyor” dedi. “Halktan söz ediliyor ancak egemenliği ve saygınlığı olan devletten bahsedilmiyor” ifadesini kullanan el-Emin, mesajda yalnızca ‘Lübnan halkına’ atıf yapıldığını, devlete ise hiçbir şekilde değinilmediğini belirtti. El-Emin, mesajın doğrudan Hizbullah’a yönelik olduğunu vurgulayarak, bunun Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a hitaben kullanılan “Direniş tarihinin bu kritik anında hareketi bugün o yönetiyor” ifadesinde de açıkça görüldüğünü kaydetti.

dvdsv
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım (Reuters)

El-Emin, mesajın odağının tamamen ‘çatışma’, Hizbullah’ın rolü ve ‘direniş’ olarak tanımlanan çizgi üzerinde yoğunlaştığını belirterek, “Metinde Lübnan devletinin varlığına, resmi otoriteye ya da karar alma yetkisine sahip bir yapıya dair hiçbir unsurun dikkate alınmadığı açıkça görülüyor” dedi.

Bu çerçevede el-Emin, mesajın Lübnan’ın yaşadığı yıkım, yerinden edilme ve insani kayıplara da değinmediğini vurgulayarak, “Bir milyondan fazla yerinden edilmiş kişinin bulunduğu, büyük kısmının Şii topluluğa mensup olduğu ve önemli bir bölümünün Hizbullah destekçilerinden oluştuğu bir tabloda, bu acılara özellikle değinilmesi gerekirdi. Evlerini terk etmek zorunda kalan ve ülkenin farklı bölgelerine dağılan bu insanların yaşadıkları göz ardı ediliyor” ifadelerini kullandı.