Beyaz Saray ve medya arasında bitmeyen savaşlar

George Washington döneminden Donald Trump’a

Beyaz Saray ve medya arasında bitmeyen savaşlar
TT

Beyaz Saray ve medya arasında bitmeyen savaşlar

Beyaz Saray ve medya arasında bitmeyen savaşlar

ABD Başkanı Donald Trump’ın, 2015 yılının ortalarında Cumhuriyetçi Parti adaylığını kazanmak için rakiplerin bulunduğu sahaya atladığı ilk günden bu yana genellikle ABD medyasının saldırılarının gözde hedefi olduğunu söylemeye gerek yok. Öyle ki bunun, ünlü “Apprentice” (Çırak) reality TV show yıldızının televizyon deneyimini ve medya dünyasıyla ilgili bilgisini kullanarak medyatik görünümü ve “güçlü üssünün” ilgisini çekip partisinin adaylığını kazanmak için verdiği mücadele ile ilgili olduğunu düşünenler var. Nitekim Trump, neredeyse her gün medya ile mücadelelerini gerek haber bültenlerinde gerekse ön sayfalarda başlıca gündem maddesine dönüştürmeyi başardı.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına karşı getirilen kısıtlamalar nedeniyle bu yılki Cumhuriyetçi Parti Kurultayı çalışmalarını sanal ve gerçek dünyaları birleştirerek sunmak üzere Apprentice programının yapımcılarından yararlanan Trump, bunu yapan tek kişi değildi. Zira Demokratlar da tamamen ‘sanal’ ortamda gerçekleştirilen Demokrat Parti Kurultayı’nın eksiksiz bir şekilde başarılı geçmesi için ‘Hollywood’un tecrübelerinden faydalandı. Bununla birlikte geçtiğimiz pazartesi günü Kurultay’ın ilk gününde Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adaylığını kabul etmek üzere konuşma yapan Trump, medyaya saldırmaktan keyif aldı. Böylece Trump Beyaz Saray’da başkanlık makamına yükseldiği ilk günden beri benimsediği günlük brifinglerini kendisiyle birlikte daimi tartışmalara çevirme kuralından sapmamış oldu.
Peki Trump, medyaya karşı acımasız ya da ‘en acımasız’ olan tek ABD başkanı mı?
New York Times gazetesinde Harold Holzer tarafından yazılan The Presidents vs. the Press (Medyaya karşı Başkanlar) adlı kitabının bir tahlili yapıldı. Söz konusu tahlilde, Trump’ın bazı muhabirlere ve gazetecilere hakarete varana dek kaba davranması, Twitter hesabı üzerinden “yalan haberler” şeklinde kışkırtıcı paylaşımlar yapması, basını “halkın düşmanı olarak” itham etmesi ya da bazı medya kuruluşlarını intikam almakla tehdit etmesi karşısında bazı kişilerin ifade özgürlüğü konusunda hissettiği öfkenin dindirilmesi gerektiği çünkü Trump’ın ne bunu yapan tek kişi ne de ilk ABD Başkanı olduğu ifade ediliyor. Trump basına karşı çizgiyi aşan davranışlar sergilese de ABD Anayasası Birinci Ek Maddesi’nin tek düşmanı sayılmıyor. Hatta basına ve medyaya karşı sert davranan başkanların arasında ilk beşe bile girmeyebilir.
Tahlil, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın medyaya kötü muamelelerde bulunduğunu, ancak bunu yalnızca farklı bir yoldan yaptığını söylüyor. Zira bazı üst düzey muhabirlerin ifadelerine göre, Obama sızıntıları önlemek için muhabirleri yoğun soruşturmalara tabi tutmuş ve başkanlık çalışmalarını kasıtlı olarak kamu denetiminden gizlemişti. Washington Post Eski Genel Yayın Yönetmeni Leonard Downie Jr., Obama yönetiminin “sızıntılara karşı verdiği savaşın ve bilgileri kontrol etmek için gösterdiği diğer çabaların” Washington’un Eski ABD Başkanı Richard Nixon’dan beri gördüğü en korkunç şey olduğunu yazdı.
Obama ile Trump’ın basın ile mücadelesindeki en büyük fark -bazılarının “Trump’ın kaba üslubu” olarak nitelendirdiği şeyleri bir tarafa bırakarak- Obama basına karşı düşmanlığını bir gülümseme ile saklarken Trump’ın öfkesini herkesin gözü önünde pervasızca dile getirmesiydi.
Trump ile Demokrat rakibi Joe Biden arasındaki medyanın ve siyasi düelloların başlamasıyla birlikte pek çok kesim, Biden’ın gerek sağlığı, gerekse zihinsel ya da şahsi skandallarıyla ilgili olsun saklamak istediği şeylerin bir kaydı olduğunu öne sürdü. Bu söylentiler birçok kadının -o zamanlar Delaware Senatörü olarak görev yapan- Biden tarafından “uygun olmayan davranışlara” maruz kaldığını öne sürmesiyle gündeme gelmişti. Seçimlere 70 günden daha az bir zaman kala ABD medyası, Trump ve Biden’ın kampanyalarının kamuoyu önünde birbirlerinin imajlarını paramparça etmek için yayacağı yeni bir ‘skandal’ dalgasını bekliyor.
Öyleyse bunun ABD başkanlık kurumu ile dünyanın en güçlü medya kurumu arasında daimi bir savaş olduğu açık. Ancak bu dönemde iki kurum arasındaki düşmanlığı daha da körükleyen şey; Başkan Trump’a muhalif olan medya kurumlarının Trump’ı geçtiğimiz mayıs ayında siyahi ABD vatandaşı George Floyd’un beyaz bir polis tarafından öldürülmesinin ardından şiddetlenen sosyal ve etnik gerginlikleri ‘beyaz partisinin’ kalesini korumak için kullanmaya çalışmakla suçlaması oldu. Bu olayla birlikte polisin Jacob Blake adında siyahi bir adamı arkadan vurmasının ardından Wisconsin eyaletinde patlak veren son gösteriler ve şiddet olayları ve bu gösteriler sırasında Illinois’li beyaz bir gencin birkaç kişiyi öldürmesi bu suçlamaların üzerine tuz biber oldu. Zira medya, seçim sebepleri yüzünden “ayrımcılık ile siyasi ve ırksal doldurma” olarak adlandırdığı politikalara karşı başlattığı saldırının derecesini arttırdı.
Trump, bu suçlamalara karşılık kendisine saldıran medya kuruluşlarının ona karşı tamamen önyargılı olduklarını, siyahilere karşı ayrımcılık konusunu şişirerek insanlar arasındaki bölünmeyi derinleştirmekten sorumlu olduklarını ve Demokratların kendilerini “ siyasi şemsiyeleri altında bir köle olarak” tutmak istediklerini söylüyor.
Tahlil, 45 ABD Başkanı’nın 18’ine odaklanan Holzer’in kitabının iki kurum arasında asla bir barış olmayacağına aksine sadece farklı düzeylerde düşmanlıklar olacağına işaret ettiğini belirtiyor. Cumhuriyet’in birinci yüzyılın büyük bir kısmında, partinin basın üzerinde hakimiyet kurmasının kural olduğu zamanlarda, bir grup gazete başkanı desteklerken başka bir grup ona karşı çıkıyordu. Tıpkı bugün Fox News’in Trump’ın, MSNBC’nin ise Obama’nın tarafını tutması gibi. Diğer taraftan İlk ABD Başkanı George Washington ise The National Gazette tarafından “kral olmayı istemekle” suçlanmıştı.
Trump hem gazetecileri yargılamak için yasalar çıkaran Başkan John Adams hem de İç Savaş sırasında düzinelerce editörü hapse atan, telgraf haberlerini silen ve bazı gazetelerin çıkarılmasını yasaklayan Abraham Lincoln gibi önceki başkanların yaptıklarından oldukça farklı bir yönde ilerliyor. Gazetecilerle iyi ilişkileri olan Başkan Theodore Roosevelt, Beyaz Saray muhabirlerine bina içinde özel bir oda veren ve onlarla haber üretiminde bir nevi ortaklık kuran ilk kişi olmuştu. Ancak Roosevelt basını hafif bir dokunuşla cezalandırarak kendisinden hoşnut olmayan muhabirler için sembolik bir sürgün yeri olan ‘Ananias Kulübü’nü (Ananias: Erken Hıristiyanlık döneminde yalan söylediği için ölüm cezasına çarptırılan biri) kurmuş ve Joseph Pulitzer’e ait olan New York World gazetesine hakaret davası açmıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Başkan Woodrow Wilson basına yeniden sansür uygularken, Başkan Richard Nixon o zamanlar  Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Henry Kissinger’e “basın düşmandır” diyen ilk kişi olmuştu.
Bununla birlikte, teknolojinin gelişmesi ve bunun ABD başkanlarına sunduğu yeni araç ve yöntemlerle, başkanlar gerek basını kurnazca alt etmek olsun gerekse yaymak istedikleri gündem maddelerini iletmek için olsun bu araçları kamuoyuna hitap etmek için ciddi şekilde kullandı.
Bu şekilde Başkan Franklin Roosevelt imajını parlatmak için radyoyu, John Kennedy ise televizyonu kullandı. Ronald Reagan, seleflerinin başlattığı haberleri idare etme tekniklerini geliştirirken Donald Trump, basın kuruluşları tarafından denetlenmekten kaçınmak için Twitter’dan ‘kablolu’ haber ağlarına ve Facebook’a kadar her türlü teknolojik avantajdan faydalandı.



Trump: Savaşın sona ermesi için Hürmüz Boğazı meselesinin çözülmesi gerekmiyor

Dün sabaha karşı İran'ın orta kesimlerindeki İsfahan şehrinde bir mühimmat deposundan yükselen duman ve alevler (sosyal medya)
Dün sabaha karşı İran'ın orta kesimlerindeki İsfahan şehrinde bir mühimmat deposundan yükselen duman ve alevler (sosyal medya)
TT

Trump: Savaşın sona ermesi için Hürmüz Boğazı meselesinin çözülmesi gerekmiyor

Dün sabaha karşı İran'ın orta kesimlerindeki İsfahan şehrinde bir mühimmat deposundan yükselen duman ve alevler (sosyal medya)
Dün sabaha karşı İran'ın orta kesimlerindeki İsfahan şehrinde bir mühimmat deposundan yükselen duman ve alevler (sosyal medya)

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la savaşa ilişkin yeni bir denklem çizerek “Bu savaşın sona ermesi, Hürmüz Boğazı meselesinin çözülmesine bağlı değil” dedi. Ancak Trump, boğazın deniz trafiğine yeniden açılmasını talep etmeye devam etti ve bölgenin petrolüne en fazla bağımlı olan ülkelerden bu görevde daha fazla sorumluluk üstlenmelerini istedi. Bu tutum, ABD Savaş Bakanlığı’nın (Pentagon) boğazdaki seçeneklerini açık tutarken, ABD ve İsrail, İran'daki askeri ve hayati altyapıya yönelik saldırılarını genişleterek sürdürdü.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, ülkesinin Hürmüz Boğazında harekete geçmek için çeşitli seçeneklere sahip olduğunu, ancak nihai kararın Başkan Trump'a ait olduğunu belirterek, kara kuvvetlerinin kullanılması seçeneğini dışlamadığını söyledi. Genelkurmay Başkanı General Dan Keen ise, ABD’nin askeri operasyonlarının İran'ın deniz varlıklarına ve mayın döşeme yeteneklerine, ayrıca askeri üretim ve nükleer araştırma tesislerine odaklandığını açıkladı.

ABD'li bir yetkili, ülkesinin İran’ın İsfahan şehrindeki büyük bir mühimmat deposunu yaklaşık 1 tonluk zırh delici bombalarla vurduğunu söylerken, İran basını saldırının Keşm Adası'ndaki bir deniz suyu arıtma tesisini devre dışı bıraktığını bildirdi. Diğer taraftan İsrail ordusu, İran'daki silah üretim tesislerine ve hava savunma sistemlerine yönelik saldırılar düzenlediğini açıkladı.

Öte yandan Tahran, siyasi ve askeri tepkisini daha da katılaştırdı. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), ABD merkezli şirketlere tehditler savururken, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi altyapı tesislerinin hedef alınacağı uyarısında bulundu. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise İran’ın savaşı sona erdirmek istediğini, ancak saldırının tekrarlanmamasını garanti edecek teminatlar talep ettiğini belirtti.


Kırım'da bir Rus askeri nakliye uçağı düştü: 29 ölü

Antonov An-26 tipi bir Rus askeri nakliye uçağı (Arşiv)
Antonov An-26 tipi bir Rus askeri nakliye uçağı (Arşiv)
TT

Kırım'da bir Rus askeri nakliye uçağı düştü: 29 ölü

Antonov An-26 tipi bir Rus askeri nakliye uçağı (Arşiv)
Antonov An-26 tipi bir Rus askeri nakliye uçağı (Arşiv)

Rusya merkezli haber ajansları, Savunma Bakanlığı tarafından yapılan bir açıklamada, Antonov An-26 tipi bir Rus askeri nakliye uçağının Kırım Yarımadası'nda düştüğünü ve uçaktaki 29 kişinin hayatını kaybettiğinin bildirildiğini belirtti.

Basında yer alan haberlere göre kurtarma ekibi uçağın enkazını bulurken uçaktaki 23 yolcu ile 6 mürettebatın hayatını kaybettiği belirlendi. Kazanın teknik bir arızadan kaynaklandığı düşünülüyor. Aynı haberlere göre uçak enkazında herhangi bir dış etki izine rastlanmazken bu aşamada kazanın muhtemel nedeninin teknik bir arıza olduğu belirtildi. Şarku'l Avsat'ın TASS Haber Ajansı'ndan aktardığına göre düşmeden önce iletişimi kesilen Antonov An-26 uçağı kayalık bir yamaca çarparak düştü.

Bir diğer Rus haber ajansı RIA Novosti ise ilk değerlendirmeye dayanarak, kazanın nedeninin teknik arıza olduğunun düşünüldüğünü bildirdi. Rusya Savunma Bakanlığı, mesai saatleri dışında yapılan yorum talebine henüz yanıt vermedi.


Rubio: İran'a karşı savaşın "son noktasına" geldiğimizi görüyoruz, NATO ile ilişkilerimizi yeniden değerlendireceğiz

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (Reuters)
TT

Rubio: İran'a karşı savaşın "son noktasına" geldiğimizi görüyoruz, NATO ile ilişkilerimizi yeniden değerlendireceğiz

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, beşinci haftasına giren İran'la savaşta Washington'ın "son çizgiyi" gördüğünü ve çatışma sona erdikten sonra ABD'nin NATO ile ilişkisini yeniden değerlendireceğini söyledi.

Rubio Fox News'e dün verdiği demeçte, "Son çizgiyi görüyoruz," dedi. "Bugün değil, yarın değil ama yaklaşıyor."

Savaş, 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in İran'a saldırmasıyla başladı. Tahran ise İsrail'e ve ABD üslerinin bulunduğu Körfez ülkelerine saldırılar düzenleyerek karşılık verdi. İran'a yönelik ABD-İsrail ortak saldırıları ve Lübnan'daki İsrail saldırıları binlerce kişinin ölümüne ve milyonlarca kişinin yerinden edilmesine yol açtı. Savaş ayrıca petrol fiyatlarının yükselmesine ve küresel piyasaların sarsılmasına neden oldu.

Rubio, İran ile ABD arasında yazışmalar yapıldığını ve iki taraf arasında bir ara “yüz yüze görüşme” yapılabileceğini belirtti. Rubio, “Mesajlar gönderiliyor, görüşmeler sürüyor. Bir ara yüz yüze görüşme yapılması ihtimali var” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri operasyonlarını iki ila üç hafta içinde sona erdirebileceğini söyledi. Savaş için İran hükümetini devirmekten askeri ve bölgesel etkisini zayıflatmaya kadar değişen farklı zaman çizelgeleri ve hedefler ortaya koydu.

Rubio, İran'la bir savaş sonrasında Washington'ın NATO ile ilişkisini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacağını belirtti. "Sonuçta bu, başkanın vereceği bir karar," dedi. Askeri üslerin kullanımına değinerek şöyle konuştu: "Ancak ne yazık ki, uzun zamandır bu ülkeye iyi hizmet etmiş olan bu ittifakın hala aynı amaca hizmet edip etmediğini veya artık tek yönlü bir yol haline gelip gelmediğini yeniden değerlendirmek zorunda kalacağımızı düşünüyorum; burada Amerika Birleşik Devletleri'nin görevi Avrupa'yı savunmakla sınırlı kalırken, müttefiklerimizin yardımına ihtiyaç duyduğumuzda, üslerini kullanma hakkımızı reddediyorlar ve toprakları üzerinde uçmamızı engelliyorlar."

Avrupa liderleri İran'ı hedef alan saldırı operasyonlarına katılmayı reddetti.

Rubio, ABD senatörü olduğu dönemde "NATO'nun en ateşli savunucularından biri" olduğunu, çünkü "NATO'ya büyük değer verdiğini" belirtti. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Rubio'nun açıklamaları, Avrupa ülkelerinin ABD ordusunun kendi topraklarındaki askeri üsleri kullanmasına kısıtlamalar getirmesinin ardından geldi.